Çölde Devinenler

Çölde Devinenler

1

Zygmunt Bauman’ın Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları kitabında ‘ Turistler ve aylaklar: postmodernliğin kahramanları ve kurbanları’ bölümünü okuduğumda yukarıdaki başlık altında bir yazı yazmaktan önce çekinmiş olduğumu itiraf etmeliyim.  Fakat yine de içimde onun yazdıklarına rağmen sönmemiş bir ateş vardı ve bu ateşin karşılığı değerlendirmelerini genellikle ciddiye aldığım bu batılı entelektüelin değerlendirmesi içerisinde yer almıyordu. Oysa temel gerçeği göz ardı ediyordum: Bauman batılıydı. Batının arızalarını ve mana iklimini çok iyi biliyordu ama-bir Yahudi olmasına rağmen- doğuya hâkim değildi.  Bir başka yönü de, onun genel olarak modernizmin ve postmodernizmin meydana getirdiği değişimi irdeleyen tutumudur. O, çok zaman hastalığa teşhis koyan fakat onu (postmodern tutuma uygun bir biçimde) tedavi etmekten kaçınan bir hekim edasıyla çalışmıştır. Haksızlığa yol açmak istemem; teşhis tedavinin (en az) yarısıdır.

Parçalanmış Hayat adlı kitabında, metafor olarak egosuna uygun bir konuma gelmek için her türlü hileyi de olağan kabul eden oyuncudan ve saflık, iyilikseverlik maskeleriyle geçici mekanlarda yüzeysel cenneti yaratır ve taşır gibi koşturan- ve genellikle alışveriş merkezlerindeki insanların haletiruhiyesine tekabül eden- bir gezinenden de bahsetmiş olmasına rağmen Postmodernizm ve Hoşnutsuzlukları kitabında turistler ve hacılar arasında sıkışan dünyaya çarpıcı bir şekilde eklediği sadece aylaklardı.  Aylaklar, mekânları tüketerek en yüzeysel iç varlıklarını (nefslerini) sadece eğlendiren turistler ve hedefleri manevi kalbin attığı cismani bir mekânda sona eren ama Bauman’ın işaret ettiği üzere hac yolculukları asla bitmeyen hacıların hareketinden, deviniminden uzakta, herhangi bir devinimi varlıklarının merkezine yerleştirmemiş olmalarına rağmen, devinmeye, hareket etmeye mecbur kalmış garibanlardı. Aslında kök salmak istiyorlardı. Ancak kök salıp sabit kalabilecekleri toprak parçaları( ya da paraları) olmadığı için zorunlu olarak dolaşıyorlardı.  Bauman’ın ifadesiyle ‘Aylaklar, kendisini turistlerin hizmetine adamış dünyanın çöpleri’ ydiler ve ‘dünyayı çekilmez derece dışlayıcı’ buluyorlardı.

Bauman’ın turistleri, hacıları ve aylakları modern dünyanın metaforlarıdır.  Bunların hem somutlaşmış halleri,  hem de soyut manaları dünyanın bütün insanları üzerinde kendisini göstermektedir.  Turistler zenginliği, bolluğu, parayı temsil etmektedirler. Çünkü özgürdürler. Özgürlük piramidinin (!) en tepesindedirler.  Modern toplumda devinimin öncüsü ve ölçüsü para olduğuna göre de turistlerin özgürlük imkânlarıyla, aylakların özgürlüğünü kısıtlayan imkânsızlıklar parayla ilişkilidir. Hacılara gelince, bunlar da turistler ve aylaklar arasına serpiştirilip yok olmuşa benziyorlar. Eğer aradan sıyrılabilenler mevcutsa da kalanlar turistler ve aylaklar arasındaki gerilime taraf olmadan uzun süre ayakta kalamayacak kadar güçsüz ( işte bunlar kendilerini hacı zanneden hacı adaylarıdır) ya da en azından azınlıkta gözükmektedirler.

Gerek modern dünyada olsun, gerek eski çağlarda, hacılar her zaman azınlıktaydı. Hacılığı mecazi anlamı haricinde ele aldığımızda, yüzyılımızın (özellikle İslam açısından) hacı sayısında patlamalara yol açabilecek kadar yolculuk imkanlarının iyileştirdiği bir yüzyıl olduğunu söylemeden geçmeyeceğim elbette.  Ancak, hacca gitmek ile ömür boyu hacı olmak durumu arasındaki farka da işaret etmeden geçmeyelim.  Günümüzde yolculuğun gözle görülür biçimde konforlu hale gelmiş olması, hac mekânına ulaşabilenlerin sayısını muazzam biçimde arttırmış olabilir. Bununla birlikte, hac bilincini hayatına nakşedenlerin sayısında aynı ölçüde bir patlamanın yaşadığını söylemeyi bir kenara bırakın, tam tersine hacılığın gerçek manasından git gide uzaklaşarak, ya aylaklığı maskeleyen bir söylemler dizisine ya da turistliğe evirildiğini gözlemliyoruz.

Bauman’a göre modernizm, değişmez ve katı bilimsel değerlerin sunumunu yaparken, hacının idealist tutumunu yansıtıyordu. Bauman, hacının mecazi olarak postmodern dönem öncesinde, modernizmin vaat ettiği projeye daha uygun bir var oluş biçimini sergilediğini ifade ediyor:

“Nasıl ki hacı kavramı, kafa patlatıcı kimlik inşası işine takan modern yaşam stratejisini örnekleyen en uygun alegoridir, işte bağlanma ve sabitlenme korkusu ile güdülenen postmodern stratejinin en uygun metaforunun da gezinen (stroller), aylak (vagabond), turist ve oyuncunun ortak yapımı olduğuna inanıyorum.” (Zygmunt Bauman, Parçalanmış Hayat,  Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001 s.124-125 )

2

Bauman’ın gerçekten de haklı olduğu nokta, dünyanın isabetli biçimde kurgulayıp dile getirdiği iki metafor (turist ve aylak) arasında kutuplaşmış olduğudur.  Ve hareket neredeyse kaçınılmaz bir hal almıştır. Postmodern dünyada sabit kalmaya, nihai bir biçimde kök salmaya yer yoktur. Dünya çöle dönüştü[rüldü]ğü için, kökler de dayanıksızdır.

Böyle bir dünyada seraplar olağanlaşır, gerçeğin yerini alır. Kervanlar suyu bulmak için vahaları dolaşırlar. Ne olursa olsun vahaya da yerleşilemez. Hem suyu belli bir dönem içerisinde buharlaşabilir, hem de çöl fırtınası vahayı yutabilir.

Ancak bu çöl dünyasında Bauman’ın gözden kaçırdığı birkaç husus olduğunu düşünüyorum: Bana kalırsa, turist ile aylak arasındaki geçirgenlik gün geçtikçe artmaktadır. Böylece yeni bir figür karşımıza çıkmaktadır: ‘Turist aylak’. Bu figürü açıklama çabasına girişmeden evvel geleneksel olarak turist ve aylak arasındaki kutuplaşmanın şimdiye değin nelerden kaynaklandığını da görmek gereklidir.

3

Gezginliğin her halükarda kimi devinicinin farkında olmadan, keyif alır gibi görünmesine rağmen, toplumsal ilişkilerdeki yüzeyselliği arttırması ve insanın kendi kendisine tahammül edebilme gücünü azaltması bakımından lanete dönüştüğü yüzyılımızda, devinime ilkesel bir amaç kazandıracak, onu başıboşluğundan çıkarıp, bir su değirmeninin çarkı gibi, insanlığı besleyecek temel gıdanın işlendiği şekle uydurmak, zorunluluk değildir belki ama insan doğasında belirdiğinde adeta mucizevî baharlar meydana getirebilen merhamet ve şefkatten kaynaklanan bir özlemdir artık.

Hacı adaylarına gelince; bunlar kendi kimliklerini inşa ettiklerini düşünebilirler. Ancak koruyabilmekte midirler? Ben hacılıkla modernlerin kimlik ustalarını işaret etmekten yana değilim. Bana kalırsa Bauman’ın söylemiyle;  ‘kafa patlatıcı kimlik inşası işine takan modern yaşam stratejisi’ kendisini hac kavramında değil, çoğunlukla aylakların başvurduğu ‘hacı adaylığı’ sürecinde buluyor.  Genellikle de ‘hacı adaylığı’ süreci, hacılık olarak algılanıyor.  Modern proje, insanın içsel değerlerini temsil eden haccı, kendi usulünce inşa etmeye kalktığı için, kendisine bulduğu yeni hac merkezleriyle kutsiyet de kazanmak istedi.  Ancak ne bu hacı adayları gerçekten hacı olabildiler, ne de modernzimin belirlediği hac merkezleri –mesela bilimin yanılmazlığı gibi doktrinler-gerçek anlamda ruhsal dönüşüme yol açabildiler.

Birçok hacı adayının modern çelişkisi, kimlik inşasını tamamladığını düşündüğü noktaya geldikten sonra (yani haccın en dışsal gereklerini meydana getirir getirmez) kimliğini başka kimlikler üzerinde tahakküm aracı olarak kullanmaya başlarken- tam da buna başladığı için- çoğunlukla daha sarsıcı biçimde kaybettiğini fark etmemesidir. Aslında o, sadece aday olarak kalıvermesine rağmen, kendi gözünde elde ettiği hacılığı ile çoğunlukla aylaklığının getireceği negatif etkileri silmek için kalkan oluşturmuş bir ‘kendini bilmez’dir. Bazı aylaklar ömürleri boyunca aylak olduklarının farkında olamayacaklardır. Bunların imdadına yetişen kavram da,  kendi konumlarını tamamen- bazen kendilerinden de- gizleyebilecek nitelikteki hacılık konumunun söylemleriyle hareket etmeleridir. Böylece hac yolculuğuna çıkanlar arasında, hacılığa özgü alametleri kullanarak kutsal topraklara girme çabası içerisinde olan aylakların sayısı hayli kalabalıktır. Bunların görünürde hacının kendisine koyduğu –dışta apaçık görünen, kabuktaki-hedeflerine ulaşmış olmaları, kendilerinde asıl eksikliklerini kapadıkları yönünde kanaate yol açar. Aslında hacının içsel iklimini barındıramazlar.

Bence, şimdiye değin aylakların en büyük stratejisi, hem hayatları boyunca zorunlu olarak hareket etmekten bıktıkları için olmak istemedikleri, hem yaşam biçimleri nedeniyle maddi anlamda turiste evirilebilecekleri kapasiteyi elde edebileceklerine olan inançları yittiğinden, hem de turistler tarafından haksızca sömürüldüklerini çok iyi bildiklerinden hacılığa özenmek idi.  Çünkü hac kavramı, onların kovulmuşluğuna, kimsesizliğine, yitikliğine dayanabilecekleri gücü veriyordu;  yaşam boyu karşılaşacakları maddi ve manevi horlanmalara katlanmalarını sağlayacak söylemi ellerine veriyordu.  Aylaklar, kabarık hac kafilesi içerisinde çok az bir kısmı hacı olabilecek insanların yolundan hacının alametleriyle giderek, kutsal sığınaklarına sırf hacı olmaya namzet olmalarıyla kavuşurlar. Bu kavuşmalarıyla sığınaklarında turistler karşısında daha onurlu pozisyon alarak onlarla daha çetin mücadeleye girişebilirler. Fakat bunlar gerçekte hacı olmadıklarından ötürü kolayca yollarını şaşırırlar ve turistlerle olan mücadelelerinde dahi turistlere özgü alametleri kendilerine hak sayarak kullanmaktan çekinmezler. Kimi zaman da hacı kimliği altında turistleşirler.

Kapitalist dünya karşısında tavır sergileyen sol fraksiyonlar ile dinsel nitelikteki cemaatlerin, tarikatların, ‘bilim insanlarının’, siyasi hareketlerin başarısızlıklarının sebeplerini anlayabiliyoruz. Onlar, zemini kum, suları az, iklimi yakıcı, gecesi dondurucu çölde, kök salmak isterlerken temel yanılgılarını da ortaya koymaktadırlar. Aksini söyleyip dursalar da, eylemleri göstermektedir ki çölden ayrılmak gibi niyetleri yoktur.  Hayallerinde onu süslerler, medenileştirirler, o kadar.  Çünkü burada doğmuşlardır. Yuvaları burasıdır. Başka diyar tanımazlar. Tanımaya da istekli değillerdir. Başka bir diyarda öleceklerini, yok olacaklarını düşünürler.

Aslında aylaklar bu çölde yuva özlemi içerisinde olmaktan başka haslet çekmeyen garibanlardır. Her ne kadar tam tersi görüntüler ve söylemlerle karşımıza çıkıyor olsalar da çölün kendisine itiraz etmezler. Zira mağduriyetlerinden inşa etmeye koyuldukları kimliklerinin gücü bu çöl ile beslenir. Tahayyülleri de çölün tahayyül ettirebileceklerinden ibarettir. Eğer mağduriyetlerinden önemli bir statü elde edebilmişler ise taahkümleri de çöl ile beslenir. Yine de bunlar temelde bıkkındırlar. Pek azı bu bıkkınlığı yener.  Çoğunlukla develeri olmadığı için, uzun mesafeleri almaktan hazzetmeyen ama susuzluklarını gidermek adına zorunlu olarak hareket eden kişilerdir. Genellikle kervanlara eklemlenirler. Düşük ücret karşılığı iş görürler. Asla sahip olamayacaklarını düşünerek kervanları güderlerken, çeşitli vahalara uğrayarak susuzluklarını giderirler. Bazen kervandan kovulurlar.  O zaman hayatta kalmak için başka bir kervan aramak zorunda kalacaklardır. Bazılarının develeri de vardır. Ama bu develer de turistlerin kervanlarına eklemlenir.  Aylaklar çoğunlukla şehre özlemli bedevileri andırırlar. Çadırda yaşarlar, istemedikleri halde zorunlu olarak yer değiştirirler, çölün kenarındaki şehirlere gidip gelirler, orasını gördükçe kendi hayatlarına lanet ederler.  Öbür taraftan şehirli çöl sakinleri onların yaşam biçimine macera gözüyle bakar. Turist olarak onların arasına karışır, onlarla birlikte yer içer, ama gezilerini istedikleri zaman sonlandırıp, şehirlerine geri dönerler.

Aylakların önemli bir kısmı – onda kök salabilecekleri sabit bir noktanın(bir yurdun, bir meskenin) var olduğunu da görüp- içten içe turist olmaya özense de, turistler sahip oldukları yuvalarını otel gibi kullanırlar. Turistler istedikleri zaman mola verebilen özgür ‘gezerlerdir’. Seyahatlerini can sıkıntısından yaparlar. Ancak bıkkınlıklarının temelinde hareket etmek değil, durağan kalmak vardır. Evleri bu yüzden otellerdir. Şehirlerde kendilerine ait olarak kullandıkları meskenleri olsa da, çölün kum fırtınaları bu meskenleri de içine alır almaz, zorunluluktan değil ama evde fırtınanın geçip gitmesini bekleyecek sabırdan yoksun oldukları için eğlencelerini perçinleyebilecekleri mekânlar aramaya çıkarlar. Kimileyin fırtınalardan da hoşlanırlar; eğer fırtına öncesi konakladıkları mekândan yeterince keyif alamadıklarını düşünmüşlerse. Dışarıdaki manzarada- yani çölde- farklılık arz edecek pek bir şey gerçekleşmezken bunların en büyük eğlencesi, yaz kış değişmeyen manzaralarına renk katacak herhangi bir olayın meydana gelmesidir. Bu olay, canilikle de ilişkili olabilir. Turist için önemli olan- kendi güvenliği sağlanabilmişse- olayın meydana getireceği haz ve kendinden geçme halidir. Tüketeceği yeni bir mekân, yeni bir zaman dilimi için dolaşır o. Hayatı sıkıcı bulduğu için dolaşır.

Esaslı hacı adayı (çok kısa zaman sonra hacıya dönüşebilecek olan kişi)  da bu çölden geçmektedir.  Şehri, kum tepelerini, vadileri aşar. Görünürde çölle ilgilidir. Ancak zihninde çöl yoktur. Çöl onun için ne bir yuvadır ne de dışsal olarak dönüştürüp yöneteceği bir mesken. O sadece aşılması gerektiği için vardır. Yolunun üzerinde bir güzergâhtır. Esaslı bir hacı adayı, haccına engel olacak çöl için pratik çözümler üretir. Bunlar asla nihai çözümler değildir. Anlıktırlar, esaslı hacı adayı ve hacı hedefin önüne o an için çıkan zorluklara karşı o an için başvurulması gereken çareler ve alınması gereken tedbirlerle yolunda yürür. Hacı olmaya namzet bir aylak eğer haccın içsel özelliklerinden bihaber ise, esaslı hacı adayının o an için yoluna çıkan engeller karşısında başvurduğu çare ve aldığı tedbirleri mutlak olarak kabul edip, hayatının her döneminde karşısına çıkan her türden probleme cevap olarak sunmaya başlayacaktır.

Hacı da çölde doğmuş olabilir. Hacı da çölde dolanıyor olabilir. Hacı şehirde de oturuyor olabilir. Ancak hacı –öyle gözükse de-çöl ile ilgili değildir. Onu diğerlerinden kesin olarak ayıran şey de budur. O, kendi iklimini yaşar. Dışarıdaki iklimin etkilerine mutlak anlamda tabi olmaz. Onları ancak haccına engel oldukları zaman ciddiye almıştır.

Fakat hacı öteki karşısında duyarlıdır. Hac yolunu kolaylaştırmak için –ancak kısmi olarak-çölle ilgilenir. Başka hacı adaylarının hacı olabilmesi için yolu imar etmeye koyulur. Su kemerleri yapmaya çalışır... Ama tüm bunları yaparken ilgisinin merkezinde çöl yoktur. Esasında bu çöl aşılmalıdır.

4

Şimdiye kadar Bauman’ın bize modern dünyayı daha canlı betimlemek adına armağan ettiği ve zaman zaman onları Bauman’ın tasvirleriyle uyuşur fakat zaman zaman da onun tasvirlerinden farklı biçimde ele aldığım figürler arasında hacı figürünün, modernizmle giderek daha fazla erozyona uğrayan değerlerin yitimiyle çölleşmeye başlayan ‘modern dış dünyanın’ içinden doğmayan, modernlik dışı iki figürden biri olduğunu söyleyebiliriz.  Bir diğer figür de aylaklardır. Aylaklar kadim zamanlardan beri –iklimlerini kaybetmiş insanlar, dilenciler, köleler, mecazi anlamda çöl sakinleri olarak- biliniyor ve genellikle nefretleri üzerlerine çekiyor olsalar da modern zamanlardaki kadar çeşitlenip, çoğalıp, dünyaya damgalarını vurma kapasitelerini bu kadar belirgin bir biçimde ortaya koymamışlardı. Modern proje ve şimdiki postmodern zemin onların hayatlarını temelden iyileştirmekten çok çeşitlendirmişe benziyor ve aylakların oyalanabilecekleri, oyalanırken de kendi durumlarına eskisinden daha az itiraz edebilecekleri zemin gayet akıllıca kurgulanmışa benziyor. Aylakların aylaklıkları giderilmiş değil, iyileştirilmiştir. O da her yerde değil. 

Ancak bu iyileştirmeden bana kalırsa yeni bir figür de doğuvermiştir: ‘ Turist aylak’

Sanayi devriminden günümüze değin süregelen işçi patlamasıyla birlikte, işsizlik patlamaları da meydana gelmiştir. Sistemin kaygısı ikinci patlamada artar. Öyle ki, eğlence ve konfor araçlarındaki artış, sağlık araçlarındaki artışın gerisinde kalır. Bu artışa rakip olabilecek tek unsur da savaş sanayisi ile ilintilidir. Sanayi devriminin başlarında ve yirminci yüzyılın ortalarına kadar gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkeler nazarında nüfus artışı hayati ve zaruri olarak görülüyordu. Ancak günümüzde nüfusun üretim kapasitesini arttırmak amacıyla zaruri görüldüğü dönemin kapıları kapanıyor gibidir. Makineler gün geçtikçe daha fazla gelişirken, insan gücüne daha dolaylı ve az bir ihtiyaç duyuluyor. Günümüzde nüfus artışı hala önemli bulunuyorsa bunun sebebi üretim ve tüketim dengesiyle ilgili, ticaret ile ilgili değildir artık. Zira tekelleşme olgunluk çağını yaşamaktadır. Ticareti döndürmek için büyük insan kaynaklarına gerek yoktur. Oranı sabitlenmiş bir azınlık ekonomiyi döndürmek için yeterliyken ve her ülkedeki varsıllar başka diyarlarda konfor sahibi olmak için turist moduna sokulmuşken, artık bir zenginin birden fazla ülkede evleri, birden fazla ülkede zevkleri varken, farklı farklı ülkelerde kendi ekonomisini ayakta tutmak için çabalayan ‘aylak’ insanların uğraşına eskisinden çok daha az ihtiyaç kalmıştır. Bunlar artık ekonominin öznesi değillerdir. Tekeller projelerinde başarılı olursa, gün gelecek belki de nesnesi dahi sayılmayacaklardır. Ancak bunların şimdilik varlıklarını gerekli kılan şey savaş tehdidi karşısında olası iş gücü ihtiyacıdır.

Yine de bu gerçeği kurbanlarının gözünden gizlemek gereklidir.  Her ne kadar iş gücünde kendilerine eskisi kadar ihtiyaç duyulmasa da ‘göstermelik’ bir işgücünde istihdam edilmelidirler. Bir gün asıl vazifelerini görecekleri umuduyla keyifleri sağlanmalıdır. Böylece aylaklıkları çeşitlendirilir. Bu çeşitlilik arasında ‘Turist aylak’ figürü de ortaya çıkar. 

Turist aylak, kendi aylaklığını unutacağı anların bilinçli olarak iktidar tarafından üretilmesiyle kendisini turist gibi hisseden varlığın metaforudur. Gelişmiş ülkelerde daha çok görülen bir figürdür. Kendi halinden memnun kalabilmesi için, kendisine kendisinden daha düşkün aylakların diyarında maddi imkânlarıyla keyif alması sağlanan kişidir.  İş gücünün daha ucuz, insan canının daha kıymetsiz olduğu bölgelere yaptığı gezilerle kendisini değerli hisseden figürdür.

“Peki,  üretim araçlarını tekellerinde bulunduran insanlar mükemmel bir organizasyonla ekonomiyi kendi ellerinde döndürebiliyorlarken, bu savaş ne için çıksın?” diye sorulabilir.

Cevabımız da şöyle olacaktır: Parayı ellerinde bulunduranların da kendi aralarında rekabet içerisinde olduklarını unutmamak gerekir. Onlar sonsuza dek birbirlerinden emin mutabıklar değillerdir. Onları şimdi bulundukları konuma getiren şey hırslarıydı. Ellerindeki parayı toplumların refahı için harcamaktan sakınmalarının altında da bencillikleri ve ihtirasları yatar. Böyleyken, ihtirasları anlaşmalarını aşabilir ve kendi sermayelerini büyütmek, egemenlik alanlarını genişletmek amacıyla birbirlerine yapacakları hamlelerin acımasızlığı yeni savaşların tohumunu atabilir ki atmaktadır da. Öte yandan kendilerini hala kodaman şirketlerin egemenliğine bırakmak istemeyen ve henüz fosilleşmemiş devletler varken barıştan söz etmek güçleşir.

İster öyle ister böyle, kodamanca zenginliğin insanın insancıl yanlarını yok edecek bir etkisi olduğunu da söylemeliyiz.  Ellerindeki parayla bedeni her türlü hazzı tadabilen ancak manevi hasletlerden yoksun, bu yüzden de toplumun refahını düşünmeyen bir insan, en sonunda bedensel hazlarının en tepesinde maddi olabilecek başka tür hazlarla karşılaşmayı yeğler: Bunlar sapkın hazlardır. Bedenle ilintilidirler ama hazlarını başkasının yıkımında görürler. 

Bu arada Bauman’ın bahsetmediği bir figür daha var; Hacılar ve aylaklar kadar eski bir figür; Seyyahlar.

5

Nasıl ki aylakların kayda değer bir kısmı aylaklıklarını gizlemek adına hacılık iddiasında bulunuyorsa, turistler de modern seyyahlar olarak anılmaya talip görünüyorlar.

Fakat seyyahlar ile turistler arasındaki fark muazzamdır.

Turist, mekânları ‘kendi iman ettiği gerçekte’ gezdiği anda ziyaret etmemektedir. Onun yaptığı şey mekânları koleksiyonuna katmaktır.  Bir arkadaşım Çinli turiste sorar: “Buraları beğendiniz mi?” Turistin cevabı manidardır: “Bilmem, döndüğümde çektiğim fotoğraflara bakıp karar vereceğim.”

Fotoğraftaki şey, gerçekteki şeyin önüne geçmiştir. Turist gezisinde iki ana hedef vardır: eğlenceyle oyalanmak (bu en keyif verici beslenme biçimidir) ve kendini pazarlayabilmek. Fotoğraf bunun somut kanıtı olabilirse, gezintimizi olumlu addedebiliriz. Turist’in gezi hafızası, turist figürü neredeyse tamamıyla başkasına da beğenilmek adına kendine odaklandığından, yüksek deneyimlerden, yoğun hallerden, derin ilişkilerden bihaber, kolayca unutkanlığa gebe olduğu için, -yani yüzeyselliği sebebiyle-  gezinin kıymetini de ancak ve ancak fotoğrafla delillendirerek algılayabilir.

Turist figürünün şahsında hakikatin el değiştirme ve ikinci el olma haliyle karşı karşıyayız. Bir şeyin ister kendimize ister başkasına pazarlanabildiği ama özellikle başkalarına da beğendirilebildiği ölçüde değerli addedildiği reklam çağında, turistin ‘en gerçekçi’ cevabıdır bu. Reklamlar pazarladıkları nesnelerin önüne geçip özneleşmişlerken, bu reklamların güdümünde gezintiye çıkan turist figüründen daha başka nasıl bir cevap bekleyebilirdik?

Ya seyyah? Seyyah bütün bunların zıddına düşer.

6

Seyyah, maddenin arkasında maddeden daha büyük( yüce) olanı görebilen gözler taşır. Maddi peçenin ardındaki manevi iklimi keşfetmek için yola çıkar seyyah.  O, kendi iç varlığını oluşturan ve iç içe geçmiş görünen çeşitli parçalarının, soğan yaprakları gibi üst üste geçmiş kendi benliklerinin doğdukları, serpildikleri gerçek vatanlarını arar. O, benliklerden herhangi birinin vatanını keşfedince de, keşfettiği benliğini orada bırakarak, kalan benliklerinin vatanlarını arar, onların vatanı olarak bulduğu iklimlerde, meskenlerde, diyarlarda, yüzlerde, olaylarda, soyula soyula, vatanı keşfedilmiş benliklerini yuvalarına bıraka bıraka yoluna devam eder. Ta ki ilk benliğine, öz benliğine ulaşana kadar… Seyyah asla bir mekân koleksiyoncusu değildir. Bilinen ve ifade edilen anlamda ‘kimlik inşaatçısı’ da değildir. O, öz kimliğini arar, ama inşa etmez; tam tersine, inşaat malzemelerini inşaatından söker, onları ham olarak çıktıkları beldelerine götürmek için yola koyulur.  Turist’in yoldan habersiz adeta ‘uyurgezerliği’ ile uzaktan yakından alakası yoktur. Turist, kendisine girift olarak yapışmış ama onları idrak etmekten yoksun hali ile sadece kendi benliklerini –genellikle birincil hazlarla-doyurmak için yola çıkar. Oysa seyyahın amacı onlardan soyunmak/soyulmaktır. Turist, kendisini bu benliklerin toplamı sayar ama seyyah bu benliklerin dışında kalan şey olduğunu idrak etmiş halde soyunmaya/soyulmaya yol alır. Seyyaha dışarıdan bakanlar onun yol aldıkça kendini kaybettiğini söyleyeceklerdir. Öyle ya, gittikçe benliklerini soyan yapısıyla, en sonunda hiçliğe adım atacak gibidir o.  Dünyanın çocukluğumuzdan itibaren yavaş yavaş - en fazla da ergenliğimizle birlikte-alışkanlıklar çarkıyla üzerimize giydirdiği şu benliklerin gözünden bakarsak, seyyahı anbean garibanlaşan adam olarak görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.


Hiç yorum yok: