<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765</id><updated>2012-01-25T21:32:45.636+02:00</updated><category term='Güneş Ener&apos;in Yazıları'/><category term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><category term='Hikaye/Düşün'/><category term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category term='Güncel'/><category term='Görüp İşittiklerim'/><category term='Çerez Notlar'/><title type='text'>Kali Rind</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>135</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4699119420819618095</id><published>2012-01-13T22:24:00.002+02:00</published><updated>2012-01-18T12:59:00.470+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Güncel'/><title type='text'>Politik / acı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-YU15zEXhbyM/TxQKj1NH2BI/AAAAAAAABaQ/pMVhda9tiQY/s1600/251_cartoon_rich_government_poor_people_large.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" src="http://1.bp.blogspot.com/-YU15zEXhbyM/TxQKj1NH2BI/AAAAAAAABaQ/pMVhda9tiQY/s400/251_cartoon_rich_government_poor_people_large.jpg" width="300" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Politikacı denir ona. Meclise girenleri de bu -içi bizzat selefleri tarafından kirletirmiş- sözcükten hemen kurtulmak için kendisine parlamenter der.  Ne olursa olsun, politikacı siyasetçiden ayrılır. Bir kere o ahlak satar. Fakat kendisinde sattığı ahlakın emareleri görülmez.  Parasını ahlak satıcılığıyla kazanır. Toptan alır ahlakları ve üç kuruşa, beş kuruşa satar politika pazarında. Parasını böyle kazanır. Böylece çocuk gibi kandırılan, satın aldıkları ahlaklarıyla gözlerini boyayan insanlarımızca pek bir ahlak düşkünü olduğu zannedilir.  Kendisine bu yüzden ahlakçı muamelesi yapan çoktur.  Zaten kelimenin pazarlama manasını işin içine katarsak ahlakçıdır da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun yegâne emeli iktidardır. En tepede, en zirvede, ışıkların altında parmakla gösterilen adam olma hayalleri kurar. Mümkünse herkes onu bilmeli, herkes ona itaat etmeli, herkes onu övmelidir.  Fakat bu amacına ulaşmak için acele etmez. Çünkü isteği kibir doludur ve kibirli insanlar doğrudan doğruya sevilecek niteliklerden yoksundur. Bu yüzdendir ki ahlaka sarılır, bu yüzdendir ki pek mütevazı, pek hakçı, pek sanatçı, pek hayırsever, pek insan sever, pek barışçıl ve nazik görünmeyi iyi bilir. Kamuflaj üniforması, hayatı boyunca üzerinden çıkarmadığı resmi üniformadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Letafet yüklü davranışlarını, nazik üslubunu iktidara geldiği an kaybeder.  Hele onu iktidara getirenler öfkesini, parlamasını, bağırışlarını, azarlamalarını memleketin samimi bir adamı olduğuna yorarak onun bu haline daha çok sahip çıkarlarsa demeyin keyfine! Artık ipin ucunu iyiden iyiye kaçırır. Dediğim dedik ayaklarına yatar. Başlangıçtaki o kibar adam, mazlum insan, yufka yürekli kişilik şimdi kendisini demirden bir yumruğa, ithamcı ve intikamcı kibirli bir kalbe ve beton gibi bir ruha dönüştürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf edelim ki ince hareketleri hepten kaybolmuş değildir; bunları onu iktidar yapmak için çalışmış insanlar, dernekler, kuruluşlar için sürdürmeye devam eder. Henüz devirmeye gücünün yetmediği her şeye karşı gülücük dağıtmasını bilmektedir. Halktan ziyade, kendisini finanse eden şirketleri incitmemeye, insandan ziyade parayı kollamaya itimat eden böylesi adamların gülücüklerine bir tek halk aldanmaktadır. Çünkü “halk aldanmak ve aldatılmak için oy verir” düşüncesiyle hareket eden politikacı şöyle düşünür: “Yolduğun tavuğu önce kendin yemleyeceksin!”  Halkın kendi ambarından çaldığı ekmeği lütfünden bir parça gibi dağıtırken, arada kaynayıp diğer hırsızlıklarını unutturmasını bilir. “Halk aldatılıyor” diyenleri  “halkla alay etti, yüce halkımızı küçük düşürdü”  türünden cümleleriyle halk dalkavukluğu yaparak acımasızca boğar. Yeri gelmişken söyleyelim; politikacımız ‘halk dalkavukluğu’ lafından da hiç mi hiç hazzetmez, bu sözü demokrasiye sıkılmış kurşunla bir sayar. Eğer vakti zamanında iktidarda bulunduğu ülke askeri darbeler yaşamış, cunta görmüşse, kendisini müdafaa etmekte zorlanmaz; bu söze “darbe dalkavukluğu” diyerek cevap verir hatta şöyle der: “darbe dalkavukluğu yapacağıma halkın dalkavuğu olurum!” böylece dalkavukluğu da meşrulaştırır. Ona göre halk katiyen aldanmaz, yanılmaz, öyle ki halkın her dediği doğrudur ve halk yücedir; elbette ki sadece kendisi iktidarda kaldığı müddetçe. O zamana kadar halkın bizatihi kendisinin Adolf Hitleri iktidara getirdiğini, hatta zaman zaman cuntaları desteklediğini, en azından cuntalar karşısında sessiz kaldığını, böylece halkın da büyük bir yanılgıya düşebildiğini unutturmalıdır. Ancak muhalefete düşmelidir ki unutturmaya çalıştığı gerçeği kendisi dillendirmeye başlasın. Ama durum foyasını açığa çıkartacak derecede kötüye giderse, acil önlemlerle kendisini tereyağından kıl çeker gibi kurtaracak yeni taktikler bulmaya adar. Bu bağlamda kimi zaman ister yurt içerisinde ister yurt dışında olsun -kendi gibi politikacılara, kendi gibi iktidar delisi adamlara olmak kaydıyla- kendi kendine yahut halkına sövdürtür. Sövgüleri genelde en rencide edici ya da en haksız ithamlardan seçtirir. Öyle ki halk böylesi haksız sövgüler karşısında galeyana gelir ve kendi hakkıyla birlikte politikacısının hakkını da savunmuş olur. Oysa o ülkede yahut başka bir ülkede yaşayan hasmı/hısmı da ettiği küfürden gayet memnundur.&amp;nbsp;Memnundur zira bu sayede kendi kitlesi/halkı nazarında kahramanlaşır.  Bizde iki kanlı olarak intiba bırakan bu liderler, ruh ikizidirler. Gönül dünyaları birbirlerini kucaklar [ya da mideleri mi demeliydik?]. Karşılıklı sövgülerden elde ettikleri güç, onların gizli dostluğunu güçlendiredururken, sadece zahirle hükmetmesini öğrenmiş halklar da izzetinefs mücadelesi içerisinde oldukları zannıyla kendileriyle içten içe alay eden politikacılarını kendi öz evlatlarından daha çok müdafaaya girişirler. Asıl netice liderlerindir. Seçim arifesindeki bu markajlar ömürlerini, iktidarlarını uzatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taktikleriyle göz boyayan politikacı töhmet altında kalmayı da hiç sevmez. Zannedersiniz ki izzetinefis sahibidir. Kendi şerefini korumak için mesleğini müdafaa eder.  Kendisine yapılan eleştirileri demokrasiye yapılmış sayar. Ama gelin daha yakından bakalım onun demokrasisine:  Ne demektedir onun demokrasisi? Halkın maaşlarının arttırılması talebini kriz bahaneleri, ekonomik dengeleri öne sürerek savuşturmak fakat aynı anda, aynı zamanda kendi maaşlarının yüzde yüz artması için hiçbir bahane tanımamak ve haksız paranın üstüne hışım gibi konabilmektir onun için demokrasi.&amp;nbsp; Kendisini, sevmediği insanları, kurumları, işleri hayâsızca eleştirebilme hakkına, hatta insanları basit suçlamalarla tevkif etme, yok etme hakkına sahip görürken, en ufak şekilde eleştirilmesine müsaade eden her türlü ortamın engellenmesi demokrasidir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşi hatiplikle bağlamak, belagatte ustalık ve hakikati sadece mükemmel ikna sanatında aratmak gibi âcizane alışkanlıkları halka sevdirmesini bilir. Bu meslekte artık söz fiilden, eli ayağı düzgünlük ruh düzgünlüğünden ileridedir! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi iğrençlikleriyle doldurduğu kürsüden tiksinenleri 'halkı siyasetten soğutmak', kendi iktidarını muhafaza eden hükümeti, 'yasadışı yollardan devirmeye zemin hazırlamak'la suçlayabilecek kadar basittir o. Sabahtan akşama kadar kürsü dokunulmazlığının arkasından halkıyla alay eden rezil ifadeleri, eylemleri, fiilleri yerine göre gizli, yerine göre açık biçimde&amp;nbsp;işlemekten geri durmaz. Kendisi ilk fırsatta kanun tanımazdır ama halkından kanunlara tam riayet ister. Kendi ilk fırsatta dönektir ama halkından disiplin ve özü sözü bir olmayı ister.&amp;nbsp;Derin iki yüzlülüğü görüp kendisinden tiksinenleri   “işte siyaseti yıpratanlar!” diye itham eder. Etmekle de kalmaz daha beterini de eder. En mahrem konulara girer, kendi iktidarını sorgulayanın donunu pazara çıkarır ve bunu yaparken de ağzına ahlakı almasını bilir çünkü hakikati belagatiyle zincirlemiştir. Bir kaset demokrasisi yaratılmıştır. Herksin özel hayatı büyük bir porno filmin parçası haline getirilmiştir. Halka hesap vermemeniz gereken şahsi hayatınızdan yargılanırsınız. Öbür taraftan özel hayatı düzgün yahut özel hayatını gizlemesini bilmiş adamların halkın haklarına girmesi yani genel hayatlarının adeta geneleve dönüşmüş olması bir ahlak sorunu olmaktan çıkartılır. Böylesine politik olmuş adamın elindeki devlet sinsice hareket eder. Suça izin vererek suç işler fakat suça verdiği izni, bu suçu işleyen kişinin aleyhinde koz olarak kullanmak, onu istediği gibi avucunun içine almak maksadıyla, güya kanun namına işlediği suçun mazur görülmesi gereklidir. Böylesi devletin şantaj çetelerinden farkı nedir? Gizli görüşmelerle bürokratik sorunlar halledilir. Kanlılar ahbap olur fakat şimdi ne maksatla ahbap olduklarını anlayamayız; gizli görüşmeleri açıklanmaz. Anlaşılıyor ki şantajla korkutan ve kendisine yapılan şantajı açıklayamayanlar korkudan beslenmektedirler.  Ve siyasetçinin değil de politikacının elindeki iktidarlar korku üzerine kurulmuşlarıdır. Günah halkın-magazin programları sayesinde- dedikodusunu yapmayı daha da çok sevdiği bel altında aranır olmuştur. Öbür taraftan gizliden gizliye beyne öyle işlenmiştir ki, bel altı hariç, bel üstü durumlarda halka karşı günah işlenmez, olsa olsa hata yapılır. Bu kelime oyunları işlenen toplumsal cinayetleri halkın gözünde hafifletmenin yoludur. Peki ya halk bunlara kanarsa? Çoğu zaman kanıyor da. Nazi Almanya’sındaki belagate hakikat nazarıyla bakan halk anlayışı yok olmamış, demokratik denen ülkelere politikacıların gayretli çalışmalarıyla mikrop gibi, virüs gibi bulaştırılmış, dağılmıştır. Nazilere odaklanıp kalmak da aldatmaca olabilir çünkü Naziler&amp;nbsp;kadar ABD politikacılarının, başkanlarının ve bunun gibi&amp;nbsp;nice kapitalist ülkenin&amp;nbsp;başarıları, propagandalarından ileri geliyor.  Propaganda,  ‘demokratik’ yollarla halka kör inancı benimsetmeye, politikacılar tarafından ezberletilen politikayı ahlak belletmeye devam etmektedir. Öyleyken gerçek siyasetçi nerededir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktan böylesi düzeni eleştirmek, böylesi demokrasiyi eleştirmek, faşizanlıkla eş tutulur. Gerçek siyaset adamı dürüstlüğüne mahkûm edilerek evinden dışarı çıkartılmaz. Çıkarsa öldürülür. Kapalı kapılar ardında konuşulması halka zulüm olan konuları konuşmaya başladığı an susturulur. Onu beklerken ölüyoruz, onu beklerken öldürülüyoruz. Bilen biliyor; demokrasi insanı soyan bir put değildir. Eğer öyleyse, onu da devirmek gerekecek!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4699119420819618095?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4699119420819618095/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4699119420819618095&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4699119420819618095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4699119420819618095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2012/01/politikac.html' title='Politik / acı'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-YU15zEXhbyM/TxQKj1NH2BI/AAAAAAAABaQ/pMVhda9tiQY/s72-c/251_cartoon_rich_government_poor_people_large.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-1475356775191836781</id><published>2011-12-30T23:48:00.003+02:00</published><updated>2012-01-20T22:00:40.189+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Aşk Yürüyüşleri</title><content type='html'>&lt;strong&gt;1&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Tehlike,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;gözlerindendüştüğümde, sözlerini ok yapıp kalbimi bu okla&amp;nbsp;deştiğinde…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Tehlike sensizliğimde…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Tehlike!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Nedir Tehlike?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bu gece yalnız,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;sensiz, sayısız boş hece...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Büyük aşkımı terk ettiğinde ellerinle, hoşça kal dediğindesözlerinle, beni öldürdüğünde gözlerinle...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-d79wks56hO8/Txl0GCTEz7I/AAAAAAAABa4/h8JQ0AtErlE/s1600/David+Junod+%2528fineartamerica%2529+-+piktobet+%25284%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-d79wks56hO8/Txl0GCTEz7I/AAAAAAAABa4/h8JQ0AtErlE/s320/David+Junod+%2528fineartamerica%2529+-+piktobet+%25284%2529.jpg" width="159" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Gerisi ne kötülük olur, ne şeytan bana o kör tuzaklarıylamusallat olur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Tehlike nedir bilir misin ki? Aşkımız için neydi? Neydibenim için ölmek… Neydi yok olmak, erimek?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Yağmur yağsın, diğer insanlar yollarına çekilsin, benimyalnızlığıma yürüsün boş yollar. Varsın evlerine, malikanelerine, köşklerine gitsinıslanmaktan korkan büyük insanlar. Ben yüreğime yürüyorum, gözyaşlarıma sözümvar, size dönemem, dünyalık insanlar, paralar, şöhretler, süper starlar, benimkalbimde yaşattığım bir sevgili var. Zamanım bitmeden yüreğime yetişmeliyimçünkü gözyaşlarıma sözüm var. Yoksa yoksa…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kötülüklerinizin bana zarar verebileceğini mi düşündünüz?Çok geç kalmış düşünceleriniz, sevgi dolu elleriniz, şefkatleriniz,merhametleriniz… Yüreğim dinlemiyor sizi artık. Sizin için kalbimde işler eskisigibi yürümüyor... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Tenha, karanlık, erimiş bakırda yalnızlık…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kirlere bulanmış, yüzlerimiz kara, etrafımızda serserikulpları takılmış yalnızlara…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kravatlı beyler, erotik hanımlar, terk edilmiş izbelerinizesokulmuş…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bilinç altlarına toslamış denizaltı bilinçler… Denizlerdeboğulmuş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Öyle ama çıkabilir, uçabiliriz, erimiş bakırı içebiliriz,yürüyebiliriz arka sokaklarda. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hatta türkümüzü sizi, siz beyefendileri, hanımefendileri ıslıklayarakçalabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-QQfLrC6mmkM/Txlz80u_csI/AAAAAAAABao/L3A-DOSjJRM/s1600/tumblr_lxq4od8zbf1qe0cmro1_500.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-QQfLrC6mmkM/Txlz80u_csI/AAAAAAAABao/L3A-DOSjJRM/s320/tumblr_lxq4od8zbf1qe0cmro1_500.jpg" width="236" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;'Doğru aşklar asla ölmeyecek' diye bir parça var ya, işte onusize çalıp, söyleyebiliriz kalbimizle.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;İşin aslı şu ki öyle bir parça olmasa da söyleyebiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Yaşlı kadınlar pencereden el sallayarak…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Sıvası dökülmüş cazlı yalnızlıkları haykırarak…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Şarkımıza yoksullukla harmanlanmış güzelliklerini savururken…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ölmez aşklar ve sevmeler arabesk mevsimlerinde…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ve sizden korkmak, karnaval havasında samba yapmak kadar zorolabilir ancak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Düşündünüz mü ne kadar neşeli olduğumuzu bu minvalde?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Sen git, o gitsin, onlar gitsin, bizler gidelim;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kalbim yolunda, isterse kainat gitsin, bozulmaz ezberim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kalbim yolunda, gerisi palavra olur…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Şarkısını söylerken düşkünler sokağındaki dedikoducu karılar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Yerde bulduğum sigaramı tüttürürken, aklımda hep aşka dair oşarkılar ve şiirler var olacak…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Adımı sorduğun gün, işte o gün rehberlik ediyor bana vekapılarımı açıyor bir bir yolumda.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;İnsanlar beni sefil ve kırık görüyormuş orada. Oysa banadiyor ki hatıraların; "sen efendisin efendim..."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;"Hiç dinleme, beni öp ve ilerle, biraz daha zaman ve hedefine…ilerle efendim, sevgili efendim ilerle!"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;İşte beyefendiler, &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;hanımefendiler böyle buldum genç yaşantımı yeniden,yaşlanmadan,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;yüreğimden yaşadım…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Miami’de beyaz badanalı evinde miydin? Bodrum’da seyirde miydin?Kazablanka kıyısında hangi yelkenlideydin? Seher yeli miydim, meltem miydim? Yazınhangi esintisiydim? Onu bilmem ama saçlarına estiğimi ve dalgalı denizleriaşıp köpürdüğümü biliyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Süreyya’da mıydım, dünya da mı? Ay mıydım, basit bir lambamı?&amp;nbsp;Onu bilmem&amp;nbsp;ama parlattığını biliyorum gözlerindeki ışıkla maviliğimi. Sonraışık gibi bir şeydim ama sarardım ansızın yaşayınca sensizliğimi.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kadere dedim ki; bu sefer hiç sönmemecesine mavi mavi yak beni!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;strong&gt;2&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar yüzüme kıkırdıyor, gülüyor, benimle eğleniyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğim yerlerde deli muamelesi görüyorum, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;İÇİM İÇİME SIĞMIYOR VE DİYOR:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Boş ver sen onları yolunda yürü. Erkenden uyandın; denizinüzerinde yansıyan gün ışığından içtin, hayranlıkla seyre daldın kâinat denengülü… Yürü, boş ver sen onları! Kutlu sarhoşluğunla güneşe yöneldin. Peki,bundan daha kutlu ne var, hadi o insanlar sana söylesin? Her tehlike onlarınperdeli gözündedir. Onları bırak, düşü[nü]şleri korkularında düğümlensin. Seningözünde o ışık ki her yerdedir!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Zafer kazandın bu sabahın kuytusunda, gecenin rahmindenuyandın. Aydınlandın. Ama nasıl diye sorarlarsa onlara şöyle de: “ dokundum!”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Do re mi fa, güneşe, aya, hayata… Ve birkaç doğru nota.Enstrümanın kâinattı hatırla! Çaldım onu... &lt;br /&gt;Tataaam! Şeytanlar tekrar melekoldu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-adMMMgPyR_E/Txl0B30SseI/AAAAAAAABaw/jtWO-VZJhzU/s1600/tumblr_lgobkhS82i1qdnrgdo1_500.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-adMMMgPyR_E/Txl0B30SseI/AAAAAAAABaw/jtWO-VZJhzU/s320/tumblr_lgobkhS82i1qdnrgdo1_500.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;Cenneti her yerde görmedeyim, sizin yokluk dediğinizde,tekrar tekrar doğup, mutluca ölmekteyim! Adaletim: Kötülüğüne aldanan sizlere,kötülük olarak gelmekteyim. &lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;Acıyan gözlerinizle kendimi bilenim, ben,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;ben gözlerinizdeki düşünüzde eğleniyorumdostlar! Sanmayın ki hayalperestim ben! Sizi sizden evvel seyrediyorum dostlar!&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;Tuzaktan aşkları, ölümleri, canileri, cinayetleri, görüyorumdostlar o karanlık elleri! Yakalıyorum… Işığı gösteriyorum, sırf ışıkla, onuseyretmekle nicelerin yandıklarını biliyor musunuz?&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Onları aydınlat diyorken içimdeki körpeduygucuklar, biliyorum ki ışığı yaktığımda içlerindeki kötülükler cayır cayıryanar, ağlar… Ve düşün ki tamamen kötünün kendisi olanlar, onlar ne yapacaklar,düşün? Hangi kabuktan soyulacaklar, ne zaman, nasıl doğacaklar? Kabuklarına‘işte ben’ diye bağlanmadılar mı? Kendilerini kabuktan saymadılar mı? Işığayaklaşır yanarlar, ondan uzaklaşır karanlıklara kanarlar.&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanasın! Mutlu öz benlik doğacaksa, yansın! Kül olsunvehimlerin üzerindeki sahte mutluluklar, takılmasın yüzlerimize mutluluktan maskeyalanlar, ayaklarımıza vurulmasın mutluluk prangaları. Hepsi kül olsun! Yaşasınözgürleştiren acı! Ebedi mutluluğun ilacı, balı! Uykusundan uyandırır insanı veişte görürsün ki,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;rüyadaymışsın, hattarüyaymışsın bile! Öyle bir yerde uyanırsın ki… AŞKTAN ATEŞSİN, EBEDİ AYDINLIKSIN!Şimdi geride kalanların-iyi yahut kötü, doğrucu yahut alaycı olsunlar farketmez-zaten sana tek şey söylemeye hakları vardı: &lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;“GÜLE GÜLE”&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-1475356775191836781?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/1475356775191836781/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=1475356775191836781&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1475356775191836781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1475356775191836781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/12/ask-yuruyusleri.html' title='Aşk Yürüyüşleri'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-d79wks56hO8/Txl0GCTEz7I/AAAAAAAABa4/h8JQ0AtErlE/s72-c/David+Junod+%2528fineartamerica%2529+-+piktobet+%25284%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-2996776904967908229</id><published>2011-12-24T23:10:00.001+02:00</published><updated>2012-01-20T22:03:32.737+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Hoze'yi unutturma seansları 1</title><content type='html'>Biz sevişirken o, Kolombiya madeninde&amp;nbsp;90 dolar aylığıyla altın arıyor. Bizim çiziklerimiz sevişmelerimizin şiddetinden doğarken, onun çıplak göğsü de kayaları kırmak için, bileği yorgunluktan gücünü kaybettiğinde ortaya çıkan kontrolsüz hareketiyle, bilmem kaç metre derinlerde boğuşurken çizim çizim çiziliyor. Yüreğine ise hiç bakamam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolombiya’ya gitme diyorsun, Hoze’yi unut diyorsun. Sevişelim diyorsun,&amp;nbsp;esrarımıza gömülelim diyorsun.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-AJgQG0AcTHU/TvZGrA28STI/AAAAAAAABYw/VCvwdXfmyjc/s1600/grev_kolombiya.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="306" src="http://1.bp.blogspot.com/-AJgQG0AcTHU/TvZGrA28STI/AAAAAAAABYw/VCvwdXfmyjc/s400/grev_kolombiya.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kolombiya’yı Güney Amerika'yı unutuyorum, şu Allahın garibanı Afrika’yı da unutuyorum, senin içine dalmayı, sende yitmeyi arzuluyorum ki, bu sefer gözlerimin önünde bizimkilerine benzer insanlar beliriyor. Hayır, hayır, benzemek ne kelime, bizimkilerin ta kendileri onlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben senin limanlarına izninle sığınacakken, kaleleri tecavüzlerle yıkılan, kadınlıkları yağma edilen solgun yüzlü, kara toprak gibi emek eller ve yüzlerin yavanlığından akan suları, çölleşmiş gözlerin son sularını görüyorum yatağımızın doğusuyla güneyi arasında bir yerlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam, onları da unutuyorum. Arsızlığımızın dibinde gecelemeliyiz, biliyorum. Sen, ben ve yatak bizim son limanımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda açlık var, dışarıda perişanlık var, dışarısı buz gibi ya da kavruluyor. Pencereleri kapatmam gerektiğini biliyorum. Hemen kaparım şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politik hayvanların dışarıda dolaştığından şikâyetçisin gene. Havanın buz kesmesi bundandır diyorsun-aslında cayır cayır dışarısı-. Haklı olabilirsin. Böğürtüler azaldı. Artık sesleri rahatsızlık verecek kadar çok çıkmıyor. İşitiliyor fakat sinek vızıltısı gibi. “Yarın pencerelerimizi değiştirelim” diyorsun. Hani şu çift katmanlı cama sahip olanlarından almak gerektiğinden bahsediyorsun. Haklı olabilirsin. Dışarısının böğürtüsü de havası da artık çekilecek gibi değil. Markete bile zor gidiyorum bu aralar. Evimden çıkasım yok. İçine sokulacağım ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu sefer de düşmanlar rüyalarıma girmesin mi! Daha dün gece uzaylıları gördüm rüyamda. Oturduğumuz siteyi basmışlardı. Önce gri bir uzay gemisi geldi. Annemlerin oturduğu apartmana yaklaştı. 13. Dairede oturmanın bahtsızlığı sayabilirsiniz durumu ama –sonradan anlaşılacaktı ki-bunlar iyi olanlarıydı. Sadece bir tane gördüm önce. Gümüş gibi parlak o diskle, güneş ışığını yay gibi gerip gök kubbeye hedefsizce fırlatıyorlardı. Sonra annemler ve bütün bir blok o diskle uzaklaştılar. Üzüldüm tabi. Bir deney hayvanı gibi kullanılacaklarını düşündüm. Yüreğim burkulmuştu. Ama asıl kahrın geride kalanlar için geçerli olduğunu diğerleri gelince öğrendik. Bunların kırmızılı pembeli elbiseleri vardı. Görseniz ötekilerden daha medeni bunlar derdiniz. Fakat tabii ki kıyafetler aldatıcıydı. Şimdi de öyle değiller mi? Pek çok kadına kurban etti beni kıyafetler. Şimdi de şu süslü uzaylıların kurbanı olacaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam teçhizatlı gelmişlerdi. Bunların kara araçları da vardı. Amerika’dan cip satın almış olmalılardı. Şaşılacak şey değil doğrusu. Bu Amerika en sonunda bunu bile yapmış olabilirdi. Zorla değil, gönüldeş olarak, silah sanayisi gelişsin diye uzaylılara bu ciplerin yanı sıra öldürücü silahlar da satmış olabilirdi. Efendim, rüyalarınızdan da mı sorumlu bu Amerika diyecek olan çokbilmişleri çok fena sevebilirim, aman dikkat ha! Çocuk gibi, bıktırıncaya kadar, inadına tekrarlayabilirim: Her şeyin sorumlusu Amerika’ydı tabiî ki; Kızılderililerin elinden çalınan, aslı Amerika olmayan Amerika’ydı. Dünya da, beyin de Amerika’yla dolmuş, Amerika olmuşken, Amerika tabiî ki. Ellerinde Amerikan silahları ne geziyordu bunların? Ben zaten-rüyanın sahibi olarak- uzaylıların bu dünyevi silahlarını kültür turizminin bir parçası olsun diye, tamamen estetik bir zevk kaygısıyla satın aldıklarının farkındaydım. İtiraz etmeyin! Ele geçirilmedi onlar;bu silahları bal gibi de sattı Beyaz Saray'daki Başkan. Rüyanın sahibi olarak, biliyorum meseleyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geçmeden işlerine koyuldular. Mahalleyi çaresizlik çığlıkları basmıştı. Bizimkiler direnmiyorlardı bile. Ha bire bağrışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer mahallelerde ne çetin bir direniş vardı kim bilir. Ama bizimkisi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada sokaktaydım. Kendime saklanacak bir köşe buldum. Beni fark etmeden geçtiler yanımdan; yakaladıklarının boyunlarına da sarı bantlar takıyorlardı. Sonra bu bant takılanlar oldukları yerde hareketsiz kalıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle sonum geldi, eninde sonunda yakalanacağım derken, şu gri renkli, başta kasvetli bulduğum disklerden onlarcası su gibi, ekmek gibi, hayat gibi, mutluluk gibi gözüktü gökyüzünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O disklerden herhangi birine alınanlar, sanki şimdiden o disklerin pilotları, sahipleri, sahibeleri oluvermişlerdi. Yüzlerinde mutlu bir ifadeyle, yeryüzüne inmeden, binaların çatılarında bizi, kıyımdan kurtulanları, hala bir şansı olanları bekliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüya bu işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatıya çıkabilecek miyim bilmiyorum. Dışarıdan kurtulmak için yükseklik korkusunu yenmek şart demek ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada… Şunu biliyorum ki… Evet, biliyorum ki, bugün hala sevişemedik. “Hadi gel, delikleri tıkayalım” dedin. Oysa bugün fazlasıyla delik saydım ben. Tıkanacakları da şüpheli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman akıp giderken konsantrasyonumu iyiden iyiye yitiriyorum. Ha, Alâeddin geldi evine, bizim bodrum kattaki çocuk. Cini olmayan bir Alâeddin gösterebilirim size. Evet, kesinlikle yok cin min. Bir gaz lambası yerine geçen boş bira kutuları bile yok. Sadece şöyle bir gün var: Erken kalk, işe git, Allahın belası patronun küfürlerini gece vardiyasına dek dinle, sana salak demesini, angut demesini sineye çek; sen son ütücüsün. Bunları da ütülemeli değil misin? Yoksa ev kirasını ödeyemezsin, seni Roma’nın çarmıhlarından daha beter eden,- doğru kelime Çin miydi cin mi?- kesinlikle-öteki, senin olmayan, sana itaat etmeyen, senden çalan- cindi. Muhtemelen cin işkencelerinin kurbanı olursun itaatin yoksa. Faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar... Ödeyemezsen… Sonu şuraya çıkıyor: kız arkadaşına elveda de, en sevdiğine elveda de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alâeddin yavrum, biz bu faturalarla ne yapıyoruz anladın mı koçum? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın satın alıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya onlar, dişiler? Kaçı çulsuz bir erkeğe tahammül eder? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni satın alacağından emin olduğum bir kadın bulamadım henüz. Ne ayıp şey değil mi? İşin içinden çık çıkabilirsen. Biz ne yapıyoruz sahi? Bu nasıl bir pezevenkliktir böyle?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farkındayım… Bilmem kaçıncı gecedeyiz sevgilim amma ve lakin hala tık yok. Ama beni dinlemiyorsun ki… Libidomun Zeus’u Olympos’tan düştü bir kere. Tırmanış uzun sürmez-eğer Olympos’un kendisi düşmemişse, şey- söz ama… Bu gece de olmaz işte, olmaz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-2996776904967908229?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/2996776904967908229/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=2996776904967908229&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/2996776904967908229'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/2996776904967908229'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/12/hozeyi-unutma-seanslari-1.html' title='Hoze&apos;yi unutturma seansları 1'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-AJgQG0AcTHU/TvZGrA28STI/AAAAAAAABYw/VCvwdXfmyjc/s72-c/grev_kolombiya.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4096056478917829487</id><published>2011-12-24T23:03:00.001+02:00</published><updated>2012-01-20T22:05:40.768+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Hoze'yi unutturma seansları 2</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Duydum ki madenciliği bırakmış Hoze,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ama ne olmuş?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ne yapıyor şimdi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Karnı ne şekilde gurulduyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hangi bağırsağı, hangi aşı öğütüyor bu aralar?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kime el pençe duruyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hangimiz bu arada köşkünden divan şiiri okuyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hose yarı çıplak dolaşıyor, Viva la BOGOTA!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Görüyorum mavi boyalı yaşlı binanın bacakları altında&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Marihuanasını sarıyor, bakıyor boş veriyor, yatıyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Pazarcı Mirena’yla &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Sonra Antonio Clemente denilen çocuğa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Kendini satıyor, üç kuruşa; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ardından tekrar pazara&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ve pazularını gösteriyor&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Mirena’ya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Aldığı parayla, onu hanımefendi yapıyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bana aşkın için neler yaptığını anlat dedim Hoze…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Sinek gibi vızıldadı&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;bir ara sesi,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ermeniler ve Fransızlar bir olmuş diye duyuyorum&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Türk televizyonunda o gıcık spiker sesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Çocuğa kuşu gösterir gibi aldatıyor…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;2011’in değersiz bir gecesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hose hala yanımda, marihuanasını tüttürüyor, anlatıyor…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Benim rehberim… Ah Hose, benim memleketimde bak ne yavşaklaryaşıyor!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Diyorum içimden&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hose hala marihuanasını tüttürüyor,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;yatağa uzanmış, o kadından&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Aşk’tan konuşuyor sanırım…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Çünkü spiker sesini yükselterek&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;gıcıklamasını arttırmış, resmen şaklabanlıklameşgul:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;“ FRANSA ve TÜRKİYE arasında gerginlik”&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;başlık. Gündemimin bu olmasını istiyoreşşoğlu eşek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Unutmamı istiyor aşkını Hoze, unutmamı istiyor yavşakları ve&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Beynimi kendisine teslim&amp;nbsp;etmemi bekliyor spiker.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bön bön bakıyorum ve seni kibarca çıkartıyorum odamdan…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;En kısa zamanda Rio De Janeiro’ya beraber gitmek üzere,sözleşerek…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Günü öldürüyoruz ve yeni geceyarısında öğreniyoruz:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;FRANSA, ERMENİLERİN SOYUNU KIRMADIK DİYEBİLECEĞİMİZ BİRMEMLEKET OLMAYACAKMIŞ !BUNDAN SONRA TÜRKİYE DE CEZAYİR’DE YAPTIKLARINDAN ÖTÜRÜFRANSAYA ÇELME TAKACAKMIŞ!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Arada sıkışmış küçük bir haber: Fransa’ya karşı vatanmüdafaasını şereflice yapan vekillerin emeklilik maaşları yüzde&amp;nbsp;yüz artmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bir bakanımız var Hoze, BU SENE YUNANİSTAN’DA KRİZ veSANIRIM TÜRKİYE’DE FAZLASIYLA KERİZ VAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;BİR BAKANIMIZ VE BAŞBAKANIMIZ VAR HOZE&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;ONLAR İSPANYOLCAYA MEALEN DEDİ Kİ BİZE&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;YUNANİSTAN’DA KRİZ TÜRKİYE’DE BU KRİZİ ANCA BİZ DİKERİZ;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Eğer maaşlarınıza zammı hesapsızca istemezseniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;2011 unutulacak, Fransa’yı şeytanlar götürücek, Ermenistan’dain cin top oynayacak, ÖNCE FRANSA SONRA ERMENİSTAN SONRA TÜRKİYE’DE hükümetlermastürbasyon şampiyonasına ev sahipliği yapacak&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bir iki savcı sorgulayacak belki beni, bir gece&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ansızın bir porno kasetim oynayacak internette…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bu gece AHLAK gecesi olmuş MECLİSTE…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hepsi can ciğer olmuş birden bire&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;ŞEREFLİ VEKİLLERİMİZ YARIN TEKRAR MİNBERLERE ÇIKACAK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;NUTUKLAR, NUTUKLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bizde uyuklamalar, uyuklamalar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ve onlar ha bire o üstün ahlaklarını anlatacak...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hose senin aşkını unutacaklar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hose, seni de beni de yakacaklar bazı yavşaklar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ve diyecekler ki edeplice:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;İyi geceler size…iyi geceler yavrucaklar...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4096056478917829487?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4096056478917829487/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4096056478917829487&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4096056478917829487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4096056478917829487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/12/hozeyi-unutma-seanslar2-duydum-ki.html' title='Hoze&apos;yi unutturma seansları 2'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-8937132907298082003</id><published>2011-12-22T02:11:00.005+02:00</published><updated>2012-01-20T22:07:26.870+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Niçin Kötüyüm?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;strong&gt;1&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Temiz hikâyeleriniz; elinizdeki övünç kaynağıdır.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Onun ya da şunun gibi olmamakla övünmeniz, mutlu yaşamınızın garantisi olduğu gibi, mutlu ölümünüzün de garantisi gibidir. İyiler, başkalarının kötülükleri üzerinden akladıkları hayatlarının övücüleri oldukça yanımdan uzak dursun isterim.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Böylesi iyiliklerle geliyorsunuz bana, çöplüğümden, hiçliğimden, rezilliğimden, insanların yüzüme söyledikleri güzel şeylerden sonra aynı insanların hemen arkama geçip bıyık altından bana güldüğünden, toplumda alay konusu olduğumdan vesaireden bahsediyorsunuz ve ben de sizi reddediyorum. &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;İyi dünya dediğiniz topu topu bukadarcıktır zaten.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Saygınlıklar, beyefendilikler, hanımefendilikler, hoş muhabbetler, edeplilikler, ahlaklar bunların yolunda giden insanın kendisi üzerine değil, ahlakını kaybetmişler, edepsizler, serseriler, sefihler, yosmalar, piçler üzerine boca ettiği statü iyilikleri; kibir maskeleridirler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Aynaya baktığımda yüzümde bu tür iyiliklerin çizgileri beliriyor. Sanki yılan gibi sarıyorlar yüzümü ve bir an kendimi şöyle bağırırken yakalıyorum: "Nietzsche’nin bahsettiği iyilik kumkumaları yıkılın karşımdan!&amp;nbsp; Nietzsche&amp;nbsp;sen de yıkıl!" Kabusumdan uyanıyorum. Bu çeşit iyiliğiniz uzun zamandır kabusum.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Söyleyin bana, o çokça övdüğünüz ahlakınız kendi çabanızın ürünü mü? Kendi emeğiniz, ızdırabınız, isteğiniz, tutkunuz mu? Yoksa toplumla uyumlu olduğu ölçü kadar mı sahipsiniz ona? Toplumun onayladığı kadarı, toplumun yontulmasını istediği&amp;nbsp;kısım kadarı&amp;nbsp;mı&amp;nbsp;sizde sadece? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Her hafta böyle yarım ahlaklı adamlarla karşılaşıyorum. Nasihat ediyorlar bana. Eğriyi doğruyu anlatıyorlar. Namus diyorlar sıkça, fakat ne gülünç durumda olduklarını göremiyorlar. &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Benimle eğlenenleri sayıp döküyorlar bunu yaparken de benimle eğleniyorlar! Oysa hokkabaz olmayı, eğlenilmeyi ben seçtim! Fakat eminim ki, bana nasihate gelen yarım ahlaklının ahlakını sürü seçmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Elbette benim de hür olduğumdan bahsedilemez. Seçtiğimin tamamını da yaşıyor değilim. Ancak bu seçip de yaşamadıklarımı bir sürünün tehdidinden çok, kişisel ilişkilerimde mutsuzluğuna yol açmaktan korktuğum kişilerin varlığına bağladım ben. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ben de mutsuzluktan korkarım. Hem de başkasını mutsuz etmekten daha çok korkarım. O iyilik kumkumalarıyla en fazla benzeştiğimiz noktaya geldik böylece. Fakat onlar başkalarını mutsuz etmek adına halkın yani sürünün mutluluğu önemlidir derler ve korktukları sadece sürü mutsuzluğudur. Sürü, ne anlıyorsunuz bundan? Kendi olamamış, kendi derinlerinde çırpınmayı bırakın, kulaç atmamış adamlar topluluğu, toplumsal alışkanlıklar yumağı… Burada ayrılıyoruz. Ben tam burada namussuz oluyorum ve sen tam burada namus olarak karşımda dikiliyorsun “İYİ ADAM”.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Benim bir namussuz olduğum, bir ahlaksız olduğum hatta içgüdülerinin tutsağı olmuş, iradesiz bir hayvan olduğum konusunda öne sürdüğün fikirlere katılıyorum. Kendi suyumda boğuldum çünkü. Denedim ve su beni yuttu. Belki de hiç derin değildim ancak bu kadarı bile yetti; benim halime 'bir kaşık suda&amp;nbsp;boğulmak' tabiri yakışır. Özgürlük olarak savunduğum şeyin tam bir teslimiyet, olumsuz bir teslimiyet; kişilik yoksunluğu ve bir tür mekanizm olduğunu, özsüzlük olduğunu biliyorum. Sen bu konuda haklısın. İpini koparmış bir davarım. Sizden daha iyi olduğumu iddia da edemem. Samimi olarak diyebilirim ki üstünsünüz benden yinede sizin bu üstünlüğünüze -elimde olmadan-acıyarak bakıyorum. Sizin yerinizde olmayı isterdim;&amp;nbsp;şu şartla&amp;nbsp;ki; eğer savunduğunuz değerleri-yaşayamasanız bile-&amp;nbsp;gerçekten kalbinizle savunuyor olsaydınız. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Sizin taklid ettiğiniz güzellikler dahi arı güzellikler doğurmaya muktedir olabilir. Ancak samimiyetsiz fiillerin güzellikleri beni samimi kötülüğüme çekmekten başka bir işe yaramıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;strong&gt;2&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tavşan İyilikleri&amp;nbsp;ve İyi Çakallar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Beni yemeye gelen çakallara sırtımı döndüm&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-align: center;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Bir müddet vakur ve dimdik göründüm&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Yanımdaki tavşan hızlı koşabiliyordu&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ara ara da bana “dostum” diyordu&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ancak koşmadan evvel bir iyilikte bulundu bana kendince&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Dedi ki: “ bilmelisin ki o çakallar sana güldü delice”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;“Az sonra ne yapacaklarını biliyor musun?” dedim tavşan&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;“ &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Ne zaman? “ dedi&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;“ Sen tabanları yağlayıp kaçtıktan hemen sonra”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Etrafımdaki tavşanların dostlukları böyleydi&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Çakalların gülüşmeleriydi dertleri&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Ne yenileceğime üzüntüleri vardı ne de zavallı çakallara&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Biricik kaygıları &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;“saygın görünmektieşkıyalara”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-8937132907298082003?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/8937132907298082003/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=8937132907298082003&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8937132907298082003'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8937132907298082003'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/12/nicin-kotuyum.html' title='Niçin Kötüyüm?'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-6116203493696565273</id><published>2011-11-29T12:51:00.003+02:00</published><updated>2011-12-23T22:59:12.859+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye/Düşün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Demir Krallık</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-RJVwmzPUaEo/TtS4XsJsvUI/AAAAAAAABYE/v1kG6yQoGf0/s1600/wallpaper-iron-throne-1600.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-RJVwmzPUaEo/TtS4XsJsvUI/AAAAAAAABYE/v1kG6yQoGf0/s320/wallpaper-iron-throne-1600.jpg" width="254" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göksel dağın öğrencileri kendi aralarında toplandılar ve dediler ki; bugün yarın peygamber dağından bir geliş bekliyoruz. Bu gelişi gidelim de krala söyleyelim. Böylece krallarına, gelecek olanı bildirmek için aralarından bir elçi seçtiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elçi krallığın sarayına vardığında pek hoş karşılandı lakin demir tahtta oturan krala, gelecek olan hakkında konuşmaya başlayınca kral şu sözleri söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ göksel şeraiti uygularız, zalimleri cezalandırırız, dindarlarımızı kayırırız, ülkemizde eski adetlerin hükmünü veren iyi bilginler mevcut.  Gelecek olanın hükmü ne olacaktır? Yargı için mi, ödüllendirmek için mi gelmektedir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elçi “biz onu bilemeyiz” dedi.  “Sadece gelecek olanın ülkenize uğrayacağını biliriz.” Ancak bu cevap kralı hoşnut etmedi ve kral “ göksel şeriatı uygulamaya devam edeceğini” söyleyerek elçiyi uğurladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epey zaman sonra genç bir adamın peygamber dağının yamacında koyunlarını otlattığı görüldü. Göksel dağın öğrencileri hemen adamın yanına koştular. Fakat onda hiçbir alamet bulamadılar. Bu adamın peygamber dağının yamacında koyunlarını otlatan sıradan bir çoban olduğunu ve zirveye hiç çıkmadığını kesin olarak anladılar. Yine de ona, kendi bekledikleri adamı sordular. Çoban meleyen koyunlarına baktı ve dedi: “ beklediğinizi görmüş değilim, zirveye çıkmıyorum, işim bu zengin otlaklar ve koyunlardır. Ancak kaybolan bir kuzuyu sorarsanız o başka! Onun kaybolduğunda yaşadığı acısı ve bulunduğunda görülmeye değer sevinci dışında hiçbir şeyi anlatamam”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göksel öğrenciler bu sözleri duyunca oradan uzaklaştılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün orta yaşlı bir adamın peygamber dağının kayalıklarında gezindiğini gördüler. Zaman kaybetmeden onun yanına vardılar. Fakat onda da hiçbir alamet bulamadılar. Bu adamın peygamber dağının kayalıklarında ceylan avlayan sıradan bir avcı olduğunu ve zirveye hiç çıkmadığını kesin olarak anladılar. Yinede ona, kendi bekledikleri adamı sordular. Avcı avladığı ceylanın ölüsüne baktı ve dedi: “ beklediğinizi görmüş değilim, zirveye çıkmıyorum, bu kayalıklarda ceylan avlarım. Ancak ceylanı vurmak zorunda kalışımı ve öldürdüğüm şu ceylan için akıttığım gözyaşlarını sorarsanız o başka! Size onun güzelliğini ve diri coşkusunu ve&amp;nbsp;onu vurmak zorunda kaldıktan sonra yaktığım ağıtı dillendirebilirim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göksel öğrenciler hiçbir şey sormadan oradan uzaklaştılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün geçmişti ki, ihtiyar bir kadın dağın eteğinde görüldü.  Göksel öğrencilerin canı sıkıldı. Hemen kadının bulunduğu yere gittiler ve onu kınadılar. Çünkü o bir kadındı ve kutsal dağın eteğinde dolaşmaya hakkı yoktu.  Fakat kadın,  kınayıcıların kınamasına aldırmadı ve dedi: “ Beni kralınızın yanına götürün çünkü aradığınız benim”.  Bu sözler, göksel öğrencilerin kınayışını arttırdı ve öğrenciler ihtiyar kadına şöyle cevap verdiler: “şüphesiz seni şeraitimiz uygulansın diye kralın yanına yollayacağız çünkü sen çok büyük bir günah işledin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar,  tutsak aldıkları kadını kralın yanına götürürken, yolları üzerinde rastladıkları düşkün ve rindmeşreplere özgü hastalıklara yakalanmış bir grup insan da şövalyelerin kılıçları altında krala götürülmekteydi. Kadın bu insanlara baktı, rüzgârın savurduğu ihtiyar beyaz saçlarını, derin çizgilerle yoğrulmuş eliyle düzeltti ve kendisini krala götüren göksel öğrencilere dedi ki: “Ey nankör adamlar, Eyüp sabrını taşıyan cengâverlerinizi niçin sırtlamıyorsunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göksel öğrenciler cevapladı: “ Tanrının cezalandırdığına merhamet edilmez.”&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ut0h0TnQsQU/TtS444sXv_I/AAAAAAAABYM/QnhdGyB7a9w/s1600/n_524a3d6aa85d3_ff05badd424795eb0e41b35ada.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-ut0h0TnQsQU/TtS444sXv_I/AAAAAAAABYM/QnhdGyB7a9w/s320/n_524a3d6aa85d3_ff05badd424795eb0e41b35ada.jpg" width="212" /&gt;&lt;/a&gt;Kadın bu cevap karşısında yere tükürdü ve güldü. O zaman göksel öğrenciler onun cadılığından şüphelendiler.  Kadın şövalyelere oyuk gözlerinin içinden dipsiz mağara gibi baktı. Şövalyeler bu bakıştan rahatsız oldular da göksel öğrencilere sordular: “ bu kimdir?”. Onlar da cevapladı: “Yeni yalancı, yeni günahkâr.”  Bunu işiten şövalyeler kadına tiksintili bakışlarını gönderdiler. Ama kadın onlara cevabını yetiştirdi ve şöyle dedi:  “Demir ağırlıklarıyla değerli olmak sizlere nasip olmuştur. Doğrusu, acınacak olanlar sizlersiniz çünkü kendinize hiç acımazsınız. Siz demir ağırlıklarınızla savaşa gider, keser, biçer ve kahraman olarak yuvalarınıza dönersiniz. Ellerinizdeki kana bulalı kılıçlarla onur ve şerefi çağırırsınız. Sizin demirden zırhlarınız, çağınızın ağırlığıdır. Sizi kof krallığınızın hamalları olarak gördüğüme yemin ediyorum.  Oradan oraya taşıdığınız demir çağı, insan üzerine bıraktığınız bir mutsuz ağırlık… Zırhlı şövalyeler; kazandığınız her savaş için yüklendiğiniz şerefi kendinize değil, üstünüze bezediğiniz metale biçin. Gerçek zaferler, zırhı olmayan çıplaklarındır. Ve ben derim ki, onların ellerinde tuttukları onursuzluk, sizlerin demirden ellerinizle kazandığınız şereften ve zaferden daha iyidir.” İhtiyar kadının bu sözleri üzerine onur şövalyelerinden biri kendisine yaklaştı ve onu söylediği sözlerinden ötürü öldürmeye meyletti ancak göksel öğrenciler bu adama engel oldular. Her ne olursa olsun, şeriatı kral uygulamalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral büyük sarayında, demir tahtına oturmuş, kendisine gelen kadını dikkatle süzüyordu.  Sessizlik, rüzgârla saraya taşınan, baharın dallarına konmuş kuş ötüşlerince, ara ara latif seslere bürünüyor, sonra yeniden yokluğu konuşup görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral o pek tehlikeli soruya cüret etti, böylece kadını yargılamak için ağzında söz olacak cellâdını geveleyip, kadının önüne dikti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ O sen misin? ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göksel öğrenciler hayret etti.  Onlar için böylesine bir sorunun bile sorulması günahtı. Fakat krala söz dinletemeyeceklerini bildiklerinden sustular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın, yüzünü avucunun içinde ovaladı, sonra krala baktı ve dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Benim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın, göksel öğrenciler ve orada kendisini yargılamak için toplanmış halkın lanet ve küfür dolu çığlıkları bitsin diye bekledi. Bu yuhalamalar bitince, sözüne devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Oğlum bana şöyle dedi: Anne, çobanın sevgisinden, avcının ağıtından haberdar olmayıp bir de kendilerine göksel öğrenci diyenlere şimdilik söyleyecek söz bulamıyorum, ama sen anasın, bu bahtsız çocuklara ben kendimi toparlayana dek liderlik et, kendi peygamberlik asamı sana devrediyorum. Lakin onların seni yargılamaya cüret edeceklerini biliyorum. Çünkü insan kalbini hiç düşünmeden çiğneyenlerin dağ ve taşa biçtikleri kutsallık putperestliktir ve putperestler ne yaptıklarını bilmeyen sapkınlardır.  İşte bu yüzden, onların kötülükleri karşısında dayanabileceğin peygamberlik asamı sana vereceğim ve o seni ve sana inananları ateşten çıkaracak”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral, nöbetçilere emretti. Böylece nöbetçiler basit bir ağacın basit bir dalından yapılmış asayı kadının elinden alıp krala getirdiler. Kral asayı oracıkta kırdı ve kadının önüne fırlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bundan böyle dayanacağın peygamberlik asası yok” dedi.  Ardından sakince emretti:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“  Düşkünlükten hastalananları da kutsal ateşin evine götürün, çünkü önce onlar kutsal ateşte yakılacak ve şu küfürbaz kadın onların azaplı yanışını seyretmek zorunda kalacak.”  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın o kadar nazik tebessüm etti ki, bu tebessümü görenler kadının söylenenleri iyi işitmediğini sandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşkün hastalar kutsal ateşin evine götürüldüklerini duyunca üzüntüye ve korkuya kapıldılar. Ağlamalar ve inlemeler yeri göğü kapladı. Onlarla birlikte götürülen ihtiyar kadın dedi ki: “siz gerçekten, affa çok yaklaştınız. Eğer günahlarınızla yüzleşirseniz,  asla ölmezsiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi kutsal ateşin evinde, kutsal ateşin önünde yan yana dizildiler, birazdan teker teker ateşe atılacaklardı. Kadın, ateş göksel müritlerce harlanırken, birazdan ateşe atılacaklara dönüp şunları söylüyordu: “ İman edin evlatlarım, sadece iman edin. İmanınız sizi paklar. Günahlarınız çabuk soyulur üstünüzden ve unutmayın ki ateşteki çığlıklarınız ruhun değil, nefsin çığlıkları olacaktır. Ne mutlu ki kutsal ateş bizi bağırına kabul edecek ve üzerimizdeki hissiz, kalın kabuğu yakacaktır. Müjde! Bu ateşin içi cennete açılan bir kapıdır. Biz o kapıdan geçeceğiz ve dünya denen nefsanî ateş artık bizi yakamayacaktır!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakılanların çığlıkları geride kalanları henüz ateşe girmeden yakmaya başlamıştı. Nihayet hepsi ateşe atılınca sıra yaşlı kadına geldi. Hiç kimse onu kolundan tutup götürmedi.   Her zaman nasıl yürüyorsa, öyle yürüyerek ateşe girdi. Göksel öğrenciler gördüklerine şaşırıp kaldılar. Ama gördükleri göreceklerinin yanında sönük kalırdı. Az sonra kadın ateşin içinde erirmiş gibi yanarken,  yüzünde birtakım suretler belirip sönmeye başladı. Bir yandan da “sen de bu kutsal ateşe atla, sen de atla, geç olmadan bu kutsal ateşe atla” sesleri alevlerin arasından çıkıp tapınağı titretiyordu. Göksel öğrenciler hemen ateşin etrafına toplandı: gördüler ki kadının eriyişinden beliren bu suretler, şimdiye değin kendilerine gelen peygamberlerin suretleriydi. Her biri nasıl olduğunu bilmeden-çünkü peygamberlerinin resimleri ellerinde yoktu-, hangi suretin hangi peygambere ait olduğu konusunda istisnasız hemfikirdi.  Sonunda ilk peygamberlerinin sureti şunlar adına şöyle konuştu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey krallar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmetkârlığınızdan duyduğunuz onur, hizmetkârlığınızı unutturuyorsa siz kral değilsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiçekli kırların ezgisini işitin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu çiçekli kırlar, gerçek aşkınıza ve tutkunuza davet mektuplarından başka nedir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoşlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçtiğiniz düşlerinizse, onları dünyada tüketmeyiniz. İçtiğiniz kâbuslarınızsa, onları içerek büyütmeyiniz. Çünkü her halükarda umuda saldırdınız. Bırakın o size nazlı nazlı gelsin. Onun hayalini çekiştirmektense, onu görmek için sabretmek daha iyidir. Ve eğer umuda düşmansanız, o size neden gelsin? Dost dosta dostça gelir. Ve düşman ancak hilelerini getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra şu sözleri söyleyip kayboldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Cennetin kapıları bu yanıştan sonra kapanmıştır. Fakat cehenneminizin içinde, cennetin yolunu bilen bir kişi var. Göksel hakikat o kişiyi şimdilik gizlemiştir ve onu cehennemin ümit gününe kadar yaşatacaktır.  Size gizli bir peygamber bırakıyorum, bundan böyle her biriniz her birinizi peygamber gibi bilsin. Ancak bu şekilde kurtuluş gününüze ulaşırsınız. Böylece her birinizin içinde hakka elçilik eden parçanız parlayacak, kendinizi düzeltmeniz için bir peygamber çağırmayacaksınız. Ardından, birbirinize sadece ‘halife insan’  gibi davranmanızın ne soylu bir davranış olduğunu anlayacaksınız.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-6116203493696565273?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/6116203493696565273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=6116203493696565273&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/6116203493696565273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/6116203493696565273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/11/demir-krallk.html' title='Demir Krallık'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-RJVwmzPUaEo/TtS4XsJsvUI/AAAAAAAABYE/v1kG6yQoGf0/s72-c/wallpaper-iron-throne-1600.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4333921090513151571</id><published>2011-09-02T05:16:00.004+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.945+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>BEYAZ SAYFA</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Beyaz sayfa, kan bürümüş gözünü… Sen ki kirlenmeye atan paslı bir yüreksin. Kara kalemlerinle oynaşırsın sözcükler dökerek üzerine.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Beyaz sayfa… Seni yazının en güzeliyle bile süsleseler, en nadide kelimelerle pullayıp döşeseler, karaya bulanmak için çırpınan iradene yazıklar olsun derim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Nerdesiniz yazının engin denizinden çıkma manidar cümleler? Hanginiz yüreğime sükût dökebilir? Mürekkebinizi daldırın hülyalara ve çıkarın yazılarınızı gazete kâğıtlarından, kitaplardan, bin bir türlü mecmuadan, denizden balıklar çıkarır gibi, fakat ruhumu en kutsal yazınız bile doyurmaya yetmez.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Beyaz sayfa, bana boşluğunu ver, yazıların ardındakini, kelimelerin sustuğu aralıkları göster, bana uzun cümlelerinin aşka yazılmış metinden methiyelerini anlatma! Sevgiler, aşklar çağlayanlar gibi sözcüklerden, çağlayanlar gibi kâğıtlara varsın dökülüp dursun, varsın Mevlana sevgileri kopyalansın, varsın gönülde bile bir kopyası bulunsun. Bana ne gerek bu kepazelikler! İstemem yazılı iğrenç aşkların sesini duymayı… En güzel aşkın bile içini oyan kahpe ellerinin kirlettiği kelimeleri, cümleleri.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Beyaz sayfa, nasıl ihanet ettin bana? Nasıl sözcüklere sığdırdın hayatı en sonunda. Ve böylece Kurumuş damlalardan okuduk birbirimize aşklarımızı, ızdıraplarımızı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Beyaz sayfa, şimdi üzerine yazdığım bu yazı, hangi ihanetimin bedelidir? Kendini sal, edepsizce bana kirlettir (?) Üstelik beyazı överken, karaya mahkûm et.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Ah bu çırpınışın insanoğlu! Kime onca yazılan? Kime bu boşlukta tutunan zavallı cümleler, kelimeler kime? Nedir bu telaşım ellerim? Yüreğim, yine sükûtunu kelimelerinle kirlettin. Neden, niçin?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;em&gt;Kim okuyabilir ki, boşlukta sallanan satır aralarını?&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;em&gt;Yazarı kim görebilir ki?&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;em&gt;İsterse resimle boyasın cismini&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Fakat ressamı kim anlayabilir ki?&lt;/span&gt;&amp;nbsp;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4333921090513151571?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4333921090513151571/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4333921090513151571&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4333921090513151571'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4333921090513151571'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/09/beyaz-sayfa.html' title='BEYAZ SAYFA'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3326508551263784570</id><published>2011-06-26T17:15:00.005+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.946+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Tanrıtanımazlık</title><content type='html'>Eğer birileri, sen tanrıdan bahsettiğinde seni dinlememezlikten geliyor ya da daha kötüsü sana karşı tavır alıyorsa, böylelerinin&amp;nbsp;'içgüdüsel' olarak tanrının var olmadığından kesin emin olmadıklarından emin olabilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrının var olmadığını söylediğinde, seni dinleme tahammülü göstermeyen iman edenlerin de içgüdüsel olarak şüphe içerisinde olduklarından&amp;nbsp; bahsedilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bir tanrıtanımaz Tanrıyı bir metafor olarak kabul edebilme yetisine sahiptir.&lt;br /&gt;Gerçek bir imanlı da tanrıtanımazlığı bir inanç düzleminde ele alabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3326508551263784570?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3326508551263784570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3326508551263784570&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3326508551263784570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3326508551263784570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/06/tanrtanmazlk.html' title='Tanrıtanımazlık'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-224400995287320517</id><published>2011-06-20T23:19:00.004+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.946+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Notlarımdan 7</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;Hiç de toplum düşmanı değilim;&amp;nbsp;fakat,&amp;nbsp;köpekler gibi değil, k&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;edilerin ait olduğu gibi aidim bu topluma.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;em&gt;- Hakkın olandan sana verdiklerinde minnet etmeyeceksin. Çünkü senden hakkın olan daha büyük bir şeyi çaldılar-&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-224400995287320517?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/224400995287320517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=224400995287320517&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/224400995287320517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/224400995287320517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/06/notlarmdan-7.html' title='Notlarımdan 7'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-2056399640284164097</id><published>2011-06-16T13:35:00.000+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.947+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Notlarımdan 6</title><content type='html'>En güzel musiki bile yağmurda sessizliğe gömülür.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-2056399640284164097?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/2056399640284164097/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=2056399640284164097&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/2056399640284164097'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/2056399640284164097'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/06/notlarmdan-6.html' title='Notlarımdan 6'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-1753330663157638744</id><published>2011-06-01T12:35:00.015+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.948+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Deli Rind</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Size alnınızda okunaklı bir yazı olduğunu söylersem ne yaparsınız? Üstelik külli bir kadercilikten de bahsetmiyorumdur. Programlanmışçasına kaydedilmişsinizdir. Size, hayatınızın bütün rasyonel hareketlerinin gerisinde, şimdi geri dönüp asla değiştiremeyeceğiniz olayların travmaları var deseydim aklınızdan bugünkü kadar emin olabilir miydiniz? Belki de evet, olabilirsiniz. Çünkü aklınız çoktan sizin hakikatle kurabileceğiniz bağı koparmıştır. Egemenliğini sizin elinizden alıp, sizin adınıza hükümdarlığını imparatorluğuna evirivermiştir. Kim bilir? Bundan sonra sizin bilemeyeceğiniz kesin. Siz, sizden bahsediyorum efendim. Aklınızın gölgesinde yaşayan ve kendisine ben diyen saltanatında, köleliğine mahkûm edildiğiniz aklın kulu sizden. Bunca zamandır, kafanızdaki seslerin diyalektik mücadelesini duymuyordunuz. Psikologlar bunu bir iyileşme belirtisi olarak sayıyorlar. Çatışmayı çoktan bıraktığınıza, dingin zihninizle yaşamaya başladığınıza bağlıyorlar sözü. Aklın zaferi diyorlar buna. Siz, çatışmayı değil, kendinizi bıraktınız; yanlışlığa üstelik. Sessizliğiniz varlığınızı garanti etmiyor; ya da akıllıca konuşuyor olmanız tabii. Akılla var olduğunuzu düşünüyorsunuz. Ya o varlık yanılsamaysa? Akılda da yok olunabileceğini, hem de kötü bir biçimde yok olunabileceğini bilmiyor muydunuz? Rasyonel soykırımlardan haberiniz olmadı mı hiç? Aklın iktidarı kanlı bir iktidardır diyen bir filozofunuz bile olmadı mı sizin? Üzüldüm adınıza. Çünkü şu anda beni çok uzaklardan dinlemek zorunda kalabileceğiniz ihtimalini düşündüm. Elbette ben de bunu düşünürken aklımla düşündüm. Ama merak etmeyin, onun iktidarında değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun iktidarında olmayan herkesin delilik içerisinde gezindiğinden emin modern toplumun tımarhanelerinden işittiğiniz hakikat sizi dönüştürebilir mi? Deli olmaktan söz ediyorum. Sizce de oyunu bırakmak güzel olmaz mı? Yoksa hayır, hayır olmaz mı diyeceksiniz bana? Benim büyük oyunum bitti efendim. Belki de küçük oyunlarımdan söz edilebilir. Yine de benim ne kırmızı kartlarım var ne de yeşil. Sizi onaylayacak ya da yargılayacak düzeneklerim, mekanizmalarım, hâkimlerim, ödül dağıtan memurlarım da yok. Bunca konuşmam yargı için değildi. Sere serpe koydum durumunuzu ortaya. Biliyor musunuz efendim, içimdeki Pavlov köpeklerini aklınızın ormanında serbest bıraktım; böylece sizin tımarhane değdiniz yere girerken, onlar benimle gelmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin politik dilinizi de gayet iyi biliyorum. Mal mülk sevdasını, kendi ellerinizle kurduğunuz sorunlar yumağını hararetli ama boş boş tartışmalarınızı iyi biliyorum. Ama işte ben, akıllılığınızın özünü, toplama kamplarınızı, termonükleer oyuncaklarınızı, elinizdeki çerezlerle eğlendiğiniz öldürmelerinizi, bilimsel deyip, bilim dışı olarak geride bıraktığınız her şeye bakarak, ne tür bir iktidar biçimini sahiplendiğinizi görüp onaylamayı reddediyorum; bu oyuna katılmıyorum. Bedeninizi yaşatmak gayesiyle ruhunuzu katlettiğiniz aklınızın mutluluğu yüreğimi burkuyor efendim. Rasyonalitemin bedenimi koruyan ve ona “bu beden sensin” diyen hukukunu çiğnedim. Benim oyunlarım masumdur efendim. Bu ben, ben olmamalıydım. Anlıyor musunuz? Bu saf benin oyunları da sizin akıl oyunlarınıza benzemez. Deliliğimin gerekçeleri en dışsal koşullarla şekillenmiş savunma mekanizmalarından mürekkep bir ben’in rasyonelliğine dayanmaz. Böylesi akla da bu tür delilik yakışırdı zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, şu anda sizin gibi aklımı konuşturuyorum efendim. Ona emrediyorum ve ağzımdan sözcüklerini döküyor. Fakat deliliğimi anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, sizleri bir de ne olarak görüyorum biliyor musunuz? Çeşit çeşit hayvanlar; ama akıllı, rasyonel, aklı insani aklın en rasyonel biçimiyle donatılmış hayvanlar olarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçokları korkuyor bu görüşümden. Fakat sizleri, farklı hayvanların suretinde görüyor olmamın ne zararı var? Mesela efendim, siz, siz bir sırtlansınız. Evet, sizden bahsedeyim biraz, hım… Leş yemeyi çok iyi beceriyorsunuz efendim. Ölmüş olan her şeyin tadı hoşunuza gidiyor. Kuşkusuz psikologların çoğu sırtlandır. Sizin de bir psikolog olduğunuzu işittim. Öte yandan, başkasının içine ve kendi&amp;nbsp;içine azıcık da olsa bakabilmeye meraklı&amp;nbsp;herkes psikologdur nazarımda&amp;nbsp;. Evet,&amp;nbsp;aslı olmalı bunun. Sizler leş yiyiciler familyasının takdir ettiğim bir türüsünüz. Zira akbabalar daha çok endişelendirir beni. Ama bir sırtlan olarak benden aldığınız şu ölü besin, bilgi besini, belki de suretinizi değiştirecektir. Belki, leş yemeyi keseceksiniz benden sonra. Ama kolay olamayacak bu. Olsa bile, dönüşeceğiniz şeyin de takdir edileceğini hiç sanmıyorum. Çoğu leş yiyen öküze dönüşür en fazla. Hani otu önünde olduğu müddetçe, en yakındaki tehlikeyi bile yok sayan familyalardan birine işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan da ölür, öküz de ölür efendim. İnsan’ın da aklı vardır, öküzün de efendim. Ama ne öküzün aklı öküze yetmiştir, ne de insanın aklı insana. Aslına bakarsanız akıl çoğunda zaten insan aklı değildir. Bence gerçek insan aklı, kendi sınırlarını bilen edebin aklıdır. Öküz aklı da, kendini aklı sanan hayvan aklıdır ki tam da bu yüzden aklının varlığından bile haberdar değildir. Öküzün öküzlüğü aklına mugayir hareket etmesinden değil, bilakis aklıyla gerçekleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyeceksiniz ki, insanın aklı müstesna! Ben senelerdir berduş olarak yaşadım da, henüz dediğiniz müstesna aklın kandiline rast gelemedim efendim. Sonra erbabından öğrendim ki, -özür dileyerek tekrar etmiş olacağım ama- bu müstesna aklın öküzden farkı, kendi acizliğine boyun eğip dolaşmasıymış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadede geleyim efendim: Diyorum ki, nerede tevazuya sarılmış sevgi gördüysem, nerede incitmekten sakınıp boyun bükmüş&amp;nbsp;insan gördüysem, nerede muhabbetinde güzellik açan, iyilik saçan âlim gördüysem, orada gerçekten de insanı gördüm, ama onun aklını göremedim. Zira sevginin nuru gözümü kamaştırmıştı. O zaman aklı aşan ışığı buldum. Ona da tutuldum da bu tutulmaya aşk dediklerini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, böyle diyerek aklınızı ayıplamıyorum. Hele hele insan aklını hiç ayıplamam. Çünkü o olmadan, bu nur da görülemez. Sözüm şudur ki, akıl akıldan üstündür efendim. An gelir, aklın da üstüne ulaşılır. Oraya da ancak insan aklı ulaşır da, orada kendini bırakıverir. Tahtından iniverir. Ben böyle bir aklı ayıplamam. Amma öküzün aklına, insan aklı diyenlere şaştım kaldım. Öküzün altında buzağı arayanlara ne demeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizler biliyorsunuz, bilgilisiniz, hatta bilgiyi tahlil ediyorsunuz. Diğerleriyle, ötekileriyle kulaklarınızla işittiğiniz, gözlerinizle gördüğünüz ve burnunuzla kokladığınız, dilinizle tattığınız ve derilerinizle dokunduğunuz ortak bir alanınız var. Bu sizi bilgili kılıyor. Diğerlerinin de sizinle aynı bilgiyi paylaşıyor olması, o bilginin mutlak, zaman üstü ve mekân ötesi olduğunu kabul etmenize gerekçe teşkil ediyor. Fakat efendim yargı olarak algılamayın söylediklerimi ama hepiniz aynı torbanın içindeki misketlersiniz. Sizlerin filozofları bana torbayı tanımlıyor, torbanın içindeki durumu tanımlıyor. Torbaya göre nasıl yaşayacağımı, torbayı dikkate alarak neler yapmam gerektiğini öğütlüyor. Bu torba sizin uzayınız olmuş. Evrensel ahlak yasalarınız bu torbadan dışarısına uymaz. Efendim, bildiklerimiz bedenlerimizi kurtarsa da, bizler torbanın dışı söz konusu olduğunda hiçbir şey bilmiyoruz. Filozoflarınız efendim, dünyaya çakılı kalacak kazık gibi konuşup durmuşlar. Sonlu bedenin sınırlarında evrensel bir ahlak yasası! Gülmeme izin var mı efendim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek yaptığım efendim; aşktan uzak, ölüme mesafeli filozoflarınızı zihnimden çıkartıp eski emeklerimin karşılığını almadan dünyaya verdim. Annem çok okuyup delireceğimden korkardı. Korktuğunun başına geldiğini düşündüğüne ne şüphe! Bense burada hiçbir dünyaya sığmayacak hakikatimle baş başayım. Sanıyorum ki dünya size kocaman geliyor efendim. Ve sanıyorum ki bu yüzden onun içinde kendinizi hür sayıyorsunuz. Oysa ben bir âlem keşfettim ki, sizin özgürlük dediğiniz zindanı terk ettim. Zaman zaman tımarhanelerde görürsünüz beni. Oralara içinizden zindan diyorsunuzdur, ya da ona benzer bir şey, her neyse… Hayır, efendim, zindanlar, gardiyanlarımızın bizleri kapattığı zihinlerimizde. Aklın tutsakları olarak, görebildiklerinize seviniyorsunuz kuşkusuz. Bana acıyorsunuz da. Ancak böbürlenme sanmayın söyleyeceğimi ama alçakta olan yüksekte olanın halini bilemez. Kapsanan kapsayanın tümünü idrak edemz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iç mekânda, açık bir pencereye dayanmış merdivenin başındasınız. Bense merdivenin pencereye dayanmış ucundan manzarayı seyrediyorum. Sonra da pencereden atlıyorum. Sizler aşağıda ne düşünüyorsunuz? “Deli! Aklını kaybetmiş, aşağıya çakıldı”. Efendim gördüğüm manzarayı aklınız almaz. Üstelik orada çakılmak diye bir şey olmadığını, merdivene tırmanıp pencereden bakmadan bilemezsiniz. Herkes o diyarda uçuyordu. Ben de kendimi bıraktım, uçtum. Dünyalık aklım dünyada kaldı. Pek de işe yaradı. Ama artık bu evrende başka bir akıl gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanı avuçlarıma alıp kokladım. Ve zaman, zaman… Ten kokan zaman. Düşlerimi paslı zincirleriyle bağlamış, kırık kutsal levhalarımın yazılarını bile okumama izin veremeyecek kadar çürütmüş onları. Ellerim ve eklemlerimde hareketimin robotsu ritmini yelkovanına bağlamış... Gıcırdayarak uğurladığı hayatımdan söktüm onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışkanlıklar çarkından çıkardım, çürümenin hâkim olduğu her yerden aşağıya attım kendimi. Bir yiğit gibi… O, canımı almadan aldım ben. İntihar mı? Keyfine hâkim kılıp öldürdüğü onca benden sonra, yapabileceğim en kestirme şeyi yaptım; maskelerimi zaman çekiciyle keyifle kıran sonra da başka bir kırma zamanına dek yeni bir maskeyi&amp;nbsp;yüzüme takan arzu bileklerini jiletten yalnızlığımla kesip attım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zaferin başlangıcı şöyle oldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yelkovanınızla düelloya tutuşmaya ne dersiniz?” diye soran bir duyguyla karşılaşmıştım bir gün. Teklifini reddetmek istemedim. Gençliğimi ebedi olarak muhafaza edeceğimi sanıyordum. Tam tersi söz konusuydu: Zamanın nihayetindeki halim, en yaşlı halimi gençliğimde kapabilmem gerekiyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu delilik olabilir, bu bunama olabilir, olabilir, olabilir… Olsun dedim. İnsanın çıplaklığı onu bunak ya da deli yapacaksa, buna değer dedim. Çünkü bu giyinik ve edepli yalanların, yanılgıların süsü ve övgüsü, henüz bulamadığım yumuşak özüme değil, sert kabuklarıma aitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en sonunda, zamanın nihayetindeki halim, en yaşlı halimi buldum; Ruh halimi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-1753330663157638744?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/1753330663157638744/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=1753330663157638744&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1753330663157638744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1753330663157638744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/06/deli-rind.html' title='Deli Rind'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-1881348283688055171</id><published>2011-05-29T00:21:00.003+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.948+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Yolsuz Rind</title><content type='html'>Sert ve haşin, korkunç ve tiksindirici, çorak ve kurak; Düşüşün küf[ür]lü dibinde geceledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En gizli ayıbınızı görmekle kalmadım, yaşadım da. Cinayet işleyip işlemediğimi sorabilirsiniz. Hayır, işlemedim. Çünkü cinayet en dipte oldukça masumdur. Oysa burada, sefih dipte, yaşamaktan rezili yoktur. O yüzden, sizin fırtınanız benim tatlı rüzgârımdır. Nazik ellerinizin yerine yüzümü okşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin soğuk havalardan korktuğunuz kadar aşığım bu iklime. Bir tek insan zifiri dipteyse ve geriye kalan insanlık rahatlığın öğlesinde dinlenecekse, buna dayanamam. Yüreğimle karanlığına terk edilmiş o insanın içine sığınmaya çalışırım. Onunla karanlık olmaya razı olurum. Ve orada ben de hiç utanmadan sayıklarım: tanrım bizi neden terk ettin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söz, şüphesiz bir insan sözü. Sefih sitemime en çok bunu yakıştırdım. Sefih mahlûkların Hayvani duygularını her kazıdığımda, ağlayan şefkati gördüm. Öğrenilmiş çaresizlikle baş başa kalmıştım. Kurtaramadığım eli terk edemedim. Onun beni de içine çekmesine izin verdim. Belki de en büyük ayıbım budur nazarınızda. Fakat tersini yapabilir miydim? Yapamazdım inanın. Kibrimin sözüne kulağımı tıkadığımda; aşağılık olmuştum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yollara düştüm. Evet, düştüm. Ama düşenler için yol da yoktur. Ağır tekmeler tepinir içinizde. En başta ruhunuz basar tekmeyi. İlk kaybınız odur. Yine de içinizde bir yerde saklanıvermiştir çocuk gibi. Sefihliğin ruhu yok diyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Sefihin ruhu saklambaç oynamayı sever. Aradığı şefkatli öpücüğü buluncaya dek şehvetli öpücüklere yakalanır o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol diyordum, yola düştüm diyordum. Peki, ne mi oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar gördüm, ellerinde darı taneleri yoktu, ümit tohumunu ise hiç tanımamışlardı. Bunları kendilerince bir yolda gördüm ve yanıma çağırdım, hiçbiri yanıma gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar gördüm, ellerinde her türlü yazlık tohumları vardı lakin onları soğuk zirvelerine ekmeye niyetlenmişlerdi. Onları da yanıma çağırdım. Fakat hiçbiri yanıma gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından, bakışlarımı kendime yönelttim. Önce bacaklarıma sonra da zirveye baktım. İşte elimde ümidim duruyordu, fakat bacaklarım pek ince ve kırılgandı. O zaman bu yolları bacaklarıma uygun görmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah bir bilseniz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar bazı günahlara müpteladır ve ben ezberi bozan bir inancın tohumlarını istedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaderin rüzgârı onları bana verince sevindim lakin gördüm ki onları saçacak, istediğim türde, ne iç ne de dış bir boşluk kalmamıştı. Nice yol gördüm. Ve yerküre yollardan karman çormandı, çizikler içerisindeydi. Ve kaderin rüzgârına bir kez daha seslendim. Sonra, tohumlarımı saçsın diye tekrar ona verdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüyecek hiçbir yola uygun değildi bu bacaklar. Ancak tohumlarımı hasadımda biçebilecek ellerimle iş görebilirdim. Sabırla beklenilen hayatın, meyvesiydi tohumlarım. Ne ki, bıraktığım bütün yollarda onları ezip geçtiler. Nihayet yolların köşelerinde, onların dışındaki o hor görülen kuytu ve dar zeminde bitiverdi tohumlarım. Böylece meyvelerimi toplamak için yoldan çıkmam gerektiğini anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıma bana;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırlangıçlara bak, rüzgârın şiddeti onları korkutmaz, tam tersine neşelendirir. Kanatlarını her zamankinden daha gergin açar ve her zamankinden daha ustaca uçarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-GM2b4_aI5rM/TftxuRT2wEI/AAAAAAAABPI/UF3BwtBqd74/s1600/lozano_twins51.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" i$="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-GM2b4_aI5rM/TftxuRT2wEI/AAAAAAAABPI/UF3BwtBqd74/s400/lozano_twins51.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-1881348283688055171?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/1881348283688055171/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=1881348283688055171&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1881348283688055171'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1881348283688055171'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/05/yolsuz-rind.html' title='Yolsuz Rind'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-GM2b4_aI5rM/TftxuRT2wEI/AAAAAAAABPI/UF3BwtBqd74/s72-c/lozano_twins51.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4138174114741047230</id><published>2011-05-06T16:37:00.003+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.949+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye/Düşün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>AT ve DOMUZ</title><content type='html'>Kayıp zaman içinde, garip mekân içinde, mahlûklar hulul ederken, yer hikmet, gök muratken, rindler aşk ararken, kumaşlar Kâlî iken, üç küçük domuzcuk varmış, bunların en büyük keyifleri arzuya lütuf, iradeye rabıtadan izan ve nizam deyip bataklıkta çamura bulanmak, kendi pislikleri içerisinde debelenmek ve dışkılarını oyun hamuru gibi kullanmakmış. Bir gün küçük domuzcuklardan birine, her zaman eğlendikleri pislik çirkin gelmeye başlamış. Lakin bu garip yine de bataklığından dışarı çıkamıyormuş çünkü diğer domuzcukların onu yalnız bırakmasından ödü kopuyormuş. Bu küçük, sevimli domuzcuğun başka familyadan arkadaşları olmadığı için o, şimdiki arkadaşlarını terk edemiyor, yalnız kalmayı da göze alamıyormuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün, domuzcukların eğlendikleri bataklığın yanından bir at geçerken, küçük domuzcuklardan biri, çamurda fazlasıyla debelenmesinden ötürü bir parça pisliğini atın göğsüne sıçratınca, at bundan hoşlanmayıp şöyle demiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Biraz daha dikkatli olsanıza kardeşler! Üstümü berbat ettiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine atın göğsüne çamur bulaştıran domuzcuk böğürerek cevap vermiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Neden eğlenmiyorsun? Bu çamur çok zevkli. Şikâyet edeceğine mutluluk duymalıydın çünkü aramıza katılabilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aranıza katılmak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demiş bembeyaz at. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Allah aşkına aklımdan bile geçirmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bembeyaz at böyle kişneyince, gerçekte pislikten tiksinmeye başlayan domuzcuk da dayanamayıp lafa girmiş ve atı kendi aralarına davet eden arkadaşına demiş ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- O bir at. Görmüyor musunuz? Hem onu buraya davet etmekle ona şeref değil, zillet vermekten öteye gidemezsiniz. Domuzcuk arkadaşım, sıçrattığın çamur yetmiyormuş gibi bir de bu çamuru lütuf saydırmaya hakkın yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ya &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demiş çamur sıçratan küçük domuzcuk;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bakıyorum da içinde eğlendiğin çamurumuza laf atacak kadar kendini beğenmiş biri oldun. Sen bir domuz olduğunu unutup, kendini at mı sayıyorsun ki, bize atın neyi sevip sevmediğini söylemeye cüret ettin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öbür küçük domuzcuk da atı savunan domuzcuğa böğürerek söylenmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne zamandan beri domuz olduğun halde pisliğinden nefret ediyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ağır laflar bizim domuzcuğun o kadar gücüne gitmiş ki, bataklıktan ayrılıp kendi yalnız köşesinde ağlamaya başlamış. Bir daha da bataklığa girmemeye kendi kendine söz vermiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yalnızlığında günlerce ağlamış, ağlamış. O kadar ağlamış ki, domuz gözleri görmez olmuş. Kendi köşesinde karanlığında açlıktan ölecekmiş ki, yanında bir ses işitmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ye arkadaş. Bu otları senin için getirdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Domuzcuk otları koklamış, bu otların engin bir yayladan geldiğini anlamış ve bu temiz rızkı yemeye başlamış. Sonra da bu rızkı kendisine getirene teşekkür etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Teşekkürü bana değil Allaha etmek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demiş tok ve kendinden emin ses. Domuzcuk da merakla sormuş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kimsin sen?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bundan sonra…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demiş tok ses;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Senin biricik arkadaşın, yoldaşınım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama nesin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diye inatla sormuş bizimki. Bu sefer tok ses hürmetle cevaplamış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Dünyalık gözü olanlar bana beygir der. Ben, bir zamanlar senin dost bildiklerinin çamur sıçrattığıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sensin demek. Ama hiç at ile domuz arkadaş olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Zahiri gözler böyle bir arkadaşlığı dostluğu anlayamaz. Senin eskiden dost bildiklerin, kendi edepsizliğinin sürüp gitmesini o kadar istediler ki, sendeki azıcık edep onlara edepsizlik olarak geldi. Kendi pisliğinin içinde boğuluncaya kadar oynaya dururken, edebini göstermiş olman onları yaraladı. Böylece kendi edepsizliklerine bakıp, kendilerini kınamandan korktular ki, hemen senin pisliğinde oynayan halini sorguladılar. O azıcık edebinin de alıp başını gitmesi için ellerinden geleni yaptılar. Ne ki, bu kınamaları seni bana daha da yaklaştırdı. Bataklığından tamamen koptun. Yalnızlığında öyle büyüdün, öyle temizlendin ki, onlarla aranda hiçbir kalp bağı, iş bağı, fikir bağı kalmadı. Lakin onlar eskiye bakıp seni kınamaya yeltenmeyi edep bildiler. Sana diyorum ki, dünyalık gözünü kaybetmiş nefisler kendilerini at, domuz, eşek olarak görmez. Onlar kendilerini dost kervanı olarak görür. Hep aynı efendinin kulları olarak görür. Eşeklilik, köpeklik, domuzluk hep zahirindir. Bırak halk sana domuz desin. Edeb geldikten sonra, halkın kınaması zahirdir. Hiç beygir ile domuz dost olur mu diyenler, canı can olarak görmekten mahrum, dünya gözüyle bakmaktan gayrı işi olmayanlardır. Hal bu ki beygir işiyle beygirlikten, domuz işiyle domuzluktan çıkmıştır. Öyle işlere, öyle fikirlere gark olmuşlardır ki, artık eşeklik, beygirlik, domuzluk surette bir iz olarak kalmıştır. Zahire bakan bilmez ki, artık ne gördüğü beygirdir, ne de domuz. Buradan, batından bak da ne görüyorsun söyle?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gördüğüm hep candır kardeşim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diye muhabbetle konuşmuş o can. Ve diğer can da eklemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- O halde bir başka can gibi derim ki gelin canlar bir olalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece zahir tesirden, zahir hükmünden arınan canlar, sonsuza dek huzur içinde yaşaya gelmişler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4138174114741047230?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4138174114741047230/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4138174114741047230&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4138174114741047230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4138174114741047230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/05/buyuklere-masal-beygir-ve-domuz-nasl.html' title='AT ve DOMUZ'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3440804267489119993</id><published>2011-03-29T03:01:00.036+03:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.950+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>ÖLÜMLERİMİZLE DİYALOGLAR</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-unQGzKoaqoE/TftyDvveP9I/AAAAAAAABPM/jMYuYqELZeQ/s1600/tumblr_lc1kxhSpFW1qz6f9yo1_500.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" i$="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-unQGzKoaqoE/TftyDvveP9I/AAAAAAAABPM/jMYuYqELZeQ/s200/tumblr_lc1kxhSpFW1qz6f9yo1_500.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;İntihar Patikası&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“İşte yine ağaçlar, sertliklerini biliyorum, işte su, duyuyorum. Otların ve yıldızların bu kokuları, gece yüreğin rahata erdiği kimi akşamlar; Erkinliğini ve güçlerini duyduğum bu dünyayı nasıl yadsıyabilirim? Gene de bu yeryüzünün tüm bilimi beni bu dünyanın benim olduğuna inandırabilecek hiçbir şey vermeyecek.”&lt;/em&gt; [1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle diyor Camus Sisifos Söyleni’nde. Bu yitiklik, bırakılmışlık algılandı mı, ölümün soğuk yüzü gözlerimize göründü mü asıl mesele çıkar karşımıza; dünyanın yaşanmaya değip değmediği meselesidir bu. Tolstoy itirafnamesinde şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Benim sorum, yani beni elli yaşında intihar düşüncesine sürükleyen soru, en aptal çocuktan en bilge ihtiyara kadar her insanın ruhunda var olan en basit soruydu, yani gerçekten kendimde gördüğüm kadarıyla, onsuz hayatın mümkün olmadığı soru. Soru, şundan ibaretti: Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak? Bütün hayatımın sonu ne olacak?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Başka türlü söylemek gerekirse, bu soru şöyle de ifade edilebilir: Niçin yaşıyorum? Niçin arzuluyorum? Niçin çalışıyorum? Ya da şöyle dile getirilebilir bu soru: Hayatımda kaçınılmaz olan ölümümle yok olmayacak bir anlam var mıdır?"&lt;/em&gt; [2]&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ölümcül Sohbet&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımı sevgimin çığlık sesleri ağrıtıyordu. Sevgilim yaşarken ölmüştü. Aşkımı çıkmaz sokağımda umutlarımı parçalarken gördüm. Cinayete tanık olmamın dehşetinde nefesim kesilmiş gibi dona kaldım. Aniden soğuk bir buhar çıktı ağzımdan. Ve söz oldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ölümüne merhaba de!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gücüm tükenmişti. Her şeyimi ona bıraktım. Bundan memnuniyet duyan ölümüm şöyle fısıldadı kulağıma:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Özgürlüğünü vermek için alıyorum; yarım hayatını ve seni.&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümümle konuşmaya dalınca, yolumda çiçeklerin hayatı çağıran renklerine ölü ölü bakıyorum.&amp;nbsp;&amp;nbsp;Mezar toprağımda kahverengi oluyorum aniden.&amp;nbsp; Ölümüm fısıltısına şöyle devam ediyor: Gri yaşamdan daha iyidir kahverengi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzunun aldatıcı renklerinin altında yatan acı akışını ölüm kesebilirdi ancak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ölüm gerçeğe akar. Yaşama arzusu yalandır. Yaşamak yalandır. Bu hikâye sizin hikâyenizden çok çiçeklerin hikâyesidir. Renklerin hikâyesidir. Sahnenin hikâyesidir. Dekorların hikâyesidir, tenlerin hikâyesi, derinin hikâyesidir… Sizin hikâyeniz, oyunu yalancıktan sahiplendi. Öyle bir yalan söylediniz ki kendinize, söylediğiniz yalan tek gerçeğiniz olarak kaldı elinizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzunun acı rengini seviyorum dediğimde, insanlar hayret ifadelerini vahşi köpekler gibi üzerime salıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben ölümümle diyalog halinde olduğumu söyleyince,&amp;nbsp;çokları dehşete kapılıyor.Bir tabuta benzediğimi söylüyorlar. Derinin altındaki iskeleti göreceğimi söylüyorlar.&amp;nbsp;Maddi gözleri sadece buraya kadar görebilir çünkü. Çünkü görebileceklerinden daha fazlasını düşünemiyorlar. Çünkü gözden daha fazlasını gören bir şeyleri olduğunu unutuvermişler. Gözler her zaman gerçeği görmez. Sihirbazlar ve gözbağcılar numaralarını yapmaya koyulduğunda, şaşı bakışından fazlasını isteyemezsiniz onlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümümün sohbetimizin en koyu anında&amp;nbsp;şunları demesiyle titredim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum. Öyle ki bu renklerin arkasındaki gözyaşını, acıyı&amp;nbsp;görün. Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum öyle ki bu gözyaşlarının arkasındaki özlemi görün. Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum öyle ki bu özlemin arkasındaki cenneti görün. Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum öyle ki bu cennetin arkasındaki -ÖZ- sevgiyi görün.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çürüyebilen Her Şeyin Şahitliği&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarlıklara daha dikkatlice bakın. Geleceğimiz mezar taşlarında kazınmıştır. Dünyaya ait her şeyin bizi bıraktığını göreceğimiz an yatmaktadır orada. Bir mezarlığa baktığımızda iki his dalgası bizi sarsabilme yeteneğindedir; mutlaka gerçekleşecek bir kehanet ve şimdiki yaşamın dejavudan ibaret olduğu hissi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya bizim tüm gerçeğimiz olmadığı gibi, özümüzün şahitliği de dünyaya uygun olmayacaktır. Dünyevi hayat bizim aleyhimize şahitlik etmek için can çekişmektedir. Ölüm, bize dost görünen pür dünyevi şeylerin aslımıza uygun olmadığını açığa çıkaracak kudreti taşır. Nihayet, derilerimiz, gözlerimiz ölüm geldiğinde bizi terk etmekle kalmayacaklar, kutsal ifadeyle aleyhimize şahitlik etmek için çırpınacaklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhsal metinlerimize baktığımızda görürüz ki, dünya için şahitlik etmeye uygun olanlar bunlardır. Çünkü bunlar tam da dünya için yaratılmışlardır. Oysa insan dünyada en olumsuz bakış açısıyla bile arafı andırır; tamamıyla dünyaya ait değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm olmadan yaşam yarımdır ve öbür yarıya ancak ölüm köprüsüyle geçebiliriz. Fakat köprüleri yıkmaya- buna her mevzuda muktedir olamayacaksak bile- pek meraklıyızdır. Modern hayatımızda mezarlıklarda görmek istemediğimiz imge kendi gerçekliğimizdir. Karşımıza bir mezarlığın çıkması durumunda yolumuzu değiştirmek istememiz, gerçekle yüzleşme korkumuzdur. Hortlaklardan çok, kendi akıbetimiz korkutur bizi. Her mezar taşı bir ayna işlevinde yüzümüzü gösterir. İnsanın ölüme yabancılaşması kendisine yabancılaşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yabancılaşmaya rağmen ölümün sevgiye yaklaştıran yönünü öyle ya da böyle hissederiz. Yaşayanlardan çok ölmüş olanları sevmemiz bundandır; ölüm arındırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölü olan her şey daha masum gelir. Ateistçe bakışta ebedi bir yok oluşa savrulan birinin ardından artık hiçbir şey söylenemez; söylense bile boşluğa düşer. Deistçe duruşla, bilinmezliğin içinde balık avlamaya değmez diyebiliriz. Dini tarafımızla da tanrısal adaletin tecelli vaktidir. Her halükarda ölüler saflaşır, böylece ölülere yaşayanlar kadar kin tutamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya için şahitlik edebilecek her şey, çürüyebilme yeteneğine sahiptir. İnsan da çürür, ama insanın çürüyen yanı dünyasıdır; dünde kalmış parçalarıdır. Ölümle alınamayan, yani çürümeye uğramayacak şey, ölümle olsa olsa açığa çıkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm bir ayrıştırma işlemidir. Ayrık otlarıyla başakları birbirinden ayıran çiftçi gibi tırpanını elinde tutar. Biçilen yanımız çürümeye yüz tutan her şeydir. Baki kalan soyutluğumuzdur. Bu soyutluk bizden metafiziksel bir varlık yaratır. Bizden geriye kalan seda, kozmosun ahengini oluşturan gerekli bir notadır. Dünyeviliğin kaosu süzülmüştür; geride saf kozmos kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metafiziksel metinlere baktığımızda, dehşet duyduğumuz ölümümüzden sonra dilimizin bizim aleyhimize konuşacağı vakti buluruz çünkü mutlak anlamda o bizim değildir, gözümüz bizim aleyhimize gösterecektir çünkü mutlak anlamda o bizim değildir. Bunlar ancak aracılardır. Onları BEN’in değişmez parçaları olarak kullandığımız her an için bize bedel ödetmeye hazırdırlar. İnsan, kendisini çürüyen taraflarından ibaret saymıştır. Bu gaflet onun sonsuzluğuna kendi bilgisizliğiyle atılan bir iftiradır. Ne dil, ne deri, ne kulak, ne burun, ne göz bu iftiraya ortak olmak istemez. Kutsal Metinlere göre onların da ölümden sonra diriltileceği açıksa da, bu diriltme sadece sonsuza tanıklık için olacaktır. O sonsuz da, insandan geriye kalan özdür. Var olan her şey ona tanıklıkta bulunur ve öz- bilgi onu azıcık bile kuşatmadıysa- kendisini sonlu olan şeylerle mukayese etmiş olmanın utancını kendi aleyhine konuşan sonlu parçalarının şahitliğinde bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik öyle gerçek anlamda bir konuşmayı bile beklememize gerek yok onlardan. Çürümenin kendisi bile, sonlu olanın sonsuz olana şahitliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yanılmayalım: insandan ölümle geriye kalan bu öz-Kali Yuga çağına göre&amp;nbsp;oldukça özel kalan durumları söz konusu etmezsek-, sonsuzluğun bilincine dünyevi araçlarla erişebileceğinden daha fazla erişmiş bir varlık olabilir. Bu varlık sonsuzluğunun aracısıdır. Bu bakımdan her ne kadar da sonsuzluğun kendisini içeriyorsa da, bu içerme bir nevi temsil mahiyetindedir. Ölüm bir tane değildir ve ölümlerle sonsuzluğun tadına bakan varlıklar, bu yemekle sonsuzluk hislerini genişletmiş olurlar. Nihai durak ise bilinmezdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada sevdiklerimizin üzerine çöken her ölümle dünyanın fiziki boyutundan eksilen yanımız, metafizik bir boyutta gelişmeye devam eder. Böylece ölüm, henüz bizim başımıza gelmeden bizi sonsuzluğa hazırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Karşı Kıyı &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapraklar sararıyor,&lt;br /&gt;Çocuk ruhumun tutunduğu dalları koparıyor zaman,&lt;br /&gt;İçimde kuruyor bir ağaç,&lt;br /&gt;Öteye uzanıyor ellerim bir an.&lt;br /&gt;Dostlar karşı kıyıya geçiyor zamanla,&lt;br /&gt;El sallıyor öteden umut,&lt;br /&gt;Buralar soluyor,&lt;br /&gt;Soluyor yavanlaşan hayatı&lt;br /&gt;Rüyada yakalıyor anıları&lt;br /&gt;Yürek, ölümü sevda olarak buluyor ilk defa,&lt;br /&gt;Döküyor yapraklarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ölme Biçimleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman geçtikçe büyüyen hiçlik duygusuyla intiharlı akşamları düşünmeye başlarız. Ölüm, hayatın zaman geçtikçe artan yavanlığı ve monotonluğu karşısında henüz açılmamış ve arkasındakileri göstermemiş bir kapıyı andırır. Modernizmin şeffaflığının, hayatın en mahrem alanlarını iğdiş ettiği bu çağın insanı bir ikilemle karşı karşıyadır. Ölüm, modern arzuların çeşnisinde korkunçtur korkunç olmasına ama öbür taraftan arzuların tekrarında monotonlaşan hayatın boğuculuğundan azat edileceğimiz bir sığınağı andırır. Gerekçemiz ne olursa olsun, onun karşısındaki dehşetimiz de, ona intiharlı sarılışımız da yabancılaşmanın sonucudur. Tefritten ifrata ya da tam tersine geçip gideriz. Ölmeden ölünebileceğini unutuvermişizdir. Aklımıza takılan fiziksel kasılmalarla sona eren bir biyolojik hadisedir sadece. Oysa ölüm mutlak anlamda bir hal değişimidir ve yaşamımızın başlangıcından bu yana halden hale geçmişizdir; üstelik biyolojik olarak da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eks olmak (exitus lethalis) keskin bir hal geçişinden başka bir şeyi ifade edemez. Bizim takıldığımız nokta bir geçiş aşamasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana rahmindeki dönüşümüz de ölümcül bir dönüşümdür fakat bu dönüşümün sürecine şahitlik eden başka insanların varlığı, bu dönüşümü korkunç kılmaktan çıkarır. Halbuki bu dönüşümü yaşayan için gidişat tamamen belirsizdir. Yaşam içerisindeki onca ölümü görmezden gelmemize sebep olan ve bunları keskin bir biçimde diğer ölümlerden ayırmamıza sebep olan işte bu tanıklığımızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir ölüm, acıları yok edeceği garantisini vermez. Dünyada dindirilemeyen acıların ölümle dineceğine dair olan inanç, inançtır işte. Ama kalbimizde sevgiyi uyandıran şeylere dair her ölümün yüreğimizde bir sızı bıraktığını duyumsarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, ölümün bize fısıldadığını yaşarken dinlemedikten sonra, yaşamak kadar ölmek de cehennemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm bize sevgiyi fısıldar. Boş arzularımızın peşindeki havailiklerimizin hiçliğini gösterirken, biz onun karşısında çoğunlukla üç maymunu oynarız. İşte o zaman vicdan azabımızın gölgesinde intiharlı akşamlarımızla dans etmeye başlarız. Başkasının sorumluluğunu, sevgi sorumluluğunu üzerine alamamış bireylerden mürekkep dünya, kişinin kendi acizliğinde ona el uzatmayacak insanların adeta üretildiği&amp;nbsp;kocaman bir fabrikaya&amp;nbsp;dönüşecektir. Ölüm, şu haliyle size hiçliğinizi kusarken, aklınızda kendi zavallılığınızdan başka hiçbir fikir olmayacak ve sizi intiharlı sürgünler bekleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern toplulukların intihar eğilimi, kendi arzularının hiçliğine takılıp düşmelerinin sonucudur. Oysa acıların ve işkenceli ölümlerin varlığı, birbirini çıkarları uğruna katleden hayvanlardan öte olabilmek için sorumluluk üstlenmemiz gerektiğini söylemektedir bize. Ve bu&amp;nbsp;sorumluluk sadece kalbin coşkuyla attığı sevgi imanıyla mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;[1] Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, 16. Baskı, Ekim 2010, Sayfa 37&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;[2] Lev Nikolayeviç Tolstoy, itiraflarım, Sis Yayıncılık, Nisan 2010, Sayfa 24&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3440804267489119993?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3440804267489119993/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3440804267489119993&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3440804267489119993'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3440804267489119993'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/03/olumunuzle-diyalog.html' title='ÖLÜMLERİMİZLE DİYALOGLAR'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-unQGzKoaqoE/TftyDvveP9I/AAAAAAAABPM/jMYuYqELZeQ/s72-c/tumblr_lc1kxhSpFW1qz6f9yo1_500.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3434518767126833930</id><published>2011-02-16T15:30:00.002+02:00</published><updated>2011-10-19T01:13:12.950+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>ÇOCUK ARKADAŞIMA</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-1ayfibnWueQ/TVvRbSo4CMI/AAAAAAAABA8/2dI0zRjCpKc/s1600/%25C3%25A7ocuk.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" j6="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-1ayfibnWueQ/TVvRbSo4CMI/AAAAAAAABA8/2dI0zRjCpKc/s1600/%25C3%25A7ocuk.gif" /&gt;&lt;/a&gt;Sanırım çocuk kalmalıydım. Ağaçtan düşen bir tırtıla tuhaf tuhaf bakmalıydı hala iki farklı dilin hükmünde ayrılacak olan çocuklar; anlaşabilmeliydi çocukça lisanıyla ruhumuz. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bir dil kaybettim biliyorsun, büyüklerin dilini alma pahasına bir dil kaybettim ben…&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ah, hala büyümemiş umutlarımı seyredebilmeliydim kelebeği seyreder gibi ve senin de minik ellerin olmalıydı yanımda. Gözyaşlarımız o kadar masumca ve o kadar hiçe akıyordu ki…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İnanamıyorum şimdi bana olanlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizim kanadığında ya da yere düşüp basit bir sıyrığın acısında bağırdığında bedenim, gözyaşlarım boşanmalı ve o tuzlu tadı aldığında dilim, ağlamayı kesip gözlerim, aklım bu tadın tuhaflığını düşünüp çocukça dalabilmeliydi denizine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz rüyalarım sığ ve hayat derinken, her şey yepyeniyken seni görmeliydim ebediyete dek. Senin minik ellerine ellerimi katıp dalgaların kenarına kumdan kale yapabilmeliydim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak yolculuklar bir köyden gözümle gördüğüm diğer köye gidebilmek kadar uzak olsaydı keşke…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bana bir şeyler oldu oyun arkadaşım… Büyük şeyler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğüm tek savaş yastıklarımızı birbirimize fırlatıp atmaktan ibaret olsaydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masallar gerçek olsaydı hala…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiğinden beri yalnızım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve aklıma sen geldiğinde, bu dünyanın büyük insanları avutuyor beni kendilerince…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı acı sırıtıyorum söylediklerine dostum; kelamlarından haberleri yok…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar kolay, “&amp;nbsp;öldü” diyorlar senin için; … Bana da “Büyüdü”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi kabul edelim onların dilini, öyle olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen ölmüş ol, ben yaşıyor olayım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o yaşam:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüdüm ve seninle oynarken asla kapatmayacağım dediğim oyuncak kutumu kendi ellerimle kapattım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyümüş ellerim hayallerimi o kutuya kilitledi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen ise ölümü de oyuncağın yapıp diğer oyuncaklarınla cennetine uçuverdin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapağı sonsuzluğa kadar açık oyuncak kutunu dünyamıza bırakıp, minik ellerini salladın: “yolun açık olsun” dedin henüz ergenken rüyamda bana…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3434518767126833930?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3434518767126833930/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3434518767126833930&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3434518767126833930'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3434518767126833930'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/02/cocuk-arkadasima.html' title='ÇOCUK ARKADAŞIMA'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-1ayfibnWueQ/TVvRbSo4CMI/AAAAAAAABA8/2dI0zRjCpKc/s72-c/%25C3%25A7ocuk.gif' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-7972325926939544525</id><published>2011-01-28T13:48:00.005+02:00</published><updated>2011-01-28T13:57:26.775+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Bu Dansı Bana Lütfeder misin?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TUKuv1wCAGI/AAAAAAAABA0/0BhBEg1yPRk/s1600/dens.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" s5="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TUKuv1wCAGI/AAAAAAAABA0/0BhBEg1yPRk/s320/dens.gif" width="196" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Aklı yutan saltanatından emrin oldu delilik ve şirin âşık oldu, aşk şirin oldu. Kalp tekledi sensizliğinde. Yüzümde gözyaşlarım secdede yüzüne, aklı yüreğe sokmayan nöbetçi kalbimde; deliliğine hoş geldin sevgilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tenin kafes olsa ne yazar, can kuşun olmak istiyorsa (?) Kurşun ol istersen, elinden dökülsün ecelim yeter. Yarın olmadan bir gecelesem koynunda, bundan sonra okşasa ne çıkar beni ecel (?)…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kalbinde aşk olmuşsam, cisim yükünü can nasıl çeker? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelliğine vuruldum sevdam, gitmelerden yoruldum. Gel de varmanın vecdinde geceleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecelerden korkma koynumda, yıldızlarım emrindedir senin sultanlığında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzüne bakalım koynumuzdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp güneşi gecemize gündüzü soksun bırak, O viran evler gönle saray olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zaman korktuk da ele geçen ne idi? Geceyle konuşalım, tam da bu gece seninle bir olalım, geceye meydan okuyalım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolumuz ateş böceği kaynıyor bak… Geceyle konuşuyor bizden önce aşkımız, yüreklerimizi çağırıyor, gündüzümüz göğsümüze uzanmış, uyanmayı bekliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâinat şarkımız olur dilimde, sen yeter ki söyle de söylenir, nakaratını tekerler dururuz hep birlikte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten gitmek istiyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten, seviyorsam gitmemi ister misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir aşığı dilinde kâinat türküsüyle terk eder misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa bu dansı bana lütfeder misin?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-7972325926939544525?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/7972325926939544525/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=7972325926939544525&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7972325926939544525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7972325926939544525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/bu-dans-bana-lutfeder-misin.html' title='Bu Dansı Bana Lütfeder misin?'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TUKuv1wCAGI/AAAAAAAABA0/0BhBEg1yPRk/s72-c/dens.gif' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-8995493067536709138</id><published>2011-01-19T19:06:00.002+02:00</published><updated>2011-01-19T19:06:34.757+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Varoluş Problemleri -7-</title><content type='html'>-7-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşlerle dışarıda yaşananlar arasındaki ayrım incecik olabilir. Daha fazlası da söylenebilir; pekâlâ düşler de dışarıdaki gerçekler kadar gerçektir diyebiliriz. Doğrudur da bu. Lakin öznel değerlerimle nesnel değerlerimin öncelik farkı vardır. Diğer insanların düşlerini, kendi düşlerim kadar gerçek kabul edemediğim pratik dünyada, ortaklaşmam gereken öznel gerçekliklerim değil, insanlığın iletişim kümesinin ana öğesi olan nesnel gerçeklerdir. Benim öznel gerçeklerimin bir anlamda nesnel gerçeklerim olduğunu kabul ediyorum fakat neyi kast ediyorum? Ortaklaşabilme imkânına sahip olabileceğim alanı elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanal âlem burada da karşımıza dikiliverir. O da insanlığın geneliyle ortaklaşabileceğim nesnel bir gerçeklik platformuna dönüştürülmüştür ama onun nesnelliği, sanal olmayan, dışarısı deniveren kamera arkası dünyanın nesnelliğine denk değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşlerin ortaklaşılması da düş olarak kalıvermeleri isteğiyle değil, dışarısı denilen gerçeklik âleminde, insanların öz sevgisini ve güzelliğini daha canlı tutmanın yolu olarak karşımıza çıkmıştır şimdiye değin. Düş hiç de düş için değildir. O, dışarıdaki gerçekliği, hakikati daha iyi idrak edebileceğimiz bir dizgede dile getirmenin yoludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat modernizmin sanal dünyası yalnızca sanal içindir. Öyle tatbik edilir ki, dışarıdaki gerçekliğin de sanala eklemlenmekten başka çaresi yoktur. Gerçek güzellik kaygısı, öz sevgi kaygısı yitmiştir, güzellik ve sevginin aracı olan haz, bencil alanında sanalda canavarlaşıp dışarısını yutuvermiştir. Dışarısı bu yüzden birçoğumuz için çöldür, yavandır. Dışarısının adı her zamankinden daha fazla DIŞARISIDIR; evimin içinden çıktığım alan anlamında değil, kendimi -sanala eklemlenmemiş haliyle- yitik ve kayıp hissettiğim çöl anlamındadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-8995493067536709138?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/8995493067536709138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=8995493067536709138&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8995493067536709138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8995493067536709138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/varolus-problemleri-7.html' title='Varoluş Problemleri -7-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-9050511773644847663</id><published>2011-01-17T19:05:00.003+02:00</published><updated>2011-01-17T19:06:11.659+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Varoluş Problemleri -6-</title><content type='html'>-6-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun Michael Jackson’un var olup olmadığından çıkmıştır; nihayet uydurma sinema karakterlerine ağlayan nesillere ulaşılmıştır. Duyarlılık artışı olarak kucaklanabileceğini varsaydığımız bu olgu, hiç de masum sayılmaz. Ruanda’da katledilen insanların hatırasına, o katliamın şiddetini göstermek için çekilen filmle katılmamız, bu filmi seyrederken ağlamamız kötü değildir ama dışarısı haline getirilmiş ekran dışı, kamera dışı dünya’nın ancak kurgulandığı, gösterildiği kadarıyla karşımıza çıkarılması, hakikatin bir kısmını gösteren gerçekliğiyle aslında büyük bir kısmını gizlemeye kolayca soyundurulabilir. Kurgu karakterlere ağlamaktan (uç örneği canlandırdığı karakterin ölümü için gözyaşı döken film aktörüdür), etrafımızda kameralardan örülü dünyanın dışına çıkamayız. Böylece hakikatin bize verilen kadarına razı oluruz. Süpermen de Afganistan savaşı kadar gerçektir dediğimizde ( emin olun bunu şu an bilincimize itiraf etmesek de bilinçaltımızdan söyleyiveriyoruz), Afganistan savaşını sanal âlemin içerisine sokuşturarak manipüle etmiş olmaktayızdır. Gözyaşları ya da bu iki durum karşısındaki (sanal ve sanal olmayan)tavrımız eşdeğer oldukça, daha fazla önemsenmesi gereken bir durum, daha az önemsenmesi gereken duruma indirgenmeye başlanıyor demektir. Şöyle de düşünebiliriz; komşumun evinde bir yangın başlamıştır ve bu evde savunmasız bir bebek dışında hiç kimse olmadığı gibi olayı benim dışımda fark eden de yoktur. Bana gelince: Tam bir oyun canavarına dönüşmüşümdür. Saatlerim ekran başında geçer, içerisinin dışarısından daha canlı olduğunu düşünürüm ve o arada oyunun en önemli aşamasındayımdır. Sanal yangın sahnesinin içinden prensesimi kurtarmam an meselesidir. Dışarıdaki bebek ve içerideki prenses… ‘Hangisini kurtarmalı?’ diye sormaya başladığım andan itibaren, aslında varlığıma bir felaket çökmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek uç olunca, kabullenmesi de zor oluyor fakat işte olan tam da budur. Görmezden geldiğimizden, problemlerini önemsemediğimizden, yeterince dışa açılamadıklarından intihar eden gencecik insanlarla olan ilgimiz bu uç örnektekinden farklı mıdır? Kendi eğlencemize, ekranımıza o kadar dalmışızdır ki, dışarısını içselleştirebilmeyi unutuvermişizdir. Tabiat boşluk kabul etmez denir. Öyleyse içerisini içselleştirmekten bir nevi gözden kaçırmaktayızdır dışarıdaki yangınları. Çünkü bakan göz her zaman görmez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-9050511773644847663?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/9050511773644847663/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=9050511773644847663&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/9050511773644847663'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/9050511773644847663'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/varolus-problemleri-6.html' title='Varoluş Problemleri -6-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3893260787940632132</id><published>2011-01-14T21:32:00.002+02:00</published><updated>2011-01-14T21:32:55.105+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Varoluş Problemleri -5-</title><content type='html'>-5-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Reklamcılık mesleği artık mükemmelliğe yaklaşmıştır. Herhangi bir ıslahata lüzum yoktur." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samuel Johnson &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla ‘demokrasi’ elde edip daha fazla özgürlüğe sahip olmuş değilizdir. Yanılsamalar içerisinde eğlendirilerek zaman için bozuk para gibi harcandığımız söylenebilir belki ama dışsal ve içsel özgürlüğümüzün uzun müddettir bir arpa boyu yol alamadığını söylersek birçok çevrece ayıplanabiliriz. Kişisel çabalar, deneyimler her zaman vardır. İnsanlığın bugünlere kadar taşıdığı içsel özgürlük mirasını daha da geliştiren bireyler her şeye rağmen var olacaktır elbette. Ama ekranların/kameraların aslında –ister dışsal olsun ister içsel olsun-özgürlüğümüzü yaygınlaştırmak için değil, daha çok onu kontrol edebilmek, göz hapsinde tutabilmek niyetiyle kullanıldıkları gerçeğini yadsıyamayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağ filmlerini seyrederken, penceremizden kafamızı çıkarsak görebileceğimiz yakınçağ katliamlarını göremez olmuşuzdur. Demek ki reklamlar, işlerini iyi yapıvermişlerdir. Demek bu yüzden Avrupa doksanların başında ve ortasında-modernliğin göbeğinde- hem de kendi vücudunun orta yerinde, Bosna Hersek’in kan gölüne dönüşmesine seyirci kalırken, aynı dönemlerde başka ülkeleri demokrasi sınavına tutan başöğretmen rolünü sürdürebilmektedir. Modern katillerin imajını düzelten ya da katliamları sıradanlaştıran reklamları vardır; bu reklamlarla Irak’ı insanlığın vicdanından IRAK ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islahat fikrini de yalnızca teknolojideki, bilimdeki yenilik/ ilerleme olarak ele alınca, darmadağın edilen ruhtan kime nedir? Islahatlar da süregitmektedir işte… İnsan’ın ıslahatı sorulmaz bile. Makineler ıslah edilince o da ‘otomatik’ olarak ıslah olacaktır. Varsayılan budur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3893260787940632132?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3893260787940632132/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3893260787940632132&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3893260787940632132'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3893260787940632132'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/varolus-problemleri-5.html' title='Varoluş Problemleri -5-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4249518442536810964</id><published>2011-01-14T00:39:00.001+02:00</published><updated>2011-01-14T00:39:59.964+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Varoluş Problemleri -4-</title><content type='html'>-4-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama aldanmalı mıyız? Aslında bu da bir devrim değil midir, hem de tarihteki misallerinden daha kanlı süregelen bir devrim? İki dünya savaşını, Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, Irak’ı ırak etmeye çalışan, sıradanlaştırarak (mekanizme ne de uygundur bu sıradanlaştırma) unutturmaya çalışan bir devrim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Mekanik Devrim’in devrim olmadığına ikna edilebilmemizin sebebi; beyin yıkama gereçlerinin, kafa ütüleme aletlerinin etkili kullanılmasının yanı sıra çok geniş bir sürece yayılmış olması, uzun zamandır süregelmesi ve henüz tamamlanamamış olmasıdır. Oysa bizim zihnimizde devrimler uzun sürmez, bir anda gerçekleşirler ve devrim anını kapsayan zaman dilimi de pek kısadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de gönle takılan akıl henüz debelenmektedir; madem daha güzele gideceğizdir, medyadaki şiddetin amacı nedir? Resmen kan akıtılması vaaz edilmekte değil midir? Hakikate komplo kurulmuştur. Şimdiye değin var olan gerçeklik paradigmasının değişmesi için kanı, korkuyu beslemek gerekmektedir ki, içerisi (bundan ekranın gerçeği kast edilir)dışarısına(kamera arkası alan) galip gelsin. İçeriye olan talep artsın. İnsanlar daha fazla içe kapansın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekanik devrim böylesine sinsi ve bu derece kanlıdır aslında.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4249518442536810964?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4249518442536810964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4249518442536810964&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4249518442536810964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4249518442536810964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/varolus-problemleri-4.html' title='Varoluş Problemleri -4-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-7972857752464667557</id><published>2011-01-10T15:08:00.000+02:00</published><updated>2011-01-10T15:08:00.517+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Varoluş Problemleri -3-</title><content type='html'>-3-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakirlikten garibanlığa uzanmışızdır… Kameralar karşısına çıkmadan, orada yeterli zaman aralığında gözükmeden, hiç değilse, ekrana gömülmeden yaşamanın yavan olduğunu düşünmeye başlamadık mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde mekanizm dizgesince istenilene uyulmuş değilse, gerçeklik algısının da dönüşümüyle, var olamaz duruma düşürülmüş olanlar ekran dışı, kamera arkasında kalma zaman aralığı en geniş olanlardır. Michael Jackson –icad edilen yeni gerçeklikten ötürü- ölmemiştir. O ölümsüzdür. Hepimizden fazla var olmuştur; ekran çocuğudur, kamera önü çocuğudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gariban düşünür; kameraları bir yoksunlaşma olarak görmeyecektir. Kameralar ve ekran, yeni var oluş biçimidir. Hiç de hissizleşme değil, cinayetin, kıskançlığın, kinin, hasetin ortadan kalkmasının müjdesidir. Öncü vahşetler, arızi durumlardır. Sonrası çok daha büyük güzelliklere gebedir. Kendi varlığımızı sorgulamanın zamanıdır. Büyük Birader’in (Big Brother) gözetimini talep eder hale gelmişizdir. Kameralar bizi izlemelidir. Ekranlar her yere yerleştirilmelidir. Çünkü ekran daha eğlenceli, acıdan daha izole edilmiş, nispeten daha güvenlidir. Artık gerçek hayatımızın, can güvenliğimizin kalmadığı tehlikeli sokaklardan, trajik ilişkilerden kaçınmanın yolları vardır. Bu yollar, her şeyin kameraya yansıtılması, öbür taraftan televizyondaki gibi olmasını da davet etmektedir. Dışarısı dediğimiz ekran dışı hayat televizyon âleminin, sinema âleminin, bilgisayar âleminin benzerine dönüştürülebilirse (yani kurguya dönüştürülürse) canımız daha az acıyacak, tehlikeler daha çabuk bertaraf edilebilecek, güvenliğimiz daha fazla sağlayacaktır. İsyan olarak pop yeterlidir. Varlığın delili olarak pop yeterlidir. Kanlı, eski kafa devrimlere ihtiyacımız yoktur (bunları bertaraf etmek için kanlı yönetmelere başvurabiliriz çünkü amaç bu kanlı yöntemleri nihai olarak ortadan kaldırmaktır). Sadece biraz daha eğlence yeterlidir. Devrimler şüphesiz sinemada da kurgulanabilirler. Film kahramanlarımız ne güne durmaktadırlar? Savaşlar kuşkusuz, bilgisayar üzerinden de gerçekleştirilebilirler; -kansız -oyunlar vardır ya! İnsanın eski vahşetlerinin tekerrür ettirilmesi mi iyidir yoksa kameralar ve ekrana odaklanmış var oluş şekli mi? Michael Jackson ölmüş değildir. O, bu yeni evren var olduğu sürece en uzun ömürlü kişilerden birisi olacaktır. İnsan dönüşümüne adım atmalıdır. Bu neden ekran/kamera vasıtasıyla olmasın? Irak’taki katliamlar bir geçiş dönemidir, Afganistan savaşı bir geçiş dönemidir… Hepsi de Büyük Biradere teslim olunmak istenmemesinin sonucudur. Bunlar neden direnmektedirler ki? Daha iyi hayatı görememektedirler de ondan. Oysa onların gelecek nesillerinin refahı için, fakirliklerinin tamamıyla ortadan kaldırılması için savaşılmaktadır. Bol kameralı ve ekranlı devletler onlara kendi dünyalarını, ekranlarını, kameralarını vaad etmektedirler. Ama cehalet, vahşilerin, vahşiliğin kanında yok mudur? Bu reddiyelere rağmen, vahşilerin çocukları ekran çocukları yapılacak, atalarına, babalarına rağmen fakir kalmayacak, yeni mekanizme monte olacak ve keyifli yaşayacaktır. Şimdiki savaşın, kanın sebebi işte budur; kansızlık dönemine geçiş…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-7972857752464667557?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/7972857752464667557/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=7972857752464667557&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7972857752464667557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7972857752464667557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/varolus-problemleri-3.html' title='Varoluş Problemleri -3-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-1250126160021940462</id><published>2011-01-07T15:08:00.002+02:00</published><updated>2012-01-02T21:55:57.250+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Varoluş Problemleri -2-</title><content type='html'>-2-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyor musunuz, dedemin aklının köşesinde hep bir fakir yaşardı. Ve bu fakirin var olabilmesi için kameraların ona doğrultulmasına, ya da bir deklanşörle varlığının onaylanmasına gerek yoktu. Dedem köylüydü ve kendi içindeki fakirin varlığını toprağa bakarak kavrayabiliyordu. Hasat her yıl verimli olmuyordu mesela…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi bizim kameraya, ekranlara inanmayan cumhurbaşkanlarımız da oldu; çöp kovalarından yiyecek toplayanlar görüntülenince, “inanmayın bu görüntülere, abartıyorlar, Türkiye’de böylesi fakir insan yok”, diyebilen… Bu sözler üzerine İstanbul’a henüz geldiğimiz zamanlar, dedemle pazarın dağıldığı gece vaktinde, yere düşen, çürük diye atılan meyve ve sebzeleri topladığımız anları hafızamdan silmem gerekiyordu sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz fazlaca kameralara dalınca, gerçeklikle sınırını daha çabuk kaybetmeye başlar. Bir zamanlar çobanlık yapmış olmanız bile sizi kurtarmaz. Siz tabiatla diyalogunuzu yitirmişsinizdir. Zaten dünyaya makinelerin gözüyle bakmaktasınızdır. Hayati işini aracının aracısına havale eden tüccara dönüşmüşsünüzdür. Öncelikle her şeye nicel olarak, meta olarak bakarsınız; kendinizin mallaştığının farkında olmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı olmuşsunuzdur mesela ama tabiatla bağ koptu mu içinizdeki fakir de ölmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanılmanızı istemem, içsel fakirin, fakirliğin varsıllıkla yok olduğunu söylemiyorum, onun yok oluşu tabiatla bağımızın kopmasıyla gerçekleşiyor. İçimizdeki fakirlik duygusu yahut fakir adamların her yerde var olabileceği hissini aşılması gereken zaaf olarak kabul eden sistemimiz insanı tanıyamıyor artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalistler fakirliği ortadan kaldırmadan bahsederlerken, kapitalizm bunu gerçekten yapmaya koyulmuş durumdadır; öncelikle fakirlik düşüncesini ortadan kaldırarak. Fakirlik bir kavram olarak var olabilir ama dönüştürülürse, yok olacaktır desturuyla hareket eden çarkımızın sosyalizm(!) anlayışıdır bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizmin dışsal fakirliği (fakirliğin yoksulluk hali) kaybolmuş olsa bile, içimizdeki fakirlik duygusunun, kavramının ölmemesi iyidir. Aksi takdirde herkesin komşusu firavun olacaktır. “Fakirlik nedir bilmiyoruz” diyebilmek için, “insanı sömürmek ne demektir, cinayet de neyin nesidir, kıskançlık, cimrilik, haset, kin, gammazlık ne demektir bilmiyoruz” diyebilmek gereklidir. Birileri, bu aşamaya varılmadan “fakirlik nedir bilmiyoruz” derse, orada gözbağcıları işlerini çok iyi yapıyorlar demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakirlik (ki onu iki anlamda ele alıyorum, yoksulluk ve yoksunluk) duygusunun dünyaya bırakılmanın neticesi olduğu gerçektir. Üstelik biz birbirimize o kadar bağlıyızdır ki, dünyada tek bir aç kalsa, onun açlıkla boğuşan varlığı varlığımıza bulaşır. Dünya Gaia’dır. Biz külliyen tabiat değilizdir ama tabiatla var olagelmişizdir. İçimizdeki yarım olma hali, göksel ilhamlara açar bizi. Yarı hayvan olabiliriz, ama ya diğer yarımız? Neyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanımız okumuş adamdır, çabuk kanacak değildir, bu kameralar da hiç tekin değildir zaten. Kurguya ön ayak olurlar, mizansen üretirler, kendisini kandıracak değildirler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle görüntüleri o kadar çok izlemişizdir ki, kimileri o kadar inandırıcı ama bir o kadar&amp;nbsp;kurgudur ki, seyrettiğimizin hangisi gerçek, hangisi yalandır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyisi hiç takmamaktır. Aldırış etmemektir, hissizleşmektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gösterdikleri her şey gerçek olsa bile alışılagelmiştir olanlar, sürekli olup biten şeyleri değiştiremeyeceğimize göre kaygılanmak yersizdir, yaşam böylece geçip gidecektir, dünyaya gelmenin kendisi trajiktir, herkes talihiyle yetinmelidir, kader böyledir, elden ne gelir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kameralarımız, ekranlarımız- öyle ya da böyle- içimizdeki fakiri garibanlığa dönüştürerek öldürürler. Ardından gözyaşlarımızı üretebilirler ancak onların sahicilikleri yiter. Farkında olmadan aktör gibi ağlar, aktör gibi güleriz (parası olan da olmayan da böyle yapar; devir acıları da sevinçleri de sömürme devridir). İnsan olmanın yerini seyirci olmak, yaşamanın yerini de rol yapmak alıvermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekran bizi ya kendi istediği yerde ağlatır ya da tamamen hissizleştirir. Şu halleriyle ekranlar acıyı sıradanlaştırır, gerçeği manipüle ederek hakikate olan inancımızı sarsar, yüzümüzü yumuşatmaz katılaştırırlar. Yardımlara vesile olurlar fakat adaleti şova dönüştürmüşlerdir. İyilik de promosyondur. Muktedir bir mekanik iktidarda fakirlik yoktur çünkü insan kaybolmuştur. Bunu söylemek, makine olup konuşmaktır belki ama Sanırım ‘fakir insanlar yok’ diyenler haklıdır biraz. Artık ekseriyetle garip anlar ya da bu garip anlara tabi olmuş ‘garibanlar’ vardır; dilencisinden tutun da milyonerine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, ya nasıl var olunurdu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-1250126160021940462?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/1250126160021940462/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=1250126160021940462&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1250126160021940462'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1250126160021940462'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/varolus-problemleri-2.html' title='Varoluş Problemleri -2-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-7388882000982737620</id><published>2011-01-06T19:16:00.001+02:00</published><updated>2012-01-02T21:49:09.980+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Varoluş Problemleri -1-</title><content type='html'>-1-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TSX4pbDTizI/AAAAAAAABAU/8ev67QWvi9E/s1600/asilmini.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="225" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TSX4pbDTizI/AAAAAAAABAU/8ev67QWvi9E/s400/asilmini.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Arafat öldüğünde babamın yarısını kaybetmiş gibiydim. Ama ağlayamadım. İlk ve son kez ağladığım ünlü ölümü Barış Manço’da tatmıştım. 18 yaşındaydım. Henüz akıtabileceğim taze gözyaşlarım vardı. Cenazesine koştum Manço’nun. Onun ölümüyle ağabeyimin bir parçası kaybolmuştu. Şöyle ki; onu ilk kez 1980 yılında Altın Orfe Festivalinde görmüşlerdi ve ağabeyimin Barış Manço’yu ilk görüşünde onu çirkin bulduğunu biliyordum. Bu hikâyeyi ballandır ballandıra anlatan, ağabeyimin çocuk düşüncesindeki diyalogları dillendirip duran annemin anlattığı hikâyenin bir parçası kaybolmuştu. Onu, hoş bir sedayla hatırlayan neredeyse herkes bir parça eksilmiştir sanırım. Ağabeyimin bu ölümü nasıl karşıladığını bilmiyorum ama Manço’nun ölümüyle benim gözümde, onda hepimizden daha büyük bir eksilme gerçekleşmişti. &lt;br /&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Bunları söyleyince nedense annemin henüz eksilmediği düşüncesi aklıma geldi. Annem daima hatıralarla yaşar. Aslına bakarsanız onun eksilebileceğini de sanmıyorum. Zira birçok insanı hayattayken öldürmede ve öldürdüklerini mumyalamada onun üstüne tanımam. Çevresindekileri kolayca kendi algısında yeniden şekillendirir ve bu ‘algı bebeklerini’ kukla tiyatrosunun şefi gibi özenle saklar hafızasında. Sonra da günlük yaşantısının herhangi bir anında çıkartır ve oynatır onları. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Fakat kendimde doğrudan eksilme yaşadığım ilk ölüme gelince, bu bilge Şerifingem (Şerife Yenge)in ölümüyle gerçekleşti. Gözümdeki bilge karakterinin ilk cisimleştiği kişi bir kadın olmuştur bende. Bu bir köy kadınıdır ve bir ninedir. Dedemin ağabeyinin eşidir.&lt;br /&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Kendimin farkında lığına vardığım ilk anlarımda yemyeşil, etrafı sık ağaçlarla, tepelerle çevrilmiş, teknoloji namına bir tek elektriğin girebildiği ama buna rağmen bu elektriğin ampulü yakma işlevi dışında ne çamaşır makinesine, ne de televizyona hizmetçilik ettiği , cinlerle karşılaşılan, göğünün kadir gecesinde açılıp, ölülerin bizi oradan seyrettiği ve kimi insanların bunu görebildiği hikâyeleriyle yaşayan köyde, altındaki ahırı da sayarsak iki katlı sayılabilecek, dedemin sonradan kendi elleriyle eklediği kerpiçten kısmı hariç, taştan örülmüş&amp;nbsp;bir Türk evinde onun kırışık yüzü ve minikliğimi himaye edercesine yükselen dev cüssesine açılmıştı gözlerim. Öyle bir simaydı ki bu, dağarcığında ince espriler, Nasrettin Hoca fıkraları olan, sevecenlik, iş bilirlik, zahmetlere sabırla katlanma, pes etmeme ve her şeye rağmen neşe saçma gibi hasletleri olan güzellik&amp;nbsp;ifadesiydi. Henüz o, beni kemikli, uzun ve kocaman, buruşmuş ihtiyar ellerle sevmeye girişmeden, bu ellere kendimi sevdirmek için erkenden yanaşıverirdim. Ve bir fıkradan fırlamışçasına öyle nükteyle severdi…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Düşünsenize, bir Şerifingem’in ölümü bir de Barış Manço’nun ölümü… İkisi de eksiltti beni. Biri daha doğrudan öbürü daha dolaylı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın hayatınızın ne kadar merkezinde olduğunu, o insanın ölümüyle anlayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ölümlerin de değeri sorgulanmalıdır. Michael Jackson’un ölümü mesela… &lt;br /&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;O öldüğünde Türkiye’de geceydi, İzmir’deydim, Kıbrıs Şehitleri Caddesinde yürüyordum. Haberi alınca varlığıma bunaltının hâkim olduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumdan, gençliğimden eksilmiştim. Fakat sonra, ünlü ölümlerinin gerçek değerini ortaya koyan terazi gibi bir şey olmuştu bu ölüm. Michael Jackson ölmüş müydü?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Natanyahu’ya, Adolf Hitlerin bıyıklarını montajladığım ve Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıyla heyecana kapılıp grup açarak insanları protestoya kışkırttığım zamandan öncesi olduğu için Facebook resmi ismimle açtığım sayfamı henüz bünyesinden ihraç etmemişti. Facebook’a sık takıldığım günlerdi ki bu ölüm üzerine şimdi hatırlayamadığım birinin düşüncesini okuyunca işte bu dedim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmak ya da olmamanın, doğmak ya da doğmamakla,&amp;nbsp;doğup ölmekle&amp;nbsp;direkt ilişkisinin bulunmadığını Newton’un başına düşen elmayla kendisine gelmesi gibi, o zaman çok defa benzerlerini işittiğim felsefi cümlelerden birinin kafama dang etmesiyle o an&amp;nbsp;nedense daha genişten&amp;nbsp;kavrayıverdim.&lt;br /&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Dünya kendi yakınlarını tanımadan, onlar için gözyaşı dökemeden ‘ünlü ölümlerine’ ağlıyordu. Hal bu ki, Dünya’nın ünlüler için döktüğü gözyaşları, pop kültür’ün çoktan promosyonla satışa çıkardığı ve satın aldığımızın farkında olmadığımız gözyaşı torbacıklarının patlamasından ibaretti. Gerçekte, ağlayamıyorduk. O zaman, gözyaşlarımızın gerçek olması halinde, dünyanın bu boktan halde olamayacağını kendime itiraf ettim.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hayatımdaki köklü değişikliklerden birini, göğsümde fark ettiğim bir kitlenin tehlikeli olabileceğini bir doktorun ağzından işitmemle yaşamıştım. Şüphesiz bu bir ihtimaldi ama ciddiyeti vardı. O ihtimali ilk kez duyduğumda, Ermeni hastanesinden, banliyö trenine gidişimi ve o treni beklerkenki halimi unutamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi dönüm noktasındaydım. Yaşamı nasıl karşılamıştım? Kimin için yaşamıştım? Hayatım monotondu, bunalımdı, kendimi içerisine kapadığım bir küpten ibaretti. Kanımca kozada bile değildim. Kendime o gün söz verdim. Her şey iyiye giderse değişecektim.&lt;br /&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Halam kanserden öldüğünde, hayatımda muazzam ilk boşluğu yaşadım. Soru işaretleriyle örülü ablukanın içine düşmüştüm.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ölümler bizim yapı sökümümüzdü. Her ölümle eksiliyorduk belki ama kendi cevherimize ulaşmanın yolunu da keşfediyorduk. Hatıralardan ördüğümüz benliğimiz kan kaybediyordu. Biricik diye sarıldığımız şeylerin yitişiyle kendimiz dahi apaçık tanınmaz hale geliyorduk. Tarihe saçılmış boş kovanlar misali boş benlikler vardı artık. Fişek gibi fırlamış yaşanmışlıkların boş hatıralarına bakıp –bu sefer gözyaşlarımız gerçek gözyaşı duygusunun dışavurumu da olsa-ağlamaktan başka şeyler de yapabilecek miydik?&lt;br /&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Peki, nasıl var olunurdu?&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-7388882000982737620?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/7388882000982737620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=7388882000982737620&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7388882000982737620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7388882000982737620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2011/01/varolus-problemleri-1.html' title='Varoluş Problemleri -1-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TSX4pbDTizI/AAAAAAAABAU/8ev67QWvi9E/s72-c/asilmini.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-9120864910201152669</id><published>2010-12-31T15:29:00.001+02:00</published><updated>2010-12-31T15:32:38.691+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><title type='text'>Sevgi Üzerine Not:</title><content type='html'>Kalbimi kemirmeye gelen- ama kemirgenlikleri zevk de veren- kurtçukları seversem, kalpsizliğimde ölürüm. Demekki öz sevginin, nefsin arzusuyla karıştırılmaması gerek. Salt arzu, sevgi değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sevme, sevgiye hizmetçilik etmez, bazı sevmeler ona efendilik taslar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-9120864910201152669?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/9120864910201152669/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=9120864910201152669&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/9120864910201152669'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/9120864910201152669'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/12/sevgi-uzerine-not.html' title='Sevgi Üzerine Not:'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-2087447792261988464</id><published>2010-12-30T23:27:00.001+02:00</published><updated>2010-12-30T23:29:04.546+02:00</updated><title type='text'>...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;object width="420" height="366" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-eb7a440c6bdebe46" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v3.nonxt2.googlevideo.com/videoplayback?id%3Deb7a440c6bdebe46%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1329861374%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D49CD0D366F00A82207F69F6C92A84E678D5E0864.5F0089A472E10935741851EA4AAEC828FFCE9DCB%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Deb7a440c6bdebe46%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Djp1JgNlb_hg92-5hqnaMactY5L8&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="420" height="366" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v3.nonxt2.googlevideo.com/videoplayback?id%3Deb7a440c6bdebe46%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1329861374%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D49CD0D366F00A82207F69F6C92A84E678D5E0864.5F0089A472E10935741851EA4AAEC828FFCE9DCB%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Deb7a440c6bdebe46%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Djp1JgNlb_hg92-5hqnaMactY5L8&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-2087447792261988464?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/2087447792261988464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=2087447792261988464&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/2087447792261988464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/2087447792261988464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/12/blog-post.html' title='...'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-607973701153343538</id><published>2010-12-29T15:34:00.006+02:00</published><updated>2010-12-31T15:42:53.670+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Sevmiyorum</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; line-height: normal; margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SEV SEV SEV diyorlar...&lt;br /&gt;Sevgi bir buyruk değildir! Kendime dönüp, kendimi görmektir, bilmektir...&lt;br /&gt;o yüzden samimiyetimdir kendime, itirafımdır, temennimdir,&amp;nbsp;o yüzden...&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRs4N66QdSI/AAAAAAAABAQ/nYF0S1aAU14/s1600/sevgisiz.gif" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRs4N66QdSI/AAAAAAAABAQ/nYF0S1aAU14/s320/sevgisiz.gif" width="120" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevmiyorum kaypak insanları, ağzımdan dökülen karanfil yapraklarına ağzı açık bakanları mesela… Sonra aynılarının kirli sözcüklerimden tiksinen yüzlerini sevmiyorum. Gül dediğimde dikenlerimi görmeden gelenleri, dikenlerimi gösterdiğimde dökülenleri mesela…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevmiyorum rahle-i tedrisatlarında, suni beşer hafızasında otuz birlerinden yenilmez çıkanları, kirliliği kendi dışlarında tasavvur edip ak olanları, edepli olanları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dibe batanları sevmeyen grostonluk ticaret gemilerini sevmediğim gibi… Denizaltıların dibe çekici maharetini lanetleyenleri ki o denizaltılarını üreten bütün malzemeleri, sırf ticaret olsun diye su üstünden taşıyıp dururlarken…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çöllerde hiç dolanmamak, hiç kaybolmamak düşüncesiyle beslenen ince fikirleri, evlerinden dışarı çıkmayanları, kendi suni vahalarında cennet rüyalarına, hülyalarına yatanları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevmiyorum, bir kadının peygamberine hasretle dokunuşunu gören edep dillerinin “ bu edepsizliktir” diye sayıklayan edipsizliklerini, dipsizliklerini, ‘o orospu değil midir’ diye başlayan cümlelerini mesela…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘ Şu sevgisizliğim onlarda yeşermesini beklediğim sevgi içindi’ diyen kendimi, ara sıra sevmediklerime benzediği için sevmiyorum ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Calibri;"&gt;3&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; line-height: normal; margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;Her sevme, sevgiye hizmetçilik etmez, bazı sevmeler ona efendilik taslar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-607973701153343538?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/607973701153343538/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=607973701153343538&amp;isPopup=true' title='21 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/607973701153343538'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/607973701153343538'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/12/sevmiyorum.html' title='Sevmiyorum'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRs4N66QdSI/AAAAAAAABAQ/nYF0S1aAU14/s72-c/sevgisiz.gif' height='72' width='72'/><thr:total>21</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-1772869037835859692</id><published>2010-12-28T18:47:00.006+02:00</published><updated>2011-01-03T02:31:19.878+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye/Düşün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Ahlaksız Öykü</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRoVJsZx1kI/AAAAAAAABAM/3XdE_5AorVY/s1600/ahlksz.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRoVJsZx1kI/AAAAAAAABAM/3XdE_5AorVY/s320/ahlksz.gif" width="205" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;; font-size: 10pt; mso-themecolor: text1;"&gt;&lt;br /&gt;Yazar bana söz vermiştir. Üstelik beni yazacağım şey konusunda serbest bırakarak söz vermiştir; bir öykü yazabilirsin diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluk arkadaşına, istediği her şey hakkında yazabilmesi sözü vermesi kadar yazarı kendi edepsizliği içerisinde boğabilecek pek az tehlikeli şey vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykümün başlığına bir bakın. Tam da bu ‘edepsizlik’ olgusu üzerinden kurgulanacak bir öykü tasarımıdır bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama siz okuyuculara haksızlık etmek istemiyorum. Hele yazara hiç haksızlık edemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabındaki öyküleri okudum. Hepsi de metafizik özerklikleriyle okuyucuda kendi öznel alanlarını oluşturabilecek öyküler bunlar. Ancak başka yönden de yazarı, zaaflarından çekip çıkartan imajlarıyla edepsiz yazılar bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada öyküm, bu kitaptaki öykülerin metafizik ilgilerine sadık kalacak bir öykü olacaktır. Ama diğer yandan yazarın ‘sıradanlığını’ ve zaaflarını ona teslim ederek, bu kitaptaki diğer öykülerden daha edepli olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç arkadaşımla edebiyat meclisimizde Kafka üzerine konuştuğumuz yaz gecelerinden biriydi. Tabi söz dönüp dolaşıp Kafka’nın Pornografi merakına geliverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele Puşkin hakkında ortaya çıkanlar, bu tartışmaları daha da koyulaştırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok yazar hala Kafka ve Puşkin’e iftira atıldığına inanıyordu. Oysa ben hem kendimden hem de şimdi kitabına öykü yazmama müsaade eden yazarımızın kendisinden, ‘porno’ tutkusunun ya da ‘seks’ tutkusunun uhrevi yazılar yazabilen insanların hayatındaki öğelerden biri olabileceğini adım gibi bilenlerdendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca koca adamlar kalkıp, Kafka’nın porno merakının olamayacağını, Puşkin’in şunları yazamayacağını, daha da kötüsü yaşayamayacağını söylüyorlardı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir randevuevinden beş fahişe aldım. Onlara cömertçe para verip eksiksiz itaatlerini kazandım. Birincisini sırtüstü yatırdım, ayaklarına karşı ve vajinasına bakarak ellerim ve dizlerimin üzerinde çömeldim. Organımı yuttu ve ikincisi vajinasını bakışlarıma açarak, kürkle çevrelenmiş dudaklarını ayırdı. Diğer ikisi yanlara yattılar ve göğüs uçlarımı emiyorlardı. Ben de parmaklarımı yağlı vajinalarına soktum. Dördüncüsü birincisi ile kafa kafaya arkamda yatıp taşaklarımı yalıyordu. Beşincisi dizlerinin üzerinde arkamda kıç deliğimi yalıyordu. Sonuncusuna daha fazla dokunmam gerekiyordu. Aniden onun yerinde Tsarkoye Selo’daki sarayın önünde çıplak kıçımı gösterdiğim eski Çariçe’yi hayal ettim. Gülmeye başladım. Organım ve taşaklarımda patlayan bir tatmin boşluğu meydana geldi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazılar Puşkin’in Şunun gibi şiirlerini değersizleştiriyormuş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O canım meth ü sena, anlık gürültü geçer;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;; font-size: 10pt; mso-themecolor: text1;"&gt;Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boş ver.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tükürsün, ateşini yakan, ulu mihraba&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şamdanını, çocukça öfkeyle sarsadursun....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eleştirileri getirenlerin ne yaşamdan, ne felsefeden, ne sanatın&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;; font-size: 10pt; mso-themecolor: text1;"&gt;&amp;nbsp;doğum sancısından, ne sanattan ne de ahlaktan anladığını söyleyebilirim. Hatta insan doğasına yabancılaşmış tavırlarından ötürü kendilerinin ‘sapıkça’ diye nitelendirdikleri durumları, bariz biçimde kendi üzerlerinde taşıdıklarını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedense, ahlakçıların ‘sapıklık’ konusundaki dar görüşleri her zaman ilgimi çekmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela ahlaki sorumluluğu üstlendiklerini söyleyen kişiler, kurumlar ve kuruluşlar cinsellikle ilişkilendirilen her şeyi sansürlemeyi bir ahlak ödevi olarak görürken, aynı titizliği cinayetle, hırsızlıkla, iftirayla (aman Allah ya&amp;nbsp;Kafka ve Puşkin'e de iftira atılıyorsa!)&amp;nbsp;, hak yemekle ilişkili materyaller konusunda göstermezler. Yazınsal ve görsel alandaki sansüre bakınca ne dediğim apaçık anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sıra Kafka ve Puşkin gibi edebi eser sahiplerinin ‘edepsizliğine’ gelince durum değişir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;; font-size: 10pt; mso-themecolor: text1;"&gt;“Oysa bu edepsizliklerin fırtınaları olmadan edebi eser nasıl doğacaktır?” diye sormadan edemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş Puşkin ve Kafka ister ‘pornocu’ olsunlar, ister olmasınlar, edebi anlatıları değerlerinden hiçbir şey kaybetmez gözümde lakin birçokları için durum değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı bile günahsız insanın dünyada yeri olmadığını söylerken, günahın geriliminin, yaşamın ve aslında kendisinin ışığına gebe oluşunu meleklere izah etmek istercesine ‘insanı günahla terbiye olacak bir mahlûk’ kılmışken, “eğer günah işlemeseydiniz sizi helak ederdim…” sözüyle ontolojik anlamlarından yoksun insanlarına seslenirken, bu körlük çabası neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevzu meclisimizde bu derece derinleştiğinde ben de ‘yazardan’ ve onun çocukluk arkadaşı olmam sebebiyle ‘pornoyla ilişkisinden’ bahsettim. Kendisi hakkında gıybet etmedim. Çünkü kendisinin bu ilişkisinden bahsederken, ondan izin almış ve öyle konuşmuştum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisiyle en açık seçik maceralarımdan biri, striptiz bara gitmemiz olmuştur. Yine de yazarın cinsel hayatı konusunda kesin hükümlere varabilmiş değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne fark eder? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok kişi için çok şey fark edeceğinin farkındayım. Yazar’ın yatak odasının odak noktası olduğu bir çağ bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ‘sapıkça’ denilen sevgilerin bile ‘metafizik öğeleri barındırabileceğinden habersizdir çağ’ın insanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam burada benim edepsiz öyküm başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar da çok iyi hatırlayacaktır o günü. Yazlık kasabamızda sahile indiğimiz o öğleden sonrada çıplak Çek turistleri çadırlarının hemen yanında güneşlenirken görmenin şaşkınlığını yaşıyorduk ikimiz de. Henüz 17 sindeydik. Sene 1997 olmalıydı. O zamanlar sahil bu kadar kalabalık değildi. Sanırım onları gördüğümüzde güneşlenme sezonu açılmış da değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşaklarını denize çevirmiş 3 adam karşısında şaşırıvermiştik. Yalan söyleyemem; onların anadan doğmalığı düşüncelerimde bir dönüşüm meydana getirmişti. Çeklerin bu ahlaksızlıkları kendi toplumumun ahlakını sorgulatıvermişti bana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizdeki Müslüman gözüyle alkolikler, Allahsızlar ve edepsizler yığınından oluşan Çek Cumhuriyeti karşısında benim Müslüman toplumumu koyuverdiğimde bana ne olduğunu anlamalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hafta o çadırda kaldılar ve neyse ki o bir hafta boyunca ‘yaptıkları edepsizlikten ötürü’ pek namuslu insanlarımızca linç edilmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar ve ben onların bu rahatlığı karşısında bilinçaltı boşalması yaşıyorduk. Üzerimizdeki hafiflikle Çeklere yanaştık. Muhabbet ettik. Biri mühendis, ikisi doktordu. Aralarından biri evli, diğer ikisi de bekârdı. Muhabbetlerimiz diğer günlere sarkarak bir hafta boyunca devam etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu muhabbetlerden sonra öğrendim ki edep işi önce bir bilinç işiydi. Onun doğrudan doğruya çıplaklıkla, cinsellikle bir ilgisi yoktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette arınmak, tutkuların aşırılığından kaçınmak çabasını yadsımıyorum. Başka bir şeydir söylemek istediğim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 10pt;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;; font-size: 10pt; mso-themecolor: text1;"&gt;Zaten anlatacağım öykü arınma çabasını bırakan biri için karanlık bir alanı da ihtiva ediyor. Bu öyküyü Bekâr Çek Oleg’ten dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatının en masum anını yakalamayı kafasına koymuş, felsefi olarak kırık bir adam olan Roman’ın arkadaşıymış bu Oleg. Roman denen adamın,hayatındaki en masum anı elde etmesi için koşuşturması, modern çağda pek akıl erdirilecek bir durum değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adam bütün çabalarına rağmen bu anı bir türlü yakalayamıyormuş. Neden sonra bu fikrini sarhoş ağzıyla barmenine açtığı bir sırada, yandaki tabureden bir ses işitmiş Roman: “Ben yardımcı olabilirim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanındaki taburede oturan adamın teklifi şuymuş: “masumiyetini geri dönülmez bir biçimde zedeleyeceğini düşündüğün bir şey yap.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimdeki vahşetin benliğimi tamamen kuşatmasından mıdır nedir, ben olsam bu önerinin üzerine o adamı öldürürdüm (şimdi böyle konuşmak kolay tabi). Fakat Roman’ın kendi masumiyetini elde etmek için adam&amp;nbsp;öldürecek kadar fedakârlık gerektirmeyen bir çıkış yolu varmış anlaşılan: “grup seks”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklına bu gelmiş. Masumiyetini geri dönülemez biçimde yok edecek ilk düşünce olarak bunu itiraf edivermiş kendisine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım Roman sahip olduğu bilgi birikimine ve evindeki kocaman kütüphaneye rağmen hiç Georges Bataille okumamış. Okusaymış ‘grup seks’in göründüğü kadar kötü olmadığını düşünebilirdi. Yine de sonuçlar kişiden kişiye değişir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçindeki ibnelikten midir, yoksa kadınlara duyduğu öfkeden midir bilinmez, kendisi dâhil iki erkek bir kızdan oluşan grubunu kurmak için fazla zaman harcamamış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deney başarılı geçmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman grup seksten hiç pişman olmamış. Hatta bu ona öyle bir özgürlük hissi vermiş ki, bilinci uzun müddet herkes ve her şeyin en iyi görünen haline dönüşmüş. O sabah uyandığında, kendisini şehrin en işlek caddesine atmış. Bir kahvehanenin kaldırım masasından geleni geçeni sabahın ışıyan dinginliğiyle seyretmiş. Herkese yoğun bir sevgi besliyormuş. Sonra tataaaamm…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçuşa geçen uçağımız yavaşça yeryüzüne yaklaşmış… Roman'ın yeryüzü hayatının öyle bir noktasına yakınlaşmış ki, Roman için seksten sonraki duyguları hiç olmuş. En mutlu anı; köy evinin zengin ve gür ağaçlı bahçesinin, yeşil tepelere uzandığı topraklarda, 1973 baharındaki 6 ya da 7 yaşındaykenki kır koşusuymuş. Kaybettiği, hatırlayamadığı bu anı hatırlayarak mutlu olmuş. Fakat bu anın yitik mutluluğu, o anki neşesini de hiç etmekte gecikmemiş. Gözünden yaşlar boşalmış Roman’ın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha, bir şey daha olmuş… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evine geri döndüğünde, o kocaman, binlerce kitaptan oluşan kütüphanesi bitki bitlerinin istilasına uğramış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum o kadar vahimmiş ki, kitaplarının pek azını kurtarabilmiş Roman.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; mso-themecolor: text1;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-1772869037835859692?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/1772869037835859692/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=1772869037835859692&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1772869037835859692'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1772869037835859692'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/12/ahlaksz-oyku.html' title='Ahlaksız Öykü'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRoVJsZx1kI/AAAAAAAABAM/3XdE_5AorVY/s72-c/ahlksz.gif' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-5666741202817775555</id><published>2010-12-24T18:59:00.001+02:00</published><updated>2011-01-27T21:14:02.364+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Bulut</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRTRUi582jI/AAAAAAAAA_8/Fi04EDp21e0/s1600/bulut.gif" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRTRUi582jI/AAAAAAAAA_8/Fi04EDp21e0/s320/bulut.gif" width="195" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;1&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;em&gt;Ben alçaklarda sistim&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;em&gt;Sen Babil Kulesinde asılı bulut&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;em&gt;Ben yoksul kara bir istim&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;Sen yazlık bir umut&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlıkların ardına takılmış ayak izlerini takib etmek istediğimi söylediğimde, etrafımda beni anlayan aydınlık göremediğim gibi, beyazlığın&amp;nbsp;sığ korkusu&amp;nbsp;karşısında&amp;nbsp;şaşkınlığımla paylaştığım yalnızlığıma “haydi yürüyelim” dedim, “yürüyelim”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alçaktan olsun umut. Biraz alçaklardan, o karabataklara gömülen hülyalardan olsun. Yükseklerde doymuş kurtarıcıların gururdan krampları var. Yükseklerde bulut olmak, düşlerde yolculuk olmak, beyazlara bürünmek beni mutlu etmiyor. “Ulaşılamaz masalların pembe hayallerine meze olamam” dedim. Yaşlı, aksakallı bulutlar bana acıyarak gülümsedi: “Çocuk bir bulutsun sen. Kara fırtınaların, can alan koyu tonu olmayı, gri bulut olmayı hayal edemezsin” dediler. Kızdım onlara, söylendim: “Gerçeğe bulanmak istiyordum” dedim. “Gerçek” dediler inemeyeceğimiz kadar aşağıdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liyakatimize yakışmaz, ulaşılamaz bir bulut kadar ulaşılamaz bir gerçek varmış. Bulutlar yere inip, sis olmaktan korkarmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizde yağdıramadığımız yağmurdan muzdarip bu kör beyazlık; varlığımızın aşağısında kuytu bir karanlık besler durur. Benim gözlerim, hep hayal olur, hep rüya olur… Bulutlar! Yaz günlerinin ardına takılan siz beyaz bulutlar! Yağmursuz, ızdırapsız, kedersiz, mihnetsiz beyazlığınızla yazlıkların körpe mutluluklarında, körpe sevinçlere varın serinlik olun. Bütün yazları size emanet ettim. Kışa çekildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rezil gecelerin zifirinde gri oldum, siz oldum karanlıklar, düştüm sis oldum. Bir yağmur oldum yağdım gecenizde, hüznünüzle aktım, fırtına oldum, çaktım şimşekleri öfkenizde. Yaktım deli fişek gönülleri, sımsıkı bir yumruğa ses oldum, gürledim acı göğünüzde, kara is oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizde yağdıramadığımız yağmurdan muzdarip bu kör beyazlık, öfkemde duman olmuş uçmuştu. Ve aksakallı bilgelerin göğüne yükseldiğimde, “fırtına geliyor” diye çekip gittiler… Beni tanımadılar, tanıyamadılar hiç. İçlerinden çıkan çocuk olduğumu bilemediler. Korkak hayatlarında yüksekten bir kalabalıktı onların sevgileri. Oysa benim sevgimde yalnızlığım inci gibi ağlıyordu. Bilemediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetlere eremeyen erenlerin ülkesiydi onların göğü. Kara ellerimden korkaklar yaratan şimşeklerimin aktığını, yıldırım öfkelerimi, sisten gecelerimi bildiler hep. Bir şeyi hiç bilemediler oysa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmüş varlığımdan, şu korktukları gözü karalığımdan, onların aksakallarından daha beyaz, kimi zaman mutluluktan, kimi zaman ızdırptan ağlayan en koyudaki, en karadaki masumiyete, kar olup yağdığımı…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-5666741202817775555?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/5666741202817775555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=5666741202817775555&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/5666741202817775555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/5666741202817775555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/12/bulut.html' title='Bulut'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TRTRUi582jI/AAAAAAAAA_8/Fi04EDp21e0/s72-c/bulut.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-8633572805009177235</id><published>2010-11-25T17:52:00.001+02:00</published><updated>2010-11-25T17:53:56.486+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Yere Serilenler...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TO6GMZW1HnI/AAAAAAAAA9c/8q3m46ZmihY/s1600/a%25C5%259Fk1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TO6GMZW1HnI/AAAAAAAAA9c/8q3m46ZmihY/s320/a%25C5%259Fk1.gif" width="186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Halı gibi dokunduk. İnce ellerin eseriydik. Ayrılık diyorsun; desenlerimizde ayrı düşmüştük; başka dilleri, başka gönülleri anlatalım diye birbirimize. Bu da rahmetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halı gibi dokunduk. Dokunduk nice ayaklara. Çiğnendik nice sevdalıların yürüyüşüyle. Biz halı gibiydik. Yollara yumuşaklık vermeliydik. Ayaklara batacak kırıkların, dikenlerin üzerine serilmemiz bundandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-8633572805009177235?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/8633572805009177235/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=8633572805009177235&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8633572805009177235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8633572805009177235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/11/yere-serilenler.html' title='Yere Serilenler...'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TO6GMZW1HnI/AAAAAAAAA9c/8q3m46ZmihY/s72-c/a%25C5%259Fk1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-7584358057337806579</id><published>2010-11-10T18:21:00.021+02:00</published><updated>2010-11-16T13:59:13.960+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Gülen ve Ağlayan Maskeler</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TNrGU3urWtI/AAAAAAAAA7U/KtuBFV-zDj4/s1600/maskeler1le_1251586946.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" px="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TNrGU3urWtI/AAAAAAAAA7U/KtuBFV-zDj4/s320/maskeler1le_1251586946.jpg" width="234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;Canımıza bir düğüm atılmış, kuyumuzu taşlarla kapatmışlar. Üstümüzden bir yol geçmiş, başkaları yürümüş.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Öyle mi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Canan, sınanırız her birimiz. Kendi kendimize çelme atarak sınanırız. Ararız seni, yokluğundan yanarız da, kuyunun da biz, taşın da biz, yolun da biz, yürüyenin de biz olduğunu görmeyiz.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Oku!” dedi Muhammed’e muhabbet. Kâinat vardı okunacak,” bitmez tükenmez bir hazine bu” dedi o can; “nasıl okurum?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuyla titremedi mi? Örtüsüne bürünmedi mi? Fakat o örtüleri sıyıran o içindeki nur ona kelamını döktü: “Örtülerinden sıyrıl” dedi. O’na karşı hangi örtü bizi koruyabilir? Hangi örtü hakikati ebediyen gizleyebilirdi? Kalbinde o nur konuştuktan sonra, bu örtüler, bu korkular, bu titreyiş, bu figanlar, çaresiz çırpınışlarıdır öteki benlerin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizdeki diğer benler birlik olup “ ondan kaç, o sen değilsin” deyip bizi asıl benden alı koymak için feryat figan ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak, işte maskeler çığlık çığlığa: “Bizi bırakma, yoksa yüzünü görürsün de,&amp;nbsp;kim bilir&amp;nbsp;bizi bir daha yüzüne takmaz olursun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizler bir gün elbette geçip gidecektiniz, eriyecektiniz. Ama her maskenin düştüğü o günden önce maskesini düşürene ne mutlu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat o zaman sana secde eder. Ölüm hükmüne gerek kalmadan dünyada kendini öldürmek demek tam da budur. Sen balo bittiğinde değil, balodayken maskeni çıkardın; bütün oyunu, bütün baloyu tatsızlaştırdın, aştın gittin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi ölüm şenliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana işte o zaman çıplak derler, deli derler, aptal derler, ahmak derler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen yüzünü kabrin yüzü olmaktan, mezarının yüzü olmaktan çıkardın, hakikatin, kalbin&amp;nbsp;yüzü yaptın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana tiksinerek bakanlar, eğlencelerine gem vurdun diye kedere dalmışlardır. Onlara kendi kederlerini hatırlattın diyedir bu bakış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maskeni çıkar, bu çıplaklık utanılacak bir çıplaklık değildir. Yüzün çıplaklığından utanılır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Edepsizim” diyorsun,” kederliyim” diyorsun, “Muhammedi, muhabbeti dilime alamam şimdi” diyorsun. “Bana böyle sözler söyletme, hak erlerinin önünde beni mahcup etme, günahım dağları aşmış da ruhumu ezmiş” diyorsun, “zevke sefaya bulanmışım da, şeytanın masasında meze olmuşum “diyorsun, diyorsun da diyorsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen&amp;nbsp;aşkın lisanını kendi kendini mahkûm ettiği hüküm mü sandın? O ki, bir tek sevmeyi, rahmeti kendine farz kıldı. Aşkın lisanına şeyhler, müritler, fıkıh âlimleri, ezanlar, namazlar galip gelir mi sandın? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey gönül, sana dillenmeme kızan gönülleri de fesatla doldurmuşumdur&amp;nbsp;ve o fesat onların ibadetlerine bulanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen pek tabi bir günahkâr kulsun. Ama ben her birinizin şah damarlarında geziniyorum derken, hangi fetva sahibi, “ ey&amp;nbsp;yüce nur, bu kulunda gezinip durma, onun kadar günahkârını pek görmedim doğrusu” diyebilir? Böyle diyenin gözü, benim nurumla kamaşmış, kör olmuştur. Onun şifası, bu sözlerden dönmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen ki, günahlarından giyindiğin elbisenden gururlanmıyorsan, bu sesleri işitmeye muktedirsin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ses yalnızca sana mı? Bu, beni tanıyan ama kederlerine yenik düşüp, ne çok kere yeis bataklıklarında debelenen herkese sözümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örtünüzün altında BEN gizliyim, çehrenizin üstünde BENİM MÜHRÜM var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maskenizi takarsanız benden ayrı düşersiniz, kendinizi başkası zannedersiniz. Öyle zannettiğiniz için de ben&amp;nbsp;size başkası olarak göründüğümde “ beni niye rahmetinden ayırdın?” dersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz kendinizi benden öte zannederseniz, ben de sizi bu zannın hükmüne tabi kılarım. Beni ben olarak göremeyen, ayrılık olarak görüp, bu ayrılığa üzülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün maskelerin düştüğü gün, hepiniz hakikatinizi göreceksiniz. Lakin asıl keder, o güne kadar maskesini hiç yoktan bir kez olsun çıkarmayanlara bulaşır. Bunlar, kendi yüzlerine bakamayacak kadar utanıp tekrar maskeleri ardına saklanmak isterler. Ben de bu isteği geri çevirmem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama maskeyle bana gelen herkese ayrılığı&amp;nbsp;hüküm kılacak&amp;nbsp;değilim. Dünyada bir kez olsun kendi yüzünüzü, yani benim yüzümü gördünüz mü? Ne ala!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat o kadar korktunuz ki, örtülerinizi kalınlaştırdınız, hatta maskenizi korkuyla yüzünüze çivilediniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziyanı yok. Yeter ki o gün çivilerinizi sökmeye geldiğimde, acısına katlanmış olun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-7584358057337806579?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/7584358057337806579/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=7584358057337806579&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7584358057337806579'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7584358057337806579'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/11/gulen-ve-aglayan-maskeler.html' title='Gülen ve Ağlayan Maskeler'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TNrGU3urWtI/AAAAAAAAA7U/KtuBFV-zDj4/s72-c/maskeler1le_1251586946.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4022440157986458221</id><published>2010-10-04T21:03:00.045+03:00</published><updated>2011-06-01T16:09:07.255+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye/Düşün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>ÖZGÜRLÜĞÜN AĞLARI</title><content type='html'>&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; O anılar yine aklımda…&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKoXnQhgW7I/AAAAAAAAA0Y/Vurqs8ZhmpE/s1600/ag.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" px="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKoXnQhgW7I/AAAAAAAAA0Y/Vurqs8ZhmpE/s320/ag.jpg" width="210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Küçük Efendi (Ona hep böyle derdik, yaşından küçük gösteriyordu. Âlim de bir yanı vardı. İyi derecede Arapça biliyordu. Doktorasını tamamlamıştı. Babası Müftüydü. Ama dinle arası bozulmuştu.) geldi…&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Anlattı işte… Oradan buradan anlattı durdu. Sonra da bir ihtar çekti. Öyle bir ihtar ki akla durgunluk verir.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Zaten onların akıllarına durgunluk vermiş. Benim aklımdaymış sıra. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Alaylı alaylı ‘Siz doktor olabilirsiniz ama ben insanım’ deyip devam edecektim ki, “canım” dedi “bizi beğenmek zorunda değilsin ama yaşamak için yap söylediklerimi.” Beni seviyormuş, böyle gidersem tam bir kaçık olacakmışım, avare mi olmak istiyor muşum, hayatımı nasıl geçirecekmişim… Arkadaşlarım gibi mi olacak mışım; daha çok&amp;nbsp;Aytaç'ı kast ediyordu. Akıllanan Harun’u hiç mi örnek almayacak mışım vs. vs.“İnanmazsan inanma ama biat et” dedi. Nasıl bir kısır döngünün içerisinde olduğumu anlamam için de üzerinde çalıştığı romanından bir kesit okuyacağını söyledi. George Orwell’in1984 tadı ve tarzında çakma bir roman üzerinde çalıştığını biliyordum. İtiraz etmedim. Çantasından kalın ajandasını çıkarmıştı bile. “Dur” dedi defterinin yapraklarını karıştırırken, “şu an bizim muhabbetimizi ilgilendiren kısmı bulmaya çalışıyorum.” O an mutfakta çayımızı hazırlamakta olan ve Küçük Efendi’nin evimde olduğundan habersiz olduğu Aytaç, hafızasıyla ünlü, düşünceli, serseri ve aylak, namı diğer Külliyat da girdi içeriye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ooo Külliyat da mı buradaymış… Ne haber abi?” Öpüşmeler, koklaşmalar vs. Sonra “Oku” dedi Külliyat. Bir sigara yaktı, bir eliyle boş bira şişelerim ve müsvedde defterlerimle karman çorman olmuş çalışma masasına dayandı, kulakları beklemeye koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Okuyorum hemen, ama hatırlatayım, buradaki saf karakterim yani 'özgürlüğün ağları olmaz' diyen saftirik sensin” dedi, Küçük Efendi yüzüme sırıtarak. Sustum. Okumaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"2. BÖLÜM, ÖZGÜRLÜĞÜN AĞLARI "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Olgunlaşmana izin verdiğimiz kadar olgunlaşabileceğin bir dünya tasarladık. Sen buna ağ diyorsun. Oysa bizim indimizde onun adı özgürlüktür. Dur! Hemen itiraz etme. Sakince dinle. Sana özgürlüğünü sağlayan velinimetine karşı nankörlük ediyorsun. Eğer özgürlüğü biz örmeseydik, mutsuzluk insanlığın tek kaderi olacaktı. Biz bir evren yarattık. Özgürlüğün ağlarından bir mutluluk evreni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Özgürlüğün ağları olmaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Saçmalık! Elbette ki var. Özgürlük mutluluktur. Tanım bu. İşte bu tanım doğrultusunda mutsuzluğun delip geçemeyeceği bir ağıyı bu yüzden ördük. Eğer zihin bu ağı aşamıyorsa, zihinde vızıldayan şu düşünce sineği bu ağa takılıp kalıyorsa şükretmeli insan. Sokaklarda sefil bir hayat süre gelebilir, ülkeler yağmalanabilir ve bir sürü insan umutsuzca ölebilir fakat eğer ağımız beyinlerindeyse bunlar önemsizleşir. Ölüm anı kapıya dayanmadıkça, beyinlerindeki özgürlük ağı insanları mümkün olan en az acıyla yaşatacaktır. Bir kısım insanın derin acılarına gelince: Hepsinin sebebi vızıldayan sineklerin ağıyı delip geçmesidir; ya da onların politikacılarının basiretsizliği, bir sinek kadar değeri olmayan düşünceleri uğruna sisteme kafa tutmalarıdır. Öbür taraftan sineklerini ağıya taktırarak öldülerse sandığın kadar acı çekmediler demektir. Fakat şu da bir gerçek ki, dışarıda da vızıldayan sinekler olmalıdır. Niçin mi? Akıbetleri ibreti âlem olsun diye. Sonlarının vahameti, ağın öbür tarafındaki düşüncelerin ağı delecek kadar keskinleşmesine mani olacaktır. Eğer sistemimizde insan “ne yapalım dünyanın hali böyle” diyebiliyorsa özgürdür. O zaman mutluluğu kana kana içebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben buna kana kana içmek değil kanı içmek derim ve sisteme boyun eğmek cellâdına âşık olmak değil de nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eğer cellâdına âşıksan boynun vurulmadan önce mutlusundur. Ölümü sevgilinin elinden tadacağını bile bile sevgiliye âşık olmak, insanı ölümün soğukluğundan uzaklaştırır. Dahası da şu: Modern hayatla birlikte var olabilen her şey bu hayatın kendini gerçekleştirmek için kullandığı bir araçtır. Kurtuluş olarak görülen bütün dinler yalnız bizim esirimiz değil, aynı zamanda bireyleri çeşitli biçimlerde esir ettiğimiz hapishanelerimizdir. Şu İslam’a bir bak, şiddet yüklü bireyleri kendi evrenimizin menfaatleri doğrultusunda yoğurabileceğimiz mükemmel bir laboratuar gibi! Muhaliflerimizi kendi ellerimizle yaratmamıza imkân sağlayan bu din, bizim için hiçbir tehlike ihtiva etmez, çünkü onun ipleri elimizdedir. Binek aracı olarak çağın en modern arabasına-mesela bir Mercedes’e- binmiş hacı efendinin dişlerini peygamber döneminde kullanıldı diye illa misvakla fırçalama inadı varsın devam etsin. Kurduğumuz düzenin dizginlerini tutmaya çalışırlarken, içinde alkol bulunmayan esans üretildi diye Müslümanlar mutlulukla sürsünler kokularını üzerlerine, varsın başbakanların alnı secde görsün sistemimiz yatarken bu secdenin gerisinde. Bu dinin bütün şekli yönünün yaşamasının hiçbir sakıncası yok. Aksine, bu şekilde var olması bizim için daha iyidir. Çünkü özünü kaybetmiş bu din, ellerimizde planlarımızın uygulanması için iyi bir malzemedir. Bu cümlesinden sonra TV’yi açtı ve ekranda Müslümanların kalaşnikoflarla ALLAHU EKBER diye bağırdığı bir görüntü belirdi. Devam etti: Bilgi sana istediğini verebilir ama yalnızca doğru soruları sorabildiğinde. Doğru soruları sormak için de ne gereklidir? Bilgi tabi ki! Bugün bilgi bizim elimizdeyse, hiçbir şekilde doğru sorular sorulmayacak demektir. Biz bilgiyi kişiyi bilgiden tiksindirecek soruları bulması için kullanırken, doğru soru nasıl sorulabilir? Üstelik doğru sorular için gerekli bütün kavramlar tarafımızca, halk yığınlarına unutturuldu. Var olanlar da halk yığınları için anlaşılamaz hale geldi. Çünkü biz var olan bütün dilleri düzeysizleştirip sadeleştirdik. Bunun için çok çabalamamız gerekmedi. İnsanları sadece yemek yiyip, haz arayıp, bize fabrikalarda ya da orda burada hizmet eden, uyuyan bir hayatla baş başa bıraktığımızda, dil kendiliğinden yemek yiyip uyuyan insanın basitliğine indi. Bu şekilde basit insana uygun bir dil zaten kendiliğinden doğmuştu. Dili, doğru soruları sordurabilecek kavramlardan uzaklaştırıyoruz. Bu şekilde, doğru soru akla gelse bile kendini ifade edebilecek bir dilden yoksun kalıyor. Dil olmadan doğru bir soru akla gelebilir mi? Sezgi her zaman insana bu fırsatı verebilir ve akla bir takım işaretler sokabilir. Fakat akıl kendisine sezgi tarafından işareti verilen bu şeyi hangi kavramsal sözcükle dünyaya dökecek, sistematik olarak takib edecek? Takib edip dökemeyecek tabi ki. Böylece dilde karşılığı olmayan birçok olgunun sahibi, kendi deli gömleğini kendi eliyle hazırlamış oluyor. Kendisini ifade edemeyen insanların sonu tımarhanedir. İfade edenlere gelince: Onlar zaten kendilerini değil, farkında olmadan bizim istediklerimizi ifade ediyorlar! Ama onların sonu sırf bizim istediklerimizi ifade ettikleri için tecrit edilmiş küçük odalardan oluşmuş bir tımarhane olmayacak zira biz onlar için dünyayı özel bir tımarhane olarak dizayn ettik zaten. Ve bu dünyada hiçbir zaman kendilerini ifade edemeyecekler. Kendi iyilikleri için tabi ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizlikten, okuma parçasının bittiğini anladık. Külliyat memnuniyetsiz bir ifade takındı. Küçük Efendi bu ifadenin bir isyana gebe olduğunu çok iyi biliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Külliyat konuştu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buradan da Napoli’den de ve bilmem nereden de bakınca dünya ufacık bir deliktir; tek farkla ki, bakanın hayalinde şekillenir. Siz amcık mısınız? Götçük müsünüz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKxSs19NciI/AAAAAAAAA0g/lECiCpqayuA/s1600/kart3.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ex="true" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKxSs19NciI/AAAAAAAAA0g/lECiCpqayuA/s320/kart3.jpg" width="179" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;“Ama ya yarak?” dedim sırıtarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorum, yarağı hiç hesaba katmıyorum. Neden? Çünkü zaten onun üzerinde dönüyor bu amcık, bu göt.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama yemin edebilirim ki Külliyat yarak olduğunu düşünüyorsundur. Bütün amlara ve götlere giren şu altın yarak” diye söze bir çırpıda atladı Küçük Efendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Külliyat, ilgisiz bir ifadeyle cevap verdi: “Yazdıkların çoktan söylendi Küçük Bey, mesela şimdi ilk aklıma gelen Don Kişot’ta söylenenler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Yüksek kişilerin her şeyi yapmaya haklı olduklarını öğrenemedin mi hala? Hem ahlakla, kanunla, dinle araları iyidir onların. Soyguna çıkmaz bu kişiler, savaşı kumanda ederler. Cinayet işlemezler, adam asarlar. Şiddet kullanmazlar, kendilerini saydırırlar. Çalmazlar, el koyarlar. Yalan söylemezler, diplomatik yeteneklerini gösterirler. Zorbalık yapmazlar, vergi toplarlar.' &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Pierre Loti’nin Âziyade’de söyledikleri var: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Dostum, bugün insanlar çok daha akıllı ve daha pratiktirler. Bir adam olmadan önce, bir tür adam ya da özel bir hayvan olmaya çalışılıyor. Her şey hakkında kişisel durumla ilişkili görüşler ya da incelemesiz kabul olunmuş fikirler edinilmeye çalışılıyor; belirli bir topluma ve dünyaya giriliyor; onun fikirleri kabul ediliyor. Böylelikle içinde yaşadığınız çevreye uyan bir tür zihin şekli, başka bir deyişle bir budalalık türü ediniyorsunuz, sizi anlıyorlar; siz başkalarını anlıyorsunuz, böylelikle onlarla özel bir birleşmeye giriyorsunuz ve gerçekten topluluklarının bir öğesi oluyorsunuz. İnsan kendini banker, mühendis, kalem memuru, bakkal, asker, ne bileyim, bir şey yapıyor, ama insan hiç olmazsa bir şey oluyor, bir şeye benziyor, insanın başı belli bir yerde oluyor. İnsan hiçbir şeyden kuşkulanmıyor; yerine getirilmesi gereken görevler tümüyle belirlenip çizilmiş bir davranış biçimine yöneliyor...Böylece önemsiz şeyler için üzüntü çekmiyorsunuz. Uygarlık bütün zamanınızı alıyor; bütün toplumsal makinenin bin bir çarkı sizi yakalıyor; mesafe içinde çalkalanıyorsunuz; yaşlılık sayesinde de zaman geçince sersem düşüyorsunuz; kendiniz kadar ahmak çocuklara yapıyorsunuz.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çayını yudumladı, kaşlarını havaya kaldırdı: “Engin Yayıncılık sayfa doksan dokuz ve yüz bir ama baskı yılını unutuvermişim maalesef” dedi ukala bir tavırla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra pencereye yöneldi, bir oyun oynamaya karar vermişti. “Şimdi” dedi “doğaçlama gideceğim. Bakalım şu aptal kelimeler beni nereye götürecek”. Çayından bir yudum daha aldı. Sokağa bakan perdeyi araladı. “Doğrusu bütün bunları söylemek için bu laf ebeliğine ne gerek vardı. Sana kendi hayatımı sunacağım ve hakikatin ondan fışkırdığını göreceksin. Bu yüzden sakın sözlerimi kesme… Ama doğaçlamama inanmanız için bir soru sormanıza müsaade edeceğim, hemen şimdi, aklınıza gelen ilk soruyu sorun da oradan lafı döndürüp önünüze getireyim, hadi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman hiç düşünmeden atılıp sordum; “Hangi yıldayız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dili, doğru soruları sordurabilecek kavramlardan uzaklaştırıyoruz” diyerek gülümsedi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Sanırım Küçüğün haklı çıkmasına az kaldı, neyse… Zamanı bırakın, boş verin onu. Çok mu bilmeniz lazım? Öyleyse lafı Küçük gibi gevelemeden söyleyeyim: Saman altından yürüttüğümüz sular yılındayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayi mikrobundan sonra metamorfoz geçiren dünya, bu yıllar silsilesine girivermiştir. Bundan ötürü uzun müddetten beri hep aynı teganni devam etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlarıma zamanımızda ne olduğunu söylemeliyim size, oraya bakarak teşhisi ortaya koyabiliriz böylece; hepsi çözüldü bir kere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana gelince; çile dolu sikimin kondoma sığmayan gecelerinden muzdaripim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükrü cemaatteydi. Fakat ayrıldı. Onu hikmeti kavrayamamakla suçladılar daha sonra. Kutsala ihanet etmişti. Cemaat her şeydir oysa. O hiçbir şeydi. Böyle olduğunu anladı, intihar etti. Arkasından da susmadılar. Bu intihara köküne kadar zevk alacakları bol ilahili hikâyeler düzdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beynimizi ve kalplerimizi becerdi amcıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dindardı, imanlıydı, kıllıydı, tüylüydü derken… Ekseri sıçtı sıvazladı cümbür cemaat en sonunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey bir güç oyunu. Mutlak gücü elinde tutmak isteyen dünyevi iktidarların hırsları uğruna satılmışız biz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harun neden ölesiye nefret ettiği kıçı kırık partiye girdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlar, dostlar! Gücü elinde tutanlara duyduğu hayranlıkla ağız suyunu akıtarak iktidarda olan her şeye itaat eden köpek havlıyor gecemizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gecenin köpekleri sağdan soldan atlayıp buluyor beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir bok değilmişim. Hayır, hayır, aslında sadece bokmuşum. Onlar da bizim gibileri temizleyeceklermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama biliyor musunuz ki arkada, arka planda bir sır var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi dinle Küçük Efendi; neyin nasıl kurgulandığını hala dile getirebiliyorsan ve dile getirdiklerin hala anlaşılabiliyorsa, şu sikimlik projeleri sıçtı demektir. Böyle dediğim için de suçlanabilirim. ‘Kör gibi konuşuyorsun, dünya çoktan ayaklarımızın altından çalındı bile’ denebilir. ‘Çıkış yok’ dememi bekliyorsanız ne yapabilirim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl unutabiliyorsun Platon’un diyaloglarını. Onlar en basit yoldan bile nice derinlere gidilebileceğini gösterdikten sonra… Duydun mu hiç bilmem,aklı evvelin biri şöyle diyor hatta: 'Platon'a takılmak niye? Başka bir alemi, bize bir saksafon da onun kadar sezdirebiliyorken.' &lt;br /&gt;Ama o aklı evvel sezdirmeyle, açmayı karıştırıvermiş... Neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkmayın lan işte! Dilden daha önemli bir şey var: AŞK.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırdınız mı? O Sikimdirikler bu basit gerçeği kavrayamıyorlar. Bir gün projelerinin içine sıçılacağını göremiyorlar. İnsanların bunca koşuşturmacası, ümidi ve ümitsizliği bu aşk faktörüne bağlıdır oysa. Senin sistem adamın, roman kahramanın aşkı çok küçümseyerek konuşmuş Küçük Efendi. Celladımıza aşık olursakmış...miş...Bunu diyen ağız zaten aşkı anlamamış, orası belli. Ama...Cellatlar da aşık olabilir Küçük Efendi! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DNA’mız üzerinde oynayıp bizi maymuna çevirmeye niyetleri yoksa aşk kalıcıdır. Ha, eğer buna niyetleri varsa, bırakın geri zekâlı olduklarını onaylayan ilk yaratıklar olma şerefi kendilerinin olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin romanındaki şu aşksızlıktan ölmüş, mumyalanmış, içi geçmiş, aslında bilinçaltından aşk aşk diye bağıran ruhsuzun neyi nasıl kurguladığını iyi biliyorum Küçük Efendi. Bak sana onun ağzından, kendi numaralarını döken bir ispiyoncu gibi konuşacağım. Not al istersen bunları; romanına eklersin.” deyip yeni sigarasını yaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yapmacılık bir şekilde öksürüp işine koyuldu: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKxTDRVFCMI/AAAAAAAAA0k/2BmazCtzGYc/s1600/kart4.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ex="true" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKxTDRVFCMI/AAAAAAAAA0k/2BmazCtzGYc/s320/kart4.jpg" width="183" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;“Öhö öhö…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsun ki Fransız ihtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik humması bütün toplumların içine işlediğinde, 1789’dan günümüze dek, bu hastalığın etkisiyle zihinleri zehirlenmiş toplumlar bu ihtilal öncesi döneme rahmet okutacak vahşetlerle dünyayı o zamana değin benzeri görülmemiş bir dehşetin içinde kana boğdular. Bugün, bütün milletler, kendi milletlerini diğerinin üstünde yükseltmek için yarışıyor. Bu çeşit bir rekabeti körükledik. Dostlukların düşmanlığa dönüşmede ise böylesine bir rekabetten iyi araç yoktur. Bu ihtilalle; Almanları Fransızlarla ve İngilizlerle, Türkleri Ruslar, Yunanlılar ve diğer milletlerle boğuşturmak için çok iyi bir silah bulmuş olduk. Daha önce bunların düşmanlıkları yöneticiler ve devlet idarecileri ile sınırlıyken, yaydığımız bu humma ile düşmanlıkları bireylerin birbirlerine olan düşmanlıklarına dönüştürdük. Her bir milleti öbür millete kırdırdıktan sonra, her bir milletin öbür milletten nefret etmesi için iyi bir zemin oluştu. Bir kişiden nefret etmek için o kişinin Rus, Alman, Türk, Yunan, Ermeni olmasını yeterli kılan şey işte buydu; Milliyetçilik! Her birine “siz üstünsünüz “ telkinini aşıladıktan sonra, bunların kibri bir diğerinin tepesine binmek için yarıştı. Neticede her bir millet en az bir başka millet tarafından tepelendi ve o milletin düşmanı oldu. Eskiden düşmanlar sadece yöneticilerken, şimdi düşmanlar bireylerden oluşan milletlere dönüştü. Biri birinden korkan milletleri biz var ettik. Ve bu korku onları en sonunda bizim evrensel hükümdarlığımıza; boyun eğecekleri imparatorluğumuza götürecek. Her biri bir diğerine karşı bizim koruyuculuğumuzu talep edecek. Düşmanlıkları boşuna körüklemedik! Boşuna bir diğerini öbürüne ezdirtmedik! Bunlar, korkunun gücünü iyi bilen idaremizin temellerini atan stratejilerimizdir. Var olan her insanı kendi değerlerinin zıddıyla tehdit ediyoruz." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Efendi yılgın ve boyun eğmiş bir halde koltuğa yaslandı. Gözlerindeki hayranlığı sözlere de dökmüştü istemeye istemeye: “Zihinsel yeteneklerimi hor görmeme sebep oluyorsun. Romanımı yazmaktan vazgeçiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İtiraz ediyorum” dedim. Unutulan kısmı hatırlatmalıydım: “ Dünya hep aynı delikse, kimi hayalde am, kimi hayalde götse, senin kendi aşk kuramın çökmüş oluyor Aytaç. Aşk da deliktir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle mi?” deyip gözlerini kıstı. Çokbilmiş maskesini yüzüne geçiriverdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Canım bak, bu algılama biçimlerinin hepsi aşk faktörüne bağlı. Götü de amı da aşk olsun diye aratır aratan. Şehvetimizin amacı aşkın peşine düşmektir. Hoş onun ardından giderken nice yasak çiğnenir ama maksat onu bulmaya yöneliktir. Kimileri bilinçli arar onu, kimileriyse bilinçsiz. Yani şehvetin anlamı aşktır. Şiddetin anlamı aşktır. Aşksızlık başımıza vurunca şiddete dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte çıkmaz!” dedi Küçük Efendi ellerini birbirine çarparak: “Aşkı doğurtabilecek işaretlerimiz siliniyor insanlık coğrafyamızdan”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Külliyat yine onaylamadı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, hayır, hayır! Tek bir kişi, en karanlık çağda bile aşkta dirilebilir. Evet,&amp;nbsp;çok acelecisiniz. Noktalara bayılırsınız sizler. Akıl insanı daima karara zorlar tabi. Fakat aşk faktörü bir sürprizdir. Yüce belirsizlik halidir. O hale geçerseniz noktanın aslında gerçekten nokta olmadığını anlarsınız.&amp;nbsp; Âşıksanız, bir karara ihtiyacınız olmaz. Âşık olarak düşer, âşık olarak kalkarsınız. Son yoktur, başlangıç yoktur. Evet, şimdi anlayamıyorsunuz. Akla tutulmuşsunuz bütün uygarlık gibi. Şu kâinat asla aşksız yapamaz. Onun hamuru aşk. İnsanı doğurması bunun kanıtıdır. Bana insanın yok olmasından, çürüyüp gitmesinden, yeryüzünden sürülmesinden bahsediyorsunuz. Ama aşksızlıktan işte bu yüzden bahsedemezsiniz. Şimdi, hemen şimdi, bunca katı yürekliliğin ortasında, tanrısal bir güçle aşka tutunmak hala mümkünken, bana nelerden bahsediyorsunuz böyle… İnsanın kıyameti, dünyanın sonu vesaire… Oysa işte benim gönlüm aşkı içmişken, aşk olmuşken sizin aklınızın boklu dünyasından bana ne? Hangi işkence benim yüreğimden çıkarabilir artık onu? Hangi medeniyetiniz, partiniz ona sahip olabilir? Hangi televizyon zehirleyebilir ki beni? Ben BENİ , sizin insan dediğiniz o robotu çoktan öldürdüm dostlarım. O insan, o medeniyetinizin yaratığı çoktan eridi gitti. Siz bana insandan bahsediyorsunuz, onun felaketinden bahsediyorsunuz, kelimelerden bahsediyorsunuz, kavramlardan bahsediyorsunuz, girdiğim götlerden, amlardan bahsediyorsunuz, yaraklardan, yarak kafalılardan bahsediyorsunuz, kurtuluş gününden, kıyametten bahsediyorsunuz. Ben de sizi dinleyip aptal aptal cevaplar veriyorum. Tek gerçek bu şu an; bu aptal cevapların hiçbiri de dünyamın zenginliğine dokunamıyor. Siz kalbimi asla fethedemeyeceksiniz. Onu asla bilemeyeceksiniz. Rastlantısal olayların karmakarışık durumlarından damıtılan duygularımın saflığını asla göremeyeceksiniz. Götlere, yaraklara, amlara takılıp kalacaksınız. Ağlara takılıp kalacaksınız. Ta ki beklenmedik bir anda siz de başka rastlantılardan aşka çıkana dek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendini matematiksel hesaplamalarıyla var edemediği gibi matematiksel hesaplamalarıyla yok da edemeyecektir. Aldanmayın intiharlara. Kimse, hiç kimse başına buyruk çekip gidemez. Gezegenlerin dönüşü de, genç kızın şakağındaki namlunun tetiğini çekişi de kâinatın derin hareketinde bizim için muammadır. Direnenler de teslim olanlar da belirsizliğe salınmışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın meyvelerinden yiyeceksem, neden lezzetlileri varken, midemi bozanlardan yiyorum? Bilmiyorum da ondan. Lakin insanlığın kocaman tecrübesi bana en lezzetli meyveyi hatırlatmıyor mu? Onu tatmaya çabalamadan göçüp gidenlere elveda. Lakin ben, işte burada olacağım. Belki benim de ayağım kayacak, kim bilir? Kendi tarihimizden, talihimizden habersizken bu ukalalık neden? Neden her şeyi çözmüş gibi davranayım. Davransam bile gelip geçiciliğimi bilirim ben. İçimden gülerim kendime kıs kıs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki akıl tutulmasına daha bilimsel değineceğim. Bakın, doğduğumuzdan beri alışılagelmiş olayların akıl tarafından kurallaştırılması rasyonalizasyondur. Bu yüzden, rasyonalite akılcılık demek olsa da, aklın kendisinden kaynaklanan kavrama biçimi demek değildir. Bu kavrayış her şeyden çok olayların tekrarlanabilme yeteneklerine göre akılda tutulma önceliğidir. Aklın buradaki çıkarı, gelişen olaylar karşısında yaşamda karşısına çıkabilecek zorlukları önceden belirleyebilip, doğa karşısında ayakta kalabilmektir. Bu bakımdan rasyonalizm, bireysel menfaatçilikle flört eder. Demek ki pragmatizm onun en önemli partneridir. Pragmatizm elbette ki rasyonaliteyi doğurmadan varlığını sürdürebilir. Ama rasyonalizm, her zaman pragmatizmi doğurmaya mahkûmdur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şu medeniyet o kadar rasyonel ki aşka zaman kalmadı. Ama bizi rasyonel kesinliklerden, keskinliklerden sıyıran aşk öldü mü? Hayır! Ertelendi sadece. Büyük çoğunluk onu erteleyebilir, bastırabilir, yok sayabilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama âşık olanlar için bu medeniyet yoktur, bu yokluk, bu fakirlik, bu sistem yoktur. Aşk vardır, aşk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Efendi heyecanla: “ KESİYORUM” diye bağırdı. Aytaç şaşkınlıkla sustu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin aşkın açları doyuruyor mu, savaşları ortadan kaldırıyor mu Aytaç? Hatta sen bile zaman zaman ne kadar öfke dolu, ne kadar şiddet yüklüsün… Aslında romanımdaki kurbanlardan birisin sen. Modernizmin, postmodernizmin kurbanı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKxTXU5VZRI/AAAAAAAAA0o/jKyNJYuR5w8/s1600/kart2.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ex="true" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKxTXU5VZRI/AAAAAAAAA0o/jKyNJYuR5w8/s320/kart2.jpg" width="170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;“Çünkü ben acemi aşığım” diyerek, Küçük Efendi’nin yüzüne gülümseyip sakin sakin devam etti Aytaç:“ Küsüyorum, kızıyorum, hatta kötü bile davranıyorum sevgiliye. Akıl şüphe tohumunu düşürmüş içime. Ama yüreğimin derinliklerinden biliyorum ki, aşk çekilmektir. Dünyadan çekilmek; göğe çekilmek. Âşıklara sorarsan, her yerde sevgiliyi görürler. Sen de dersin ki âşıklar kördürler. Açları doyurmazmış aşk. Sen bunu nasıl söyleyebiliyorsun? Hiç âşık oldun mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana gelmeyelim Külliyat,” dedi Küçük Efendi, sinirlenmişti: “ Karşımda bir örnek var. Her gün başka bir kızla sikişiyor, parasız, çulsuz… Jigolo olduğu bile söyleniyor. Üstelik bilgili ve zeki de. Ama ben ona bakınca, mahallesinde dayılanan, kaba saba, zekâsına ukalaca güvenen, dövüşçü bir piç görüyorum. Daha dün kaşın yarıldı. Mahallede abuk sabuk bir ‘yan bakma’ kavgasından dün çıktın daha. Anlaşılıyor ki kolayca adam bıçaklayabilir, öldürebilirsin bile... Üzerinde aşkın elinin olduğunu söylüyorsun. Doğrusu İ. Caddesine çıkınca, o meşhur hafızanı saymazsak, senin gibi adama rastlamak hiç de zor olmaz. Bakarsan herkes âşık olmuş. Ama vıcık vıcık çamuruz işte. Sen de öylesin. Aşk sadece sözdür. Laftır o. Senin ağzına da yakıştı doğrusu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aytaç kaşlarını çattı, yüzünü ekşitti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Açan tomurcuğumu koparırsan geriye dikenim kalır. Eğer toprağım aşksa, suyum aşksa, yeni bir tomurcuk açmakta zorlanmam. Bahçeme gireceksen koklamaya gel. Tomurcuğuma saldıranın eline diken batıyorsa, suç dikenin midir elin mi? Anlayamıyorsun işte, anlayamıyorsun… Eğer âşık olmasaydım ne kadar vahşi bir adam olacağımı, kana susamış caniye dönüşeceğimi, aşk’ın zerresinin bile neleri değiştirdiğini anlayamıyorsun. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Efendi’nin içi burkulmuştu. Yüzünden anlaşılıyordu. Kendi çelişkisi iyice ayyuka çıkmıştı. Artık akademisyendi, maddi olarak sırtını sağlama almıştı. Ama iş ortamını sevmiyordu. Romanını yazıyordu fakat yayınlama cesareti de yoktu. İşini kaybetmekten o derece korkuyordu. Fırlama olduğunu biz ve birkaç serseri daha biliyordu o kadar. Geriye kalanlar için o müftünün oğluydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlayamıyorum demek,” dedi. “O halde size bu anlayışınızla gariban hayatlar dilerim…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece konuştuk, konuştuk, konuştuk. Sabaha kadar konuştuk. Filmlerden, arabalardan konuştuk; insanlardan, hayvanlardan konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Efendi toplumun kendisine ne yaptığını iyi bilen bir toplum düşmanı olmasına rağmen toplumun işlerini bitirmekle meşguldü. Herkesin kendisi gibi olmasını istiyordu. Zerre kadar ümidi yoktu. En azından rahat yaşamalıydı insan. Fakirlikten ölesiye korkuyordu. Fakat zenginlik mutsuzluğuna gebeydi. Ama mutluluğu açıklamıştı ya; o bir aldatmacaydı. Ancak aldandığımızda mutlu olabilirdik. Külliyat da aldanıyordu ona göre. Aşk diyordu ama bu durum sadece dünyevi tutkuların en yoğun olduğu bir esrime anıydı. En azından Külliyat’ta bunu görüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet ya, Külliyat âşık mıydı? O am delisi, göt delisi herif nasıl olur da aşktan bahsedebiliyordu. “Aşkı herkesten evvel ben hak ediyorum,” demişti Küçük Efendi bir keresinde. Aytaç da cevaplamıştı: “ Aşk, matematiksel ve mantıksal hesaplara gelmez. Aşkı kimin hak ettiğine aşk karar verir.” Bu cümleyi şimdi gayet iyi anlıyorum. Kendi kabuğumuza kapanıp, incinmemek adına pasif ve matematiksel hareket ettiğimiz müddetçe, aramadığımız, yorulmadığımız müddetçe olmazdı bu işler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkı en fazla kendisinin hak ettiğini söyleyen Küçük Efendi’nin sessiz intiharına bu yüzden şaşırmadım. Onu düşünüyorum ve sonra kendimi düşünüyorum. Yazdıkları kemiriyor beynimi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sokaklarda sefil bir hayat süre gelebilir,ülkeler yağmalanabilir ve bir sürü insan umutsuzca ölebilir fakat eğer ağımız beyinlerindeyse bunlar önemsizleşir. Ölüm anı kapıya dayanmadıkça, beyinlerindeki özgürlük ağı insanları mümkün olan en az acıyla yaşatacaktır. Bir kısım insanın derin acılarına gelince: Hepsinin sebebi vızıldayan sineklerin ağıyı delip geçmesidir; ya da onların politikacılarının basiretsizliği, bir sinek kadar değeri olmayan düşünceleri uğruna sisteme kafa tutmalarıdır. Öbür taraftan sineklerini ağıya taktırarak öldülerse sandığın kadar acı çekmediler demektir. Fakat şu da bir gerçek ki, dışarıda da vızıldayan sinekler olmalıdır. Niçin mi? Akıbetleri ibreti âlem olsun diye."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu satırları kendini, kendi gibileri ve itiraf etmeliyim ki benim gibileri avutmak için yazmıştı…Ne var ki, yine noktayı koymak istemişti. Rasyonel bir ölümdü ölümü. Külliyat'ı dinlememişti...O daima kendini dinlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Külliyat'a gelince; Onun sineği ağıya takılmıştı. Fakat bu ağ, düzeni memnun etmişe benzemiyordu. Sevgilisine aşkını sunmanın bin bir yolunu tatbik etmeye çalışmıştı. En son yaptığı, şehrin ana elektrik şebekesini ele geçirmeye &amp;nbsp;ve tüm şehrin elektriğini&amp;nbsp;kesmeye teşebbüs&amp;nbsp;oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an hapiste. Bunu neden yaptığı sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Sevgilim dedim, senin ışığın benim. Ama oralı olmadı.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4022440157986458221?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4022440157986458221/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4022440157986458221&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4022440157986458221'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4022440157986458221'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/10/ozgurlugun-aglari.html' title='ÖZGÜRLÜĞÜN AĞLARI'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TKoXnQhgW7I/AAAAAAAAA0Y/Vurqs8ZhmpE/s72-c/ag.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-8257119066345273766</id><published>2010-09-07T21:43:00.017+03:00</published><updated>2012-01-17T11:56:14.776+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>DİPNOTLAR</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TIafEj_lWZI/AAAAAAAAAvM/3jRb7gljOzg/s1600/type-writer-girl.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TIafEj_lWZI/AAAAAAAAAvM/3jRb7gljOzg/s320/type-writer-girl.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C İ N S E L K U T S A L&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanında yaptığım hatalardan biri cinselliği belli bir süre yadsımak olmuştur. Nepal gezim, bu konudaki bütün düşüncelerimi devrimsel bir biçimde değiştirdi. Hayatın sıradan bir parçası kıldı onu. Ama Budist ve Hint geleneğine bulayarak yaptı bunu. En bayağı davranışlarımdan, en erdemli görünenlerine dek hepsinin kutsal niteliği olduğunu göstererek; Cinsellik sıradanlaşıp kutsallaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F U H U Ş D U R A Ğ I&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuhuş her zaman vardır. Ucuza yapılan, içinde hiçbir değer barındırmayan, değersizlik satan her şey fuhuştur. Bu bakımdan hayatımızın fuhuşla iç içe olduğunu da inkâr etmiyorum. Belli zamanlarda fuhuş yapıyoruz. Ama Fuhuş için yanıp tutuşmuyoruz mesela. Yaşarken içine düşüyoruz onun. Bu anlamda yadsınamayız. Hayatını yaşamak zaten tam da böyledir işte; iyisiyle kötüsüyle iç içe. Bir bütün olarak onu iliklerinize dek yaşamak için onu göze almak gerekir. Risk gerekir. Fuhuş da aldığımız riskin, teminatı olarak çıkar karşımıza. Silkeler bizi. Düşünen bireylersek bizi kendimize de getirir. Kısaca fuhuş, düşünen, araştıran, kuşku duyan herkese, onun da insan olduğunu hatırlatırcasına uzun ya da kısa vadede bulaşabilir, uzun ya da kısa vadede o kişide yapışık kalabilir ama nihayetinde düşünen, araştıran, kuşku duyan hiç kimseyi yutamaz, uyutamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;T A N R I S A L İ S Y A N K A R&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrıya inanıyor musun diye sormuşlar bir müzisyene; o da “elbette ki inanıyorum, ama şeytanın kendisi olarak” demiş. Şu sefil dünyayı gördükçe ne güzel bir söz bu. Yaşamımızın bir döneminde, tanrıyla hesaplaşmak gerek. Cesurca sormak, cesurca eleştirmek gerekir, cesurca isyan etmek gerekir ona bile. Çünkü aynen Schopenhauer’un dediği gibi mümkün dünyaların en kötüsü bu dünyadır diyesi geliyor insanın, etrafına bakınca. Böyle bir dünyayı yarattığı için tanrıya kızmamak en başta tanrıya haksızlık olmaz mıydı? Ona küsmek, onu dünyadan kovmak bile çok değil bu vahim durumumuz karşısında. Hele dinsel metinlerdeki kadar canavarlaşan bir tanrıysa bu, nasıl da şeytanlaşmasın gözümüzde? Cehennem tasvirlerindeki o irinli kanlı sahneler, nasıl da acı çektirmekten zevk alan şeytanı getirmesin aklımıza tanrı yerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu problematiki sona erdirecek bir tek formül var aslında. O da tek bir tanrıya inanmak; kendine! "Tanrıya inanıyor musun?" sorusuna vereceğimiz cevap da belirdi böylece: En El Hak ( elbette egoistin en el hakkı değil bu). Ancak şimdi anlam kazandı varoluş gözümde. Şimdi neden kendime kızdığım, isyan ettiğim anlaşıldı ve manidarlaştı ( Ben bendeki benden habersizdim)&amp;nbsp;. Ben içinde şeytanı taşıyan tanrıyım. Ya da içinde tanrıyı taşıyan şeytan. Önemli bir not: Her halükarda ben tanrıyım fakat tanrı benden ibaret değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durun durun; Tanrı yok! Allah var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S A R M A L&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih seksenlerden itibaren soyut bir duvara tosladı. O andan itibaren her sene bir diğerinden farksız oldu ve yıllar arasındaki farklar rakamlardan yani nicelikten ibaret kaldı. 1980’lerin orta yerinde ya da 1990’ların başında bir yerlerde tarihin doğrusal çizgisinin yaşadığı bu katastrof, tarihin en geç 1990'larda tıkanıp kalmasını sağladı ( pek çok filozof dillendirdi bunu). Bu yüzden 2000 yılı -tabiki gerisi de-hiç gelmedi. Henüz yaşanmadı. Çarptığımız duvar tarih çizgisinin bir iç sarmal oluşturarak ilerlemesine sebep oldu. Bu sarmal kendi içine doğru dönüp duruyor. Bu bakımdan mikro kozmos’a doğru ilerliyor. Sarmallar da iki çeşittir; içbükey ya da dışbükey. Bu içbükey bir sarmal oldu. Peki, neye tosladık biz? Tüketim duvarına. Bu duvar tüketebileceğimiz dışsal varlıklar kalmayınca, kendi içsel varlığımıza yönelmemizi ve içimizde bir şeyleri tüketmemizi tetikledi. Ama bu noktada da bir faydası oldu, kendi iç dünyamızı tanımamızı sağladı. Zaten yenidünyayı bilinçaltı olmayan insanlar kuracaklar. Bunun için&amp;nbsp;ara ara taşarak limitte&amp;nbsp;yaşayan insanlar gereklidir. Çünkü bastırılmış duyguları minimum bazdadır bu insanların. Bu iç sarmal insanı bireyselleştirdikçe, birçok kişiyi limitsizliğe de taşıdı aslında. Ve bu şekilde, insanlığa yaptığı kötülüğünün yanında bir iyilikte de bulundu. Yalnızlaşma, adalaşma, onun olumsuz bir özelliği, fakat bu yalnızlaşmada insanın tüketmek için bile olsa kendi ruhuna yönelmesi, kendini tanıması için olumlu bir adım oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K Ö T Ü N Ü N İ Z İ N D E &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün küreselleşen tek şey var: TERÖRİZM; Varlığı, değeri, anlamı terörize ederek, bir kişinin lider olması iletişim imkânlarının artması ile kolaylaştı ve dünyayı kaosa sürüklemek çok daha kolay. Dünyayı içerisinde bulduğu sarmaldan çekip çıkaran şey ise terörizm oldu aslında. O bize kapitalizmin çöküşünü fısıldıyor ve o, yeni bir dünya kuracak. İnanılmaz gelebilir ama yenidünyayı terörizm kuracak, barbar kavimlerinin Roma’yı istilası gibi, dünyayı istila ederek. Bu büyük bir kargaşa demek ve sarmalımızın bu derin bekleme sürecinde, oldukça derinlere sarılıp durması yüzünden, terörizmle aşılan tarih-zaman duvarımız, eskisine oranla daha bir dipten ilerleyecektir doğrusal olarak. Bu da yeni kurulacak evrenin mikro kozmos modeline göre kurulacağının göstergesidir. Küçük küçük yönetim birimlerine ve kendini çok daha iyi tanıyıp ifade eden insanlara hazırlıklı olmalıyız. Limitsiz, önyargısız insanlara, ‘bilinçaltısız’ insanlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G İ D E N İ N A R D I N D A N&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çağ kahramanlar çağı değil. Kahraman gizemli adamdır. Gizemli olabilecek bütün enstrümanlarını kaybetmiş dünya, yavan bir ıslıkla yetinmek zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollywood sineması niçin maskeli kahramanlarla doludur? Çünkü modern dünya gizemin kendisin kaybetmiş ve yapay, üretilen bir gizeme sığınmak zorunda kalmıştır. Öbür taraftan maskeyle var olan bir gölge kişilik yaratımız zorunludur modern çağda. Çünkü kendin olmak çıplak ve savunmasız kalmak demektir. İncinmek demektir. Zarar görmek demektir. Maske bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar: şu gizli kameralar çağında hem gizemin, hem de yaşamanın bir zorunluluğu olarak. Her ne kadar sadece gizemin kendisi yerine havasını verip dursa da her yerde –sinemanın-Himen iktidarı şart: gölgelerin gücü adına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;V A R L I K A C I S I&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var oluş iki kez acıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlki salt var oluşun acısıdır. Doğuştan gelir.&lt;br /&gt;İkincisi ise var olduktan sonra var olamamanın acısıdır. Sonradan edinilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A H L A K B U D A L A S I&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlak üzerine çok düşünüyorum ve bilhassa ahlak konusunda çok yazıp çiziyorum. Bu konuda bir saplantım var. Derin bir saplantı. Sebebi var oluşumdan kaynaklanıyor. Kendi üzerimdeki bir deneyden. Ama sonuçları çok keskin. Bıçak gibi. Nietzsche’nin ulaştıklarına denk. “Kötülük, ahlaki olmama, geleneğe aykırı davranma, ne kadar akla yatkın ya da aptalca olursa olsun geleneğe karşı direnme anlamına gelir” demişti Nietzsche 'İnsanca, Pek İnsanca' adlı yapıtında. Ve devam ediyordu Nietzsche:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Geleneğin kökeninin ne olduğu burada önemli değildir. O her halükarda iyi ve kötüden ya da her yerde hazır ve nazır olan herhangi bir kategorik zorunluluktan bağımsızdı, ama her şeyden önce bir toplumu, bir halkı koruma amacına hizmet ediyor; yanlış yorumlanan rastlantısal bir olaydan doğan her batıl gelenek bizi, ahlaki olanın bir temeli olarak bir geleneği izlemeye zorlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nietzsche dahasını da söylüyor; en büyük yanlışın bir kişinin kendi varlığını en iyi şekilde sürdürdüğü ve kendi kendine tecrübe ederek elde ettiği değerleri, herkes için genel geçer değerler olarak sunmaya başladığı noktada zuhur ettiğini söylüyor. Böylece&amp;nbsp;geleneğin doğduğunu ve bu geleneğin takipçilerinin başka şartlarda, başka doğrularla hareket edenlerin asla hayatın verimini elde edemeyeceğine koşulsuz inanarak, körü körüne geleneğe bağlı olarak yaşamayı seçmesiyle, iyi olanın peşinden gitmenin hazzı içerisinde yittiklerini de ifade ediyor. Ona gore dindar insanlar, hazır paketlere alışık olan tembel ve uyuşuklardır. Dindar insan çabalamayı, zoru sevmez. Bir anlamda Fast food tarzı bir tüketimin adamıdır o. Ama bu insandan oldukça ayrı olan bir insan tipi vardır ki o tip, dindar insanın kalıplarına aykırı hareket ettiği için dindar insan tarafından zındık kategorisine dahi sokulabilir.Ve haliyle böyle bir teşebbüste bulunan “dindar” a şunu çınlatır Nietzsche:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Günlük yaşamlarını fazlasıyla boş ve monoton bulan insanlar kolayca dindar olur. Bu anlaşılabilir ve affedilebilir bir şeydir. Şu şartla ki, onların, günlük yaşantıları boş ve monoton bir şekilde geçmeyen insanlardan dindarlık talep etme hakkı yoktur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca, istanbul, Say Yayınları, 2003&amp;nbsp;sayfa 113, 115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü diye devamını ben getireyim; Zaten böylesi insan kendi dindarlığını yaşıyordur da ondan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öbür taraftan, kitlelerin genel geçer ahlak kurallarına, geleneğin miras bıraktığı kurallara sıkı sıkıya uymasında fayda var. Zira demir leblebi, sağlam midelerin ve dişlerin varlığıyla öğütülebilir. Oysa pek az insan, demir leblebiyi çiğneyebilir. Çoğunluk için geleneğin en lâfzî parçasının yaşaması hala elzemdir. Ama bir yandan çoğunluktan ne kadarını daha, kendi şahsiyetlerini bina etmeye çağırabileceğimizin hesabını da yapmalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bende abes ve küfür olarak gördüğün senin abesin ve küfründür.” Her işin Ehli Lafzına sesleniş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B E N İ P A Z A R L A Y A N R E K L A M L A R&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yer reklam panolarıyla dolduruluyor. Neyi satın almamız için? Kendimizi; Tekrar tekrar satın almamız gerekiyor. Aksi takdirde yitiririz onu (modernizm böyle diyor). Ama bu kendim, benim kendim değil, düzen tarafından oluşturuldu o. Ve aslında her defasında, düzeni satın alıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H A K İ K A T İ M i Z&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı pınarlardan doğduk ve yollarımız da ayrı bu yüzden ( fakat her birimiz suyuz işte!); ve hepimiz aynı denize akıyoruz. Hakikat budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kurtuluşum için kendi bataklığıma dalmalıydım çünkü kaybettiğim kalbim onun içinde atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrıya inanıyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimden şüphe etmemi beklemiyorsun herhalde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;U Y U Ş T U R U C U Ç E Ş İ T L E R İ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ayinin baştan çıkarıcılığı"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben buna meşru uyuşturucu diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"TV’nin beyin yıkayıcılığı"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna ise yasal uyuşturucu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B İ R İ L E R İ N E İ T İ R A F L A R&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekâlâ, kabul; Dünya denen gezegende biz insanken, hiçbir sorunun yaşanmayacağı bir nihai düzen asla ortaya çıkmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama insan dışında bir şey olduğumuzda, dünyada ortaya çıkan sorunsuz bir nihai düzen ise hiçbir anlam taşımayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde; bize gereken, "derdim bana derman imiş" dedirtecek anlamlı sorunlardır. &lt;br /&gt;--------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçgüdüleri ile düşünceleri arasındaki insan bir de metafiziğin perdesini yırtarsa tam bir kaçık olur. Bir süre bunalım yaşamaması işten bile değildir. O çelişkinin çocuğudur elbette. Ama reddedilen çelişkinin değil, tamamen özümsenmiş, kabul edilmiş çelişkinin. Onu diğerlerinden ayıran fark da budur. Metafizik ona yeni bir şey vermez ya da daha farklı anlamda ifade edecek olursak; onu çelişkilerinden kurtarmaz. Metafizik ona unuttuğu hakikati hatırlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu zincirleri çözecek kişi bu zincirlerle bağlanmış kişidir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâinat tanrının 'çözüldüğü' yerdir; tıpkı şekerin suda erimesi gibi. Burada bir tanrıya ihtiyaç yok çünkü her şey o. burada bir tapınak aramak gereksiz çünkü zaten onun içindesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D İ Y A L O G&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne kadar rezil bir adamsın, bu güzel sözler bu iğrenç adamdan mı çıkıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir dışkı olduğumu farz et istersen. Öyle olsam bile sana hakikati anımsatıyorsam, değersiz sayılmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S A N A L S E V İ Ş M E L E R&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern zamanlarda sanal seks bir günah küpü olmayacak kadar masumdur. Yüzyılımızın insanı kalabalığın içinde yalnızdır. Bu yalnızlığının sebebi de fetişist olmasıdır. Fetişler yüzyılında yaşıyoruz. Ve üstelik beden en büyük fetişlerden birisidir; sadece beden olarak da değil üstelik, normlar ve standartlarla çevrelenmiş olarak. Normal beden fetiş bedenidir. ( üretilen fetiş) İdeal olandır ama çoğu kişi için uzaktadır ve ulaşılamaz. Üstelik sadece “standarda” uygun bedenlerin fetişleştirildiği bir yüzyılda, bütün amacı fetişle özdeşleşmek olan insanın hayal kırıklığı kendi bedeninin standart dışılığı ile taçlanır. Peki, nedir bu standart beden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Standart beden, genel güzellik algısının sömürülmesiyle oluşturulmuş bir medya biblosudur. Güzelliği bir sanayiye dönüştürmeye çalışan sistemin, kendisine uymayan herkesi içten içe çirkinlik abidesi olarak etiketlendiren bir sömürü fetişidir bu. Bu fetişe benzemek için spor aletlerine, şampuanlara, en nihayetinde cerrahlara başvurulur. Beden ölçütleri medyanın standartlarına uydurulur. Uydurulamayanlar ise, yiten seksapellerini sanal olarak inşa eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin ilginç tarafı bir süre sonra normlara uyan bedenlerin sahipleri de sanalı talep etmeye başlar. Zira ya bu bedenler tekrar yıpranacaktır ya da oldukları haliyle, kişiye sadece sahteliği hatırlatacaktır. Her halükarda “dışarıdaki gerçek”, hiç olmadığı kadar kirletilmiştir. Kendi bedenleriyle ya da toplumla, var olan gidişatla şu ya da bu sebeplerle barışık olamayan insanların yüzyılında sanal olan her şey umuttur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzu; bedendir ama standart beden. Bedenimizin standartsızlığı arzu uyandırmaz. O yüzden arzuyu hayallerimizde ararız. Sanal dünya hayallerimizi biçimselleştirip sistemleştirerek, birazcık da gerçekle süsleyerek hayallerimizdeki arzuyu ilk defa gerçeğe değdirir. Sanal olanın cazibesi budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öbür taraftan; insanları biraz olsun kendilerine dönük yaşamaya yönelten her şey toplumun baskısının ağır olduğu toplumlarda çok kötü karşılanan bir tutumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu kişi için asıl iğrenç olan bilinmeyen bir kişiyle yapılan sekstir. Neticede sanal seks de bu tür bir seksin bir parçası olarak iğrençtir onlara göre. Bu yüzden böyle bir seks katiyen sevgi ve saygı barındırmayarak, insanı tamamıyla nefsinin isteklerinde boğar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrudur. Bencil istek ve tutkuların yönlendirdiği her hareket, insanı ötekini yok sayan bir yola sürükler. Ama daha en baştan;”en bayağı ve bedensel” olarak idealize edilip normlaştırıldığında yok sayılmamış mıdır insanın kendisi? Ve böylece, beden aracılığı ile kendini ifade eden insan, -aslında bilinç altında-sadece arzu uyandıran bir beden aracılığı ile insan olarak kabul gördüğü, toplumsal işleyiş mekanizmalarında ancak bu şekilde yer bulabildiğinden ötürü, “standarda uymayan” kendi bedenine yabancılaşıp yalnızlaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlatıcı Not: Sanal alan sadece norm dışı bedenlerin ortamı da değildir ayrıca. Gayet normal ve ideal bedendekiler de sanala koşmaktadırlar. Çünkü onlar da, fetişleştirdikleri kendi bedenlerinin kurbanı olmuşlardır. Şimdiye değin onlara yaklaşanlar ruhları için değil, güzel bedenleri için yaklaşmışlardır. Bunu fark edenler, bedenlerinin bütün güzelliğine rağmen, gerçeğin acı veren doğasından kaçıp, sanalın fantezi dolu dünyasına sığınmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B İ R Ç E Ş İ T D İ N D A R A Ç M A Z I&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günahkârları bu dine sokmayalım, yoksa bu dini aşağılamış olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okullar olmasaydı milli eğitim ne iyi yönetilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi arasındaki benzerliği görebiliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M O N O L O G L A R&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşup duruyoruz. Ama hayatı kaybettik. Bilgisayarlar da bir sürü işlem yapıyorlar ama hayatta değiller, yapay bir sistemdeler. Bu halimizle bilgisayarlarlara benziyoruz. Tartışmalar, değerler, veriler, öneriler bizi dışarı çıkarmıyor. İçerideyiz; hapishanede. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz hapishanedeyken birbirimizin o tarafını bu tarafını, orasını burasını çekiştirip duruyoruz. Gardiyanlarımızı eğlendiriyoruz böylece.&amp;nbsp;Şöyle bir hikâyeyle anlatalım durumumuzu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafesteki maymunlara birkaç muz atan çocuk, maymunların kavgasına yol açan muzunun maharetlerine alaylı alaylı bakıyordu. Bir nimetmiş gibi görünen muz, hayvanat bahçesindeki maymunlar için tam bir belaya, onu maymunların kafesine atan için ise eğlenceye sebep olmuştu. Kafesin içindeki maymunların kavgası ne büyük kepazelikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hikâyedeki maymunlardan biri olmak için tek nedeniniz muz mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya kafes ne olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K A Y B E D İ L E N&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer metafizik bir ülkümüz olsaydı, kendimizi toptancı zihniyetin elinde, içine düştüğümüz bataklıklarda ebediyen çürümeye mahkûm zavallılar olarak görmekten kurtulup, o bataklıkta dahi hikmetimizi bulabilirdik. Çekinmeden, usanmadan, var oluşun bilinmeyenlerini bilebilme adına attığımız adımların, bizi sürüklediği sapa yollardan ötürü, millet bana ne der kaygısı yerine, buradan hedefime nasıl ulaşabilirim kaygısını taşısaydık, her hal ve her muhit bizim için hakikate açılan bir sır olabilirdi. Fakat el âlem adına&amp;nbsp; maskelerimizin sığ dünyasında, hayatı tanımaya yönelik tek bir adım atmadan oyalanıp gidiyoruz. Bu oyalanmaya da dava, namus, din, itibar, mevki, ahlak diyenlerimiz çoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M A S K E S İ Z&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maske takmaktaki kabiliyetlerinden ötürü aziz mertebesine yükseltilmiş insanlardan daha kötü değilsin dostum. Senin suçun şeffaf olmak, onların erdemi ise maskelerini kendi yüzlerine çivileyebilmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G Ü N A H&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıma çıkan insan tipi: “bu batağın içindeyken tinselliğe yönelmek bana saçma geliyor. Ya tamamen tinsel olunmalı ya da bu batağın içinde ondan uzaklaşmalı, çünkü öbür türlü daha da günahkâr olacağız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte buradaki tinsellik anlayışı buydu. Tamamen dualiteye dayanıyordu. Dönüştürmemiz gereken bilinç buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa kendimi doğamın sınırları çerçevesinde mükemmelleştirmeliydim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-8257119066345273766?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/8257119066345273766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=8257119066345273766&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8257119066345273766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8257119066345273766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/09/dipnotlar.html' title='DİPNOTLAR'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TIafEj_lWZI/AAAAAAAAAvM/3jRb7gljOzg/s72-c/type-writer-girl.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3334764759136908532</id><published>2010-09-03T20:39:00.004+03:00</published><updated>2010-10-15T22:53:41.586+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye/Düşün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>OLGA BALAŞOVA: Aşkın kan hali.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TIE4H-3PmUI/AAAAAAAAAvE/8NHOX_l1vH4/s1600/b-403610-kan_g%25C3%25B6zya%25C5%259F%25C4%25B1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TIE4H-3PmUI/AAAAAAAAAvE/8NHOX_l1vH4/s320/b-403610-kan_g%25C3%25B6zya%25C5%259F%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Moskova’da bir gece. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Şişirilmiş balonum ben Oblomoviç. İğnem de Olga Balaşova.”&lt;/strong&gt; &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;-Bu sana pahalıya mal olmayacak mı zannettin? Açız Ziya! Açlıktan nefesimiz kokmuyor belki ama öyleyiz. Bu açlığı sen de bilirsin… Kodamanların sefahatlerini hayal edince baş gösteren şu açlık. Olga benim ümidimdir . Nasıl olur da sana bırakabilirim onu? Hem ne sandın kendini… Aziz mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Balon olduğumu söylüyorum Oblomoviç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Azizler de balondurlar. Hepsinin kayıp iğneleri vardır. O yüzden gözümüzde büyümüşlerdir. İğnesini benden isteyen bir aziz! Ama mantıklı düşünüyorum. Özellikle senin için. O yüzden iğneni veremem. Bu reddiye seni daha da şişirmelidir… Sen kendini aziz zannediyorsun. Peki, öyle olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Oblomoviç, seni zevkle öldürebilirim…cesedini birkaç parçaya ayırabilirim, üstelik bunları yaparken hala canlı olsan iyi olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oblomoviç adamlarına baktı. İşaret anlaşılmıştı. İki kişi Ziya’yı kollarından tuttu. Hiçbir direnişle karşılaşmadılar. Ellerine geçirdikleri bu adam, sanki bir kır gezisindeymişçesine sakin gözüküyordu. Ama yüzüne dikkatlice bakıldığında, dünyevi tepkilerini kaybetmiş, mekanik bir yaratık olduğu anlaşılıyordu. Oblomoviç Ziya’yı, özel hazırlattığı sopalarından biriyle dövmeye başladı. Şimdi eline aldığı sopasının üstünde Olga Balaşova yazıyordu. Yeteri kadar kuvvet kullandığını anladığında, kanlı eylemini bıraktı. Ziya’nın kırmızıyla süslenmiş yüzüne ve elbiselerine zevk alarak baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Olga sana ne yaptı bak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Olga sana ne yaptı bak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziya başını kaldırıp, Oblomoviç’in yüzüne bakmadan söyledi bunu. Oblomoviç’in cümlesi Oblomoviçe dönmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çok güzeldi. Şimdikinden daha güzel. Sen ortaokul çağında mastürbasyon yaparken, ben Olga’yla çıkıyordum. O sana hiç sahici dokundu mu? Bir de onunla yatmak için para verdin, satın aldın onu… Gözünde değersiz bir iş yapıyor görünüyorum. Hayat pazarlıyorum kafasız… Hayat… Sen bunu anlayamazsın. Pezevenk der geçersin. Bu kafayla, neyi anlayabilirsin ki? Neyi? Kartvizitimde ne yazdığına inanamazsın Ziya… ‘Mutluluk Mühendisi’ . Olga’nın zengin olduğunu bilmiyor musun? Ben zengin ettim onu. Bu kadın buralara gelmek için ödedi bu bedeli. Sen şimdi ona ne vereceksin? Çoktan kaybettiği şeyler karşılığında ne vereceksin? Aşk… Aşk mı? Aşk… Aşkına sıçıyorum Ziya. Tamamlanmış tek aşk ölümle biten aşktır. Canımı veremeyeceğimi anladığım zaman sattım Olga’yı. Elden çıkardım. Ama öyle bencil sayılmazdım. İkimiz de para gördük. Sefil bir aşk yanılsamasında aptalca yitmemizi beklerdin değil mi? Hayır canımın içi, hayır… Bizler kendi mutluluğumuzu sattık. Sizin gibi itlere hem de. Pazarladığımız budur. Olga bu yüzden orospu, ben bu yüzden pezevengim. Şimdi konuş… Konuş… Konuş hadi… Konuşamazsın. Ama bonkörüm ben. Hep öyle oldum. Sana, ulaştığında kaybedeceğin Olga’yı vermeyecek kadar bonkörüm. Seni mutlu etmek için dövdüm Ziya. Hayatımda bir kadın için böyle dövülmek isterdim doğrusu. Bir kadın için şimdi senin düştüğün duruma düşmek isterdim. Ama bencil değilim. Sana pazarladığım şey aşk Ziya. Ancak içinde ölüm yok. Bu yüzden karşılıksız bir aşk. Olga bana dedi ki, karşılıksız aşk aşk değildir. Aynen böyle dedi kaltak. Sonra beni yarattı. Oblomoviç! Olga bana ne yaptı bak. Ya sana ne yaptı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşma devam edecekken, Olga içeri giriverdi. Yüzündeki ifade Ziya’nınkisiyle aynıydı. Oblomoviç onu görmekten hoşlanmadı. Kadını dışarı çıkarmak için yanına gitti. Omuzlarından tutmuştu ki, Olga elindeki silahı Ziya’ya doğrulttu. Oblomoviç şaşkınlıkla sıçradı. Kadın aniden silahı kendi kafasına dayadı. “Uzaklaş” dedi Oblomoviç’e. O da kuyruğunu kısıp uzaklaştı. Kadının soğuk sesi odada yankılandı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu gece herkes mutlu olacak. Aşk denklemini çözeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bizi dinliyordun demek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kendimi dinledim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hayatım o silahı bırak. Ziya sen de bir şeyler söyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İtlerini çıkar Oblomoviç. Hepsi çıksın odadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Duymadınız mı çıkın it herifler! İşte çıkıyorlar hayatım… Hadi bırak o…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şşş sus. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın Ziya’ya yaklaştı, Ziya ona göz ucuyla bakıyordu. Olga, karşısında solgun bir çiçek gibiydi. Adam’ın gözünden yaşlar boşaldı. Kadın bir eliyle adamın ıslak yüzünü okşadı. Ardından adamın saçlarında gezdirdi ellerini… Hemen sonra bu sırma saçları özgürlük kokusuymuşçasına kokladı. Şimdi kadın da ağlıyordu; Ne var ki Oblomoviç de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın adamın kulağına bir şeyler fısıldadı. Adam tepkisizce evet dedi… Kadın bunun üzerine uzaklaştı adamdan. Namluyu adama doğrulttu. Oblomoviç kudurmuşçasına bağırdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayır! Aşkım… Onu vurursan, ona mahkûm olursun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey saniyeler içerisinde gelişti. Oblomoviç belindeki silaha davranırken, kadın Ziyaya iki el ateş etti. 3. Mermiyi intihar etmek için kendisine doğrultmuştu ki Oblomoviç kadını başından vurdu. En sevdiği varlığa kıymıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3334764759136908532?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3334764759136908532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3334764759136908532&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3334764759136908532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3334764759136908532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/09/olga-balasova-askn-kan-hali.html' title='OLGA BALAŞOVA: Aşkın kan hali.'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TIE4H-3PmUI/AAAAAAAAAvE/8NHOX_l1vH4/s72-c/b-403610-kan_g%25C3%25B6zya%25C5%259F%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3114195465851645968</id><published>2010-08-30T20:06:00.006+03:00</published><updated>2010-11-25T18:46:15.165+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Bana mı dedin/iz?</title><content type='html'>"Selam, merhaba, pardon, bakar mısınız?&amp;nbsp;Selamün aleyküm&amp;nbsp;beyefendi, bayım? Hey sen? Sana diyorum?" Ve benzerleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimin bile kendisini muhatap almadığı bir anda benliğimi tokat gibi yüzüme vuruyor. Aman Allah, bir ben varmış benden dışarı diyorum! Dışarı çıkıyorum bütün iç[eri]lerden...Sadece 'bir tek&amp;nbsp;bedene' büründürüyor bu kelimeler beni. O zaman hapishanemi hatırlıyorum ve nedense hep savunmaya alıyorum kendimi; tabi rol yapıyorum. Yapamadığım bir anda şöyle patlayabiliyorum: "Bu ben asıl ben değilim...anlıyor musun/uz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kendine gel oğlum! Ne diyosun?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3114195465851645968?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3114195465851645968/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3114195465851645968&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3114195465851645968'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3114195465851645968'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/08/bana-m-dediniz.html' title='Bana mı dedin/iz?'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-6832802144198767128</id><published>2010-08-18T21:23:00.007+03:00</published><updated>2010-12-23T16:55:08.596+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye/Düşün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>BİLEKLİK</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TGwlGILWyuI/AAAAAAAAAt4/Wbc0bNdnwmw/s1600/P1060872.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="190" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TGwlGILWyuI/AAAAAAAAAt4/Wbc0bNdnwmw/s320/P1060872.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan’a yolculuk yapmamı sağlayacak ve beni inanılmaz görünen hayat hikâyelerinin peşine düşürecek lokomotifimi anlatmalıyım size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu B. Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde buldum. Serkan isimli doktor arkadaşımın (bir cerrahtı) ilginç hikâyesini dinledikten sonra, bu hikâyedeki adamı tanımak istedim. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tabi hastanın yakını olmadığım için hastayla normal şartlarda görüşmemin imkânı yoktu. Ancak yanınızda önemli arkadaşlarınız varsa, dünyevi kapıları açmak konusunda zorlanacağınızı pek sanmam. Benim de yanımda ‘yüzlük’ arkadaşlarım vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayli zayıftı. Saçı kısacık kesilmişti. Sakalı yoktu. Yeni tıraş olmuş olmalıydı. Onu bahçeye davet ettim. Rodin’in meşhur, düşünceli heykelinin kopyasının hemen yanında muhabbete başladık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayı neden kurcaladığımı sordu bana. Ben de kendisine, deli olduğuna inanmadığımı söyledim. Yazarlığımdan da bahsettim. Fakat o kısmı duymazdan geldi. Hikâyesini anlatmaya da istekli görünmüyordu. İki senedir akıl hastanesindeydi. “Beni buradan kurtarabilir misiniz?” diye sordu safça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmiyorum” dedim. Bundan emin değildim. Deneyebileceğimden bile emin değildim. Belki biraz para verebilirdim… Bunu ona söylediğimde “pekâlâ” dedi “bu da bir şeydir. En azından dürüst davrandınız”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturmamı işaret etti. Heykelin dibine oturduk.&amp;nbsp;Hikayeyi anlatmaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varanasi’den Agra’ya gitmek için trene binmiştim. Yolculuk henüz başlamıştı ki, bir iki durak sonra, önümdeki boş koltuk da doluverdi. Diğerlerinden pek ayırt edemediğim özelliklerdeki Hintli, 30 yaşlarında, kara saçlı kara bıyıklı adamın ara ara beni süzdüğünü fark ettim. Çok ilgilenmedim. Ne de olsa Hindistan’da alıştığım bir davranışla karşı karşıyaydım. Oyalanmak için ‘Hint Efsaneleri’ adlı bir kitabı okumaya çalışıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, karşımdaki adam, trenin camının altındaki eşya koyma torbasını karıştırmaya başladı. Oraya herhangi bir şey koymuş değildim. Bu yüzden bu davranışı pek rahatsız edici sayılmazdı. Fakat aklıma bu adamın ‘hırsız olabileceği’ düşüncesi saplanıvermişti. Uyuduğumda eşyalarımın çalınacağıyla ilgili hayaller adeta gözlerimin önünde dans ediyordu ki adam yüzünde bir tebessümle, karıştırdığı yerden bir şeyler bulmuş olmanın sevincini dile getirdi: eli değersiz, tahtadan yapılmış bir bileklikle, karıştırdığı yerden dışarı çıkmıştı. Sonra onu bana gösterdi. Mecburen gülümsedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Batılısınız” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pek sayılmaz” dedim, “Türküm”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Buradan bakıldığında batılısınız” diye ekledi. Sonra bilekliğe baktı ve “ Masalları sever misiniz?” diye sorup, bakışlarını gözlerime dikti. Kara gözleri yerlerinden fırlayacak gibiydi. Tehditkâr bakışlara sahipti. Sanki biraz sonra bir cinayet işleyecek ya da bütün treni soyacak gibiydi. Biraz sıkılgan bir biçimde “ Çocukluğum masallarla geçti” deyiverdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Siz batılılar, masallara uyduruk şeyler olarak bakıyorsunuz öyle değil mi?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bilirsin dedim, çocuk avuntularıdır onlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiç değil” diye sert bir biçimde vurguladı. “ Onlar, var oluşun sonsuz görünümlerinden herhangi birini oluştururlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama masaldırlar işte, gerçek değillerdir!” dememle öfkesi daha da arttı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını pencereden görünen manzaraya çevirerek şöyle dedi: “Başka bir boyutun cahilleri için, bizim de tamamen hayal ürünü olduğumuz söylenebilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkın bakışlarımın açıklama beklediğini fark etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu bileklik” dedi “bana büyükannemin anlattığı bir masalı aklıma getirdi. Dinlemek ister misiniz?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elbette” dedim, dinlemeye koyuldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Şimdi zamanı size söyleyemem. Her zaman ve her yerde diri olan bir benliğin masalıdır bu. Size masal kılığında varoluşa bürünmüş hakikatin başka bir veçhesini anlatacağım. Kulağınızı iyi verin bana ve dinleyin;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakti zamanında çok büyük bir rişi varmış. Bütün ilahilerini ateş tanrısı Agni’ye yazarmış. Ama bir gün çok sevdiği oğlunu ve eşini Agni için ilahiler söylediği inziva yerindeyken, geride bıraktığı köyünde heyelan oluşması sonucu kaybetmiş. O günden sonra tanrılara küsmüş. Dünya’nın ve kendisinin tanrıları tatmin etmek için yaratılan bir oyuncaktan başka bir şey olmadığını düşünmeye başlamış. Hatta tanrılar, onun bağlandıkları ve sevdiklerini kıskanarak ondan alan canilere dönüşmüş gözünde. Tabi bu düşünceler içerisinde kalınca, adamın rişiliği de elinden gitmiş. Ölünce de doğrudan cehenneme girmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Agni, onun dünyalık ibadetinin bir bölümünü bir bilekliğe çevirmiş zira bu eski rişinin zaman zaman da olsa, cehenneminden çıkıp, dünyada dinlenmesine brahman müsaade etmiş. Bu bileklik tahtadan ve sıradan görünüşlüymüş. Agni tarafından bir ormanın tam ortasına bırakılmış ve gelip o bilekliği takacak sahibini bekleyip durmuş. Onu takan kişinin bedeninde rişi’nin ruhu özgürce gezinebilirmiş. Yine de kim olduğunu hatırlaması mümkün değilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muzip gözlerle, gülümseyerek bana baktı ve yine aynı muziplikle elindeki bilekliğe işaret ederek “takmak ister misiniz?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“kadın bilekliği o” deyiverdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Korktunuz. Anlıyorum.” Dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, getirin takacağım” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilekliği bana uzattı. Ben de hiç çekinmeden taktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama” dedi, “hikâyemi bitirmemiştim. Bu bilekliği taktığınıza pişman olmayasınız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olursam çıkarırım” dedim. “Çıkarmak mı?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet. Çıkarırım” diye yineledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden söz ettiğimi anlayınca, onu çıkarmanın kolay olmadığını da anlayacaksınız.” deyiverdi ve devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu an bütün bilincinizin, sizin Freud’unuzun deyimiyle bilinçaltının dibini boyladığının farkında bile değilsiniz değil mi ?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden bahsediyorsunuz?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Size biraz sonra trenin ilk 3 vagonunun feci şekilde devrileceğini, ama içerisinde bulunduğumuz vagonun hafif bir hasarla bu kazayı atlatacağını ve benim gözlerinizin önünde öleceğimi söylesem ne dersiniz? ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güldüm. “Her şeyi Allah bilir” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya ben de biliyorsam?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Keramet sahibi olduğunuzu düşünürüm” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O halde şu an söylediklerime inanıyorsunuz öyle mi?” diye üsteledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Hayal gücünüze inanıyorum” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O eski rişi şu an sizin hayatınızda özgürce geziniyor ve onun özgürlüğü bayım, sizin cehenneminize dönüşmüş durumda” diyerek gözlerime öyle ciddi baktı ki, bunun hayal gücünden öte bir durum olduğuna orada inandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tren kazası gerçekleşmedi. Fakat ölüm gerçekleşti. Bu garip adamın son sözleriydi bunlar zira kendisi, bu sözlerin üzerinden birkaç dakika geçmeden kompartımanımda kalp krizinden öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ölümle dehşete düşsem de, onun geleceği tam anlamıyla okuyamaması içimi ferahlatmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ölüm, neredeyse bütün modern ölümler gibi geride bir panik bıraktı. Görevlileri korkuyla çağırdım. Trenin içi karıştı. Acil olarak durduk, sorgulandım. Sonra yolumuza devam ettik. Bilekliğime baktım. Onu elbette ki taşıyamazdım. Kompartımanımın penceresinden, bir köprü üzerinden nehre attım onu. Yoluma devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküm çok anlaşılır, çok sıradan öğelerle bitebilirdi; Lakin uzun zaman sükûnet içerisinde, İstanbul’da yaşadıktan sonra, yine bu şehirde, banliyö treninin devrilen ilk üç vagonun hemen arkasındaki vagonda ağır yaralanmış halde hastaneye kaldırıldım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrilme anını hatırlamıyorum. Hastaneye götürülüş anını da hatırlamıyorum. Gözlerimi hastane yatağında açtığımda siyah saçıyla, ela gözüyle,gamzeli gülüşüyle, çok tanıdık gelen&amp;nbsp;onu hatırlıyorum. Doktoru. Onun bende bu derece iz bırakmasının sebebi bu&amp;nbsp;simanın tanıdık&amp;nbsp;gelmesi de değil üstelik.&amp;nbsp;Sebep kolundaki bileklikti. Hindistan’dayken, trenden aşağıya fırlattığım bilekliğin aynısıydı bu. Yaralarımdan daha önemli bir sorunla karşı karşıya kaldım. Derhal sordum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bu bilekliği nereden aldınız doktor bey?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor şaşırdı. Bu soruyu beklemiyor gibiydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Hindistan’da bir trende buldum” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmini sordum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serkan” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için filmin koptuğu an tam burasıdır işte. Çünkü bu doktorun, şu uğursuz adamın hikâyesindeki günahkâr rişinin ruhuyla hareket eden kendim olduğunu artık kavramıştım. Gerçek ben ise, bilekliği takar takmaz, başka bir adamın bilincinde yuvalanmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün hatırlıyorum. Kompartımanda üç kişiydik. Fakat nedense o kaza anına dek Agra trenindeki kompartımanda hep iki kişi olduğumuza şartlanıp durmuştum. Oysa bir kişi daha vardı. Bir başka Türk… Şimdi bedenini kullandığım kişi öz ben değildi. Bilincim onun bilincinden yarım yamalak zuhur edebilmişti. Onun bilincine ne olduğunu sormayın. Bilmiyorum. Ama şu anda bir başkasının bedeninde olduğumu söyleyebilirim. Ben gerçekte Serkan’dım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyesini kesip kesmediğinden emin olmak için uzun süren sessizliğe katlanmak zorunda kaldım. Nihayet emin olduktan sonra “bitti sanırım” dedim. “Evet” dedi “bu kadar”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siz felsefeciymişsiniz” dedim onaylamasını ister bir vurguyla. Başını hayır anlamında salladı. “Bu bedendeki felsefeciymiş” dedi. Devam ettim: “Yanlış anlamayın ama bilincin üzerinde durarak, yanlış bir noktaya yerleştiriyorsunuz kendinizi. Bilinç ruh değildir. Bilinçler arasında geçiş olabilir. Ama ruhlar arasında olamaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızlıca sordu: “Neye varmak istiyorsunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hikâyenize inandım” dedim. “Ama varmak istediğim nokta şu: bilincinizi terk edin. Böylece o gerçek yuvasına dönsün.” Nasıl diyen gözerle bana bakıyordu. Ona bir takım meditasyon ve ibadet teknikleriyle ilgili kitaplar getirmiştim. Budizm, İslamiyet, Hinduizm hatta Musevilikle ilgili kitaplardı bunlar. Nasıl sorusuna cevap veremeyeceğimi söyledim ona ama bu kitaplar yardımcı olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deneyeceğini söyledi, kitapları aldı, tokalaştık ve ayrıldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerinden bir yıl geçti ki, Serkan hastalandı. Hastalığı beni dehşet içerisinde bıraktı. Daha önce hikâyesini hiç dinlemediğinden emin olduğum akıl hastanesindeki filozofun başına gelen bütün olayları, o garip hikâyeyi ayrıntısıyla anlatıyordu bana. “Geri geldim” dedi. Kitaplar için teşekkür etmeyi de unutmuyordu(onun filozofa aldığım kitaplardan hiç haberi yoktu ki).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müthiş coşkunluğunu zapt edemez olmuştu. Kısa süre sonra kariyerine veda etti. İşsizdi. Doktor diploması elinden alındı. Sonra da ortadan kayboldu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyenin mahiyetini tam olarak öğrenmek umuduyla yeniden akıl hastanesine gittim. Filozofu sordum. İntihar edeli yaklaşık bir yıl olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimi yüzüme götürdüm. Duyduğum haberin dehşetiyle gözlerimi ovaladım. Tam o an benim için&amp;nbsp;daha korkunç bir şeyi fark ettim: bileklik kolumdaydı. O halde ben kimdim?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-6832802144198767128?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/6832802144198767128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=6832802144198767128&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/6832802144198767128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/6832802144198767128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/08/bileklik.html' title='BİLEKLİK'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TGwlGILWyuI/AAAAAAAAAt4/Wbc0bNdnwmw/s72-c/P1060872.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-8593554846241277040</id><published>2010-08-05T13:27:00.004+03:00</published><updated>2010-08-05T13:49:37.414+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Ahengimiz Üzerine</title><content type='html'>Notaların üzerine basıp gidiyor ama hiç gürültü yok; O geçiyor karşımızdan. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tuvalin üzerine akıtıyor kendini; binbir haliyle saçılıyor adeta; rengarenk bir karmaşa bekliyoruz fakat karşımızda gökkuşağının boynumuza dolanan ruhu çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar ahenkle de boğulacaklarını sanırlar elbet, kendi renklerinden başka renk, kendi seslerinden başka ses tanımazlarsa; ya da sadece tek renge, tek sese kapılırlarsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ahenkle ancak doğulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Ahengin boğuculuğu sadece zevksiz benliklerin saltanatında bir kaide olarak çıkacaktır karşımıza. Boğulan da benliğin, bencilliğin kendinden başka kuvvet tanımayan o koca gövdesi olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı ya tamamıyla beyaza boyama, ya da tamamıyla siyahın içinde boğma ihtirasına sahip olanlar ahengi anlayamazlar.Renkerin içinden -güzide bir tablo olarak-çıkan ahenkli insanı düşman bilirler. Onun sözleri kendilerine ağır, işleri ise beyhude gelir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-8593554846241277040?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/8593554846241277040/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=8593554846241277040&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8593554846241277040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8593554846241277040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/08/ahengimiz-uzerine.html' title='Ahengimiz Üzerine'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-7731203086024228241</id><published>2010-08-03T13:08:00.007+03:00</published><updated>2010-11-10T19:54:29.001+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>ÇİZGİLER</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TFfqopt9xZI/AAAAAAAAAqU/XtvqVV5a2_c/s1600/untitled.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" bx="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TFfqopt9xZI/AAAAAAAAAqU/XtvqVV5a2_c/s320/untitled.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Peşine düşmüş ve şaşkınlığından dökülmüş bir kâinattı senin kâinatın. Sanrılara saplanmış varlıkların güzellik durağı bir bedenin ve yüzün vardı. Hatırlıyorum seni, bakışlarından masumiyet kadar seks de akardı. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bedenin âşıklarını yakar, kül ederdi. Sen hiç sevmezdin oysa. Sevilmeyi severdin bir müddet. Mühlet dolunca da egona geri dönerdin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudak büktüğün orospu sevgilerinin yakınından geçemeyecek kadar da yoksundun sevgiden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksekçe bir yerde otururdun. Şimdi kaçıncı katta olduğunu söyleyemem. Ama epeyce yüksekti; insana uydurma&amp;nbsp;tanrılık bahşedecek kadar sarhoş edici ve yargılayıcı yükseklikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana ulaşmanız lazım derdin” ve sana ulaşırdık. Zor değildi o kadar.&amp;nbsp;Anlık zaaf yakınlığında, asansörle alınabilecek mesafelerin vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana ulaşmak zor değildi. Egonu okşayınca yükselirdik biz, hakir gördük mü yüceliğini, inerdik. Sonra pencerenden, tepeden seyrederdin bizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufacık insancıklardık. Sadecde sen büyüktün,&amp;nbsp;sadece sen bilirdin büyüklüğü&amp;nbsp;ve de senin büyüklüğünü takdir edebilen uşakların bilirdi. Uşakların diyorum onlara, sense sevdiklerim dersin; sevginin yeri geldiğinde gururu hiç eden gülümsemesinden bihaber.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabak gibi parlak yüzüne kabak gibi açıkta bir hayranlıkla tapınan salaklarından biriydim bir zamanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ilk çiziğini de ben attım. Yüzündeki ilk çizgi benim. Bu çizgi, değerli dostum, sana birdüzine uşağa mal oldu. Yara alan ilk sanrın; kusursuzluğun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynaya baktın, biliyorum. Zamanın tokadına dokunmak istedin. İşte o zaman arttı çiziklerin. Eski sevdalılarını bulamaz oldun etrafında. Zaman seni tanrısal koltuğunda sarsıyordu. Oysa sanrısal koltuğundan uyandırmak için zamanı musallat etmişti sana hakikat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çiziklik âşıkların vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen de ölümlüydün. Yaşlanıyordun. Yüzündeki her çizgiyle yiten bu güzellik, daha büyük başka bir güzelliğe gönlünü çevirmen içindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşman belledin bu çizgileri. Onlar senin ebediyete uzanan yolunu gösteriyordu. Takip edecektin, aynada hiç yitmeyen, zaman ötesi bir güzelliğe ulaşacaktın böylece, ne olduğunu, nerden geldiğini bilecektin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-7731203086024228241?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/7731203086024228241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=7731203086024228241&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7731203086024228241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/7731203086024228241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/08/cizgiler.html' title='ÇİZGİLER'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TFfqopt9xZI/AAAAAAAAAqU/XtvqVV5a2_c/s72-c/untitled.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4974702529212611358</id><published>2010-07-20T14:31:00.012+03:00</published><updated>2010-07-20T23:05:07.499+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Büyük Çark 3</title><content type='html'>&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" http-equiv="Content-Type"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Generator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Originator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CBatu%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;/link&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CBatu%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx" rel="themeData"&gt;&lt;/link&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CBatu%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_colorschememapping.xml" rel="colorSchemeMapping"&gt;&lt;/link&gt;&lt;style&gt;&lt;!-- /* Font Definitions */ @font-face	{font-family:"Cambria Math";	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4;	mso-font-charset:162;	mso-generic-font-family:roman;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:-1610611985 1107304683 0 0 159 0;}@font-face	{font-family:Calibri;	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4;	mso-font-charset:162;	mso-generic-font-family:swiss;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;}@font-face	{font-family:Tahoma;	panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4;	mso-font-charset:162;	mso-generic-font-family:swiss;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:-520082689 -1073717157 41 0 66047 0;}@font-face	{font-family:"Lucida Sans Unicode";	panose-1:2 11 6 2 3 5 4 2 2 4;	mso-font-charset:162;	mso-generic-font-family:swiss;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:-2147480833 14699 0 0 191 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal	{mso-style-unhide:no;	mso-style-qformat:yes;	mso-style-parent:"";	margin-top:0cm;	margin-right:0cm;	margin-bottom:10.0pt;	margin-left:0cm;	line-height:115%;	mso-pagination:widow-orphan;	font-size:11.0pt;	font-family:"Calibri","sans-serif";	mso-ascii-font-family:Calibri;	mso-ascii-theme-font:minor-latin;	mso-fareast-font-family:Calibri;	mso-fareast-theme-font:minor-latin;	mso-hansi-font-family:Calibri;	mso-hansi-theme-font:minor-latin;	mso-bidi-font-family:"Times New Roman";	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;	mso-fareast-language:EN-US;}.MsoChpDefault	{mso-style-type:export-only;	mso-default-props:yes;	mso-ascii-font-family:Calibri;	mso-ascii-theme-font:minor-latin;	mso-fareast-font-family:Calibri;	mso-fareast-theme-font:minor-latin;	mso-hansi-font-family:Calibri;	mso-hansi-theme-font:minor-latin;	mso-bidi-font-family:"Times New Roman";	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;	mso-fareast-language:EN-US;}.MsoPapDefault	{mso-style-type:export-only;	margin-bottom:10.0pt;	line-height:115%;}@page Section1	{size:595.3pt 841.9pt;	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt;	mso-header-margin:35.4pt;	mso-footer-margin:35.4pt;	mso-paper-source:0;}div.Section1	{page:Section1;}--&gt;&lt;/style&gt;  &lt;br /&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TEWI0s0d0RI/AAAAAAAAApY/qtDsYE09w3o/s1600/BYK_AR%7E1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TEWI0s0d0RI/AAAAAAAAApY/qtDsYE09w3o/s320/BYK_AR%7E1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;13&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: black; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" http-equiv="Content-Type"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Generator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Originator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CBatu%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;/link&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CBatu%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx" rel="themeData"&gt;&lt;/link&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CBatu%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_colorschememapping.xml" rel="colorSchemeMapping"&gt;&lt;/link&gt;&lt;style&gt;&lt;!-- /* Font Definitions */ @font-face	{font-family:"Cambria Math";	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4;	mso-font-charset:162;	mso-generic-font-family:roman;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:-1610611985 1107304683 0 0 159 0;}@font-face	{font-family:Calibri;	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4;	mso-font-charset:162;	mso-generic-font-family:swiss;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal	{mso-style-unhide:no;	mso-style-qformat:yes;	mso-style-parent:"";	margin-top:0cm;	margin-right:0cm;	margin-bottom:10.0pt;	margin-left:0cm;	line-height:115%;	mso-pagination:widow-orphan;	font-size:11.0pt;	font-family:"Calibri","sans-serif";	mso-ascii-font-family:Calibri;	mso-ascii-theme-font:minor-latin;	mso-fareast-font-family:Calibri;	mso-fareast-theme-font:minor-latin;	mso-hansi-font-family:Calibri;	mso-hansi-theme-font:minor-latin;	mso-bidi-font-family:"Times New Roman";	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;	mso-fareast-language:EN-US;}p	{mso-style-priority:99;	mso-margin-top-alt:auto;	margin-right:0cm;	mso-margin-bottom-alt:auto;	margin-left:0cm;	mso-pagination:widow-orphan;	font-size:12.0pt;	font-family:"Times New Roman","serif";	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";}.MsoChpDefault	{mso-style-type:export-only;	mso-default-props:yes;	mso-ascii-font-family:Calibri;	mso-ascii-theme-font:minor-latin;	mso-fareast-font-family:Calibri;	mso-fareast-theme-font:minor-latin;	mso-hansi-font-family:Calibri;	mso-hansi-theme-font:minor-latin;	mso-bidi-font-family:"Times New Roman";	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;	mso-fareast-language:EN-US;}.MsoPapDefault	{mso-style-type:export-only;	margin-bottom:10.0pt;	line-height:115%;}@page Section1	{size:595.3pt 841.9pt;	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt;	mso-header-margin:35.4pt;	mso-footer-margin:35.4pt;	mso-paper-source:0;}div.Section1	{page:Section1;}--&gt;&lt;/style&gt;  &lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Şimdi bir deprem yaratılsın. &amp;nbsp;Ulaştığımız yargıların hepsi yıkıldı farz edelim. Karalamaya çalışalım bu tabloyu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&amp;nbsp;“Canlılığın hiçliğin içerisinden sevgiyle zuhur ettiği deneysel yöntemle de doğrulanmıştır.” Sözünü alalım parçalayalım(Batılı, aydınlanmacı, akılcı bir bilim adamı kılığında).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bir belaya bulaştık varsayılsın. &amp;nbsp;Öyle bir alana girdik ki,söylediklerimizi bilimsel bir dayanağa bağlamaya çalışmakla ‘töhmet’ altında bıraktık. Oysa Dr. Masaru Emoto’nun çalışması ‘bilimsel’ mi? Gerçekten ‘deneysel’ mi?&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Üstelik çalışmasından yola çıkarak geliştirdiği kuramı (evet bir kuram denir buna) su ticaretine dökerek iyi de para kazanmış (kodamanca işlere yönelmiş), bu noktada kendisine duyulan güven sarsılmıştır.&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Ama bu noktada, Dr. Emoto’yu dizgemizin içerisine sokarak bir temeli açığa çıkartmak istedik (kesinlikle söylediklerimizi şarlatanca söylemedik, söylediklerimiz samimiydi):&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Kendi geleneklerine layık olduğu düşünülen hakları tanımayan bir toplumda yaşayan insanlar, bu durumu değiştirmeye çalışacaklardır. Bu değişikliği gerçekleştirmek için eldeki en etkin araçlara başvuracaklardır. Eğer davalarına hizmet edecekse var olan yasaları kullanacaklar, ‘akılsal’ savunma gerekiyorsa kendilerini ‘akılsal’ bir biçimde savunacaklar, statüko temsilcilerinin fikirlerinin ve uygulamalarının henüz kesinleşmemiş olduğu noktalarda açık tartışmaya girecekler, eğer başka hiçbir yol kalmıyorsa ayaklanma örgütleyeceklerdir. İş bu noktaya geldiğinde, onlardan çabalarını akılsal bakımdan kabul edilebilir şeylerle sınırlamalarını istemek, duvara laf anlatmalarını istemek kadar anlamsızdır. Kaldı ki seslerini tek yanlı olarak, yani ‘öznel’ bir biçimde duyurmak istiyorlarsa ‘nesnelliğe’ neden kulak assınlar ki?”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; (Özgür Bir Toplumda Bilim, Paul Feyerabend, Ayrıntı yayınları, İstanbul &amp;nbsp;1999, s 114)&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Açık değil mi? ‘Mutlak metotlar’, tekelci hakikatler toplumu ele geçirerek parçalamıyor mu? Paul Feyerabend’in açıkladığı sürecin ‘şiddete’ dayanmaması için ihtiyacımız olan yeni bir dayanışma biçimi değil mi?&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Şüpheciliğimiz alsın başını gitsin. En kötüsü düşünülsün şimdi;&amp;nbsp; Emoto hiçbir şeyi açıklayamamıştır diyelim. Yaptığı bir paradigmanın doğrulanması için bir ‘çaba’dan öte bir şey değildir. Onun ‘deneysel metoduna’ dayanan herşey yara alsın. Kali Rind’in varoluşçuluğun çöküşünü ilan eden yazısı maskara olsun camiaya. Bu çerçevede öne sürdüğüm her şey ‘şarlatanlık’ olarak damgalansın rahatlıkla. &lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Fakat batılı bilimsel deliller, bilimsel metotlar ne elde edecekler bundan? Bu zafer onlara ne kazandıracak? &amp;nbsp;Ama durun, durun; bir de tehlikeli sorular alanından bir soru çekelim: ‘bilimsel metot’ mutlak doğruluğun taşıyıcısı mıdır?&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;En basit gıda ürünlerinden örneklemelerle konuya balıklama dalalım: Mesela yumurta ile alınan kolesterolün kan kolesterol düzeyini yükselterek kalp hastalıkları riskini artırdığına dair o pek güvenilir &amp;nbsp;‘bilimsel veriler’ 40 yıl sonra çöp tenekesindedir. &lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Sonra şu yağ tartışmaları var: Doktorlar yıllarca yağsız hayatın propagandasını üstlendiler. Hastalarına margarin yemelerini önerdiler. &amp;nbsp;Sonunda &amp;nbsp;“Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Pritikin, kolesterolün `koca bir yalan` olduğunu kanıtladı. Profesörler çalışmalarında ilaç şirketlerinin gelirlerini artırmak için `doğal` olan birçok konunun nasıl hastalık olarak empoze edildiğini kanıtladı” deniyor. &amp;nbsp;Tereyağı aklanıyor.&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Asıl iğrenç olan, modern dünyanın yarattığı bunca yeni hastalığa yol açıcı ürünlerine boyun eğen bu ‘bilim adamlarımızın’ zihni daha sağlıklı kılacak, sevgiyi geliştirecek, bedeni yapay etkilerin merkezinden çekip alacak tutumlar karşısındaki katılığıdır. Modern dünyanın teknolojik ilerlemesinin sağlıksızlığı üzerine yapılan çalışmaların değil de, yumurtanın ve tereyağının sağlıksızlığı üzerine yapılan çalışmaların yıllarca popülerleştirilmesinin gayesi nedir?&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Öteki gelenekler onlar hakkında ne düşünüyor olursa olsunlar, insanların yaşamlarına töz kazandıran fikir ve usullerin özgür bir toplumun eşit haklı üyeleri haline gelmelerini istememiz gerekmez mi?&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bu gibi soruların göreceliğe davetiye çıkardığını söyleyen pek çok insan vardır. Böyleleri, bu soruları kendiişlerine geldiği gibi yeniden formüle ederek bize yanlışlığa hakikatle aynı hakların verilmesine mi ya da düşlerin gerçeklik gibi ciddiye alınmasını mı istediğimizi sorarlar. Batı uygarlığının ta başlangıcından beri bu gibi üstü örtük sözler, bir görüşü, bir usulü, bir düşünce ve davranış tarzını savunmak ve bunun dışında kalan her şeyi dışlamak için kullanılmıştır.”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; (Özgür Bir Toplumda Bilim, Paul Feyerabend, Ayrıntı yayınları, İstanbul 1999, s 107)&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Ama ‘sevgi yolu’ gelenekten de, gelenek karşıtlığından da doğmasını bilir. O yol, hiçbir deneyi kabul etmez, hiçbir başarısızlığın altında kalmaz. Kendisini işaret etmeye çalışan bilimlerin körlüğünden ötürü yok olmaz.&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bir zamanlar ‘Batı Bilimi’ akupunktur’u bir masala indirgemişti ama Geleneksel Çin Tıbbının tedavi edici yönü yadsınamaz bir biçimde kendisini gösterip duruyordu. Geleneksel Çin Tıbbı, ‘Bilimsel Batı Tıbbı’ndan farklı bir bilgi kuramı üzerine kuruludur: Doğu bilimleri, batıda olduğu gibi bilimi, analitik neden sonuç ilişkisi içinde ele almaz. Her şeyin birbiriyle bir enerji bağı taşıdığı bütünlükçü bakışa dayanan doğu bilimlerinde hareket, Ying ve Yang ilkeleriyle açıklanır. Ve bu tanımın Batı Tıbbında bir masal olarak kabul edilmesi, (Batı tıbbı için ne üzücüdür ki) Geleneksel Çin Tıbbının başarısını engellememiştir.&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Buradan bakıldığında Dr. Emoto’nun perspektifi ‘doğulu’ (ama işi ticarileştirmesi bakımından kapitalist)olması bakımından saçmalıkla kolayca ilişkilendirilebilecektir.&amp;nbsp; Dr. Emoto’nun su üzerinden yaptığı açılım, onu batılı bir dille sunma çabasıdır. Bu dil doğuyu ifade etmekte yetersiz kalabilir . Ama doğulu anlamda doğruluğundan hiçbir şey yitirmez. Su sevgiyle bağını, hakikatini korumaya devam eder.&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;&lt;u5:p&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&amp;nbsp;14&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kaybolduk diyelim. Deneysel yöntemler şüphemizi arttırdı diyelim, mitosları da çocukluk olarak algılayalım. Tek benliğimiz kalsın elimizde. Onun üzerinden yürüyelim yolumuzda.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Açıkçası, nihilizmin en kör kuyusundan, ‘ilk ben’ üzerinden yol aldığımda da sevgi göz kırptı bana.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Gördüm: En adi ile en ulvi olan bütündür. (Bilimsel değildir belki ama)Hayatım böyledir benim, kabullenişlerimin içerisinde reddiyeler de vardır. Yazdıklarım bunu sergiler (Zıtlıklar bariz olarak görülür: argolu yazılar, uhrevi yazılara el sallar, uhrevi yazılar mana âlemine göz kırpar ve sonra piç yazılar mana yazılarını yırtmaya çalışır: bu bir döngüdür 'ben'de). Herkese bunu göstermek istedim; açmak istedim zenginliğin ambarını. Hayvanlaşan bedenlerimizin görünümleri altındaki –ezilmiş- ruhu da doyurmak içindi her şey. ' Ben'de en adi olanın timsali vardı fakat ruh, yitik miydi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;‘Ben’i kimler anlayabilir; hedefleri silinmiş olanlar; en başta düşenler.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bir insandan çıkan farklı görüngüler altındaki tek hakikati işledim. Bayağılıktaki güzel ve güzeldeki bayağılık; bu kâinatın terkibi değil miydi? Hiç biri bir diğerinden daha az değerli değil; daha az işlevsel sadece; o da insaniyetimizin nazarında. Bize yarayan, insanlığımızı besleyen her şeye daha sıkı sarılışımız bundandır sadece; oysa ne güzellik vardır ne de çirkinlik( fakat güzelliğe düşkünlük, çirkinlikten kaçış, kendimizi yeniden inşa etme sürecindeki vazgeçilmezlerimizdir ‘ilk ben’ için) . Var olan yavan da değildir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;O(tanımlanamaz olan insandaki varoluşsal doruk) çirkinliği de güzelliği de aşıp-bir anlamda bunları basamak olarak kullanıp- önümüze çıkıverir ara sıra(kimilerinden hiç gitmez hatta). Güzel desek, güzeli yitiririz. Çirkin desek, çirkin uçar gider. Acıda da karşımıza çıkar O, ve ızdırabımızın doruğunda aniden parlar; acı ona dönüşür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;‘Ben’in hayatı, O’nun ‘an’lık patlayışının zamana bağlanmış biçimidir. Zaman sayesindedir ki, bu patlamanın tezahürlerini seyrederiz üzerimizde. İğrenç olan da tezahürdür, hoş görünen de.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;O yüzden ne sırtımı çevirdim çirkinliğime ne de güzelliğim beni avutabildi ( her birinin öbürünü doğurma potansiyeli vardı). İnce ipimde cambazlık edip yürümeyi istemiş olmalıydım. Başka türlü var olamazdım. Hayat benim gözümden kendisini seyretmek istediyse, bana bir ‘anlam’ doğurma yetisi de verilmişti. İsterseniz buna nedensizlik deyin, tam da bu yüzden saçmalık deyin. Yine de bu saçmalık başlı başına bir büyünün girizgâhıdır. Sisli bir gecede doğduk. Gözlerimizi açtığımızda da görebildiğimiz sisin gösterdiği kadardı. “Ne saçma” dedik. Oysa bütün masallarda bir sis vardır. Rüyalarımız bulanık başlar. Uyandığımızda da rüyalarımızın içerisindeki saçma döngü anlam kazanır; rüyaymış deriz. Akla yatkındır (saçmayı idrak için uyanmayı bekliyoruz biz de).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Ölüm başucumuzda olduğu sürece yaşamımız: Bu birdenbire olduğunu, irade dışılık sonucunda zuhur ettiğini söylediğimiz şey, hayretini sokar varlığımıza; ‘saçma’ dediğimiz an, hayretimiz de dile gelmiş olur. Sihirbazların şapkalarından çıkan tavşanlar, numarayı bilmeyenler için hem hayret hem de absürdü barındırır. Neden bir şapkanın içerisinden tavşan çıksın ki? Ama seyirci merakla gösteriyi seyreder ve olanların neden ve nasıl olabildiğini sorup durmaktan da alı koyamamıştır kendisini.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Ama ben size diyorum ki; şapkadan tavşanı çıkaran illüzyonist, tavşanın şapkadan çıkışına hayret eder mi? Ve seyircinin hayret etmesine hayret eder mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bir hayretim var. Sonra hayret eden bene karşı bir hayretim daha var; şapkadan tavşan çıkarmasını öğrendiğimde ve bunu niçin yaptığımı bildiğimde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Nihilizm yolunda ‘Hayat saçmadır’ denilip duruldu. İyi de, bu saçmalık, ondan anlam kurgulayabilecek idrake sahip bir insanoğlunu içine düşürüvermişse, bir şeyi de telkin ediyor; beni sarmala diyor, anlama sar diyor, kuşat diyor, seni bunun için var ettim diyor, benim en büyük meyvem sensin diyor. Bütün bu saçmalık seni doğurmak içindi diyor ve böylece saçmalık ahengini arıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bu ahengin&amp;nbsp; ta en başından sevmek ve sevilmek olduğunu bilmiyor muyuz? Kendimizi kötülüğe kurban ederken dahi aklımız sevgide değil mi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Ah, yaşamın özüne buradan da ulaştık işte. Sarstık, doğururları çiğnedik, kesinlikleri redd ettik, gene ulaştık…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;u5:p&gt;&lt;/u5:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4974702529212611358?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4974702529212611358/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4974702529212611358&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4974702529212611358'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4974702529212611358'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/07/buyuk-cark-3.html' title='Büyük Çark 3'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TEWI0s0d0RI/AAAAAAAAApY/qtDsYE09w3o/s72-c/BYK_AR%7E1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-191825768141193116</id><published>2010-07-19T11:51:00.011+03:00</published><updated>2010-12-22T18:07:14.714+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Büyük Çark 2</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TEQR6IVO0zI/AAAAAAAAApQ/QGJ8yeh8_Pk/s1600/BYK_AR~1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TEQR6IVO0zI/AAAAAAAAApQ/QGJ8yeh8_Pk/s320/BYK_AR~1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;9&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını... Acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek... Ne gülünç şey!..Kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem başkalarıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jean Paul Sartre Gizli Oturum (Huis Close) adlı oyununda karakterine böyle söyletir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Yine de bu durum tamamen toplumsal bir durum değildir. Sınırları sadece toplum çizmemiştir. Tabiatın da sınırları vardır ve benliğimiz üzerindeki ilk müdahaleler onun tarafından gerçekleştirilmiştir. Demek ki bu benlik ki ben ona ‘ilk benlik’ adını veriyorum, bir takım durumların üzerimizdeki etkisi sonucu şekillenmiştir. Ve üstelik bu durumlar sadece toplumsal durumlar da değildir. O halde başkaları cehennemdir demek, içerisinden çıkılabilecek bir çözüm sunmamaktır. Özgürlüğü ne olarak görmekteyizdir ki başkası cehennem olsun? Ötekinin ne olduğunu, benim haricimdekinin ne olduğunu cevaplayabilmem için, öncelikle ‘özgürlüğün’ ve ‘ben’in ne olduğunu keşfetmem gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek tabi benliği ve özgürlüğü Sartre’nin ağzından tarif edersek, toplum yaratımız bu sözü doğrular. Öyle görünmektedir ki, doğumdan ölüme kadar yaşanılan süreçte toplum, bireyi kendisine daha fazla bağ ile bağlayacak zincirlerle bireyin hayatına müdahale eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok daha acı olan, insanın kendi zincirini kendisinin vurmasıdır üstüne. Böylece George Orwel’in 1984’teki dünyasından, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sına geçiş yapılır. Bu sefer cehennemin başkaları olma durumu da sona erer. Kişinin kendisi kabullenir cehennemi. Ama bu hiç de bir yüzleşme özelliği taşımaz. Böyle bir dünyada kişi, cehennemiyle yüzleşmekle, başkalarının kendisi olabileceğini kabulleniyor değildir. O, dünyadaki hissiyatında, cehennem haline takılıp kalmıştır. Bu bakımdan Nietzche’nin Üst İnsanı’na dahi dönüşememiştir. Bildiği tek şey cehennemdir. Yaratılarında görebildiği, karşısında algılayabildiği bu haldir. Kendi dünyasının çerçevesini pesimizmin çizgileriyle belirlemiştir. Bu pesimizm içerisinde var olmasına mutluluk da vardır elbet ama böylesi mutluluklar, bu çeşit dünyalarda alevin onları yalayıp yutacağını bilen bilincin kısa soluklanma dönemleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de mutluluk eninde sonunda eriyip giden bir haldir. Fakat cehennem hali içerisinde, onun eriyişinden sonra alevin iştahı daha da kabarır, içimizdeki alev daha da büyür. Mutluluk eninde sonunda alevi büyütecek etken olarak algılanırsa, kişi mutluluğu –artık tamamıyla-göremez olur( lakin bu Buda’nın görüşü de değildir), cehenneminde daha derinlere iner; bundan sonra, başkalarının acılarına olan kayıtsızlığını beslemeye başlar çünkü kendi acılarına kayıtsızdır. Ve bu hallerini dindarlık olarak kabul eden pek çok insan vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötülüğün egemenliği, cehennemin içerisindeki yanışta, o an kısa süreliğine bir ferahlamayı andıran hazlara yönelmeyi salık verir. Ne var ki böyle bir egemenliğin içerisinde her haz, cehennem ateşini biraz daha körükler. Böylece kaçınılmaz olarak, cehennemde soluklanabilmek için zaman akıp giderken hazzın şiddetini arttırmak gerekmektedir. En sonunda hazzın kayıtsızlığa evirildiği bir duruma gelinir. Daha büyük hazlar için, vahşet fiillerini işleme yoluna girilecektir artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;10&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ‘etkileyici’ acımasız insanlara orada burada rastlıyoruz. Cam gibi saydam gözlerinde yakıcı olan her şeyi taşıyorlar bizim için. Kayıtsızlıkları gücü andırıyor, büyülüyor ve yakıyor, çekiciliklerini arttırıyor ve sonunda –yeterince cehennem olamamışsak-kapılıyoruz onlara(hatta devletlerin başına getiriyoruz onları). Bir şiirinde şöyle der Baudelaire:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gözlerin dükkân vitrinleri gibi aydınlanmış&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ya da şenlikler için süslenmiş ağaçlar gibi&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kullanmaktalar küstahça elden düşme bir gücü&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehennem onlar oluyor bizim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, cehennem: O başlı başına yanılsamadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehennem şeytan barınağıdır ve şeytanları tarafından süslenmiştir. Onun ilksel algılanma biçimi, ilk yanılsatıcı görünüşü Özgürlüktür(tuzak böyle işler). Ama bu görünümün altında kayıtsızlığın yüzü yatar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizdeki arzu- özgürlük arzusu- ateşe dönüşmüş, cehenneme düşürmüştür bizi. Bu yüzden özgürlük arzusu mahkûmiyete dönüşmüştür bizim için. Oysa özgür olan (özgürde özgürlüğe arzu diye bir şey kalmaz), isteklerini, tutkularını yaşamın merkezine&amp;nbsp;yerleştirmeyendir ve en önemlisi: buna rağmen kayıtsız kalmayandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat insanoğlu, kendisini arzunun kölesi haline getiren özgürlük yanılsamasından, gerçek özgürlüğe bu cehennemden, bu yanılsamadan geçerek ulaşacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, düşmüşüzdür bir kere, sonra dipte, cehennem sıcağında fokurdamışızdır, o kadar ısınmışızdır, o kadar yakıcı hale gelmişizdir ki, alev hatta cehennem sanmışızdır kendimizi. Fakat bütün düşüşler yükseklerden olur. Alev de olsak, cehennem de olsak, suya olan özlemimiz yakmaz mı bizi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;11&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan vücudunun&amp;nbsp;yüzde 70'inden&amp;nbsp;fazlası (bu miktar yaşa, cinsiyete, kiloya, boya göre değişir, hadi çok tutucu bir edayla&amp;nbsp; yüzde 50'sinden fazlası )&amp;nbsp;sudur (denir) , kanın yüzde 90'ı ve beynin yüzde 85'i sudur (denir)&amp;nbsp;ve sorulması gereken soru şudur: O halde biz özümüzü neden hep ateşte arayıp durduk?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;12&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamışın suda yeşerdiği gibi insan da solukta yeşerir. Nasıl ki kamış suya muhtaçsa insan da soluğa muhtaçtır ve ilahi soluk suda bedenleşmiştir. Kutsal soluk sudan insana girer der Brihadaranyaka Upanishad. Ve çok sonra Dr. Masaru Emoto dinsel metinlerin suya atfettikleri bu büyük anlamı tekniğin imkânlarıyla idrak ettirir 21. Yüzyıla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Emoto’nun deneyleri şu gerçeği modern dünyaya sunmuş oldu: İnsanın negatif ilişki içerisine geçmediği saf kaynak sularında, yeraltı sularında, buzullarda daima estetik, zarif şekilli su kristalleri meydana geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aynı zamanda doğanın, el değmemiş haliyle insana telkin ettiği güzelliğin ve iç huzurunun suda kristalleşmiş şeklidir, ilahi sözün(kendinde söz kastediliyor) ilk kez okunduğu mabedin açığa çıkmasıdır. Tabiat, kendisini var eden etkinin nasıl bir etki olduğunu su vasıtasıyla anlatmıştır: Bu sevgidir. Zira Dr. Emoto, olumlu, teşvik edici kelimelerden çıkan titreşimlerin su kristallerini tıpkı doğadaki ilk örnekleri gibi zarifleştirdiğini, güzelleştirdiğini, kısacası suda olumlu etki bıraktığını; olumsuz kelimelerin oluşturduğu titreşimlerin ise su kristallerini kaotik bir yapıya soktuğunu açığa çıkardı. Bu yüzden uyarılmaktayız: “Kullarıma en güzel kelimeyi söylemelerini söyle. Çünkü şeytan, aralarını bozmaya çalışır. Şüphesiz şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” ( Kur’an- I Kerim, İsra Suresi, ayet 53)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açığa çıkma, varoluşçuluğun temelsizliğinin de açığa çıkmasıdır. Üzerinde durulmuyor ama Dr. Emoto, özden önce bir varoluşun olmadığını ortaya koyuverdi. Öyle ki, tabiatın kendiliğindenliğinin yansıması olan su kristalinin ahengi ile sevgi sözcükleri söylenmiş su kristalinin ahengi benzerdir. Bu, her şeyin öz halini açığa serer. Tabiatın özü ile insanın bozulmamış özü sevgidir. Öz varoluştan önce gelmiş, var oluş-elbette keşfedilsin diye- onu gizlemiştir. Platon haklıdır, Upanishadlar haklıdır, dinsel metinler haklıdır. Şimdi ne olacaktır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık anlaşılmıştır ki, su üstüne yazı yazılabilmektedir. Su, ilahi sözün saf taşıyıcısı olarak yeryüzünde cisimleşmiş ‘saklı söz’dür. Onun ilk hali tertemizdir, saftır; sevgidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama modern dünyada bir su kirliliği almış başını gitmektedir. Şimdiye değin bu su kirliliği maddi bir kirlilik olarak görülmüştür. Ancak Dr. Emoto’nun deneylerinden sonra bu kirliliğin manevi kirliliğin bariz göstergesi olduğunu söylemek gerekmektedir. Kirlenen sadece su değildir. İlahi söz çiğnenmekte, sevgi titreşimi yok edilmekte, suyun ahenkli kristalize yapısındaki bozulma, tanrının sözünün tahrif edilmesini simgelemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu deneylerin sonucunda şebeke sularının kristalize güzelliklerinin klor ve benzeri etkilerle yok olduğu açıktır. Dünya bir su kıtlığı yaşamaktadır. Bunun manevi alandaki yansıması ‘sevgi kıtlığı’, var olma biçiminin yavanlaşmasıdır. Demek ki tabiatın insan eliyle bozulması, insanı huzura sevk eden özün tahrib edilmesidir. Tabiattaki su kristallerinin billurluğu ve güzelliği ile, insanı huzura erdiren sevgi sözcüklerinin okunduğu, tesir ettiği su kristallerinin güzelliği ve bütünlüğü aynıdır. Öyleyse, tabiattaki su kirliliği, gerçek manada bir sevgi kirliliği, yaşamın özüne kirli bir müdahale demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zuhur etmiştir işte; yaşamın özü vardır, insanı tabiatla birleştiren bir öz vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Upanishadlar suyu soluğun(Prana’nın) giysisi olarak göstermek ve soluğu bütün kâinatın özü bilmekle bize şimdi bilim vasıtasıyla elde ettiğimiz delillerin neye işaret ettiğini çoktan açıklamış oldular. Su bir manada soluğun giysisiyse, ilahi sözün doğadaki ilk halidir (“Her şeyi sudan canlı kıldık” Kur’an-I Kerim, Enbiya Suresi, ayet 30). Öyleyse canlı her şeyin özü sudur. Bu solukla(suyla, özle) konuşmayan herkes için söz kavurucu, kül edicidir, olgunlaştırıcı değil. Böylece ateş’in söz olması, sadece insana özgü bir yükümlülüğü doğurtmuştur. Sözcükler de her şey gibi soluk(kutsal ruh, Prana) vasıtasıyla ortaya çıkmışlardır çıkmasına ama onlar suya özlemli, ilksel, sessiz, ‘saklı söz’ ya da daha açıklayıcı bir ifadeyle ‘kendinde söz’ün özlemiyle ateş olarak simgeleşirler. Zira söz çığlıktır. Bir ayrılışın, ikililiğin çığlığı, tekliğe çağrı, ikililikteki yanıştır ve ateş, suya olan hararetinden yanıp gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse modern dünya tamamıyla soluktan habersiz bir söze dönüşmüştür. Söz düşmemiş, sözün düşüşü henüz gerçekleşmemiştir(ya da düştüyse manadan düşmüştür). Bu söz, kendi özünün çığlığından habersiz, cahil insanın sözüdür ve insan suskunluğunda dahi konuşma fırsatı bulur. Bu söz, sadece kişiyi yakmakla kalmamış, dünyayı bir alev topuna dönüştürmüştür. Kişinin cehennem oluşu bir başka açıdan onun idrakten yoksun, başlı başına bir söz olmasından kaynaklanır (kişinin kendini böyle kabullenmesinden kaynaklanır yani). Söz’ü kullanan, sözün bir çığlık olduğunu unutmuştur. Onu kendinden menkul bir kuvvet olarak kabul etmiş, onun gücüyle herkes ve her şey üzerinde tahakküm kurabileceğini düşlemiştir. Oysa ateş’in, dolayısıyla söz’ün insan üzerindeki en belirgin özelliği acıyla açığa çıkar. Dil her zaman ikili bir anlamı, ayrıksılığı yanında taşır. Her birimizin dili çatallıdır bu yüzden. Kişi sözünü suya-aynı zamanda suyun o ilksel kristalize haline- olan özlemiyle birleştirmez, sözünü söylerken, yaşam soluğunu unutursa, çatallı dilimizden kaynaklanan bu acı, ham kişiliği-onu hafif hafif pişirerek- olgunlaştıracağı -‘öz benliğe’ yavaş yavaş yaklaştıracağı yerde-, öz benliğin üzerine çökmüş kara kül haline getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sözü, soluğun bilinciyle kullanabilirsek, sözcükler negatif kelimelere dahi bürünseler, ahenklerini koruyarak, sevgi titreşimini taşımaya, güzelliği aksettirmeye devam ederler(işte o zaman ateşi kutsal ateş, arındırıcı ateş yani Agni olarak algılarız; o Agni ki suyun kendi üzerindeki doğrudan etkisiyle boynunu bükmüştür). Zira Soluk, niyetlerin taşıyıcısıdır (Dr Emoto’nun sevgi dolu sözcüklerin yazıldığı kaplara konulan su örneklerinin el değmemiş doğal kaynak suyun örnekleriyle karşılaştırılmasıyla elde ettiği sonuç, zuhur eden varlıktaki ilk niyetin sevgi olduğunu göstermiştir.) Soluğun simgeleştiği su, niyetlerin mahiyetini ve enerjisini yansıtır. Kelimeler dahi iskeletlerdir; onlara yüklediğimiz niyetlerin iskeletleri. Ama kişi kendisini negatif etkiler üzerinden inşa etmişse, soluktan çıkan söz ona ‘acı’ olarak çarpmaktan geri durmayacaktır. Yine de bu inşaat bir özün inşa edilmesi değil, onun üstünün örtülmesidir. Dipte bir sevgi denizi dalgalanmaktadır. Gerçekler, hayatlarını tamamen yalanlar üzerine bina edenler için en acı halleriyle ortaya çıkarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde cehennem hali özden kopuştur. Su üstüne yazılan yazının okunamaması, yaşam soluğunun manasının anlaşılamamasıdır. Varoluş özden önce gelir sözü, ‘ilk benliğin’ sözüdür. İlk benlik için gerçekten de varoluş özden önce gelir ve ilk benliğin asla bir özü yoktur(özü yoktur yok olmasına ama var olan her şeyle ilgili bir benliktir bu, o halde varoluşun özünü bulabilirsek, bu ilk benliğin ilişkili olduğu özü de bulmuş olacağız kısacası öz benliği bulacağız ve ilk benlik yanılsamasından kurtulacağız zira aslında ‘ilk benlik’ külliyen yanılsamadır). Bu ilk benlik başlı başına özgürlük alanının dışında kalır (külliyen yanılsama olduğu için). Onun için özgürlükten bahsedilemez. Zira o var olan bütün maddi etkilere açıktır. Yanılsamanın kendisidir. Onun bu derece varlığın etkilerine açık olması bizi şüphesiz bir mahkûmiyetin, bir cehennemin içerisine sokmaktadır. İmdi ilk bakışta buradan çıkış mümkün görünmemektedir. Bu cehennemi aşmak mümkün görünmemektedir. Buradaki tercih durumu, kurşun ile idam edilmekle elektrikli sandalyede idam edilmeyi seçmek arasındaki kadardır. Özgürlüğe mahkûmuz demiştir filozof. Oysa bu mahkûmiyet özgürlüğümüz zannedilmiştir. Buradan, bu mahkûmiyetten kurtulabilmemiz için doğru soruları sorabilmemiz gerekmektedir; Var olan etkilerin esiri olmayacak bir benlik mümkün müdür ya da hâlihazırda böyle bir benlik var mıdır? Özgürlük, alışkanlıklarımızın, isteklerimizin, tutkularımızın gerçekleştirilmesiyle ilgili bir durum mudur? Tutkular ve isteklerin peşinden gitmek özgürlük müdür? Ya da tam tersi, tutkuları ve istekleri dizginlemek mi özgürlüktür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eylemlerin hepsinde bir çaba vardır. Tutkular ve istekler özgürlüğümüzün merkezinde gözükür; ister onları kabul edelim, ister olumsuzlayalım. Cehennem halinin sebebi kendi özümüze, benimize hiç bakamamış olmamız, kendimizi sadece dünyasal etkilerin ve tutumların sonucu olarak görmüş olmamız, içe dönük bir bakış elde edememiş olmamızdır. Oysa bu gördüğümüz, daima değişim halindeki ‘İlk Ben’imiz, kabuğumuzdur. Onun üzerinden ele geçirdiğimiz bütün tanımlamalar ya da haller geçicidir. Bu kabuk dahi aslında öz benimizdir ama bilincimiz henüz yanılsamasını aşamamıştır. İkili görüşten, çatallı dilin dünyasından hiç çıkamamışızdır, söze mahkûm olmuşuzdur, soluk henüz idrak edilememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan çocukken büründüğü şekil ve aklın, büyüyünce büründüğü şekil ve akıl tarafından garipsenen yapısıyla, benlik köksüzlüğünü açığa vurmaktadır. Filozofa varoluş özden önce gelir dedirten durum bu köksüzlüktür. İnsan zamanla bebekliğine yabancılaşmaktadır, çocukluğuna yabancılaşmaktadır ve hatta evvelsi güne, düne yabancılaşmaktadır. Kendi üzerinde taşıdığı benlikleri bir maske gibi sıyırıp atmakta, soğan gibi soyulduğunu deney imlemektedir. Soyuluşun ardından ortaya çıkan her benliğe ‘öz benliğiymiş gibi’ sarılmakta ama o benlik de bir zaman sonra diğer benlik tarafından soyulup gitmektedir. Müşahede edilen budur. O halde bir özden nasıl söz edilebilinir? Öz zaman zaman inşa edilecek ve bir zaman sonra da yıkılabilecek bir projedir denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bu birbirleriyle çatışma halindeki yanılsama benliklerin toplamı köksüz ‘ilk Ben’ illüzyonunu oluşturur. Bu benlik güvenilmez ve çatışma halinde, maddenin egemenliğine girmiş kabuktur. Özgürlüğe mahkûm olan bu benliktir. Çünkü mahkûmiyeti özgürlük olarak algılayan bu benliktir. Soğan gibi soyuluyor izlenimini vermekte ama kalınlığından hiçbir şey kaybetmemekte, sadece yüzeyde değişmektedir. Kalıcı olan tek yanı, maddi dünya tarafından etki altında kalmaya devam etmesidir. Fakat değişen tarafı, etkiler altında acı çekmesine sebep olur, bu derece köksüzlük özgürlük olarak algılanır ama, özgürlüğe mahkum olmak demek, bu derece bir köksüzlüğün istenilen ve beklenilen durum olmadığına işaret etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluk fotoğraflarımızda gördüğümüz şahsın bizimle ilişkisinin derecesi nedir? Bir başka insanın çocukluk fotoğrafına baktığımızda, kendi çocukluğumuzun görüntüsüyle, başkasının çocukluğunun görüntüsü, yaşanmışlığımızı bilincimize kaydedebilmiş olduğumuz noktanın evveline göre aynı değerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta soyduğumuz kabuğun, başkasında şimdi gördüğümüz benliğin benzeri olduğuna ne çok kereler yemin edebilecek hallerle muhatap olmuşuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumuza bir imge, simge vasıtasıyla dışarıdan bakarız. “Bu ‘ben’im” deriz. Ve öteki şöyle der; “o zaman ne kadar… ymışsın.” O an, siz de bir yabancıya bakar gibi fotoğrafınıza odaklanır, ötekinin size bakış açısından pek de farklı bir bakış sergileyemeden bir yorumda bulunursunuz. O sizdiniz… Peki, şimdiki siz kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar kendi üzerinizde taşıdığınız hangi benlik gerçekten size ait olandır? Hepsi mi? Hiçbiri mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum ve ölüm arasındaki bilinçsel ve fiziksel hal değişimi, insana ötekini kendi içerisinde barındırdığını gösteren hikmeti üzerinde taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim(!) üzerimizden birkaç benlik, ayrı ayrı kişilikler geçip gitmiştir. Ama bunların hepsi de kabukturlar, henüz öz benliğe ulaşılamamıştır, o yüzden bu benler, tek başlık altında ‘ilk ben’ in parçasıdırlar. Fakat insanın üzerinden birkaç benliğin, ayrı ayrı kişiliklerin geçmiş olduğu gerçeği, müthiş bir keşif yapmamıza olanak verir: insan kuvve olarak insanlıktır(daha sonra göreceğimiz gibi, aslında onun çok daha ötesinde bir şeydir). Ama yine de bu kuvve, sadece ilk benlik üzerinden algılandığında, öz benlik saf dışı bırakıldığında pek dar çerçevede kalmaktadır. Öbür taraftan, diyebiliriz ki; fiziksel ve benliksel kılık değiştirmelerimiz, evrensel hal değişikliklerinin birer parçasıdır. Asıl sır burada yatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlunun ölüm korkusu, çoğu zaman kendi bilincini ve benliğini kaybetmenin üzerine inşa edilir. Fakat esaslı gerçek şudur ki; insanoğlu değişerek, henüz ölmeden onlarca benlik ve bilinç kaybına uğramıştır. Şu apaçıktır ki, kişinin kendi olarak sarıldığı öznellik, -beden de dâhil olmak üzere-dışsal koşulların ürünüyken, kendilik sadece yanılsama ve vehim olarak var olagelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vehim, ‘kendi’nin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Zira her benlik, bir ötekine uzanabileceğimiz özgün bir yol potansiyelidir. Başkaları cehennem görünümünde hatta kendimiz de cehennem görünümünde zuhur edebilir ama bu cehennem halinin neticesinde, anlarız. Ve var olan her benliğin, kendimizde içselleştirmemiz gerekli bir parçayı taşıdığını anlayabilirsek, bize içsel bir yol sunulduğunu da idrak ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkasında tanımımız gereken dünyalar vardır. Öteki, bizim kendi özgün deneyimler alanımızdan çıkamadığımız zamanda, başka bir deneyim metaforu olarak, ufkumuzu açar (bir yerde güneş batarken başka bir yerde doğuyordur ya); sonsuzluğu idrak etmemizde vasıta olur. Cehennem ve cennet halleri, bu idrak edişin ardından ortadan kalkarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bakımdan yanılsamamız ve cehennem sayesinde, hakikatin keşfi mümkün hale gelir; Bir benliğe yapışır, tamam benliğimi buldum deriz, kayıp gider. Sonra aynı şeyi bir başkası için yaparız, sonra bir başkası için derken, onlar da kayıp giderler. Sonra yanılsamayı idrak ederiz. Bu benlerin geçiciliğini iliklerimize kadar hissedebileceğimiz bir fırsat yakalarız. Ya bu benlerin her biriyizdir, ya da hiçbiri değilizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, deneyimlerimiz kadar varsak, deneyimlerimizi hazırlayan koşullarımız kadar da var olmamız icap eder. Öyleyse, şu an yazımı yazarken yağan kar, içerisinde bulunduğum hastalık ve daha bunun gibi binlerce etki bir araya gelerek, düşüncelerimi ve duygularımı şekillendirmektedir. Benliğimin ve öznelliğimin, var olan her şeyin ortak ürünü olduğunu söyleyebilirim. O halde; yağan kar benim, beni üzen ya da üzdüğüm arkadaşım benim, şu hastalık benim, ailem benim… Var olan benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var olan her şeyin etkisine açıksam ve benlik bu etkiler alanıysa; özünde bir boşluk-genel anlamda ise hiçlik- olmalıyımdır. İşte burada, metafiziksel vasfımız ortaya çıkmaktadır. Öz benlik Hiçliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hiçlik nasıl bir şeydir? Kavranabilir mi? Sözcüklerle açıklanabilir mi? Varoluşçuluğun özünde bu hiçlik mi vardır? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı&amp;nbsp;benleri&amp;nbsp;deneyimleyen 'Biz' ya da diğer adıyla 'öz ben'&amp;nbsp;şüphesiz nihilistin ‘hiç’i değildir. Bu hiç, varlığı olumlayarak doğuran özdür. Bilinci vardır. Sevgi, onun bilincinin göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Başlangıçta hiçbir şey yoktu, her şey ölümle, açlıkla örtülmüştü çünkü açlık ölümdür. Sonra o düşündü: ‘Bir beden edineyim.’ sonra tapınmaya başladı. Bu tapınmaktan su ortaya çıktı. ‘Tapınmaktan zevk aldım’ diye düşündü…” (Upanishadlar, Brihadaranyaka Upanishad)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılmaktadır ki hiçlik bilinç sahibidir. Ve bu bilinç özünde ilgi yani sevgidir. İlgi olmasa, var olunamazdı. Hiçliğin içerisinden çıkan su, bir zevk halinin ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu zevk hali şüphesiz sevgidir ve bu ‘sevgi suyu’ canlılığın sebebi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okunması gereken bir öz vardır çünkü yaradılış onu var edenle ilgilidir; Halake’l insâne min alak ( insanı ilgiden, taallûktan, alâkadan, yarattı) deniyor Kuran-ı kerimde (Alak suresi 2. Ayet ). Öyleyse bu ilgiyi aramak, onun peşine düşmek, onu açığa çıkarmaktır bilincimizin macerası. Öyleyse, bu ilgiyi anladığımızda yanılsamanın doğasını idrak edeceğizdir. Dr. Emoto’nun deneyi, bu ilgiyi somutlaştırarak önümüze sermiştir. Bu ilginin sevgi olduğunu, sevgi durumuna, sevgi haline geçebildiğimiz sürece, özgürlüğümüze kavuşacağımızı, çatışma durumundan çıkacağımızı batıya, o çok sevdikleri bilimsel yöntem aracılığıyla gösterivermiştir. Böylece canlılığın hiçliğin içerisinden sevgiyle zuhur ettiği deneysel yöntemle de doğrulanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-191825768141193116?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/191825768141193116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=191825768141193116&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/191825768141193116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/191825768141193116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/07/buyuk-cark-2.html' title='Büyük Çark 2'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TEQR6IVO0zI/AAAAAAAAApQ/QGJ8yeh8_Pk/s72-c/BYK_AR~1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-1308094490938076824</id><published>2010-06-28T20:38:00.002+03:00</published><updated>2010-08-05T15:16:42.449+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Dozajı kaçırılmış ‘geçmiş’ ruhu kirletir.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TCjeHgn_qpI/AAAAAAAAApA/n9boVE88UqE/s1600/buyuk_iskender.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ru="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TCjeHgn_qpI/AAAAAAAAApA/n9boVE88UqE/s320/buyuk_iskender.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Geleceğe akseden büyük hayatlar, kendi zamanlarına geçmişin hayaletlerini doldurmayanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kendi zamanlarında parlamış büyük hayatlara bakıp insanoğlunun yapabileceklerini iyi idrak etmeliyiz, ama şimdinin hayaletleri olan o hayatları kendi zamanımızın merkezine koyarsak kendimize kötülük etmiş oluruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insan kendi zamanında büyür.&amp;nbsp;Odalarını tamamıyla başkalarının(ki o başkaları kendi zamanlarında ne kadar büyük olurlarsa olsunlar)ruhlarıyla dolduranlar, kendi zamanlarına ihanet ederler. Böylece kaçırırlar büyüklüğü. Kendi şölenlerine geçmişin parlak hayaletlerini çağırsalar da, şölenlerinde zamanın isteksizliği, renksizliği kendini gösterir. Büyük bir parti sönük geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş olsun!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-1308094490938076824?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/1308094490938076824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=1308094490938076824&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1308094490938076824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1308094490938076824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/06/dozaj-kacrlms-gecmis-ruhu-kirletir.html' title='Dozajı kaçırılmış ‘geçmiş’ ruhu kirletir.'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/TCjeHgn_qpI/AAAAAAAAApA/n9boVE88UqE/s72-c/buyuk_iskender.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-8918728422412425134</id><published>2010-04-07T12:43:00.005+03:00</published><updated>2012-01-20T22:13:19.068+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><title type='text'>Büyük Çark</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S7xTRc5qvpI/AAAAAAAAAmw/FJxk9v5gISM/s1600/b%C3%BCy%C3%BCk+%C3%A7ark.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S7xTRc5qvpI/AAAAAAAAAmw/FJxk9v5gISM/s320/b%C3%BCy%C3%BCk+%C3%A7ark.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;em&gt;Kapitalizm bir doğa görüngüsüydü, onunla birlikte Avrupaya, mistik güçlerin yeniden etkinlik kazanmasını da içeren, düşlerle dolu bir uyku geldi.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;strong&gt;Walter Benjamin&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;strong&gt;1&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Kısık bir kandilin cılız ışığında, taş, ahşap ve kille yoğrulmuş ortaçağ evinin makul ihtiyaçlar çerçevesinde döşenmiş odalarında, henüz gece böceklerinin ötüşünü dinlediğimiz ve öten böceğin türünü bildiğimiz, koyu sohbetlerimizi doğanın telkinleri altında harmanladığımız zamanın yarı karanlık aydınlığının, varlığımızın üzerinde gezinip, yüzümüzün yarısını da gizemiyle, kendimize dahi saklı tuttuğu uyanıklık çoktan geride kaldı(evet, o uyanıklıkta -herşeye rağmen- Yüz, damgasını vuruyordu hayata).&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;O zamanlar gizem herkesin üstündeydi; kahraman her an herkesin içinden zuhur edebilirdi; tabi şeytan da.&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;strong&gt;2&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Bir zuhurun olabilmesi için bir yüze ihtiyaç vardır. Maskelerin çeşitli ifadeleri, özel ayinlerde insanoğlunun belli zuhurlardan korunması ya da başka güçlerle irtibat haline geçmesini- başka zuhurların meydana gelmesini- sağlayan özel durumları, henüz yüzün damgasını vurduğu çağların karakterine uygundu. Bir Yüz vardı ve birçok şeyi ele geçirip ele verebiliyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Ve bir yüze sahip olmak, kuşkusuz özgün olmaktır, karakterini o yüz vasıtasıyla sergileyebilmektir ve belki de en anlamlısı; kendini ele verebilmektir: Ele, yani ‘öteki’ye.&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresiyle, Dorian’ın-bir anlamda- yüzünü yok eder. O anda Dorian, ruhunun olaylar karşısındaki tepkilerini yansıttığı yüzünün girdiği şekilleri görmez olur. Aynada ‘kendisine’ bakar: aynı masum görüntü karşısındadır. Yüzü hep ışıldamakta, başkalarının canını yakan eylemlerinden sonra da, masum görüntüsünü korumaktadır. Dorian içerisinde bulunduğu yüzsüzlüğü yüzü olarak görmektedir. Ne yorgunluk, ne yaşlılık ne de bitkinlik alametlerini görmez yüzünde. Oysa baktığı yüz kendisinin değildir artık. O, şeytanın yüzüdür ve görünümüyle, Dorianı başkaları karşısındaki kayıtsızlığında cesaretlendirir. Kendisini asla ele vermez.&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Yüzünü unutan için aynaya bakmak hatırlamaktır fakat yitiren için bu bakışın hiçbir anlamı yoktur. Sabit ve değişmez bir görüntünün tescilinden sonra ‘ayna’ların işlevi de ortadan kalkar. Gösterilecek ‘yeni’ hiçbir şey yoktur.&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Yüz nasıl yiter? Kırışıklıklar nasıl botokslanırsa öyle mi?&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Yüz niye yiter? Ölümsüzlüğü dünyevileştirme adına mı? Ya da dünyayı ölümsüzleştirme adına mı?&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;3&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;em&gt;“Şeytan, kendilerinden “örtülüp gizlenen çirkin yerlerini” açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” Ve: “Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim” diye yemin de etti.”&lt;/em&gt; (Araf Suresi 20-21, Kuran-ı Kerim)&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Modernizm, bizzat tanrısal kaynaklarda yer alan ‘şeytani söz’ü üstlenmiş gözükmektedir: Tıbbın yöntemleriyle bir zaman sonra ömrün çok daha fazla uzatılacağı telkinleriyle ‘ebediyet’e, Tanrı’nın bir mitostan başka bir şey olmadığına dair bilimsel delil çabalarıyla ‘tanrısallığa’ uzanmak. Böylece peşinen ‘şeytaniliği’ üstlenmek ve bunu yaparken de şeytanı iptal etmek, yerine-tamamıyla başkalaştırarak- ‘doğa’yı koymak.&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;Paradigma değişirken, kavramlar da değişmiş olabilir. Ancak ‘özyıkım’; geleneğin kendini gösterdiği dönemlerin dilinden işaret ettiği ve şimdi ‘mitos’ olarak kabul edilen olgu doğrulanmaktadır. Sembolller silinirken, hakikatlerini bırakıp gitmişlerdir:&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;em&gt;"Ve kadın yılana dedi: Bahçenin ağaçlarının meyvesinden yiyebiliriz, fakat bahçenin ortasında olan ağacın meyvesi hakkında Allah, ondan yemeyin ve ona dokunmayın ki ölmeyesiniz, dedi"&lt;/em&gt;(Tekvin, Bap 3 ayet 2 -3, Tevrat)&lt;/div&gt;&lt;div style="border: currentColor;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;İnsanoğlunun özyıkımı, kendi sınırlarından taşmasının akabinde gelmektedir. Fakat arzu, özyıkıma sebep olacak sınır aşımına engel olmak yerine,&amp;nbsp;sınırı aşmak için hareket ettiğinde, bunu yaptırdığı kişiye ‘özgürlüğünü’ fısıldar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Ve yılan kadına dedi: Katiyen ölmezssiniz; çünkü Allah bilir ki ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak, ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.”&lt;/em&gt; ( Tekvin, Bap 3, ayet 4-5 Tevrat)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz eyleme geçmek özgürlüktür ama belirli bir konuda kısmi eylemsizlik neden azami eylem’e göre ‘kısıtlama’ olarak gösterilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutku, insanın kendisini en sorumlu canlı ve dolayısıyla dini literatürde ‘eşrefi mahlûkat’ olarak adlandırılmasına vesile olan eylem biçimiyle harmanlandığında ‘anlam’ı verecektir. İnsanın bir bilince ve bir vicdana sahip olması, her şeyden öte kendi kendisini –yeter ve sebeple-kompleks bir biçimde yargılayabilecek tek canlı olması, olduğu ve olmak istediği arasındaki boşlukla yüzleşebilen yapısı, seçimlerinin sonuçlarıyla onu derhal etkilemektedir. Bu yüzden intihar olgusu, insanoğlunda ve özellikle modern çağda bu derece yaygındır. Özyıkım tasvir edilemese bile hissedilebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzün çizgileri, yaşananların alametleridir. Bu çizgiler silindiğinde genç gösterebilirsiniz fakat yaşlılığınızın farkındalığını ya bilincinizde ya da bilinçaltınızda taşımak zorundasınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzün bütün ihtiyarlık alametlerini ortadan kaldırmayı vaat eden kusursuzluk projesi: modernizm, yerini salt arzu projesine terk etti (postmodernizm). Değişimi müjdeleyen yapısı gereği zamana ayak uydurdu; postunu giyindi. Hala diretiyor. Hala aramızda yaşamak istiyor. Hala baştan çıkarmak için burada. O bir Mesihsel imge. O, kurtuluşun hem de herkes için kurtuluşun, dinin dağıttığı günahkarlıktan, Tanrı’nın sınamasından, ölümün tehdidinden kurtuluşun ilk müjdecisi. Göklerin melekûtunu yere indireceğini söyleyen vaiz. Yeryüzü cennetinin anahtarlarını dağıtan ‘kutsal ruh’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peşine düşen Avrupa’nın ilk heyecanı. Sonra? Dünyanın bunalımı. Vaatlerin yıkımı. Muhakkak ki bir saray fakat Firavunun sarayı. Şimdi, Musa’sını bekleyen insanlığın can düşmanı. Hokkabazlarıyla yılmaz bir ayartıcı ve ne acı ki kendisine sırt çevirenlere pek gaddar bir muamele sergileyen büyük cani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onca değişim vaatlerinin ardından; Tekdüze, mekanik bir varoluştur karşımıza çıkan. Her şey değişmekte midir? Her şeyin bir değişim içerisinde olduğunu söyleyen filozofların söylemleri de bu tekdüzeliğin içerisinde eriyiverir. Modernizmde değişim kavranmış ve özümsenmiştir ama onun sürekliliği de kavranmış ve özümsenmiştir ki bu süreklilik algısı, değişimin kendisini tekdüzeleştirmiştir. Herşey değişecektir: fakat asıl korkutucu olan da, herşeyin sürekli değiştiğinin bu derecede çabuk kavranıldığı bir çağa adım atmış olmamızdır. Öyle ki, değişimin ağır ve zahmetli olduğu dönemlerdeki insan, onun kendisini tekdüzelikten çıkaracak bir güç olduğunu onaylayabiliyorken, modernizmin insanı –paradoksal bir biçimde-değişimin hiçbirşeyi değiştirmeyeceğine, değiştirse bile kötüye doğru değiştireceğine- iman ediyor(böylece ilk modernlerin “herşeyin daha güzel olması için yılmadan ilerleme, gelişme” vaatleri suya düşüyor); zira o, herşeyin kısa zamanda değişirken, hiçbir değişimin kendi tutumundaki kanıksamaya alternatif oluşturmadığını tecrübe edip durmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zuhur değil, değişimdir söz konusu olan. Bir süreliğine-kişiyi dikkatlice pişirip şekillendirmek için- yanıp parlayan bir alev değil, yüzü tamamıyla içinde yakan bir ateş vardır artık. Modernizmin damgası bu ateştir. İstisnalar zuhurlar, kaideler yüzsüzlüklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa zuhurda insanı şaşırtan, sarsan, onun içsel olarak değişimini tetikleyen bir güç vardır. Zuhur, değişimin içsel akışı ve insana özgü halidir. Şimdinin değişimi ise dışarıdan gelmekte, insanı sarsmak yerine, onu kendinden alıp götürmekte, başkalaştırmakta, insana özgü olmayan bir biçimde değişimin nesnesi haline getirmektedir. Bu, değişimin kendisi olmak, nesnesi olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzu patlamasının ardında, değişimin nesnesi olma işlevini üstleniş vardır. Böylece arzu deşilmiştir, kanatılmıştır. Hiçbirşey denenmezse zaten kurtuluş yoktur. Olunduğu gibi olmanın hükmü şudur: ‘artık bir ümit yok.’ Fakat değişime kapılmanın da kendinden menkul bir değerliliği yoktur: ‘yine bir ümit yok’ ama bu sefer arzunun baştan çıkarıcılığı ve heyecanı var; kısaca eğlenme, oyalanma, geçiştirme, sıkıntıyı süsleme anlamında daha az acı yoğunluğunda yaşama şekli var; uyuşturulma, uyuşma var. Yani maske var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden insan estetiğinin çok fazla önemsendiği bir gösteri çağıdır hükmünü süren(güya; değişimi zamanın üstüne çıkartmak için zamanın alametleri silinmelidir). Cerrahi müdahalelerle yüzümüzdeki bütün kırışıklıkları aldırabilir, saçlarımızı ektirebiliriz. Kaslarımıza özen gösterir, onları zevk veren bir görünümde tutmaya gayret ederiz. Amacımız arzuyu uyandırıp, yaşamın tekdüzeliğini süslemektir. Arzu bizi yutmalıdır; yoksa yaşamın yavanlığı bizi öldürecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gençlik fetişizmi: Bu, değişmezliğe olan özlemimizin(değişimin kendisi olmak isteme, ama bunu olurken zamanın üstüne çıkmaya çalışma, bir tür değişmezliği dileme değil midir?) nereye saplandığını açığa serer: Arzunun en ateş bastıran noktasında durup, ölümsüzlüğü yaşama isteğinde bir insan varlığı vardır karşımızda. Ya da ölünecekse tam da şimdi, bu noktada ölünmelidir(ergen intiharlarının çoğalmasının bir anlamı burada yatar): Gençlik hem arzunun tavanı hem de tabanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanlar çağı sona ermiştir. Yaşlılık, kırışıklıklar arzunun da yitişini simgelemektedir. Oysa bu dünyada bizi eğlendiren biriciklik arzuya aittir(modernizmin arzuyu algılayış ve algılatış biçimi budur). O da yittiğinde, oyundan kopuş başlayacak, maske düşecek, insan öteleyip durduğu kendiyle başbaşa kalacaktır. Peki, bunca kendini umursamazlık, boşvermişlikten sonra kendiyle bu derece bir karşılaşma karşısında nasıl durulabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlikte dahi sıkıntı veren bu sorular karşısında, yaşamı olumlamanın bir başka yöntemi daha keşfedilir: yaşamın külliyen politize edilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidarın kaymağı krallardan alınıp halka vaad edildiğinden beri politika, -tek tek bireyler için de-yaşama katılmanın yeni biçimi oluverdi. Bu aynı zamanda yeni bir arzu biçimidir. Politik gruplara katılarak, iktidarı göğüslemek için mücadele ederek,olası bir başarı karşısında herşeyi alan ve aldıklarıyla oyunu yeniden, kendi kurallarına göre kuran bir grup aidietiyle, arzu-amaçlandığı biçimde- sürdürülmüş olacak, yaşamsal tekdüzelik mümkün olduğunca unutturulacaktı. Böylece sanat da spor da kısmen değil, külliyen politikleştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda televizyon hayatı en verimli biçimde politize etme aracıdır. Televizyondaki haber kuşakları, insanın kendi yaşamsal acılarının, kendi çevresindeki bağların oldukları gibi değil, başkalaştırılıp büyütülerek (ya da küçültülerek), memleket meselesi haline getirilerek(ya da öyle olduğu halde getirilmeyerek), politize edilerek, kısacası ötekileştirilerek kendisine dönmesini sağlar; böylece kişiye kendi kusurlarından kaynaklanan problemlerin dahi -büyük bir-iktidarla ilgili meseleler olduğunu günübirlik yedirerek, kişiyi bir oyunun içerisine sokar, onu oyalar- ‘ben’i “ben neysem dünya da odur” vargısından mümkün olduğunca uzak tutar-; güya başkalarının acılarına ortak eder onu. Böylece kişinin kendi acısını önemsizleştirir ve onu morfin etkisiyle uyuşturur. Kişiyi mümkün olduğunca ‘halk’ olarak etkin olmaya davet eder; şahsiyet olarak değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iktidar probleminin olduğu muhakkaktır fakat ya sorumlular nerededir? ‘Halk’ sorumlu tutulamayacak kadar soyut, birey ise bütün sorunlardan mesul olamayacak kadar somuttur. Fakat sorumluluk ya tamamıyla bireye ya da tamamıyla halka mal edilerek, sorumsuzluk adına güzel manevralar gerçekleştirilir. Tefrit ya da ifrat yahut polemikle sorumluluk geçiştiriliverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya günah keçilerini sever ama yalnızca sorumluluğu bertaraf etme adına. Televizyonda yer alan neredeyse her olay, politize edilerek yeniden işlenir, şekillendirilir ve kamuoyu vicdanına uygun hale getirilir( haberin altında hüzünlendirici bir fon müziği konur, şiirselliğe yakın bir ses tonuyla sözcükler sıralanır, ya da haberin bir sarsıntı yaratması için tok bir ses eşliğinde sunumu yapılır; bir medya büyüsü yapılır kısacası). Bir vicdan kampanyası başlatılır.Oysa kamuoyunun vicdanı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon etkisizleştirir ya da etkiler; ama onun sahipleri-şimdiye değin zorunlu olarak- modernizmin ve sermayenin ortaklarıdır. Dolayısıyla bu etkileme ve etkisizleştirme, modernizmin, sermayenin standartlarında yapılır; sermayeyi onunla ittifak içerisine girmişlerin elinde tutma adına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir anlamda insanı, tekdüzeliğin içerisinde, yaşamda tutma çabasıdır. Televizyon, insanı bir yandan eğlencenin doruk noktalarında gezindirmek, öbür taraftan insanın televizyonun dışında bir adım attığı anda gördüklerini olağanlaştırmak misyonunu çok iyi yerine getirir. Böylece, televizyonda izlenenle, dışarıda olan arasındaki uçurum giderilerek, hakikatin toplumsal patlamasına engel olunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinayet ve vahşet haberlerinin ve görüntülerinin, filmlerinin –geçiştirilen- misyonu, içerisinde yaşadığımız tekdüzeliği ve cinneti-nesneleştiğimiz kapitalizmi, modernizmi- olağanlaştırarak onaylamamızı sağlamaktır. Eğlenceye ve politikaya dönük yayınların misyonu ise arzumuzu ayakta tutmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm, modernizmin iğfal edemediği tek gizdir. Öldürme eyleminin çekiciliğini arttıran şey, modernizmin, insana dair bütün gizlerin giz olmaktan çıkarılıp, açıkça sergilenmesi konusundaki saplantısıdır. İnsanın mahremiyeti kalmamıştır, demekki bir sığınağı da yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinsel yapı bizzat kendi mensuplarınca modernize edilirken, mahremiyeti değil, tehdidin başka bir biçimini üstüne alır. Ölümle ilişkili –sistematik-son kale olan din de gizemden kopartılır (modernize din, kişiyi ölümle tahdit eder fakat bu ölümün bildiğimiz ölümle ilişkisi yoktur; tiyatral bir sahnede kendi seyircisinin biletlerinden para kazanan tiyatrocuların oynadığı bir ölümdür bu. Ne mahremiyeti vardır, ne de gizemi. Ama korkutuculuğu esastır. O da; bir gerilim filmi kadar korkutucudur, hepsi bu.).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlardan sonra, ‘modern insan’, sadece ölümün içinde gizlenebileceği yaşamında, ölümle-bilinçsizce- dans etmeye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşlar, bu en büyük gizemle irtibat kurma çabasının başka bir biçimidir (modern dönem aynı zamanda bir savaş çağıdır). Şiddet en büyük arzular arasına girer. Tehlike kutsanır. Ölüme teğet geçtiğini ilan eden yeni spor dalları ortaya çıkar ve büyük rağbet görürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bütün bu olup bitenler arasında: Genç bir ölüm, en büyük maceraya atılmak; kahraman olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;8&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ama tekrar edelim) Modern çağ kesinlikle kahramanlar çağı değildir. Zira kahraman gizemli adamdır. Ve gizem, modernizmin tecavüzüne uğramaktadır; 24 saat gözetleyen kameralar her yerdedir, neredeyse her şey kayıt altına alınmaktadır. Bu durumda kahraman olmanın biricik vasıtası, tek bir giz: ölüm kalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam yavanlaşmakta ve sunulan arzuların dozajı da insana yetmemektedir. Acılar ayyuka çıkmak için daha da bastırırlarken, arzu yerinde saymakta, yeni arzu alanları keşfedilememektedir. İnsanın doğduğundan beri maruz kaldığı modern eğitim şeklinden ötürü, savunmasız bırakıldığı bir gerçektir. O, bir tür derinliği hissetse bile, ona ulaşabilecek kabiliyetten yoksunlaştırılarak büyür. İç sıkıntıları ve memnuniyetsizliklerini izah edemez. Edemediği ölçüde, her bunalım anında bir çeşit uyuşturucuya ihtiyaç duyar. Ama uyuşturucuların da yan etkileri vardır; bir süre sonra yetersizleşirler ve yavanlaşırlar; krizlere sokarlar. İşte o zaman daha fazlası gereklidir. Demek ki artık sıra ölümle dans etmeye gelmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Modernizmin, insanoğlunun doğal ve üretken temposunun önüne çıkardığı engeller, insanoğlunun güçleriyle orantılı değildir. Bu durumda insanın felce uğraması ve kurtuluşu ölümde araması anlaşılır olmaktadır. Modernizm, damgasını kendisine düşman olan bir anlayışa hiçbir önem vermeyen, kahramanca bir iradenin altına vuran, intihar olgusunun işaretini taşımak zorundadır. Bu intihar bir vazgeçiş değil, ama kahramanca bir tutkudur. Başka bir değişle, modernizmin tutkular alanında fethedilmesi demektir.”&lt;/em&gt; (Walter Benjamin, Pasajlar,YKY, Mart 2009 İstanbul, s 169)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-8918728422412425134?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/8918728422412425134/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=8918728422412425134&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8918728422412425134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/8918728422412425134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/04/buyuk-cark.html' title='Büyük Çark'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S7xTRc5qvpI/AAAAAAAAAmw/FJxk9v5gISM/s72-c/b%C3%BCy%C3%BCk+%C3%A7ark.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4832757871609839314</id><published>2010-01-30T02:14:00.011+02:00</published><updated>2010-02-26T17:09:04.469+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>KALIBININ ADAMI DEĞİLSİN!</title><content type='html'>&lt;span style="color: black;"&gt;Sevgilimin göğüsünde cehenneme giriyor her gece, eriyordum. Cismim katılığından soyunup akıyordu ateşin üstüne; Yanıyordum. Sevgilimin de yanışını izliyordum tenimde. Bir müddet katılıktan kurtulduğumuza şükrediyorduk. Fakat sonra yine aynı katılığa bürünüyorduk ikimiz de. Dünya ayırıyordu bizi, cehennemdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Şu tenin duvarına çarpa çarpa bitap olmuş can kuşlarıydık biz. Öyle bir duvar ki; saydam cismiyle sevdayı gösterip cezb ediyor ama yolumuzu kesip, kanatlarımızı kanatıyordu. Kavuşma isteğiyle her kanat çırpışımızda cam duvara çarpıyorduk; ten duvarının acısına katlanıyorduk yine de; Gözlerimize mest edeni gösteriyordu ya…Buna bile değerdi ama gün geçtikçe mum gibi eridik dünyanın katılığında. Değemez olduk birbirimize; yandık tutuştuk, bittik neredeyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyan ettik; cismimizle dünyaya düştük diye feryatlar ettik. Anlayamadık acılarımzı. Bitsin istedik; Kavuşamamanın ızdırabı bitsin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir gece; aşk bize geldi ve dedi ki:&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;em&gt;“Çabanız teni geçti, ruha erdi. O yüzden tenlerinizle birbirinize dokunup ayrıldığınızda ortaya çıkan cehennemin manasını vermek için ilahi lütuftan kopup sizi almaya ve hikmeti göstermeye geldim.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kanatlarına tutunduk; uçtuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle yükseğe çıktık ki, dünya perdesi görünmez oldu; Ve sevdiğime baktım aşktı. Kendime döndüm aşktım. Gördüğüm her şey aşktı. Beni alan aşk, kesreti de aldı; Lakin, bir müddet sonra kendime dedim ki; “muhabbetin hikmetiyle alem dolup, her zerresinde ‘benliğini’-yani özbenliğini yani beni- tekrar tekrar, şevk ve neşeyle keşf etsin diye ikililiği düstur edindiğim için, kendimi şu dünyanın çokluğuna dağıtıp, beni özleyenlere varlığımı hiç ummadığı bir anda hediye etmek maksadıyla, fani bedenin içinden, zaman zaman kendini unutan şu ten dikenine sarmalanmaya devam edeyim, edeyim ki, muhabbetin tohumundan bir başka vücuttan da neşet edip, onun kanayan kalbinden cezb eden rengimi alıp kendimi seyredeyim. Seyredeyim ki, güzelliğimin bir veçhesi böyle tamam olsun zamansızlıkta ve bil ki, sırra bir kez erenler, hep bende kalırlar bedenden soyunduklarında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve salındım aşağılara, karanlığıma; Şimdi bu sözleri aşk dedi diyorum zira benliğim vaadimi gölgeledi ve ancak belli vakitlerde bu vaad bana hakikat olarak göz kırpıyor. O vakitler dışında cehennem oluyorum. Kabus oluyorum, çöküyorum varlığın üstüne; acıyıp acıtıyorum; nefrete bile dönüşüyorum bozulup tenimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu sözler söylendi biliyorum. “Bir kere kanatlandım ya!” diyorum kendime. Sonra bol bol muhabbet ediyorum, kendini aşk bilmeyenlerle ve aşk bildiği zamanları unutan benle; bir bakıyorum gül bahçesi doğuyor gönlümden, bir gül koparıp veriyorum sevdiğime o da gül oluyor, içi güller doluyor, muhabbetle ekiyor bir başkasının kalbine aşkı. Süzülüyoruz kalpten kalbe. Ancak Gül bahçemizdeki dikenlere de batıyoruz bilerek ya da bilmeyerek; Lakin Güle cezb edici rengini veriyoruz kalbimizden böylece;açan aşkı seyrediyoruz gözyaşlarımızı içerek. Ve hakikatte kendimizi seyrediyoruz hep.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ki insan, kanayan kalbine bakıp, kalbine batan dikene lanet ediyor çoklukla ve başının üzerinde tomurcuklanan gülünü göremiyor. Dikeni battığ zaman acısının hikmetinden nasipsiz kalıyor. Gülünü göremeyen insan, acısında, cehnenemi kalbinin kanadığı yere yerleştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hikayenin anlatıcısı da ne çok kere cehenneminde kayboluyor, göğündeki aşkı görmeden; kendine sitem ediyor, varlığında kusur buluyor, küfre düşüyor; yine, yeniden. Halk ona şaşıyor; “kalıbının adamı değilsin” diyor. Doğru diyor. Zaten aşk fısıldıyor her yerden Adem soyuna; “hiçbiriniz kalıbınızın adamı değilsiniz!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elhamdülillah!&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4832757871609839314?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4832757871609839314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4832757871609839314&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4832757871609839314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4832757871609839314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/01/kalibinin-adami-degilsin.html' title='KALIBININ ADAMI DEĞİLSİN!'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3824163068383978303</id><published>2010-01-22T14:33:00.009+02:00</published><updated>2010-02-26T17:10:12.483+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>UMUT KAÇAĞI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S1mdpUVaoaI/AAAAAAAAAmE/sNxCwPq5lRY/s1600-h/5560_114525996428_95914666428_2472967_1528023_n.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429544158930575778" src="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S1mdpUVaoaI/AAAAAAAAAmE/sNxCwPq5lRY/s400/5560_114525996428_95914666428_2472967_1528023_n.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 270px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 400px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;strong&gt;1&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Anlamsızlığın buhran tepelerinden yakıcı çöllerine, vehmin dipsiz kuyularından mağaralarına uzanan, kasvetin iktidarı altındaki gölgeler imparatorluğunda bir umut kaçağı olarak yaşıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Fakat ben yolculuğumda, aynamı kırdım. Hiç umut olmadığını fısıldadı çöl rüzgarları kulağıma, ağladım. Lakin karlı bir zirvede o yansımayı gördüm. Güneş buralarda sönmüştü. Ama o zirvede bir parıltı vardı. Oraya doğru yola koyuldum. Zirveye varmak zor iş; üstelik gölgeler peşinizi bırakmaz. Çok geçmeden yakalanmanın eşiğine geldiğimi anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kötülüklerimin ardından, kendimden uzaklaştığım mağaramda, karanlığımın gölgesi üzerime düştü yine. Bulunmuş olabilir miyim? Tekrar mı bırakıp gitmeli, yeni bir kaçış mı, hemen şimdi? Tam da zirve bir ümit doğurmak üzereyken…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklarım dibi belirsiz yeryüzünün üzerinde zıplayıp durmakta. Beni tamamen yutacak o iğrenç derinliğin korkusuyla, koşmaktayım. Soğukluğu(ki kızgın ateşten daha kızgın bu soğukluk) vücudumu sarıyor var oluşun; beni takib ediyor bu gölgeler. Gök yüzüne uçmanın bir yolunu bulmalıyım; yerin altından bir alevden ejder, şimdiden bacaklarımı yalıyor çünkü. Ya cehennem talibim benim ya da buz dünya. Ben ise uçabilmeliydim ya da kılıcım ellerimde olmalıydı, karşısına çıkabilmeliydim böylece cehennemimin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Koş koş, arkanda koca umutsuzluk ininden çıktı, adanı bulmalısın, duvarları kırmalısın. Sırları daha fazla taşıyamazsan, ölmelisin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde debeleniyor bu sesler bir yasa olarak. Tek yasası bu mu gerçeğin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, mevsimim neden kış (çöllere, alevlere aldanmayın hiç) ? Her şey kaderimi karanlığın ellerine vermek için saldırıya geçmeli miydi? Ve Güneş uzun zamandır kayıp. Bir de peşimde Pandora’nın bütün kötülükleri. Mağaramda yalnızlığımın boğucu gölgeleri yetmezmiş gibi, bir de şimdi o geldi! O, buldu beni!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıcım ellerimde olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah aynam! Ya da sen önümde olsaydın ya! Lanet , sensizlikle başladı zaten. Kendimden bu kadar korkmazdım önümde olsaydın eğer, evrimimi görebilirdim geçmişimden yüzüme yansıyan. Oysa seni kırdığımdan beri, neye dönüşmüş olabileceğimin hesabını yapıp duruyorum. Korkularımı peşime salan şu hortlakta kendi yüzümü görme ihtimaliyle titriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek isteğim: gizli amacımı göstersin kainat ve taşısın beni umut. Ama Siyah peşime düştü. Beni güzellikler takib etmeli değil miydi? Kutsal geleceği karanlığımda nasıl yaratabilirim ki yüzümün şeklini unutmuşken!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum: Sandıkta bir tek umut kaldı; kurtarıcı tek değer. Geri kalana bulaştı bütün kötülükler. Ah, bu kadar derinlik ve karanlığın içinden bulmam gerek seni!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyin ruhu var biliyorum. Cisim aynamı kırmış olabilirim. Fakat artık -şu yokluğa uzanan-cisim beni ilgilendirmiyor. Cisimlerin gölgelerinde varlığı yeniden dikecek iğnemi bulamayacağım apaçık oldu artık bana. Ruhun aynası duy beni! Seni kırmadım ben değil mi? Gözyaşlarımda parla! Ve o yüzden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ayna ayna söyle bana, Pandora’nın Kutusu ne tarafta?&lt;br /&gt;Varlığımın hangi kısmına gömüldü umut?&lt;br /&gt;Yüzümün hangi çizgisinden yol uzanmakta ona?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Aynalar, kendi aksimizi seyrettiğimiz suyumuz dururken varsın kırılsın. Ben sana, kendin olabileceğin koca bir okyanus olarak geliyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıyırıyor derimi yokluğun ayazı. Bu cümleleri işitiyorum bir uğultu ve –sanki-dalganın ağzından, zirveye yaklaştıkça, sırrıma yaklaşıyorum yol aldıkça ve gözüm artık yeterince seçebiliyor; zirvede bir fener var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşuyor... “Yerin ve göğün bütün işkencelerinden sonra yolculuğunun güzergahı apaçık belli oldu” diyor. Denizin yolcuları için bir manası varmış onun. “Kendine dön” diyor. “Atla” diyor, “atla”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3 &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhuma fısıldayan Okyanusu gördüm. Kara ve Göğün yurdum olmadığını nihayet kavradım. Denizi görmeden evvel kanatlar ve karada dövüşmek adına elime tutuşturulacak şu kılıç için dua ederdim. Şimdi farkına vardım; bana derinlikler verilmişti; kara derinliği değil. Mavinin en koyusundan en açığına kadar her çeşit derinlik… Göğü ve Karayı yutabilen derinlikler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kıyıya indim ve sudaki aksimi gördüm.&lt;br /&gt;Yüzüm denizdi.&lt;br /&gt;Cismim damla.&lt;br /&gt;Döküldüm okyanusa…&lt;br /&gt;Sırrıma erdim.&lt;br /&gt;Sır bendim.&lt;br /&gt;Kutuda kalan bendim;&lt;br /&gt;Pandora. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3824163068383978303?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3824163068383978303/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3824163068383978303&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3824163068383978303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3824163068383978303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/01/umut-kacagi.html' title='UMUT KAÇAĞI'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S1mdpUVaoaI/AAAAAAAAAmE/sNxCwPq5lRY/s72-c/5560_114525996428_95914666428_2472967_1528023_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3696626642880431570</id><published>2010-01-11T16:35:00.013+02:00</published><updated>2010-02-26T17:41:41.273+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye/Düşün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Tanrı'nın Yüzü</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0s6B6x0DiI/AAAAAAAAAls/K79iND0TG-U/s1600-h/1226677191domuz_20tanri.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425493980730363426" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0s6B6x0DiI/AAAAAAAAAls/K79iND0TG-U/s400/1226677191domuz_20tanri.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 400px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 322px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Minsk’te bir adam, masasının üzerinde, yorgunluktan haşat olmuş bir görüntü içerisinde uzanıyor. Az önce okuduğu metnin üzerine yığılmış (Son okuduğu: "Aşk birleştirir"). Yabancı bir manzara değil. Şeytan ayartmalarının bilindik klasik sahnesine ev sahipliği yapıyor; o bu vakitleri seviyor. Tam o anda şeytanın çıkıp, Alyoşa’yı(bu yorgunun ismi budur) dürtmesi beklenir. Beklenen olur; Alyoşa tam o anda dürtülmüştür. “Dile benden ne dilersen” halleri benliğini doldurmuş Alyoşa’yı düşünden uyandırır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Aşk içinde boğulmuş bu adamın tek isteği, trafik kazasında ölen sevgilisinin kaderini değiştirmek, onu yaşatmaktır. Zira sevgili gözünde tanrılaşmıştır. Ve ona göre bir tanrıyı geri getirmek için pek ala şeytanın kendisi de kullanılabilir. Gözleri sevdadan ötürü işte bu kadar kararmıştır bu adamın. Şeytan bu dileği yerine getireceğine söz verir ve bunun üzerine yine çok klasik talebini yineler; “ruhunu bana satman karşılığında” (bu sözleşmede Alyoşa’nın ölümünün bir trafik kazası sonucunda gerçekleşmesi maddesi de vardır). Hemen kabul eder Alyoşa, direnmez bile.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Anlaşmanın yapılmasıyla Alyoşa, kazaya kurban verdiği sevgilisini son kez görememenin acısıyla kıvrandığı, ocak ayının o soğuk ve kendisi için lanetli gecesinde bulur kendini. Bilinci yerindedir, anlaşmasını unutmaz. Bir an tekrar yaşanmanın arifesindedir ama anlaşma gereğince; kaderin değişmeye başlayacağı nokta tam da şimdi, evinin salonundan mutfağa yönelip çöpü alacağı, çöpü atma bahanesiyle, (Bahaneleri vardı çünkü sevgilisinin, ona deliler gibi aşık olduğunu bilmemesi gerekiyordu kendince) yolculuğuna çıkmak için hazırlanan sevgilisinin oturduğu evin önünden geçeceği andı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Şu yeni sahneyi burada durduralım. O acı, eski sahneyi aklımıza getirelim; alna yazılmış ve şimdi Alyoşa’nın silmeye çalıştığı kaybediş sancısı şöyle başlıyor: Alyoşa çöpü atmak bahanesiyle evden çıkar, sevgilisinin evinin önünden geçer, ama perdeler kapalı, ışıklar sönüktür. Sevgilisi çoktan yola çıkmış, ona bir elveda bile diyememiştir. Çöpleri bu üzüntüyle çöp konteynırına atar, sonra çöp konteynırlarının bulunduğu sokaktan, caddeye doğru yürür. Caddenin kenarında bekleyenlerden biri sevgilisi midir? Hayır, o gerçekten gitmiştir. İçini derin bir keder kaplar. O an, zamanın geriye alınmasını ne kadar istediğini düşünür. Tam o an film kopmuştur. Sevgili trafik kazasında tam o an can vermiş, haber bir saate kalmadan Alyoşa’ya ulaşmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Şimdi geri dönüyoruz; aslında yeni bir ‘an’a-şeytanla yapılan anlaşma sonucu elde edilen fırsata- giriş yapıyoruz. Alyoşa, anlaşmayı hatırlamaktadır ve bunun bilincinde sevgilisini görmek için dışarı çıkar(saplantılı bir biçimde yine çöpleri atma bahanesiyle elinde çöp torbası vardır. Birçokları belki de bu çöplerin uğursuz bir eyleme götüren vasıtalar olduğunu düşünüp, Alyoşa’nın çöpleri bir kez daha yanında taşımasını aptallık olarak görebilir; özellikle bu tür kritik durumlarda. Fakat karşımızda zaten şeytanla yapılmış ve kendisine güvenilen bir anlaşma vardır. Her şeyin bilincinde, eski bir zamana geri dönülmemiş midir? O halde, mucize buraya kadar yaşandıysa, plan buraya kadar işlediyse, gene işleyecektir.) Alyoşa, sevdiğinin evinin önünden geçerken, ışıkların yanmadığını görür. Dehşet vericidir. Aynı anı, aynı bahtsız anı yeniden mi yaşamaktadır? Şeytanın şarlatanlığına mı alet olmuştur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Elindeki çöplere aldırmadan, sevgilisinin kapısına dayanır. Zile basar. Kimse yoktur. Hiç kimse. Böyle bir anda insan delirebilir. Ama Alyoşa delirmez. Bir sözün söz olduğunu düşünür. Elleri titremesine, yüzü kızarmasına karşın, şimdilik, çöpleri çöp kovasına atması gerektiğini düşünmekten başka yapacak daha mantıklı bir şey bulamaz. Hem zaten şeytandan hesap sorması da imkânsızdır. Bir anın içinde hapsedilmiş gibidir ve şeytan çağırıldığında bitiveren bir uşak da değildir. Çöplerin bulunduğu konteynıra gider, çöpleri konteynıra atar, caddeye tekrar bakar. Yolun sağında solunda bekleyenlerden biri, henüz yola çıkmamış sevgili olabilir mi? Hayır! Aldatılmıştır…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Gözlerinde yaşlarla geri döner, şeytana lanet eder, tam bu lanetle meşgulken, dönüş yolunda bir ışık gözüne çarpar. Sevgilisinin penceresinde şavk vardır. O içeride midir? Adımlarını hızlandırır. İşte, sevgili tam perdeyi örtmek üzereyken, Alyoşa onu görmektedir! Elini heyecanla havaya kaldırır, sevgili fark eder. Sevgili, yani onun için Tanrı’nın yüzü önüne çıkıvermiştir! Tanrıyı görmüştür. Kendinden geçer. Sevgili, ona beklemesin işaret eder. Alyoşa, evin önünde sevgiliyi bekler. Sevgili, Alyoşa’nın yanına varınca heyecanla şöyle der; “inanamayacağın bir şey oldu!” Alyoşa, “biliyorum” der. Sevgili “asla bilemezsin” diye cevaplar hızlıca. Alyoşa, “zaten şu an yeterince inanılmaz” diyerek bu inanılmaz heyecana ortak olmak ister. Fakat sevgili, Alyoşa’nın kendisini anlayamamış olduğundan emin, onu sakin bir biçimde, kaldırımın köşesine oturtur. “Dinle” der;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“ Ben bu yolculuğa daha önceden de çıkmış ve Sen, ben uzaklardayken bir trafik kazasında ölmüştün. O zamandan beri bu duruma içerledim. Fakat hiçbir zaman Tanrıya isyan etmedim. Ve bu acıdan sonradır ki, senin, Tanrının bana en yakından görünen yüzü olduğunu artık öğrenmiştim. Rüyamı gerçek mi olduğunu anlayamadığım bir anda sana dedim ki; beni kendine düşüren ilk halini kaybettiğim o günün elemiyle bugünlere kadar geldim. Fakat o kadar aciz bir kulum ki, senin o yüzün dışındaki hiçbir yüz, bana sevimli gelmiyor. Bu durumumla, cennetine bile layık olmayabilirim; Ama sen, herkesin seni görmek istediği haliyle zuhur edebilen bir yaratıcıyken, şu gariban kulunun dileğini de geri çevirmezsin. Vakti zamanı geldiğinde, seni en güzel tespih ettiğim ‘yüz’ünle bana bak. Senin o güzel yüzünü kaybettiğim an, bulduğum an’a dönüşsün. O zaman, sen bana cevap verip dedin ki: Şeytan bile bu arzuna uyarak, hizmetkâra dönüşür. Zira sen, acziyetini, cahilliğini kabullenip, yine de bana sığınmak istersin de, ben sana istediğin hal üzerine gelmem mi?”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3696626642880431570?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3696626642880431570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3696626642880431570&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3696626642880431570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3696626642880431570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/01/tanrnn-yuzu.html' title='Tanrı&apos;nın Yüzü'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0s6B6x0DiI/AAAAAAAAAls/K79iND0TG-U/s72-c/1226677191domuz_20tanri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-3482125529178158704</id><published>2010-01-07T16:11:00.011+02:00</published><updated>2010-02-26T17:49:18.232+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>MAVİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0XtOJRSy2I/AAAAAAAAAlc/cHAMvpUg_Ww/s1600-h/Wassily_Kandinsky_-_Munich-Schwabing_with_the_Church_of_St__Ursula.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5424002153500035938" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0XtOJRSy2I/AAAAAAAAAlc/cHAMvpUg_Ww/s400/Wassily_Kandinsky_-_Munich-Schwabing_with_the_Church_of_St__Ursula.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 400px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 278px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Mutfakta kendime çay demleyip, sigaramın dumanını boşluğa bıraktığım bir anda, duvarın üzerinde yapıştırdığım küçük kâğıttan tekrar okudum Pascal’ın değişini: “Her seçiş bir vazgeçiştir.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Sonra, mavi gözlü hakikatim aklıma geldi. Beni aşka düşüren insanoğlunun gözlerinde parlayan ve onun çok ötesine imalar gönderen mavi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Maviyi seçmenin de bir bedeli var mıydı? Hayır, asıl bedel, onu seçmemekle ödenir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Yalnızca-dünyevi aşkın gözlerinde parlayan- bir renkten bahsetmiyorum, bu bir algılama biçimi. Hayatımdaki en derin renk mavidir. Ama bu sadece benim hayatım değil ve mavi sadece benim hayatımda derin değil. Ona benim vaktimden çok evvel derinliğin rengi demişler. Eskiler daha iyi bilirmiş bu işleri. Renklerin kendilerinin sıradanlaştırıldığı hayatlarımızda, sıradan bir renk olarak kaldı mavi. Ama ruhsal tekâmülün, eninde sonunda maviyle buluştuğu bir nokta var; Gökyüzü, aşkı yaşamak isteyenlerin ve ilahi olandan mesaj bekleyenlerin sığınağı. Sonra bir de şu deniz, okyanus… Derinlik kısacası, oradan gelmez mi, maviden?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Dünyaya kırmızılar içerisinde geliriz ve kırmızıyla ölüp, siyahla örtünürüz. Bu gidip gelmenin arasında diğer renkler ve tonlarla da ilişkilerimiz sıkıdır. Ama gerçek değişmez; hayat mavidir. Kırmızılar içerisinde geldiğimiz dünyaya uzaydan baktığımızda maviyi görürüz. Uzay siyah olabilir, ama insanoğlunun –damarlarından kırmızılar aka dursun-can veren rengi gene mavi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Aşkın rengi kırmızı derler. Bunu yalanlayamam. Âdemoğlunun bir başka Âdemoğluna( bu ifadede dişillik ve erillik aynı anda vardır) vurulması, aşkın girizgâhıdır. Başlangıç kırmızıdır, fakat o aşk hep mavide yaşanır. Kırmızı perdesini kaldırdığımızda, aşkın mavisidir görünen; kırmızının, aşkın bize düşen payı olduğunu o zaman anlarız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Her şey özgürlükten gelir; maviye özgürlüğün rengi denmesi boşuna değil. Dünya tuvali, maviden mürekkep. Aşka tutsaklıktır diyenler, onun kırmızısında takılıp kalanlar, bu perdeyi kaldırıp maviyi göremeyenlerdir. Mavi sonsuzluktur da.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;O halde, dünya tutsaklıktır diyenler de yanılıyor olabilirler mi? Eğer dünya maviyse, saf bir özgürlük hatta sonsuzluksa, nasıl olur da aynı zamanda tutsaklık olur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Yitiş, maviden kopuşla başlar. Gökyüzünü kızıla çaldırmamız, denizleri bir karabatağa dönüştürmemiz, maviyle ilişkimizi açığa serer. Diğer renklere yapılan muamele de aynı derecededir; her şeyi griye boyayıp duran ve sonra hayata küsen çocukların tutsaklıkları kendilerinden menkul.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Vassily Vassilyevich Kandinsky’nin mavi çabası, grileşen dünyaya bir cevaptı bu yüzden. Ne zaman gri beni yorsa, onun tablolarında, kendimi sükûnetin kollarında, asıl ‘an’ımda buluveriyorum. Sonsuzluğun bir 'an'ı varlığımı silikleştiriveriyor (olumsuz manada değil!). O zaman bilincimin arkasındaki engin mavilik zuhur ediyor. Kendi küçük dünyam, mavinin görüntüsüyle, sonsuzlukla bağını hatırlıyor. O zaman sonsuzluğa tanıklık ettiğimi anlayabiliyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Sanat’ın niçin mavi olduğunun, mavi olmayıp da sanat denilen şeyin neden sanat olamayacağının açıklamasını Kandinsky’den değil, sonsuzluktan ediniyorum ben. Gri bir duvara, gri bir boya sürerek neyi ne kadar değiştirebilirsiniz? Oysa bize, unutmak üzere olduğumuz maviliği hatırlatacak mavi düşlerle boyanmış bir fırçaya ihtiyacımız var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Mavi bize özgürlüğün güzelliğini vaat ediyor. Öte yandan, biz onu gökyüzünden alıp, bayraklarımızın ve flamalarımızın rengi olarak damgalarken, geride bir gri ton kalıveriyor gittikçe koyulaşan. Sonra özgürlüğün sadece söylemlerimizde, simgelerimizde, kumaşlarımızda temsil edildiğini haykırıp, onun adına savaşıyoruz güya. Düşlerimizde mavi yok.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Maviyi sevdiğimiz iddiasında, her hareketimizle onu inkâr ediyoruz. Onu dünyamızı kesif bir gri içerisinde bırakmak için çırpınıp dururken, göremediğimizi iddia ediyoruz. Kimileri de küsüyor maviye. Mavi yoktur diyor; morlara bürünüyorlar. Evet, bu sırada bir mor çıkıyor karşımıza.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Mavi’de- uçamayıp kalanların,yüzemeyip- boğulanların rengi; morlarımız da var. Hem de sayıları o kadar çoğalıyor ki-kendi hayatımızda da-! Mavi’nin kanayan vücudundan mor akıyor. Hayat çürüyor, morarıyor. Mavi küçük küçük öldürülüyor yaşantılarımızda, büyük büyük kanıyor… Maviye indirilen yumruklardan sonra, haddini aşmış bir mor, maviyi inkâr ediyor; varlığın fonu hep maviyken. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-3482125529178158704?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/3482125529178158704/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=3482125529178158704&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3482125529178158704'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/3482125529178158704'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/01/mavi.html' title='MAVİ'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0XtOJRSy2I/AAAAAAAAAlc/cHAMvpUg_Ww/s72-c/Wassily_Kandinsky_-_Munich-Schwabing_with_the_Church_of_St__Ursula.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-942510888953887342</id><published>2010-01-04T16:24:00.016+02:00</published><updated>2010-02-26T18:03:08.674+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Yeni Bir Dayanışma Biçimine Doğru</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0H7b_JIQjI/AAAAAAAAAk8/oWEbMU-Wru8/s1600-h/dayan%C4%B1%C5%9Fma.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5422891884555551282" src="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0H7b_JIQjI/AAAAAAAAAk8/oWEbMU-Wru8/s400/dayan%C4%B1%C5%9Fma.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 290px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 400px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;G-&lt;/strong&gt;Bakın… Çocukken devlet başkanı, general ya da herhangi başka bir şey olduğumu ya da olabileceğimi hayal etmem- hayal gücümü biraz zorlamadıkça- çok zordu. Bir piçtim, toplumsal düzende yer almaya hakkım yoktu. Ayrıksı bir kader istediğimde geriye bana ne kalıyor? Özgürlüğümü, imkânlarımı ya da sizin dilediğiniz gibi yeteneklerimi- yazarak yeteneğimin olup olmadığını henüz bilmezken-azami kullanmak istediğimde? Bana bir Aziz olmayı istemek kalıyordu, başka bir şey değil, yani insanın inkârı olmayı istemek.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;M. G&lt;/strong&gt;- Azizle suçlu arasında nasıl bir benzeşme görüyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;em&gt;&amp;nbsp; &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;em&gt;G- Yalnızlık. En büyük azizler biraz yakından bakıldığında suçlulara benzerler, size de öyle gelmiyor mu? Azizlik korkutur. Toplumla aziz arasında görünür bir uyuşma yoktur.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;em&gt;( Medeleine Gobeil’in Jean Genet ile söyleşisi Nisan 1964 de Playboy dergisinde çıktı. Metis seçkileri, ‘Jean Genet, Açık düşman’ adlı kitapta bu söyleşi bulunabilir.)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kurtarıcılarımızı bekleyip durduk; içsel ezikliklerimizin arasında sıkışıp kalmışken, yargılarımızı değiştirip, düşüncelerimize olan bağımlılıklarımızı sorgulayıp atıvermişken. Şahsım, ilk yazılarını -o da yarım yamalak- çıkardığı zamandan bugüne o kadar büyük bir karanlıkla muhatap oldu ki, eski fikirlerimin keskinliği yüreğimi kanattı. Tamam, ben de yanılmıştım. Düşmüştüm ( düşüp kalkacaktım ben de). Aşırılıklar beni de kurbanı olarak seçmişti. Hz. İsa’nın telkinlerine uyamamış; yargılamış ve yargıladığım şeylerle yargılanmıştım. Sonra bir ışık çıktı karşıma; “çözmek istediğin boyunduruğu önce kendin takacaksın” diyordu. O zaman Azizlerin hayatlarını da gördüm; nice bağımlılıklara onlar da düşüvermişler, kimi cinayet işlemiş, kimi sefihliğinde eğlenmişti. Ama ben, onlar gibi dönüşebileceğimi de bilmiyordum. Eski tamamen yadsınıp, bu adamların ‘aziz’ unvanlarına layık bir ‘yeni hayat’ beni kuşatabilir miydi? Sonra, çok sonra, bunu istemenin bir tür ‘kibir’ olduğunu gösterdi bana hayat. Tam burada sefihliğin ve sefilliğin merkezinde, sevgiyle dolmak da mümkündü. Zaaflarım beni, ‘yanılmazlık’ doktrinlerine kapılmaktan koruyacaktı. Belki de, kayıp zamanların anlatmak istediği şimdi zuhur etmişti; En büyük zaaf, en parlak ışığın potansiyel halidir. Ya da ‘ günaha’ bulanmamış insanı kabul etmeyen Tanrı zaten bunu dilemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir çaba gereklidir; nerede olunursa olunsun, zulümle, zalimle mücadele etmenin güzelliğini öğretip duran bu çabadır. Başkalarına el uzatabilmemiz için kendimize dönüp, zaaflarımızın rehberliğinde yolumuzu takip etmeliyizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piçler hiç örgütlenemedi. Düşmüşler kaldırılmadı. Ve şu tertemiz politikacılarımız, dünyanın bu pis halinden ötürü ‘damgalı günahkârlar’ olarak bizi seçtiler. Onların bahaneleri vardı ve –gözlerinde-nihai suçlular bizlerdik. Dünya bu kadar boktansa; bizden ötürü ve onlara rağmendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat şu dünyanın, şu ruhsuz dünyanın iktidarları da hep bu adamlar olmadılar mı? Dindarlardı, katı ahlakçılardı, namus ve şeref ağızlarından düşmezdi ve kutsal olanı tanırlardı. İlkeliydiler, cillop gibi elbiseleri ve pek parlak yüzleri vardı hepsinin de. Hatta öyle ki, ben bile bu kutsal, din, şeref, namus sözlerinin büyüsünde kandım onlara. Sonra gördüm tabi, gördüm söylemlerinin perde arkasını. Bu namus ve bu ahlak sözlerinin acıtıcı yanını kavradım ben de. Ve artık bu namusa karşı namussuz, bu dindarlığa karşı dinsiz, bu çeşit ahlaka karşı ahlaksız olmak gerektiğini öğrendim onlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların bütün ahlakçılığı, kendi kibirlerini beslemek, yükselmek ve saygınlık kazanmak için, maddi hedeflerini tatmin etmek içindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman bütün düşmüşlere sığındım tam bir piç olarak. Benim yuvam bu insanların bağrı olacaktı. Biz kandırılanlar, orospular, piçler, ahlaksızlar, işsiz sefiller, iliklerine kadar sömürülen çalışanlar, serseriler, uyumsuzlar, kendilerini tüketenler, aç bırakılanlar, uyuşturucu kullananlar, sefihler, eşcinseller, hepimiz birleşmeliydik; kendinizi mikroptan arındırır tavırlarınızla özenle ötekileştiren size karşı. Ve size göstermeliydik yoz ahlakımızı. Mademki her şeyin sorumlusu yine bizlerdik; o halde, biz bu sorumluluğa açık seçik düşüncelerimizle talip olacaktık. Bu dünya sizin iktidarınızda, bizim yüzümüzden bu hale gelmişse, sizlerin boş hükümlerine gerek var mıydı? Mademki eninde sonunda her şey bize yapıştırılacaktı, o halde biz de sizden isteyecektik’ iktidarın’ iplerini; bizler olduğunuzun farkında olmayan sizlerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumluluğu kabul etmeye hazırız. Biliyoruz, sizden de sorumluyduk- ki zaten zaman zaman sizlerdik-. İnkâr edemiyoruz. Her şeyden sorumluyuz, o halde her yerde olmalı, sorumluluğumuzu bilinçli bir biçimde örgütlemeliydik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böylece, düşmüşler, düşürülmüşler, bayağılaştırılanlar, sefiller ve sefihler için örgütlü bir sevda hayali doğmuş oldu. Artık şunları söyleyebiliyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır! İçimi altüst eden başka bir derdim var şimdi! Kürek mahkûmları arasında da kalp ve ruh sahibi bir adam bulunabilir. Orada da insan sevip yaşayabilir. Istırap çeker. Orada da bir kürek mahkûmunun uyuşuk gönlünü yumuşatacak şeylere rastlandığı görülmüştür. Orada da ıstırapla, iç ağrılarıyla büyümüş bir ruha yeniden can vererek bir kahraman yaratılabilir. Böyle yüzlerce adam vardır ki onlara karşı biz suçlu durumundayız. Ben ne için düşümde şu çıplak ve aç çocuğu gördüm? Bu bir irşattı. Sürgüne işte o yavru için gideceğim. Evet, bu dünyada herkes, herkese karşı suçludur. Herkes yavrudur. Dünya büyük ve küçük çocuklarla doludur. İşte onlar için ben kurban olacağım. Toplum adına birinin kurban olması lazım." (Dostoyevski, Karamazof Kardeşler )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkese açık bir hayal; ideolojilerin ayrıştıran öğelerini törpüleyebilen herkese açık, birleştirmeyi ilke edinmiş ruhların emek sahası. Ezen bir dil olmamak için gayret etmek isteyen herkese açık, damgalanmaktan korkmayan herkese açık bir örgütlü sevda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iktidarın dışlananlarına yapıştırdığı yaftalar vardır. Grubumuzu neden bu yaftalar üzerinde kurmayalım? Sürekli ‘atık’ olarak kalanlarla dayanışma, insanın genelde kendine bakmaktan korktuğu gerçekle yüz yüze gelmesini de sağlayacaktır. Gelen zaten piçlerle dayanışma için gelmiştir ve piç sayılmayı kabullenmiştir. Herkes bir diğerinin potansiyeli olabileceğini fark etmiştir. Herkes bir birine dönüşebilir ve içsel olarak herkes herkesten sorumludur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bu bizim kendimizle mücadelemiz olacak; duyarsızlığa, vicdansızlığa düşürülmek için kurgulanmış bir ‘medeniyette’ kendimizle mücadele etmek için, ötekine ihtiyacımız vardı. Bu yüzden dayanışmalıydık. Fakat nasıl bir dayanışma biçimi bizim muradımızı dile getirebilirdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyutlamalar, idealler bizim için sadece gerçekte ne olduğunu göstermenin araçlarıdır. Hayır, bunların amaçlaştırılmasıyla ilgilenmiyorum. Yaşamımızın merkeziyle ilgiliyim. Öyle ki, hemen şimdi, bir şey olmak için değil, şimdi, olması gerektiği için yapmalıyız yaptıklarımızı. Aşağılananlardaki güzelliği gördüysek yapmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozulan toplumu değiştirmek için harcanan onca çaba boşa gitti. Toplum ahlaksızdı, niteliksizdi, hastaydı ama değişti mi? Oysa iki kişi arasındaki ilişki biçiminde karşılıklı anlayış egemen olmadıkça insan doğasında pek az şey değişebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Erich Fromm bu yüzden söylemişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Dev makinenin insanlıktan uzaklaşmış toplumuna karşı zafer kazanma yolunda bir umut varsa eğer, bu umut, geleneğin değerlerinin yaşama geçirilmesi ve sevginin ve bütünselliğin olanaklı olduğu bir toplumun ortaya çıkması koşuluna bağlıdır.” ( Erich Fromm, Umut Devrimi, Payel Yayınevi, İstanbul, Haziran 1995, s 103)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları yaşama geçirmek için ise gerekli olan şey, insanın kendine özgü yanlarını besleyen bir dayanışma türüdür. Demek ki dayanışma biçiminin ‘şahsiyetçi ‘olması gerekmektedir. Şahsiyeti toplumun içerisinde eriten bir toplumculuk değil, toplumla şahsiyeti barıştıran bir dayanışmacılık gereklidir bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu dayanışmacılığın da maddi menfaatler için bir araya gelmiş kişilerin ya da kodamanların kendi çıkarlarını konuşturdukları bir hal almaması için ‘mana’da temellenmesi lazımdır. Sevgi, dostluk, kardeşlik, hak, manevi bir alanın içinden çıkıp gelmektedirler ve insanları birbirine en güzel şekilde bağlayan değerler bunlardır. O halde bu dayanışma biçiminin bu duyguları ortaya çıktığı alanı tasvir ederek, dayanışmanın ne için yapıldığını da göstermesi gerekmektedir. Bize gereken ‘metafiziğin’, şu sonsuzluğun, bizim için doğurduğu güzelliklere sahip çıkmaktır. O halde bir hareketin, ‘dayanışmacı’ olduğu kadar ‘şahsiyetçi’ ve ‘şahsiyetçi’ olduğu kadar, şahsiyeti maddi çıkarlara değil, manevi tatlara hizmet ettiren ve insanları kucaklaması için teşvik eden ‘metafizik’ bir hareket olması lazım gözükmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahsiyetin ahlaki özgünlüğü için daha geniş bir özerk alan yaratıldığı ama öbür taraftan da bu şahsiyetlerin, bireysel amaçlarını aştıkları, sorumluluk paylaştıkları bir alanda ‘umut’ vardır. Bu-bir zaman geleneklerin kendi zamanlarının koşullarında- yaşattığı ama bu çağ için oldukça- yeni bir bakış açısıdır. Yine de şu kesinlikle unutulmamalıdır: Ötekilerle bir arada hareket edebilen birbirinden farklı şahsiyetlerin bu yeni sahası, seçkincilik ve üstünlük iddiasında olmamalıdır. Bu sahanın varlığı önemli olacaktır ama böyle bir iddia ortaya çıkar çıkmaz, her şey eski tekdüzeliğine dönüverir. Birçok şeyin değiştirilebileceğine inanmalıdır. Zaten bu inanç olmadan mücadele de edilemez. Ama her şeyin tek bir elin çabası olmayacağı da bilinmelidir. Hiçbir grup, hiçbir gruptan, hiçbir fert, hiçbir fertten üstün değildir (herkes aynı ölçüde yanılabilir fakat burjuvazinin evrensel yanılgıları insanı insan olmaktan çıkarmış ve tabiatı mahvetmişken, ona bir tür hoşgörüyle değil, bir bebeğin ateşle oynadığını gören ebeveynin refleksleriyle yaklaşmalıdır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize gereken farklı notalardan bir ahenk oluşturmak, armoni yaratmaktır. Ve armonilerimiz senfonilerimizi beslemelidir. İnsanlık adına yeni bir eser ortaya çıkmalıdır her daim. Ve bir oluşum kendini bir girizgah olarak görmeli, başka müspet oluşumları tetikleyebilmeli, asla nihayet olduğunu söylememelidir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-942510888953887342?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/942510888953887342/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=942510888953887342&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/942510888953887342'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/942510888953887342'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/01/yeni-bir-dayansma-bicimine-dogru.html' title='Yeni Bir Dayanışma Biçimine Doğru'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0H7b_JIQjI/AAAAAAAAAk8/oWEbMU-Wru8/s72-c/dayan%C4%B1%C5%9Fma.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-1898566148064289490</id><published>2010-01-03T18:17:00.005+02:00</published><updated>2010-02-26T18:10:28.019+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Bir İman Meselesi Olarak Marksizm-I-</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0DDbLKozTI/AAAAAAAAAk0/bEtg9HWjdGQ/s1600-h/122911_2.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5422548822975368498" src="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0DDbLKozTI/AAAAAAAAAk0/bEtg9HWjdGQ/s400/122911_2.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 400px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 258px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Marksizm, Marksı çoktan aşmış bünyesiyle tekrar şişirilmiş, krizleri bir fırsata çevirmek için taktik değiştirerek 21. Yüzyılda yeniden filizlenmenin çarelerini aramaktadır. Solu tek başına kendisine bağlama hülyalarıyla, sosyalist hareketleri boğduktan sonra, Marksistlerin sloganları yeri göğü inletiyor: “ya sosyalizm ya barbarlık”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Fakat asıl kendisinin dışında, sosyalist her hareketi boğmak isteyen tutumuyla, Marksizm sosyalizmin en büyük düşmanıdır. Sosyalizmin Halleri adlı yazımda, bahsettiğim –olumsuz-hal değiştiren sosyalizm biçimi, Marksistlerin ellerinde bir kahra dönüşmüş, mekanik seviyedeki toplumculuktur. Kendilerine bağlayabilecekleri yegane ‘sosyalizm’ dizgesi budur. Gerçeğin ta kendisi olarak savundukları toplumculuk biçimi de bu olmaktadır; bu çeşit toplumculuk, tek toplumculuktur nazarlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marksist olmadan sosyalist olunabilinir mi? Marksistler arasında, bu soru karşısında lafı evirip çevirenleri olduğu kadar, düşüncelerini direkt dile getirenler de vardır fakat şu konuda birleşirler; Marksist olunmadan, sosyalist olmak, ilkel bir tür sosyalizme bağlanmaktır (bu fikrin oluşmasında Marks’ın katkısı da büyüktür).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marksın –yersiz-uzlaşmazlığı sosyalist hareketi boğup, kendi düşüncelerini de bataklığa saplayan en büyük etken olmuştur. Komünist manifestoda ilkellikle itham ettiği ve kesinlikle karşı çıktığı sosyalist fikirlere olan tepkisi, sosyalizmin tepesine demir bir yumruk gibi inivermiştir. Marks sosyalizmi geliştirmemiş, tam tersine, onu sadece kendi düşünsel temellerine bağlayarak durağanlaştırmış ve en sonunda kısırlaştırmıştır da. Sosyalizm olarak adlandırdığı-toplumsal mekanizm-sosyalizmin sadece despotluğun halleri şeklinde ortaya çıkmasına ve inanılmaz derecede-eleştirdiği- mekanikleşmeye aracı olmuştur. Bu haliyle Sosyalist Haller, umudu değil, umutsuzluğu ve dehşeti vaat eden, bir çeşit barbarlık halleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barbarlık elbette ki uzlaşmazlıkla doğrudan ilgili değildir. Uzlaşmazlık insanın temel haklarının gaspı konusunda sürdürülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bakımdan elbette söylenmelidir: Marksın reddettiği sosyalist fraksiyonlar da Marks’ın sosyalizm algısını eleştirmiş, reddetmişlerdir. Ama bu bir bakıma külli reddedişlere dönüşmüş, birinin doğru yaptığını, öbürü, sırf bir yanlışı yüzünden görmek istememiştir. Bu, bir çeşit –çağdaş- faşizmin ve şovenizmin yansıması olmuştur kuşkusuz. Bu neyi göstermektedir? Her çeşitten ‘asıl olan bendedir’ düşüncesinin yarattığı vahşetten başka hiçbir şeyi! ‘Asıl olan bendedir’ söylemi bir iddiadır, bir kırbaçtır kuşkusuz. Ama iddia şöyle olmalı değil midir; “Asıl olanın kimde olduğunu bilmiyorum! Sadece şunu biliyorum: Ben şu an, benim tarafımdan yapılması gerekeni yapıyorum ve temel insani değerlerin toplumsal dizgede yer edinmesi için bir hareket sergilemek istiyorum. Çünkü bu şekilde kendi üzerimde yok olma alametlerini gördüğüm insan denen var oluş biçimine de el uzatmış olacağım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz eleştiri de gereklidir, uzlaşmazlık da, fakat ‘sidik yarışı’ gerekli midir? Bir çeşit yeni fanatizm zorunlu mu? Militanca ruh, gerçek ruhsuzluktur, şahsiyetsizliktir. Ezberdir, taklittir, kopyala yapıştır mealinde özetlenebilecek bir var olamayış sancısıdır. Dünyanın militanlara değil, vicdanlarına tutulmak için dayanışan şahsiyetlere ihtiyacı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizmin her yolunu Marksa çıkarmak için elden ne gelirse yapılır. Oysa Marksizm’in tecrübeleri ve sosyalist hallerine rağmen Marksistler, sosyalizmin kendi yorumlarının- ötekileri yargılayıp dururlarken- ‘ilkel’ sosyalizm türleri arasında yerini aldığını asla söyleyemezler (tarih isterse bin defa göstersin bunu kendilerine). Zira Marksistlerin önemli bir yekunu tarihi okuyamama hastalığına yakalanmıştır. Militanca bir ruhun esiri olmuşlardır. Bu militarizmin ta kendisidir: yargıladıkları bir çok şey kendi üzerlerinde tezahür etmiştir fakat -çok az bir kısım olmak üzere-Marksistler bunu görecek yetilerini de kaybedivermiştir(zira nihai yanılmazlık doktrinleri vardır nazarlarında). Görenleri de içlerinde barındırma yanlısı değillerdir. Marksizm’in onlara yüklediği nosyon yüzündendir bu; “Tamam, Marks yanlış yorumlanmış ama yine de tek doğru benim doğrumdur(bu bir din midir?)” Paradigması var oldukça, bu böyle sürüp gidecek, Marksizm yarı tanrıya sahip bir militan din olarak, müritlerini kutsayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allahın kitabını inkar edenler, yeni bir dinsel iklimle, yeni bir kitabın, ‘Das Capitalin’ müritlerine dönüşüvermişlerdir. Bu kitabı inkar etmek, başka bir günahkarlık biçimini ortaya koymuştur. ‘Günahkarlar’ kelimesi ‘Faşistler’ kelimesiyle yer değiştirir. Kendilerine aykırı her söylemin ve düşüncenin sahibi şu ‘zındıklar’ Tanrının kitabını reddetmiş kişilerin yerine geçirilmiştir. Sadece Tanrıya tanrı denmez, kafire de kafir. Oysa dinsel ifadeler-ki mevcut olduğum dini dizge- kafirlerin haklarını da gözetebilmektedir. Ama bu güya pek insancıl, pek barışçıl, faşizmden pek ak, yeni dizgede, ‘en iyi faşist ölü faşisttir (faşizm Marksizm’in içinde yankılanışıdır bu ifade. En sonunda, faşizmi gerçekten yaratır;tekrar tekrar). En kötüsü, bu ifadeyi kullananların, nihai bir barış, şiddet dışı bir gelecek hayalini yaşatmalarıdır; bu, samimiyetsizliğin dibidir. Faşizmin yaptığının aşağısındadır bu yüzden. Zira faşizm, söylemlerini eylemlerine uydurmada daha samimi ve gerçekçidir; vaat ettiğini yapmakta daha yeteneklidir. Ya şu terörizmin her çeşidine sempatiyle bakmayı alışkanlık haline getirmiş Marksistler? Vaat ettiklerinin tam tersini yapmakla sofistike yalanlarıyla süsledikleri faşizmin dibini zevkle yalamış olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet için tanrıyı yok ettiklerini söyleyenler, kendi putlarını pek acele dikiverdiler. Ve bu putların acımasızlığı, yeni put dikicilerin, adaletsizliğin beşiği olarak gördükleri eski tanrı inancını mumla aratacak cinstendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki, Marksizm bir iman meselesine dönüştüğü ve -kendilerince- put olarak görülen ilişkiler yıkılıp atıldıktan sonra yeni bir tapınağın, en cilalı putu haline getirildiği için, Marksistler,-neredeyse- hiçbir tarihi olguyu, olgunun ortaya çıktığı zamanın şartlarını göz önünde bulundurarak değerlendirmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu halleriyle Marksı en az anlayanlar da Marksistler olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihe bir tek gözden bakılabilir mi? Tarih, bakanın baktığı pencereden gördüklerini yansıtır. Sınıf mücadelesi, ırklar mücadelesi ya da Darwinin deyimiyle türlerin mücadelesi vs. Marksistler Darwinist bakış açısını sınıflara, Irkçılar ve Faşistler de ırklara yoruvermişlerdir. Ama bakış açısının odağında değişmeyen şey ‘çatışma’nın kendisidir. Bu, aynı zamanda evrim tarihidir de-fiziksel ve ruhsal bir evrim-. Ama tekerlek hep ileriye doğru da gitmez. Görmek isteyen göz, neyi görmek istemektedir? Kuantum bize yanıtını sunar; gözlemci, gözlenenden ayırt edilemez ve hatta daha da ötesini söyler: Gözlemci, gözlenendir. Pek tabi, kendilerini külli politizme koyuvermiş olanlar,kuantum teorisinin ulaştığı noktaya bakamayacaklardır bile, ki nerede kaldı yorumlamak ve anlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“xx. yüzyıl, her türlü ahlaktan sıyrılmış bir politikanın etkisiyle sarsalanıp yozlaştırıldı. Her dürüst kişiden beklenen şeyler, devletler ve onları yönetenler için gereksiz görüldü. Devletlerin yaşayabilmesinde salt bencillik üzerine değil, ama aynı zamanda şefkat üzerine de kurulu daha yüce biçimlerin aranacağı saat gelip çaldı ve artık en uç noktadayız.” (Solijenitsin, Rusya Nasıl Kurtulur?, Remzi Kitabevi, s24, İstanbul 1992)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Despotik devletlerin sırf burjuva devletler olduklarından ötürü despotik nitelik taşımadığını komünist devletlerin iktidarında açık seçik görmüş olduk. Yine de Marksistler ve Leninistler, Bu devletlerin zaaten kendilerine ait olmadığını, Marksizmden saptıkları, Leninizme ihanet ettikleri için bu hale geldiklerini iddia ederler. Oysa SSCB’nin despotik niteliğine geçit veren temel paradigma Marks’a aittir ve Lenin bunu uygulamıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsanların maddi varoluş koşullarının, toplumsal ilişkilerinin, toplumsal varlıklarının, onlardaki tasarımları, görüşleri ve kavramları, kısacası insanların bilincini de değiştirdiğini anlamak için daha derin bir bakışa ihtiyaç var mı?” (Marks ve Engels’in elinden çıkma Komünist Manifesto, 2. Bölüm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru cevabını ele verir; Marksa göre başka bir ihtiyaç yoktur. Maddi yaşam biçimimizin değişimi, ‘otomatik’ olarak manevi yaşam biçimini de değiştirecektir ve ona göre bu çok iyi yönde bir evriliş olacaktır. Oysa öyle mi oldu? Koca bir ‘HAYIR’. Ne maddi yaşam biçimindeki değişim zihinleri külliyen dönüştürebilir, ne de bu yavan değişim, insana dair anlamlı değerlerle gerçekleşmeden ‘daha iyi bir yönde’ olur. İşte tecrübeyle sabittir! Nietzsche’nin öngörüsü çıkıvermiştir (tekrar ediyorum ama, görmezden gelmek isteyenler için yeniden hatırlatıp durmalı):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sosyalistler günümüz insanlığı arasındaki mülkiyet dağılımının sayısız adaletsizlik ve şiddet eğiliminin bir sonucu olduğunu kanıtlarken ve böylesine adaletsiz bir temele dayalı bir şey karşısındaki her türlü yükümlülüğü in summa(tümüyle)reddederken yalnızca yalıtılmış tek bir şeyi görmektedirler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaletsiz duygular, mülkiyet sahibi olmayanların ruhlarında da yerleşiktir; onlar hiç de mülk sahiplerinden daha iyi değillerdir ve hiçbir ahlaki ayrıcalıkları yoktur, çünkü bir noktada, onların ataları da mülk sahipleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekli olan mülkiyetin, zor yoluyla yeniden bölüştürülmesi değil, bunun yerine duyarlılığın aşamalı dönüşümüdür; adalet anlayışı herkeste daha büyümeli, şiddet içgüdüsü ise daha zayıflamalıdır.” (Friedrich Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca, s 299-300 Say Yayınları, 1.Baskı İstanbul 2003 s 287)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha derin bir bakışa ihtiyaç vardır. Ama Marks, yukarıda aktardığımız temel yargılarından biriyle bu derin bakışı ketlemiştir ve şunları da söyleyerek Marksistlerin terörizme bir sevdaya bakar gibi bakmalarına neden olmuştur ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tek kelimeyle komünistler, mevcut toplumsal ve siyasal durumlara karşı her yerde ve her çeşit devrimci hareketi destekliyorlar.” (Marks ve Engels’in elinden çıkma Komünist Manifesto, 3. Bölüm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Püriten bir imanla; “Marks söyledi işte, her çeşit sistem karşıtı harekete destek vereceğiz” türünden yargılara sarılmış Marksist militan zihniyet, can kayıplarını 2. Dereceye, amacı ise 1. Dereceye koyuverir. Canların kıyılması karşısında kayıtsızdır. Bu kayıtsızlığını da, mevcut dizgedeki iktidarın kayıtsızlığına vurgu yaparak onun üzerinden aklamaya kalkar. “Ben yaptım ama o da yapıyor” yahut “onun yaptığının yanında benimki ne ki?” veya “onunki vahşet için, benimkisi yüce bir amaç için”(Bir itiraf: ben de bir zamanlar bu çeşit söylemlerin en tehlikelilerinin cazibesine kanıverdim) söylemleri ortalıkta dolanır. Ve bu düşünceyi açığa vuran zihniyetimiz hemen kınanıverir: “Bu öneri statükocudur, her geçen gün daha fazla insanın ölmesine neden olmaktadır. Diğer önerin nedir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir pasifizmi mi vaad ediyorum? Hayır. Önerim kuklalar yerine kuklacıyı muhatap almaktır. Sistemin güç kaynakları artık robotik ve mekaniktir. Şu cümlelerden hareketle eylemselliğinizi belirleyebilirsiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan yaşamını iliklerine kadar denetlemeye bu derece hevesli olmuş, hevesli olduğu ölçüde bunu bu derece başarıyla gerçekleştirebilmiş bir iktidarın artık tamamı ile insani bir takım emellerin ve durumların karmaşık ilişkilerinden doğan alışıldık bir iktidar türü olduğunu düşünmüyorum. Bu bakımdan mevcut iktidar biçimi, süregelen iktidarlara gösterilen tepkilerle yumuşatılıp insanileştirilecek kadar insani olmadığı için, şimdiye değin herhangi bir iktidar yapısına karşı gerçekleştirilmiş eylemlerle kontrol edilemez. Karşımızdaki iktidar makinelerin iktidarıdır ve bunun bilinci ölçüsünde ona karşı bir direniş söz konusu olabilir.”(Kali Rind, Fukuyama’nın Serabı Camus’un Vicdanı adlı makale)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize nasıl kast ediliyorsa( eğer bu biz, kendi içerisinde ötekine tolerans üzerine, temel haklardan kurulu bir biz ise), biz de -bize kast edenlerin dünyasında yaşayanlara değil- bizzat bize kast edenlere, aynı cevabı verme hakkını daima elimizde bulundururuz. Kast edenleri yakalayamamışsak, onlara benzettiklerimiz üzerinden intikam alamayız. (Kali Rind, Ulusların İmtihanı ve Türkler adlı makale)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve özetliyorum; İnsana değil, mekanik zihniyete ve insan zihniyetini mekanikleştiren araçlara kast etmelidir. Her zaman da değil, stratejik olarak; soyut ve somut çerçevede.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-1898566148064289490?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/1898566148064289490/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=1898566148064289490&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1898566148064289490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/1898566148064289490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2010/01/bir-iman-meselesi-olarak-marksizm-i.html' title='Bir İman Meselesi Olarak Marksizm-I-'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/S0DDbLKozTI/AAAAAAAAAk0/bEtg9HWjdGQ/s72-c/122911_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-5229201307492184711</id><published>2009-12-17T23:10:00.012+02:00</published><updated>2010-02-26T18:22:36.443+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Ulusların İmtihanı ve Türkler</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyqerL64OMI/AAAAAAAAAjk/XseGQAsq6wI/s1600-h/ALC005.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416315966637750466" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyqerL64OMI/AAAAAAAAAjk/XseGQAsq6wI/s400/ALC005.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 300px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 300px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;1 &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Amerika’daki Yunanistan Büyükelçisi 29 Ocak 1920 tarihli The New York Times’a demeç vermiş, şöyle deyivermişti; “Türkler kaderci insanlardır. Barış Konferansının bütün kararlarına boyun eğecek ve Mezopotamya, Arabistan, Filistin ve Suriye örneklerinde olduğu gibi kolunun kanadının kopartılmasına ses çıkartmayacaktır. Mustafa Kemal’in çeteleri kolaylıkla dağıtılabilecek durumda olduğu gibi, dışarıdan yardım görmedikleri sürece de, ciddi bir tehdit unsuru sayılamazlar.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kimdir bu Türkler? İngilizlerin ve Avrupalıların öngörülerini darmadağın etmiş ve kaderci tevekküllerinin bir sınırı olduğunu göstermiş bu Türk; şu ‘doğu sorunu’, şu ‘hasta adam’ın varisi, şu Avrupalının, bir zamanlar kendi üzerindeki ‘kutsal kırbacı’ kimdir? O bir Asya barbarı mıdır? Yoksa onlar, vahşi Moğol sürülerinin Avrupa’daki ve Küçük Asya’daki uzantısı mıdır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Avrupalılar Türkler hakkında ne kadar az şey biliyorlar oysa! (Ama Türklerin trajik bir biçimde, kendileri hakkında bildiklerinden de daha az değil!) Onu Asya steplerindeki haliyle, barbarlığının içinde yaşarken görmeye pek meraklı bir üstten bakış kuşatmıştır Avrupa’yı. Doğudan gelen her şey zaten bir tehlike olarak gelmemiş miydi üzerine? Bir tek Hıristiyanlık- o da batılı salgıların bin bir çeşidiyle başkalaştırılarak-batılı midede sindiriliverdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Türk, Avrupalıdan önce kendine işkence etmişti oysa. Bu bilinmekte midir? ‘Etrak-ı bi –idrak’, o Toroslar’ın içindeki bir çoban kabilesi olarak, kendini idrak edememenin alametlerini sergileyip durdu. Etrak-ı bi-idrak’tı gerçekten; ama sade yönetici bir elitin, kendini bilmez tasavvurlarında böyle bir Türk yaşıyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Ama Anadolu coğrafyasına adım attığından beri o bambaşka değil miydi? Asya steplerinde bıraktığı birçok şey vardı onun. Zaten bu örgütleyici kabile, şu etnik töz, halkların içine serpiştirdi kendisini; kültürü o kadar kuşatıcıydı ki, diğer kabileler kendilerini onun gücü karşısında sersemlemiş buldular. Hayranlıklarıyla onun karşısında eğildiler ve Avrupalı gözüyle bu hayranlık, sırf kılıçtan ibaret bir korku imparatorluğuna boyun eğiş olarak görülmeye meyilli oldu. Lakin Cengiz Han; vahşetiyle hayal edilemeyecek büyüklükteki bir coğrafyada kesilmiş başların üzerinde yükselen Moğol hâkimiyetinin çatırtılarını, ölüm döşeğindeyken duymuş olmalıdır. Kılıçlar fetihlerde yetersizdir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;İmkânsız değil bu; kılıçlar da birleştirir; Şu sefil Amerikan Tarihi gösteriyor bize bu gerçeği. Ama Tarih, burada sesini ‘inleyerek’ çıkartıyor. Oysa Türk’ün Devletleri dağıldığında tek bir dil, tek bir kültür, tek bir ırk çıkmadı ortaya( Ve ne yazık Türklük adına atılan bir adım; Türkiye Cumhuriyeti’ndeki etnik dil sürgünü, en vahimi ve tarihsel süreciyle uyuşmazı da- her ne kadar dönemin şartları içerisinde ‘gerekçelerle’ donatılmışsa da-Kürtçe yasağıydı). Şu koca Birleşik Krallık -güya-dağıldığında ise geride anadilleri İngilizceye dönüşmüş zenciler de bırakmıştı. Neden sorulmuyor; Cezayir’de Türklerinkinden az bir Fransız egemenliğinden sonra, neden Türkçe neredeyse hiç bilinmez de, Fransızca adeta anadil gibi itibar görür? Ve bu soruları çoğaltmak mümkündür.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Avrupalı işte! Kendi alışkanlıklarının zararlarını kapatmak için onları başkalarına da mal etmenin yollarını arayıp duran bir kabahatli çocuk gibi davranmayı seçmiş; toyluğun temsilcisi. Henüz büyümüş de değil; ona uzanan parmaklara hiç tahammülü yok; o ne derse doğru oluyor; bir tek filozofları ona ihanet ediyor; o da her zaman değil! Onu en çok sıkan da, aynı oyunu onun dışında, ‘öteki’ olarak gördüklerinin de oynamasıdır. Doğulu halklar daha da güzel oynayacaklardır bu oyunu; ellerindeki kartlar fazladır; “Bizim milletlere yaptığımız karşısında, sizin milletlere yaptırdığınız öğretiler ve dünyaya ettikleriniz var ellerimizde” denilebilir rahatlıkla.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Şüphesiz Türk’ün pek çok zavallılığı, kendisini savunmaktan, cevap verecek zamanının doğmamasından kaynaklandı. Sinir krizleri de geçirdi Türkler. Kıyımlarının içinde bu krizlerin rolü büyüktür. Şu medeni İngiliz; kendi menfaati ile estetik bir biçimde öldürmenin yollarını arayıp bulmuştur. Amerikalı bunu fantezilerle gerçekleştirmiştir. En romantik öldürme biçimini de Fransızlar gerçekleştirdi. İngilizlerin gizli zehirleri vardı, Fransızlar -giyotin bir kenara-, İnce, fazla kan göstermeyen kılıçlarını çektiler, Amerikalılar şırıngaları ve elektrikli sandalyeleri icad ettiler. Ama Türkler! Ah onlar; kabaca öldürüp durmuşlardı. Gizle-ye-memişlerdi. Akıttıkları kanlar ortadaydı. Barbar değiller miydi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Evet, biz de gizlemenin yollarını araştırdık; Türkiye Cumhuriyet’i bir Avrupalı olacaktı. Onu taklit edecek ve hatta onu geçecekti. Biz de medeni olacaktık. Ama bu sefer de ‘medeni’ olma çabalarımızın bedelleri ödetildi bize. Mehmet Akif ona boşuna canavar demedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Ama kim iddia edebilir her şeyi unutturduğumuzu ve bir Avrupalı gibi başkalarının katliamlarını gündemde tutarak, kendi vahşetlerimizin üzerini örttüğümüzü?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Türklerin vahşetleri! Bu ne popüler ve ne haz alınan bir söyleyiştir! Türkler, İnsanlık dünyasından arî, bir melek prototipi olmadıklarına göre (onları böyle gösteren dalkavuklara sürpriz!); savaş onların da üzerine yazılıvermişti. Ama Türklerin vahşetleri, Marks özlemcilerinin, kapitalist eşkıyaların, Avrupa sevdalılarının, “İnsanlık” kelimesini beyinlerin içerisine sokmaya çalışan şu “çağdaşların” ekmeklerini yağladıkları en güzel yağlardan biri değil mi? Sesleri duyuyorum: “Gene unutturuyoruz; devam edin.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Biz Türklerin de başlarını eğmesi gerek. Doğru; bunu yapmasını öğrenmeliyiz. Ama bizim başlarımızı ne eğdirebilir? “Tarihinizle Yüzleşin” deniyor bize. Gerçekten ne güzel söyleniyor! Çiçekli bahçemizin içerisindeki böcekleri görmemizi istiyorlar. Var elbet; vahşetlerimiz var. Güllerimizin üzerinde böcekler de gezindi bizim. Her milletin gezindiği gibi, (Ne yazık. Daha azı için çabalamalıydık); Ama dünyanın bütün vahşetlerinden sanki şu –Batıcılarca lanetli- Doğu sorumluymuş gibi davranmamız isteniyorsa; “orada durun!” diyoruz. Hepsi bu. Ve bu durun; faşizm olarak nitelendiriliyor. Avrupa’nın ideolojilerini, ‘müjde’ olarak kabul edenler de yapıyor bunu. Oysa-şimdi uyanma vakti- ‘kavmi seçkincilik’ de oradan neşet etti!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Biz sizden öğreniyoruz beyler!” Ama sizin kadar da öğrenemedik!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bir de başka bir şey öğreniyoruz sanırım; kültürümüzün DNA’larımıza nakşettiği kodlar, Avrupalıların kültürünü sindirmemizde -kimi yerlerde- çok zorluyor bizi ( Avrupa hayranı okuyucu bu cümleyi şöyle yorumlayacak elbette: Hep iyi yerlerde zorluyor). Eğer “güçlü olan kazanıyorsa” nihai gücün nazarında, şimdi güçlü olan henüz kazanmış da değildir. Güçlü olan, insanın en fazla aradığı ve onu en fazla barındıran şeydir; nihai durak ‘sevgi’dir. Ona en yakın kültürü inşa etmekle meşgul olan bütün kavimlerin gücü kazanacaktır. Buna iman ediyorum. Ve içimizdeki Türklük, birleştirici pek çok öğesiyle, kültüre ne çok şey katmıştır(bu cümleyi geçer geçmez siber ‘kahrolsun kattıkları!’ bağırışları yankılandı kulaklarımda). Avrupalıların çaldıklarının aksine, hissizliği geciktiren duruşuyla, kendisinden tiksinilecek kadar çok şey hem de.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Ve gene uyanın! Türkler tek bir ırk değildir. Türk Kürt’tür, Çerkez’dir, Laz’dır, Rum’dur, Pomak’tır, Boşnak’tır, Alevi’dir, Sünni’dir, Arap’tır, Ermeni’dir, Gürcü’dür, Rus’tur, Fars’tır, Çinlidir. Anadolu’da-ve Trakya’da- Türk olmak gerçekten-Avrupalının kendini Asyadan itinayla ayrı göstermesinin aksine- küçük bir Asya’yı yaşatmaktır; burası bu yüzden Küçük Asya’dır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Ama biz kesildik, kıyıldık, öldürüldük; kendilerine Türk diyenler ve bizi Türklüğe zorlayanlar tarafından. Artık onlarla birlikte yaşayamayız. Ya da, bunun bedeli olarak; Ayrı bir ırk olarak, devletin ikinci kurucusu olmak istiyoruz.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kürtlere söyletilmek istenenler bunlardır. “Sizi bize kıyanlar kıydı” dediğimizde; sorumluktan kaçmakla itham edileceğiz. İnce bir ip var; “Türklüğü ırk zannedenlere lanet olsun! Bu zannediş üzerinden kan kusturan herkese lanet olsun! Kendine Türk, demiş Kürt demiş, Boşnak demiş, Arnavut demiş fark etmez!” Aklımda dolanan lanet budur. “Hayır, her şeyi rahmet kuşatsın” diyorum sonra; ama laftan bir türlü anlamayanlar; en sonunda kendi acıları tarafından daha büyük acılar için rehin alınacaklarsa da bir şey yapamayız (Bir başka düşünce; Pomakları, Lazları, Çerkezleri, Arnavutları Türklük nasıl kucaklayabilmişse, Kürtlük de öyle kucaklayabilecekse, onda birleşelim hepimiz. “Ama bu kucaklama çabası niye? Ben tek başıma var olacağım, kimseyi de kucaklama gayretim yok!” denilecekse, sonuçlarına da katlanılsın. İsrail de böyle diyor; sonuçlarına katlanıyor nihayetinde).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Herkes birlikte ama ayrı olsun; yeni model budur. Aileler bile böyle artık. Hatta Aile, bildiğimiz anlamıyla kaybolmuştur. Fertler aynı evi paylaşır ama ortaklaşmaları zayıflamıştır. Kendilerini bir bütünün parçaları olarak görmekten sakınırlar. İyi midir kötü müdür? Değişiyoruz işte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Haydi! Herkes ayrışsın, Herkes yeniden başlasın her şeye, fakat ey etnikçiler; ve Anadolu Türklüğünü bir etnik, seçkin kavimcilikten örülü olarak gösteren-kendilerine Türkçü diyen o pek anlayışı kıt insancıklar da dâhil-herkes, yıkın! Ama kuracağınız şeyi iyi kurun tekrar. Ayrıştırdığınız şey ne büyük! Bununla gurur duyun. Siz ırkı tekrar yaşatmak için sahnelerdesiniz; isminizin, ideolojinizin şu bu olması hiç bir şeyi değiştirmiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kimliğimizi keşfe çıkalım; ya da onu değiştirelim. Kendimize ne diyeceğiz? “Türk demeyelim, o lekelenmiştir.” Ah! Lekesiz ne kaldı? Marksist mi diyelim? O pek temiz öyle mi? Kürt, Pomak, Çerkez, Yahudi, Hıristiyan ve nihayet Müslüman olarak kalalım. Ama bunlar pek mi temiz kaldı? (Her birinin mensupları, inançlıları sinir krizleri geçiriyor bu cümlede. İnançlara hakaret, bir soya hakaret olduğunu düşünüyorlar. İşaret edileni göremiyorlar) Lekeli olan her şeyi çıkaralım; işte ‘insanlık’ da kulağı pek tırmalayan bir sese dönüşmedi mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bana söyleyin; ayrıştırırken hiç lekeye bulaşmamış neyi inşa edeceksiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bana söyleyin, yeniden başlarken bizi lekesiz kalan ne birleştirecek?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“İnsanlığın onuru mu?” Acı acı gülüyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Türklüğün sayfasını kapıyoruz. Ulus defteri dürülüyor; ama kavimler sırıtıyor ve Marksizm de bu kavimleri kucaklayamayacak kadar beceriksiz tecrübesiyle pusu kurmaya çalışıyor. Kapitalistler ellerini ovuşturuyor. Şirketlerin ağızları kulaklarında. Küçük küçük etnik yapılardan örülü, birlikte ama ayrı ırkların egemenliğindeki zayıf devletler; iştah açıyorlar. Toplumlar birbirleriyle korkutuluyor. Bir başkalaşım çağından gelen ses: “Aman ha, onu biliyorsun; bir vahşidir! Yanaşma ona.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Dünya barışı adına örgütlenelim o halde!” denecektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Sorarım; komşunuzla kaynaşmamış olduktan sonra; dünya barışı adına örgütlenme ‘Öteki’ tehlikesi karşısında bir ‘seçenek’ olarak karşımıza çıkacaksa, bu ne vahim bir örgütlenme olacaktır. Ama ya sonra? Evrensel kültür hepimizi birleştirecek işte. Evrensel kültür?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Her şeyin içini boşalttıktan sonra bir tılsımlı sözcüktür beklediğimiz; O pek lekesiz, pek manidar, içi boşaltılamayacak sözcük.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Getirin onu bana ki; Sende Ben, Bende Sen olayım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;2&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Gerçekte de, “Küreselleşme” ile “Yerelleşme” arasında yakın bir akrabalık, karşılıklı bir koşullama ve teşvik görünüyor. Küresel finans, ticaret ve enformasyon endüstirisi, kendi amaçlarını kovalama doğrultusunda gereken sınırsız özgürlük ve hareket serbestîleri için dünya sahnesinin siyasal parçalanmasına muhtaçtır. Yani, bunların çıkarları “zayıf” devletlerden yanadır: evet, hala ‘devlet’ olan ‘zayıf’ devletler. Böyle devletler kolaylıkla işlerin yürütülmesi için gereken minimum düzeni sağlayan fakat küresel şirketlerin özgürlükleri için etkin bir fren olmaktan uzak, (faydalı) yerel karakollara indirgenebilir.” ( Zygmunt Bauman, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, Ayrıntı yayınları, İstanbul 2000, s. 91-92)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Anlaşılabiliyor mu? Demek ki Irak 15 parçaya bölünebilir ya da 15 parçanın bir devlet görünümünde zuhur etmesiyle ‘yeniden yapılandırılır’. Irak’taki ‘diktatör el’ devrilir; ama bütün diktatörlük döneminde yapılanlardan daha büyük katliamlar bir iki seneye sığdırılır. Olsun, özgürlük ve demokrasi adına yapılıyordur ya! Bauman bunları göremiyor mudur yoksa?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bir de tabi şu ‘Çakma’ Osmanlı modeli gündemdeyken Bauman’ın söylemleri ‘falso’ değil midir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Belki de Türkiye daha da büyüyecektir (bu büyüme ne de iştah kabartır). Ama şu anlaşılmıyor: artık Türkiye diye bir şey (belki ismi hariç) kalmayacaktır ortada! Dönüştüğü şey ne olacaktır peki?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Devletleri zayıflatmak için birliklere sokarsınız ve sonra bu birlikleri zayıflatmak için de daha evrensel bir mekanizmanın içine dâhil edersiniz; alın size ‘bin devletli dünya’. Bütün devletler eyaletlere dönüştürülürler; özgürlük adına küresel güçlerin arka bahçesi olmaya mahkûmdurlar. Sartre’nin “özgürlüğe mahkûmuz” cümlesinin evcilleştirilmiş halidir bu. “Böyle özgürlük olmaz olsun” diyemezsiniz; etiketler sizi bekler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kaçınılmaz son mudur bu? Elbette değildir. Her şeyin planlandığı gibi gitmediğini gösteren tarihi vakalarımız var: Hiksoslar Aşağı Mısırı yerle bir ettiler, Roma barbarlarca ele geçirildi vs.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Ve ‘çağdaş’ dünya terörü de besleyiverdi. İşte, yenidünyanın yeni belası terör olacaktır. Şiddet her biçimiyle damgalanacaktır da. Ama şiddeti damgalayanların ellerinden hala kan damlıyorsa onlara aldanmamalıdır. Fakat temkinliliği elden bırakmayarak, vicdanlarımızın örtülmesine tamamıyla müsaade etmemek için İsa’nın söylediklerini de hatırlamalıyız; “Tökezlerden dolayı vay dünyanın başına! Zira Tökezlerin gelmesi gerekir; fakat vay o adama ki, tökez onun vasıtasıyla gelir!” (Matta, Bap 18/7)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Terör devrim için vazgeçilmez bir silahtır!” diyen Carlos Marighella’nın söylemleri solculara cazip gelebilir. Yine de terör pür şiddettir. Sonuç anlamında, şiddetin karşısında olduğunu dile getirenlerce, bir düzenin temsilciliği iddia edilip durulurken, absürttür!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bize nasıl kast ediliyorsa( eğer bu biz, kendi içerisinde ötekine tolerans üzerine, temel haklardan kurulu bir biz ise), biz de -bize kast edenlerin dünyasında yaşayanlara değil- bizzat bize kast edenlere, aynı cevabı verme hakkını daima elimizde bulundururuz. Kast edenleri yakalayamamışsak, onlara benzettiklerimiz üzerinden intikam alamayız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bunları tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor zira İdeoloji fanatikleri şunu hep unutuyor; insanoğlu bir sayı değerinden ibaret değildir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-5229201307492184711?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/5229201307492184711/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=5229201307492184711&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/5229201307492184711'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/5229201307492184711'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2009/12/uluslarn-imtihan-ve-turkler.html' title='Ulusların İmtihanı ve Türkler'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyqerL64OMI/AAAAAAAAAjk/XseGQAsq6wI/s72-c/ALC005.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-649425473840722815</id><published>2009-12-12T18:35:00.019+02:00</published><updated>2011-03-28T17:17:02.409+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>AYNA</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyPHAD1QoFI/AAAAAAAAAjc/FqJfirWPLr0/s1600-h/Tat-Tvam-Asi.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5414389980872089682" src="http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyPHAD1QoFI/AAAAAAAAAjc/FqJfirWPLr0/s400/Tat-Tvam-Asi.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 400px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 261px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;Buğulu aynanın üzerine, kendi nefesinin sıcaklığını göreceksin. Yaşam bu kadarcık mı? Kendini göremeyeceğin anlamsız bir yük olarak taşıdığın bu ayna o mu? Onu sürekli sırtlamak zorundasın üstelik ve dik yokuşlarda çekeceğin sancılara katılarak acılarını arttırmaya eşlik edecektir o. Kaç kez onu kırmayı düşündün; paramparça edip, bu yükten kurtulmayı, anlamsızlığı şu çıktığın yokuştan bırakıp alaşağı etmeyi. Bunu yapabilirsin. Fakat senin durduran bu sesi sürekli işittin. Şimdiye değin hiç bu denli ayan beyan duyamamıştın onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az ötede kıpır kıpır bir hayat seni bekliyor. Oraya koşabilir, hüznüne ve sevgine sahip çıkabilirsin. Aşkı tutabilir, dizlerini kırıp, başını gökyüzüne kaldırıldığında sevgiden bir yağmur yağdırabilirsin. Fakat sana engel olan, ne? Kendi önünde dikilen şu buğulu saydamlık ve keskinlik. Düşüncelerinde zuhur eden bir nefret sesi aynı zamanda; “kır onu!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şatonda bu ayna fazladır sana! Tepeye çıkarken onu neden bir yük olarak yanına alacaksın ki?” dendiğini de işitebilirsin. Ama sen şatoları bilir misin; güçlü kalelerin güçsüz kollarını ve hasta zenginliğin kara altından başka tutacak hiçbir şeyi olmadığını? Manayı maddede boğan Midas’ın altına dönüştüren ellerinin karalığını gördün mü? Şatolarındaki prenslerin kurbağaya dönüşmek için sırada beklediğini ve o güzellik perisi tarafından asla öpülemeyeceklerini biliyor musun? Oysa sana şu dağ yakışıyor, şu zirve!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkma! Bütün kurbağalar prense dönüşebilir. Ve benim prenslerim şatolarda yaşamaz ve aslında hiçbir prensin şatosu yoktur. Ve onlar aynalarını kırmaz. Bir zamanlar derelerinde acı ezgilerini söyleyen; tembel kurbağalarımdır onlar. Ama aynası olmayanın prens olamayacağını bilmelisin. Aynasızlar, kendi suretlerini kendilerinden kaçırmaya çalışırken, kırıklarının kanattığı kalpleriyle hissizleşip solarlar. Kurumuş dallar onlardır, ben onlara şeytanlarımı musallat etmişimdir ve nihayet onlar, kendi ateşlerinde yanmak için sıraya sokulmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onların ateşi paklar mı? Ateşe düşman olup da ateşte yananın çığlılığını duydun mu? Dünya, çığlılık atmakta! Bu yüzden sesim çok cılız. Beni duyabilecek kadar hisli olman ise buğulu aynanı hala sırtında taşımandandır. Ve her şey senin ellerinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütuf, kabullenmekle doğar. Sen bu aynayla doğdun ama onun buğulanıp durmasından da şikâyetçisin. Ona bu kadar yakın olman, nefesinin sıcaklığında kendini görememene sebep oluyorsa, suç senin aynanda mıdır? Ondan uzaklaşman, kendini göremeyecek kadar küçültüyorsa seni, suç senin aynanda mıdır? Şimdi ellerinle onu tutuyorsun ve ellerinin kanaması karşısında, daha ne kadar dayanacağını bilmiyorsun. Buharın, kendini görmene engel oluyor ve ellerin kanıyor. Ne yapacaksın? Acizliğin içindesin. Hangi sese kulak verilmelidir? Bilemiyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın hissizlik girdabından kurtulan bir ses olarak sana sırrını fısıldamaya geldim. Kırıcı seslerin üzerinden atlayıp gönlüne düştüm ve şimdi içinde şekilleniyorum. Onu taşımalısın. Eğer varlığının hakikatine baş koyduysan, onu taşımalısın. Herkesin onu kırdığı, bir yük olarak gördüğü diyarında, acısına sahip çıkanlara bir vaadim var; sen kabullen! Ellerin kanasın, yüreğin yansın ve acın ümitsizliği damarlarında dolandırsın. Ama seni bu anlamsızlık yıkamayacak. Zira bu boşluğa rağmen, onda henüz hiçbir şeyi görmemiş olmana rağmen, sen bu aynayı taşıyacak ve tepeleri aşıp, dağının zirvesine yerleştireceksin. Ve o zaman göreceksin ki, o soğuk zirvede, senin sıcaklığın önünde buhar olmayacak. Sevgin, başkalarının zevkine meze yapılmayacak. Atlas’ın soyundan geldiğine ama ondan daha da soylu bir şeyi taşıdığına şahid olacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Issız diyarının bütün iklimini kendi nefesinle değiştireceksin. Üflediğinde yaz gelecek ve nefesini tuttuğunda kışınla donduracaksın. Ama sana bütün kerametlerini, sana kırmanı söyledikleri şu ağır yükün; şu ayna bağışlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr esip deli gönlünü coşturduğunda ve sen zirvende yalnızca, bağdaş kurduğunda, çektiğin acılarının anlamının yaratıcısını bileceksin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Issızlık senin içindi, hiçlik senin oyuncak kutundu ve zirvene taşıdığın şu varoluş aynası seni sana gösteren sırrındı; SEN OYDUN. BAŞKA TÜRLÜ OLAMAZDI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-649425473840722815?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/649425473840722815/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=649425473840722815&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/649425473840722815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/649425473840722815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2009/12/ayna.html' title='AYNA'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyPHAD1QoFI/AAAAAAAAAjc/FqJfirWPLr0/s72-c/Tat-Tvam-Asi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-4703441209537092580</id><published>2009-12-11T23:49:00.005+02:00</published><updated>2010-02-26T17:30:50.848+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çerez Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Sevgi sarhoş  eder; karşındakini de.</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyK-HJDvg1I/AAAAAAAAAjU/uq0X7FVUnRE/s1600-h/Hasht-Behesht_Palace_tar.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5414098731952735058" src="http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyK-HJDvg1I/AAAAAAAAAjU/uq0X7FVUnRE/s400/Hasht-Behesht_Palace_tar.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 400px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 292px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Sevgiyle konuştuğunda, konuşanın bütünüyle sevgi olduğunu hissettiğinde bambaşka biri olursun. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;O kadar ki, sevginle yöneldiğin kişi-genelde,şimdiye değin seni çok iyi tanıması gereken, tanıdığını iddia eden kişidir- şaşkın bir ifadeyle şunu sorabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne içtin onu söyle?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-4703441209537092580?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/4703441209537092580/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=4703441209537092580&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4703441209537092580'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/4703441209537092580'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2009/12/sevgi-sarhos-eder-karsndakini.html' title='Sevgi sarhoş  eder; karşındakini de.'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyK-HJDvg1I/AAAAAAAAAjU/uq0X7FVUnRE/s72-c/Hasht-Behesht_Palace_tar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-9061737069610227520</id><published>2009-12-10T19:38:00.007+02:00</published><updated>2009-12-11T14:17:00.763+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkıcı yazılar[ingilizce karakterleri ile okumaktan kaçınınız]'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Sosyalizmin Halleri</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyEyKu07r5I/AAAAAAAAAik/DWyylUePGGw/s1600-h/ssh.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413663387026173842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 277px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyEyKu07r5I/AAAAAAAAAik/DWyylUePGGw/s400/ssh.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;Sosyalizm elbette tüm mevcut devletlerin ortadan kaldırılması için çalışmaktadır, ancak orada burada, en uç terörizme başvurarak, kısa zaman dilimleri için varlığını korumayı umabilir. Bu yüzden sosyalizm, gizlice bir terör yöntemi olmaya hazırlanmaktadır. Bu yüzden onların anlayışını tamamen gasp etmek ve oynayacakları kötü oyun için onlarda iyi bir vicdan yaratmak üzere, ‘adalet’ sözcüğünü tıpkı bir çivi gibi-yarı eğitimli kişilerin kafalarına çakmaktadır.&lt;/em&gt; (Friedrich Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca, s 299-300 Say Yayınları, 1.Baskı İstanbul 2003)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Ya sosyalizm ya barbarlık’ sloganını düstur edinmiş Marksistler için kırılgan bir başlık seçmiş olduğuma şüphe yok. Üstelik yazıya Friedrich Nietzsche’nin sosyalistler için talihsiz bir değerlendirmesiyle başlamam, işleri daha iyiye de götürmüyor. Fakat bir ara gözüme ilişen bir makaleden yola çıkarak, bahsettiğim sloganın, başlı başına bir barbarlığı baş tacı etme olasılığını gündeme getirecek kadar önemli bir ayrıntıya dönüşebileceğini söylemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşler iyi gitmiyor şüphesiz. Ara çağın neresindeyiz bilinmez. Fakat işleri düzeltme ümidini de çıkmaz sokaklarda kıstırmaya çalışıyoruz. Ya bu…ya şu…yoksa iğfal ederiz seni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılarımda-birileri için çoktan kabak tadı veren- otomatlara kafayı takmış olmamın sebepleri her daim yine filiz veriyor işte. Ben de kendi kendini tekrarlayan bir yazara dönüşme ihtimaline gülümseyerek bakmaya devam ediyorum inatla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kalbimin derinliklerine bir acı da saplanıveriyor; Popüler yazıları gördükçe, ümitsizliğin cilvelenişini de görüyorum. Kati sınırları olan ve tek yönlü bakış açıları putlaştıran bütün yazıların bir reytingi ve albenisi var (zaman zaman kışkırtıcılık da gerekli ama neden her zaman?). İtidal ise sinikliğe benzetilip, sessizce görmezden geliniyor. İnsanoğlu uçları seviyor. Yalnız onlar için kavga edip, onlar için ölebiliyor. İtidalli yol da her zaman nasibini alıyor; oportünist misin sen? Liboş bu! Daha kötüsü; ideolojisi sönük tanımlamalar oldukça detaycı ve muktedir ideolojilere bile yakıştırılabiliyor ve insanlar cephelere dâhil ettiriliyor: Pis Faşist-sanırım burada en zor durumda olanlar bu nitelemeye tabi olanlar zira milliyetçilikleri açıkça ırkçılık olarak görülüyor, en nihayetinde de faşizme itiliyorlar, itenler ise bunu kendilerinin asla yapmadıklarını dillendiriyor itinayla-, Sonra bir başka yafta; Komünist!-hatta komünist kelimesini, onu olumsuz olarak algılayabilecekler için bile burada kullanmış olmam başlı başına bir rahatsızlık yaratıyor- Vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modernizm, kapitalizm ve faşizm tenkitleriyle hemhal olmuş, buna rağmen modern/postmodern emareleri fazlasıyla üzerinde taşımış biri olarak, sosyalizmin kendine dönük bakış açısındaki yavanlığını ve yüzeyselliği görünce, onun bu derece eleştirilere kulak tıkayan ve ket vurucu savunma sistemi karşısında, belki de faşizme yüklediği bütün anlamları ve kullandığı teknikleri itibarıyla barbarlığın kendisini bünyesinde taşımaya ne kadar yatkın olduğunu göstermem gerekliydi (sonuçta o da modernizmin çocuğudur). Sırf bunu ifşa etmiş olmam bile, çoğu sosyalistin(komünistleri saymıyorum bile), ya da sosyalizme sıcak bakan insanların, yazının geri kalanını takip etme konusunda büyük bir isteksizlikle baş başa kalmış olmalarına sebep olacağının farkındayım. Ama duyarlılığın azınlığına yazmaktan vazgeçmeyeceğimi de vurgulamalıyım. Özellikle sosyalizme yakın bir kulvarda, belki de ihtiyacımız olan şey tam da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friedrich Nietzsche, şüphesiz yankılarını bugün dahi rahatlıkla işittiğimiz felsefesiyle, gözden kaçırılamayacak kadar göz önündedir. Ama Marksistler için, söyledikleriyle gözlerden ırak tutulması gereken bir kâbus ihtimalidir o. Fakat sosyalizm çocuğunun en kritik anında vurguladıkları ve daha sonra meydana gelen gelişmeler, onun söylediklerine kulak tıkamamızı trajik hale getirir. Elbette, ne dediğiyse doğru demiş değildir. Ancak, onun dilinden, Marksistler için sinir bozucu bir gerçeklik açığa çıkmıştır işte. Bu gerçeklik, Marksistlerin gözünde, hasıraltı edilmesi gereken bir pislik gibi duruyor olabilir. Ama söylenenlerin korkunçluğu, söylemin basit bir iftiraya dayanmama ihtimalinden kaynaklanır. Nietzsche Marksistler için bu noktada tehlikeye de dönüşür; Nazi Almanya’sının teorisyeni olarak ortaya sürülmesinin sebebi Hitler’in kendisine olan hayranlığından daha fazla buralara dayanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni burada oldukça meşgul eden şey ise sosyalizmin araçları ve Nietzsche’nin bu araçlar konusundaki isabetli bakış açısıdır. Bu bakış açısını salt kehanete bağlayamayacağımıza göre, o zamanlar serpilmeye başlayan sosyalist hareketin niteliği ve yapısı üzerinde filozofun derin bir gözlem yapmış olduğu ortaya çıkar. Filozof saf kâhin-tamam filozofta bir parça kehaneti kabul edebiliriz- olmadığına ve söylenenler ile yapılanlar arasındaki uyum da ortada olduğuna göre, sosyalizm, ona verdiği donelerle, tam da Nietzsche’nin eleştirdiği araçları sahiplenerek yola koyulmuş olsa gerek. Zaten Nietzsche, tarihsel deneyimler üzerinden duyularını keskinleştirdiğini söyler durur yazılarında: &lt;em&gt;“İnsanlığın zayıf düştüğü bir zamanda, bir devrimin kesinlikle bir enerji kaynağı olabileceğini, ama asla bir düzenleyici, mimar, sanatçı, insan doğasının kusursuzlaştırıcısı olamayacağını tarihsel deneyimlerden biliyoruz”&lt;/em&gt; der mesela (aynı eser s 292). Onun için de geleceğin filozofu, zaten bir tarihçi, bir arkeolog niteliğine sahip olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da burada sosyalistlerin tarihle olan ilgi biçimi açığa çıkar. Marksizm yeni bir yol önerir; artık dünya bambaşkadır ve tarihsel tecrübeler yepyeni olan bir olgu karşısında, mevcut halleriyle Marksistlere yol gösterecek değildir. Devrim, pek ala bir düzenleyici olabilir. Onu tetiklemek için de yıkıcı güçleri mümkün olduğunca harekete geçirmek gereklidir. En dibin içindeyken kaygıya gerek yoktur. Devrim gelecekse, her türlü aşırılığın sonucunda gelecektir ve bu bakımdan, ‘kargaşa’ olarak görülen her türlü eylem, yakın devrimin işareti de sayılmalıdır ( Bütün bu söylenenler kişinin iç dünyası üzerinden söylenseydi her şey bambaşka olabilirdi ama kastedilenler en dışsal koşullardır). Bu Mesihçi bakış açısı (ki bu bakış açısı sadece dindarlıkta makul görülebilir. Ama sorulabilir; bilhassa Marksizm bir anlamda ters yüz edilmiş dindarlık değil midir?) kötülüklerin-geçici- zorunluluğunu kabul ettirir. Terör bu yüzden, meşruiyet zeminini bulmuş gibidir. Zaten başka çıkış yolu var mıdır? Ne yapılıyorsa insanların daha iyi, daha güzel bir dünyada yaşaması için yapılmıyor mudur? Ya sosyalizm, ya barbarlıktır! (Bunlar, SSCB’nin cürümlerine hiç bakılmadan ya da Kamboçya’nın Marksist Pol Pot’unun halkın üçte birini katlederek Hitler’e rahmet okutmak için yarıştığı zamanlar yaşandıktan sonra nasıl gönül rahatlığıyla söylenebiliyorsa!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşların kaçınılmazlığı şimdilik bir vaka, ama insanlığın kendi bilincini içten değiştirmeden, bütün enerjisini dıştan değiştirmeye yöneltmesi de savaşların yol açtığı acıları giderecek merhem değildir. Sosyalist yanılgının temel niteliği bu konudaki kaypaklığıdır. Oysa hiçbir şey -içsel olarak olmadıkça- devrimle değişmeyecektir (Rusya’daki komünist devrim bunun – yeniden-teyididir). Her şey-içsel olarak- değiştiğinde devrim, kapıyı kırarak değil, bizi selamlayarak belki de –sessizce- içimize, yüreğimize gelecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;“Sosyalistler günümüz insanlığı arasındaki mülkiyet dağılımının sayısız adaletsizlik ve şiddet eğiliminin bir sonucu olduğunu kanıtlarken ve böylesine adaletsiz bir temele dayalı bir şey karşısındaki her türlü yükümlülüğü in summa(tümüyle)reddederken yalnızca yalıtılmış tek bir şeyi görmektedirler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaletsiz duygular, mülkiyet sahibi olmayanların ruhlarında da yerleşiktir; onlar hiç de mülk sahiplerinden daha iyi değillerdir ve hiçbir ahlaki ayrıcalıkları yoktur, çünkü bir noktada, onların ataları da mülk sahipleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekli olan mülkiyetin, zor yoluyla yeniden bölüştürülmesi değil, bunun yerine duyarlılığın aşamalı dönüşümüdür; adalet anlayışı herkeste daha büyümeli, şiddet içgüdüsü ise daha zayıflamalıdır.”&lt;/em&gt; (aynı eser s 287)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığı-hiç görülmemiş- bahara sevk etmek isteyenlerin de ellerinde silah vardır oysa ve bu, sırf kendi ideolojilerinin iktidarıyla kurtuluşa erişilebileceğini savunanların silahıdır, otomatın silahıdır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Şiddet ve terörizmi ilke olarak asla reddetmeksizin, kitlelerin doğrudan katılışını sağlayabilecek ve bu katılışı teminat altına alabilecek şiddet biçimlerinin hazırlanması için çalışılmasını istedik…”&lt;/em&gt; (V.İ.Lenin, Örgütlenme kitabında, devrimci maceracılık adlı makale, Kaynak yayınları 3. Basım İstanbul 1996, s 52)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim tarafından yapıldığında meşrulaşan, ama senin tarafından yapıldığında yozlaşan terörizme hoş geldiniz! Yukarıdaki cümlenin yer aldığı bu makale sosyalist psikolojiyi ortaya sermesi bakımından da bu hal ile ilgili temel metinlerden biri olarak görülebilir; Lenin burada, bireysel terör eylemlerini savunmayı pek seven sosyalist yoldaşlarının kulağını çeker. Sosyalistler arasındaki terör düşkünlüğünü bir ölçüye kadar o da anlar ama metotlarındaki yersizliği gözler önüne sermekten de geri durmaz. En sonunda da yukarıdaki cümleyle işi bitirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalistlerin güya şiddete bu kadar karşı oldukları, feminist hareketlerle bir bağ kurmak için çırpındıkları eylemleri, sosyalizmin temel niteliği ile katastrof yapmıştır. “Gelecekte bir gün, savaşsız, çatışmasız, kardeşlik içerisinde yaşayacağız” derken şimdindin imkânsızlığı ile silaha sarılmanın meşruluğuna vurgu yapmak, o çok sevilen oportünizmi bayraklaştırıp dalgalandırmak değil midir? (sormak gerekir; devlet şiddeti içselleştirmiş yönüyle bir samimiyeti de temsil eder ama ya sosyalizm?) Birçok sosyalist tarafından savaşa bulanmış olarak görülen İslam dini, bu konuda en samimi yaklaşımı ortaya koyar oysa; savaş, insanoğlunun yazgısıdır; Müslüman tarafından içselleştirilmelidir; insan, içindeki şiddeti bastırmadan, görebilmelidir. O yüzden, İslam, bir kılıç dini olarak damgayı yiye dursun; ahlaki bir savaşın kıstaslarını getiren -ilk örnek- sistematik olarak, savaşa rağmen yozlaşmamanın kriterlerini insan ahlakına nakşetmiştir. Hıristiyanlığa bir bakın! O, bugünkü haliyle, en barışçıl müjdeyi getirmiştir. İncil bir hoşgörü ve barış iklimini müjdeler ama onun inanlıları en vahşi savaşların müsebbipleri olmuşlar, sömürgeciliği sistemleştirmişlerdir. Zira insan, kendi doğasını yadsıyarak, görünür olanı görmezden gelmekten başka neyi başaracaktır?Ama içten bir dönüşüm kimin umurunda! “Özgürlük, hemen şimdi, dışarıdan, bir siyaset kılığında istenmelidir” deniyor; Cehaletle pazarlık da edilebilir bu yüzden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parlamenter rejimlerde de sosyalist talepler, köklerinden kopmuyor. Parti halkı inandırmak için en bayağı yolları deniyor, sonuçta rakipleri de bu yolları denememiş midir? Mertçe bir çarpışmanın ardında, bir durumu, kuvvetin, güç gösterisinin gücüyle çözmek fikri yatıyor. Üstelik savunma da değil bu; direkt saldırı. “Çok küçük bir kitleyle, çok büyük bir topluluğun ajite edilmesi için zorunluluktur” bütün bunlar deniyor. Peki, toplum neyin uğuruna ajite ediliyor? Dökülen kanlar, hangi değerler uğurunadır? “Adalet!” “Molotoflu bir saldırıda insanların hayatlarını kaybetmesi, devlet gücüyle katliamlara girişilmiş olması karşısında bir tepkidir” deniyor. Hiç sanmam. Çoğu zaman, bir yerde terörist eylemlerde bulunanlar, bir başka yerde çekilen acıların büyümüş hali değil, kanırtılmış ve büyütülmüş, ajitasyon malzemesi haline getirilmiş-bir grubun ya da bir ideolojinin tekelindeki- tepkilerdir. Doğal tepkiler, milyonları ansızın sokağa dökecek, doğal kıvılcımların ürünüdürler ama -genelde-sosyalist liderler; yerli ya da yersiz, orada burada topluluğu alevlendirmek için ‘kıvılcım’ tutmaya meraklı ajitatörler olmayı seçerler. Bunları Lenin’in kitaplarından ve hayatından öğreniyoruz. Ve karşılarında bu tür kıvılcımların –başarısız devrim girişimlerinden sonra-en sonunda bir ateşe dönüştüğü o mübarek 1917 yılı var. Lev Troçki 1911’de şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Sınıf düşmanlarımız, bizim terörizmimizden yakınmayı alışkanlık haline getirdiler. Bununla neyi kastettikleri pek açık değil. Onlar proletaryanın, sınıf düşmanlarının çıkarlarına karşı yöneltilmiş olan tüm etkinliklerini terörizm olarak yaftalamak istiyorlar. Onların gözünde grev, terörizmin başlıca yöntemidir. Bir grev tehdidi, grev gözcülerinin örgütlenmesi, köle çalıştırıcısı patrona karşı ekonomik boykot, kendi saflarımızdan çıkan bir haine karşı ahlâki boykot; bunların tümünü ve daha birçok şeyi, terörizm olarak adlandırıyorlar. Eğer terörizm, bu şekilde düşmanda korku uyandıran veya ona zarar veren her türlü eylem olarak anlaşılırsa, doğal olarak tüm sınıf mücadelesi terörizmden başka bir şey değildir. Ve geriye kalan tek sorun, yasalarıyla, polisiyle ve ordusuyla burjuvazinin tüm devlet aygıtı kapitalist terör aygıtından başka bir şey değilken, burjuva politikacıların proletarya terörizmine yönelik ahlâki öfkelerini kusma hakları olup olmadığıdır!” &lt;/em&gt;(Lev Troçki’nin Marksistler Bireysel Terörizme Neden Karşıdırlar adlı makalesi. Troçki bu makaleyi Der Kampf’ın editörü Friedrich Adler’in isteği üzerine, Avusturya işçi sınıfı içinde yaygınlaşan terörist ruh haline yanıt olarak 1911 Kasımında kaleme almıştır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel gelelim ki, bütün devlet aygıtı Sovyetlere geçtiğinde bu kez aynı söylemi devam ettirip, benzer soruları sormak mümkün olmuyordu. Troçki de Sovyetlerden kovulmuş, en sonunda da öldürülmüştü; attığı taş ona geri dönmüştü. Ama iyimser şeyler de söylemişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bir patronun öldürülmesi, bir fabrikanın ateşe verilme teşebbüsü, birinin ölümle tehdidi, bir hükümet bakanına karşı silahlı suikast teşebbüsü; tüm bunlar kelimenin tam ve gerçek anlamı ile terörist eylemlerdir. Ancak, uluslararası Sosyal Demokrasinin gerçek doğasına ilişkin bir fikre sahip olan herkes bilmelidir ki, o, bu tip eylemlerin tümüne her zaman uzlaşmaz biçimde karşıdır.”&lt;/em&gt; (aynı eser)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bunları söyleme gereği barizdi: , Avusturya işçi sınıfı içinde yaygınlaşan terörist ruh hali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın dört bir tarafında sosyalistler o yıkmak istedikleri devletleri ele geçirdiler ve neden tek bir tanesinin aklına devleti mevcut anlamıyla alaşağı etmek gelmedi? Tabi hazır cevap; şartlar uygun değildi. Peki, neden hemen hepsinde, o çok özledikleri çiçek toplumu düşlerine rağmen ordular hazırda bekledi? Cevap: Devrimi korumak için. Neden ele geçirdikleri aygıtla,-o çok yadırgadıkları- aynı işkenceler ve baskılar zuhur etti? Yine aynı cevap. Bence sosyalistler uyanmalı, kendilerini baştan aşağıya sorgulamalıdırlar. İstedikleri nedir? Devrim iktidar güçlerinin değişen yüzleri, bu sefer yeni maskelerin takılması, polise milis gücü, devlete ploreterya diktatörlüğü ya da ‘halkların kardeşliği’, askere devrim işçileri denmesi midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar ikiyüzlülüğün doruğudur. Bir iktidar oyunu sadece el değiştirmektedir. Üstelik bu çeşit utanılası yöntemlerle. Muktedir olamayan iktidar olmak istediğinde şiddete meyilli olur. Ama onun özünde asla muktedir olamayacağı gerçeği varsa, bu şiddet bir keşmekeşten başka bir şey yaratmaz; devlete dönüşse bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün devletler bu durumdadırlar. Ama onlar üzerinde muktedir olmak isteyenlerin de durumları farklı değildir. Devletler muktedir değildir; bu yüzden bir devlet vahşeti vardır. Halkları ideolojileri adına ortaya sürenler de muktedir olamamaktadırlar; bu yüzden bir ideolojiler vahşeti vardır. Muktedir olan ise şirketlerdir ama onların da iktidarları insan doğasına aykırı bir sömürü biçimini barındırdığından ruh kıyıcıdır. Görünürdeki düzenleri, içsel bir düzensizliğin alametidir. Bu yüzden böyle iktidarlar, ele geçirdikleri ruhlara, bir futbolcunun, birçok ülkede binlerce insanın aylık maaşına tekabül eden bir aylık maaşını sorgulatmazlar. Trajik bir biçimde onları, sermayelerini çalan bu tür oyunlara müptela ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, çözüm nedir? Ya sosyalizm ya barbarlık mıdır? Düalitenin yaşatılması mıdır? Belki de çıkış’ın birçok yolu var ama biz onu hep dışarıda arıyoruz. Bir sevgi örgütlenmesini dışlıyoruz. Üzerinde kanımızca yaftalarını gördüğümüz insanlarla savaşıp duruyoruz yaftalar yerine. Sonra da alkış bekliyoruz. Oysa her hareketin içinde, bu yaftayı yeme ihtimalini de göze alarak, her şeye rağmen sevgi iklimini getirebilecek şahsiyetlere ihtiyacımız var. Devrim işte böyle başlayacaktır. Musa, firavunun sarayına bu yüzden girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marksist bir örgütte gönüldeşimin olması dehşet verici değildir. Faşist denilen bir yapılanmada gönüldeşimin olması dehşet verici değildir. Hatta benim -şiddeti barındıran-bir oluşumun içerisinde bulunmam da dehşet verici olmayabilir; ta ki o örgütün içinde, -kesinlikle o örgüt adına değil, insanın güzel yanını gösterme adına-sevgi paratonerine dönüşebileyim. Ama şiddetin yok etmekteki ısrarı karşısında, ona kapılıp, benim sevgimi de yok etmek üzere olan oluşumlardan, yara almadan kurtulmam da gereklidir. Bu yüzden vakti zamanı geldiğinde, sevgi o yerde hükümdar olmak bir kenara,  o yer sizin  içinizdeki sevgiyi de yok etmeye başlıyorsa, oradan uzaklaşmak sizin için iyi bir tercih olarak görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm “ya o ya bu” demekte değildir. Çözüm, “o da olabilir/olmayabilir bu da, ama belki de burada daha iyisi vardır” demektedir. İşte o zaman İnsanın çözümü olacaktır, ideolojinin değil! &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-9061737069610227520?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/9061737069610227520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=9061737069610227520&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/9061737069610227520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/9061737069610227520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2009/12/sosyalizmin-halleri.html' title='Sosyalizmin Halleri'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SyEyKu07r5I/AAAAAAAAAik/DWyylUePGGw/s72-c/ssh.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-6153864596510600241</id><published>2009-12-09T13:46:00.015+02:00</published><updated>2011-03-28T17:11:13.220+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>Kötü Rüya Buna Denir</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/Sx-QhxB4eSI/AAAAAAAAAiU/KNvfj1-yB4M/s1600-h/r%C3%BCya.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413204186893941026" src="http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/Sx-QhxB4eSI/AAAAAAAAAiU/KNvfj1-yB4M/s400/r%C3%BCya.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 377px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 400px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;Tanrım, ne kötü bir rüyaydı!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanmerkezciliğin dibindeydim (ama her alemde bendim. Canlılar cansızlar, say sayabildiğin kadar) .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi (herşey) ‘herkes’ olarak gördüm;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölündükçe bölünmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes en iyi ‘ben’ olmak için yarışıyor gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam votkayı fazla mı kaçırdım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım, ne kötü bir rüyaydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç kişi direkt kapıma geldi, yani birkaç ‘ben’…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi de en iyi temsilleri olduklarında iddialıydılar ‘benim’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Senin tek temsilcin ben olayım' demeye getirdiler işi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerine bir iki nasihat tutuşturup yolladım her kapıma geleni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir gün bir baktım ki; nasihatlerimi alanlar ayrı bir ekol…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstünlük taslayanlar da aralarına girip, 'en iyi BEN burada' deyip,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın geri kalanıyla bir kavgaya tutuşmuşlar; diğer benlerle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım ne iğrenç bir rüyaydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım akşam votkayı fazla kaçırdım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi ‘herkes’ olarak gördüm, korkunçtu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ben ruh doktoru, bir diğeri hasta, öbürü ise benim adıma benlik tasasında ‘ben’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karmaşa, keşmekeş, tedirginlik, entrika, ayak oyunları; hepsi de ‘ben’im için!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ben, o kapıma gelenler için de yoktum. 'Yanlış kapıya gelmişsiniz' diyemedim. Ayıp olmaz mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım, ne kötü bir rüyaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumlu anlamının hiçbir imgesini görememe rağmen, heyecandan kıpır kıpır olduğum için; ona kâbus diyemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama başımın ağrıdığını da söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu votkadan mı kaynaklanıyor? Sanmam… Siz de böyle şeyler görmelisiniz. ‘An’ larsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım, çok kötü bir rüyaydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer zamanında uyanmasaydım, belki de bugünkü ilk işimi yapamayacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk işim? Bugünkü ilk işim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığım kişilik bölünmesinin bitişini görmek. Evet, bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım, ne kötü bir rüyaydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı olduğumu unutmuştum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanılır gibi değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama erken kalkmayı bir alışkanlık haline getirmiştim; tam zamanında uyandım işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyamet koptu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-kusura bakmayın; paradoksları severim ama sürekli ‘herkes’ ve ‘herşey’ olacak değilim-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3542288531655870765-6153864596510600241?l=kalirind.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalirind.blogspot.com/feeds/6153864596510600241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3542288531655870765&amp;postID=6153864596510600241&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/6153864596510600241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3542288531655870765/posts/default/6153864596510600241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalirind.blogspot.com/2009/12/kotu-ruya-buna-denir.html' title='Kötü Rüya Buna Denir'/><author><name>Kali Rind</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16019085409640193426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://1.bp.blogspot.com/-9EhoRHEx3J0/TftYzsqBBCI/AAAAAAAABOs/52UD81YFnsA/s220/aaASAS.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/Sx-QhxB4eSI/AAAAAAAAAiU/KNvfj1-yB4M/s72-c/r%C3%BCya.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3542288531655870765.post-2358682170003636902</id><published>2009-12-07T11:01:00.011+02:00</published><updated>2010-01-29T15:56:17.122+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duygular/Kavramlar/kavrayışlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kali Rind&apos;in Yazıları'/><title type='text'>TANRIYI ÖLDÜRMEK</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SxzQT8uBnmI/AAAAAAAAAiM/i6ugai_5REk/s1600-h/romacj6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5412429893327756898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_v0kDU7h8vkY/SxzQT8uBnmI/AAAAAAAAAiM/i6ugai_5REk/s400/romacj6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bu sabah tutuklanabilirim, ama bir firarın da başlangıcındayım. Anlamsız çabalarımdan sonra bunu göze almalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boşluğu kelimelerle anlatma derdinin anlamsızlığı karşısında, her şeyime kast eden boşluğu bu anlamsızlık üzerinden yakalayıp tokatlamak! En anlamsızı da bu çaba… Kusamıyorum bile; o bile o kadar derin ki, yakışmıyor buraya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahın dingin ezanlarında, yalvarışla girdiğiniz bir yatağın içerisinden, sizi düşlerinizden kavrayan bir elle süründüğünüzü söyleyebilirim; beklediğiniz rahmetin, üzerinizde gezinen bir yılanın imgesiyle, düşlerinizi bozguna uğrattığını söyleyebilirim. O hep aynı yılan; âdeme cennetin yavanlığını anlatıp, aşkın yüceliğini telkin eden o aynı iğrenç ses. Ve sözler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi asla anlatamayacak kelimelerin maskaralığı… Sizi sizden çalan kelimelerle, kendinizi ifade etmek zorunda kalmanızın dehşeti içerisindeyim. Bu dehşete düşen Tanrı mı? ‘Söz!’ Hakikatin sindirilemeyip kusulmuş hali. Bu yenmelidir deniyor; yeniliyor… Afiyet olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, numaraların en büyük olanı ve tabi ki en sonuncusudur. Bunun ötesinde ne var? Son perdede oyun biter… Ama hiç bir alkış işitemezsiniz. Hayal kırıklarının kanattığı düşüncelerinizle hızla can kaybedersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günaydın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bildiğiniz anlamda yoktur… Hiçtir… Ve siz artık piçsiniz.&lt;br /&gt;Karanlığın ortasında gün aydın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından öğleye kadar uyutulma ihtiyacını hissederek, yattığım karanlığımda, sabahı düşlerimde hep aydınlık görmek istedim. Özellikle bu gece, bütün çabam bundandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle niyetine uyanılan bir kara sabah. Artık öğle çoktan aşılmış olmalı dersiniz ve sürpriz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle yalanına kanmışsınız; Henüz uyuyalı, şimdi olmuş. Hiç istemeden görürsünüz işte; sabahlar kapkaranlıktır. Öğleler avutamaz. Geceler zaten kaybedilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyaya hoş geldin piç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama bu çeşit kusmaları sana hiç yakıştıramıyoruz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de dünyayı oldum olası yakıştıramadım kendime. Taştığınız yerde boğulasınız diye verilen şu kap… Aşınız… Ama aşmak için son bir rötuş gerekli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim şu hikâyeye; ben de kandırılanlar arasındayım. O yeşil mi kırmızı mı olduğunu kestiremediğim meyveyi ben de tattım. Ama aranızdan en şanssızı benim; PİÇ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunabileceğiniz bir aşkınız var mı? Benim yok. Onu kaybettim. Kendi ellerime tutuşturulmuş beyaz yalanlarımdan ördüğüm kefenine soktum onu. Üzgünüm. Acı içerisindeyim ve bu kelimelerin yavanlığında, derinliği yüzeysellikle kaplayan midesiz birkaç sözcüğün zorunlu kullanımıyla bunları demeye mahkûmum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz hiç treni kaçırdınız mı? PİÇLER kaçırır. Tabi akıllarını da…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Hiç randevunuza erken geldiğiniz için treni kaçırdığınızı, zamanından önce istasyonda olduğunuz halde, bineceğiniz trenin, istasyona adım atar atmaz, ona ulaşamayacağınız hızıyla, gözünüzün önünde yittiğini gördünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir banka memurunun otomatik sesi gibi bir ses kafanızın içine tosladı mı s
