Yolsuz Rind

Sert ve haşin, korkunç ve tiksindirici, çorak ve kurak; Düşüşün küf[ür]lü dibinde geceledim.

En gizli ayıbınızı görmekle kalmadım, yaşadım da. Cinayet işleyip işlemediğimi sorabilirsiniz. Hayır, işlemedim. Çünkü cinayet en dipte oldukça masumdur. Oysa burada, sefih dipte, yaşamaktan rezili yoktur. O yüzden, sizin fırtınanız benim tatlı rüzgârımdır. Nazik ellerinizin yerine yüzümü okşar.

Sizin soğuk havalardan korktuğunuz kadar aşığım bu iklime. Bir tek insan zifiri dipteyse ve geriye kalan insanlık rahatlığın öğlesinde dinlenecekse, buna dayanamam. Yüreğimle karanlığına terk edilmiş o insanın içine sığınmaya çalışırım. Onunla karanlık olmaya razı olurum. Ve orada ben de hiç utanmadan sayıklarım: Tanrım bizi neden terk ettin?

Bu söz, şüphesiz bir insan sözü. Sefih sitemime en çok bunu yakıştırdım. Sefih mahlûkların Hayvani duygularını her kazıdığımda, ağlayan şefkati gördüm. Öğrenilmiş çaresizlikle baş başa kalmıştım. Kurtaramadığım eli terk edemedim. Onun beni de içine çekmesine izin verdim. Belki de en büyük ayıbım budur nazarınızda. Fakat tersini yapabilir miydim? Yapamazdım inanın. Kibrimin sözüne kulağımı tıkadığımda aşağılık olmuştum.

Sonra yollara düştüm. Evet, düştüm. Ama düşenler için yol da yoktur. Ağır tekmeler tepinir içinizde. En başta ruhunuz basar tekmeyi. İlk kaybınız odur. Yine de içinizde bir yerde saklanıvermiştir çocuk gibi. Sefihliğin ruhu yok diyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Sefihin ruhu saklambaç oynamayı sever. Aradığı şefkatli öpücüğü buluncaya dek şehvetli öpücüklere yakalanır o.

Yol diyordum, yola düştüm diyordum. Peki, ne mi oldu?

İnsanlar gördüm, ellerinde darı taneleri yoktu, ümit tohumunu ise hiç tanımamışlardı. Bunları kendilerince bir yolda gördüm ve yanıma çağırdım, hiçbiri yanıma gelmedi.

İnsanlar gördüm, ellerinde her türlü yazlık tohumları vardı lakin onları soğuk zirvelerine ekmeye niyetlenmişlerdi. Onları da yanıma çağırdım. Fakat hiçbiri yanıma gelmedi.

Ardından, bakışlarımı kendime yönelttim. Önce bacaklarıma sonra da zirveye baktım. İşte elimde ümidim duruyordu, fakat bacaklarım pek ince ve kırılgandı. O zaman bu yolları bacaklarıma uygun görmedim.

Ah bir bilseniz;

Bazı insanlar bazı günahlara müpteladır ve ben ezberi bozan bir inancın tohumlarını istedim.

Kaderin rüzgârı onları bana verince sevindim lakin gördüm ki onları saçacak, istediğim türde, ne iç ne de dış bir boşluk kalmamıştı. Nice yol gördüm. Ve yerküre yollardan karman çormandı, çizikler içerisindeydi. Ve kaderin rüzgârına bir kez daha seslendim. Sonra, tohumlarımı saçsın diye tekrar ona verdim.

Yürüyecek hiçbir yola uygun değildi bu bacaklar. Ancak tohumlarımı hasadımda biçebilecek ellerimle iş görebilirdim. Sabırla beklenilen hayatın, meyvesiydi tohumlarım. Ne ki, bıraktığım bütün yollarda onları ezip geçtiler. Nihayet yolların köşelerinde, onların dışındaki o hor görülen kuytu ve dar zeminde bitiverdi tohumlarım. Böylece meyvelerimi toplamak için yoldan çıkmam gerektiğini anladım.

Acıma bana;

Kırlangıçlara bak, rüzgârın şiddeti onları korkutmaz, tam tersine neşelendirir. Kanatlarını her zamankinden daha gergin açar ve her zamankinden daha ustaca uçarlar.