VİCDANSIZ BİR MÜSLÜMANLIK ANLAYIŞI



1

Uzun zamandır bu ülkede bir aşağılık psikolojisi dolaşımdadır. Belki bunu kimse dile getiremiyor. Belki işin içine damgalanmaktan çekinerek giremiyor kimse ancak bunun adı ne yazık ki aşağılık psikolojisi.

Vakti zamanında Müslümanlıklarını bir partinin zimmetine geçirenler, şimdi o partinin başkanının ve bakanlık yapan üyelerinin yolsuzlukla kendi zimmetlerine para geçirdikleri iddiaları karşısında bu paraları da helal sayabiliyor. "Velev ki böyle bir şey var, çaldıysa bizimkiler çaldı" diyebiliyorlar.

En zekileri de, "öyle bir durum varsa Allah’tan bulsunlar, yok değil ise, iftirayı atanlar Allah'tan bulsun" türü ve türevi cümleler üreterek, güya 'orta yol' ayarı ile içten içe kibirlerine perde tutuyorlar. Hiç alınmasınlar, hukukun Genelkurmay Başkanlığı'na kadar işletildiği, kozmik odalara girildiği bir devlette, Başbakan'a yönelmiş bir soruşturma tasfiye edilirken yerine kuru bir " inşallah" kelimesini koymakla, mütedeyyin olunmuyor. O kelimenin içini dolduracak eylem gerekiyor.

Fakat bütün bunların çok açık bir sebebi var: HATAYI KABULLENMEKTEN ÖLESİYE UTANMAK. 

Bu bir travmatik reaksiyon. Özeti şöyle:

"KARŞI TARAFA; ATEİSTLERE, DİNSİZLERE, ALEVİLERE, ALKOLİKLERE REZİL OLMAKTANSA, DİNİ MANALAR, MENKIBELER, DEĞERLER YÜKLEDİĞİM PARTİMİ HERŞEYE RAĞMEN MÜDAFA EDERİM."

Bir savunma psikolojisi içerisinde; " bizi ayrıştıran, yok sayan, aşağılayan karşı taraftı, toplumu kamplara bölen karşı taraftı, onlar bizi ötekileştirmeden ne zaman vazgeçti de, ötekileştirmenin biricik suçu benim üzerime yükleniyor?" diyenleri görüyoruz.

Madem bunların bütün sebebi KARŞI TARAF, o halde sana karşı taraftan fazlası olmak düşmez miydi güzel kardeşim?

KARŞI TARAF SANA YOBAZ DEDİ, İNANCINA HAKAET ETTİ... KARŞI TARAF BİR TERBİYESİZLER, AHLAKSIZLAR ORDUSU... SEN DE KARŞI TARAFA ATEİST DEDİN, KARŞI TARAFA ALLAHSIZ DEDİN...

Onlardan beklenen ayrıştırmaydı, onlardan beklenen köpeklikti...

Benim can alıcı sorum, beni düşüncelerimde ızdıraba sevk eden can alıcı sorum burada karşıma dikiliyor işte: Ya sen, sen niye karşı tarafı aşamadın?

AHLAK SENDEYDİ, NAMUS SENDEYDİ, KUR'AN SENDEYDİ, İRFAN SENDEYDİ, MERHMET SENDEYDİ, FERASET SENDEYDİ, İMAN HERKESTEN FAZLA SENDEYDİ...

Ya ne oldu?

BU BÜYÜK İDDİANA RAĞMEN Sen de mi herkes gibi olacaktın?


Herkesten beter oldun kardeşim.

Namazların, oruçların paklayamadı seni, secdelerin kurtaramadı...

Çünkü imanın kibrine ve intikamına takıldı.

Bunları son hadiselere, Gezi olaylarına, 17 Aralık Operasyonlarına binaen söylemiyorum daha. Laf oraya da gelecek...

Fakat bu garabete düştüğün yer orası değil...

Çarklar ve verdiğin tepkiler...

Libya meselesinde Nato'nun Libya’daki işinin sorgulandığı ve sonrasında sorgulanmadığı söylem, Türk askerlerinin ABD tarafından başlarına çuval geçirilmesi hadisesinin hemen arkasından Amerika’ya Nota meselesindeki "Ne notası veriyorsun... Müzik notası mı bu?" söylemi...

Bunlar belki dış güçlere konjonktürsel anlamda bir boyun eğme olarak kabul edilip, tarafınızca sineye çekilmiştir. Bu görmezden gelmeler her şeye rağmen ‘dik duruşla’ bağdaşlaştırılıp bağışlanabilirler…

Ancak, Başbakan:

"Parası olan bastıracak parayı askerlikten kurtulacak, parası olmayan da gidecek askerlik yapacak... Kimlerle görüştüysem ben, kenar köşedeki, izbe yerlerdeki vatandaşım, bunlar hiç bu işe sıcak bakmıyor. Biz yola çıkarken kimsesizlerin kimi olarak çıktık. Sessiz yığınların sesi olarak çıktık, o zaman sormamız lazım, ona göre de adımımızı atmamız lazım" dediğinde alkışladın.

"Bedelli askerliğin ayrıntılarına girmeden önce şu hususu da vurgulamak istiyorum. Heyecanlanıyorsunuz biliyorum" deyip, bedelli müjdesini verdiğinde de alkışladın mı?

Dik duruş bunun neresinde?

Dış güçler bunun neresinde?


Her ikisinde de alkışladıysan büyük bir problemin var demektir.

Müslümanlığını adeta emanet ettiğin parti genel başkanının kendi BOP eş başkanlığını kameralar önünde dile getirdiği halde ispat isteyip inkâr etmesi, aynı tavrı Abdullah Öcalan ve PKK ile görüşme konusunda da sergilemesi...

Yani önce görüşmeleri kameralar önünde inkâr etmesi, bu iddiaların kimisini alçaklıkla, iftiracılıkla nitelendirmesi, ardından görüşmeyi yine kameralar önünde kabul etmesi...

Bütün bunları çok olağan karşıladıysan sıkıntın var demektir kardeşim...

Bu tabloya bakınca, fanatizmin esiri olmuş önemli sayıdaki kişinin bugün gündeme bomba gibi düşen ses kayıtlarına karşı sergilediği KAYITSIZLIĞI anlamak mümkün.

Apaçık olduğu halde, kameralar önünde gizli kayıt yapılmadan sergilenen tavırlar karşısında, çark edişler karşısında sarsılmaz isen, yolsuzlukla ilgili ses kayıtlarına daha çıkar çıkmaz montaj dersin. 

Ama gerçek şu ki, "Sayın Başbakan, insanları kameralar önünde itham ettiniz, özür dilemelisiniz. Biz sizi Müslüman kimliğinizdeki vurgudan ötürü seviyoruz, sayıyoruz. Bu yaptığınız sürekli vurguladığınız bu kimliğe zarar veriyor." diye uyarmaz iseniz, vebal altından kurtulamazsınız. Haksızlık karşısında ne tür uyarı şekillerinin geliştirilebileceği, zulmün derecesi ve durumuna göre İslami külliyatlarda ayrıntılarıyla mevcuttur. Siz bunu da bizden iyi bilirsiniz.

Bir an olsun, istediğiniz en adi kılıfa sokayım kendimi, hadi bir an olsun düşlediğiniz gibi bir öteki olalım ve bu öteki olarak kendimizden geçip size bir çift laf söyleyelim en azından:

Hem Hazreti Ömer adaletinin hikâyelerini ibretle anlatacaksınız, hem de anlattığınız hikâyelerden zerre kadar ibret almadan dolaşacaksınız. Bu sizi yakar kardeşim...

ALKOLİKLER, ALLAHSIZLAR, AHLAKSIZLAR, ŞEREFSİZLER TAYFASINA KOYDUĞUNUZ BİZİ YAKMAZ. ZATEN SİZ BİZE EN BAŞINDAN CEHENNEMİ LAYIK GÖRMÜŞTÜNÜZ.

Ama cennetlik çabalarınızla, 'Allah ona da hidayet versin' cümleleriyle süslenen konuşmalarınızla, bol "inşallahlı" anlayışınızla yan yana giden bu kaypaklık, çok güzel bir pastanın üstündeki sinek gibi iştah kaçırtır.

Eğer sizin bizlerle zaten işiniz yok idiyse, eğer toptan yanmaya müstahak idiysek, bizi hoşgörü masallarınızla, vicdan edebiyatınızla neden aldattınız? Kâfirin hakkını da Allah sormayacak mıydı, onun da kul hakkı yok muydu?

2

Bu ülkenin insanları toptan bir vicdan tutulması yaşıyor. Ancak beni en fazla üzen, Müslümanlığını her yerde vurgulayanların yaşadığı ve yaşattığı vicdan tutulmasıdır. Bu ülkede öyle bir vicdan tutulması yaşandı ki, bir arkadaşımın değişi ile:

"Taksim'i çekirdek çıtlatarak seyredenler Mısır için ayağa kalktı."

Daha vahimi de şu, Taksim'i çekirdek çıtlatarak seyredenler şimdi Gezi Parkında çekirdek çıtlatıyor, piknik yapıyorlar.

Keşke “bir ağaç için ölmeye değdi mi? diyerek olayı karikatürize edenler, öncelikle “bir AVM için öldürmeye değer miydi ?”sorusunu sorabilselerdi. 
Bugün kafamın içinden geçen ve Müslüman kimliğini vurgulaya vurgulaya bitiremeyenlerin sarıldığı onlarca iftiranın görüntü parçacıklarına rağmen, beni en derinden yaralayan hadise, herkesin daha az üzerinde durduğu bir meseleydi;

"CAMİYE AYAKKABI İLE GİRDİLER"

Bence bu söylem, vicdan tutulmasının en büyük sembolü. Camide içki içtiler, fuhuş yaptılar, başörtülü bacıya onlarca kişi yol ortasında saldırdılar, bu bacının üzerine işediler, çocuğunu fırlattılar gibi mevzular benim için bir kara propaganda merciinin olağan iftiraları. Ama "camiye ayakkabı ile girdiler" cümlesindeki vurucu kayıtsızlık hepsinden daha acıtıcı.

Çünkü, evet, bütün bu iftiraların arasında gerçeğe temas edebilen yeganesi bu durumdur! Bir an için, bu durumdur!

"Be ey vicdansızlar" diye başlayabilecek cümleler kurmamı sağlayacak olan cümle de " ama camiye ayakkabılarla girdiler" cümlesidir.

Türkiye'de kardeşliğin, insana verilen değerin öldüğünü açığa çıkaran sembolik cümledir bu.

" ' Namaza yaklaşma' cümlesini tek başına ele alırsan, yanılırsın" diyenlerin, ders mahiyetinde "içkiliyken, ne söylediğini bilinceye kadar namaza yaklaşma" diyerek ayetlerdeki bütünlüğü vurguladıklarını, dinin bu bütünlükle değerlendirilmesi gerektiğini söylediklerini duymuşsunuzdur.

Acaba bu mantık değerlendirmesini dillerinden düşürmeyen bir kesim, kendisine ne yaptı, vicdanını nasıl taşlaştırdı da, gazdan boğulmak üzere olan, ölümün kol gezdiği bir arbededen, polisin şiddetinden, copundan can havliyle camiye sığınan insanlarımızın dramını görmüyor da, "ama camiye ayakkabıyla girdiler" diyebiliyor.

Zannedersem ötekileştirme politikası tam gaz gidiyor, iyi işliyor. Çünkü kara propagandaya aldananlar, o insanlara kâfir hükmünü vermişler... Kibir işte budur kardeşim...

Eğer gazın boğduğu, polis şiddetinin hat safhada olduğu bölgeye binlerce mütedeyyin, sakallı, sarıklı, cübbeli hocaları, çarşaflı kadınları doldursaydık, polis de onları dört koldan sıkıştırsaydı, kaçabilecekleri tek yer cami olsaydı, coplanma, gazdan boğulma, ezilme sırasında " Ey cemaati Müslim’in, ayakkabılarımızı tek tek çıkaralım, sıraya girelim, kadınlar ve erkekler ayrılsın, haremlik selamlık pozisyonu alalım" mı diyeceklerdi?

Hiç kimse kusura bakmasın. Bunu gerçekten düşünemeyen kişi ya geri zekalıdır, ya da vicdansız.

Ama bu eleştiri karşısında belli bir kesim de işi şöyle kıvırmaya kalkışıyor: " Onların orada ne işi vardı?"

Yani demek istiyorlar ki, "Polis barışçıl bir gösteriye karşı istediği kadar şiddet uygular. Sen otur televizyonda, bu zorbalığı vicdan azabı duymadan seyret. Onların kafası, gözü yarılırken, ibret al. Düşün ki, senin de en masum protesto hakkında kafan gözün yarılabilir. Her şeyden çok adaleti değil, kendini sev."

Eğer bunu demiyorlarsa şunu söylüyorlar: "Sokağa çıkmanla olaylar büyüdü, daha mı iyi oldu? İnsan canı bu olaylardan daha mı değerli?"

Sana bunu diyen de aslında şöyle söylüyordur: " En başında haksızlık karşısında susacaktın zaten. Sen parka girmek istersen, polisin seni otomatik olarak öldürme yetkisi de vardır zaten. Ölümler polisin şiddeti yüzünden değil, senin parkta çadırı yakılan, tartaklanan, tekmelenen, kendilerine hayvan muamelesi yapılan arkadaşlarını savunman için orayı doldurman yüzünden gerçekleşti. Suçlu sensin."

Bunu söyleyen kardeşim, gerçekten samimiysen bundan sonra asla protesto etme hakkından bahsetme.

Ama ne diyeceklerdir: " Polisimize taş attılar."

Polis, -buraya dikkat edin- 'en masum' bir eylemde kafa göz yararsa, kitle psikolojisini harekete geçirebileceğini de düşünecek arkadaşım... Kaldı ki, Gezi Direnişi, içinde polisin barındırdığı şiddetin binde birini barındırmadı. Bütün provokasyonlara rağmen bunu yapmadı. Ölümlerin kimin eliyle nasıl gerçekleştiği ortada...

Söylenecek çok şey var... Ama böylesine bir 'dindarlık' algısının samimiyeti yok.

Burakcan'ın ölümü Berkin'in ölümü kadar trajiktir. İki babanın da ölümleri ayrıştırmak isteyenlere verdiği ders çok önemli. Ama ya 'Müslüman Başbakan' vurgusunu beynine nakş ettirdiğin kişinin söylemi? Bu söylem seni yaralamıyor mu? Birinin cenazesine sahip çıkarken, öbürünü terörist ilan eden, ölüsü taze bir çocuğun acılı annesini kitlelere yuhalatan dili seni kahretmiyor mu kardeşim? 

Eğer kahretmiyorsa bana Müslüman edebiyatı yapma kardeşim. Midemi bulandırma. Bunu açıkça söylediğim için de laf ebeliğine girişme, belagat şehvetine başlama.

Asıl ayrıştırma dilinin kaynağını gör. Git, Tövbe etmesini öğren önce. Müslüman sıvasının altında, bir put gizli olmasın? Düşün, tefekkür et…

Ve Berkin Elvan'ın öldürülüşü karşısında kimilerince Allahın bütün vasıflarını kendi üstünde toplandığına inanılan bir zat gibi ( AK Parti Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Başbakan Erdoğan için "Allah'ın bütün vasıflarını toplamış bir lider Sayın Recep Tayyip Erdoğan var. İşte bunun önünü kesmek istediler" ifadelerini kullandı .) " o çocuğun orada ne işi vardı" diyebilenler çıkıyor. Annesi babası izin vermese bile, bir çocuğun, çocuk kalbiyle, zıpırlığı ile her şeyden sıyrılıverip, meraklı bakışlarını her yöne yöneltebileceğini bilmeyen zavallılar bunlar.

Bazıları da " çocukları kalkan olarak kullanıyorlar" diyor.

Diyelim ki çocuklar kalkan olarak kullanılıyor. Sen değil misin Sıffın Savaşında Kur'an-ı Kerim sayfalarını askerlerinin mızrakları ucuna astıran Muaviye karşısında Hz. Ali ve ordusunun karşı tarafla çarpışmaktan ürpererek sakınmasını; saygıdaki, erdemdeki büyüklüğü gösteren türden bir davranış olduğunu söyleyen?

Bu çocuk kalkan diye, onun kafasına nişan alarak, ateş eder misin?

Bu bir çocuk, on dört yaşında bir çocuk...

On dört yaşındaki bir çocuğun ideolojisi olmaz...

Alevisi sünnisi olmaz

Anarşisti, çapulcusu, dincisi olmaz...

Bir çocuk bir ayet etmez mi kardeşim? Ha?

Ama ayet meselesine hiç gelmeyelim şimdi... Çünkü o konuda da susuyor olabilirsin...CHP'li bir vekilin "bakarayı makaraya" alan, ayeti "sallayan" bir ses kaydı düşseydi senin "gönül piyasana", her yeri yangın yerine çevirirdin, bir kez olsun bu ses kaydının montaj olduğunu düşünmezdin. Gel gör ki adeta inancının bir mihenk taşı olan partizanların yaptı bu densizliği, susmak şart oldu. Hatta ne hikmetse birden bire özel hayat aklına geldi. Başka partililerin kasetleri çıkınca " bu özel değil, gene genel" diyenleri kendinden geçerek alkışladığını unutuverdin. Birden bire günah işleme özgürlüğü aklına geldi. Müslüman gıybet etmez demeye başladın. Ama iş işten geçti kardeşim...

Bir çocuğun ölümüne gelelim...

Neden söz ettiğimi biliyorsun....

Filistin’de ölmedi diye mi değersizdir bir çocuk?

Mısırda katledilmedi diye mi?

"Kalp kırmak yetmiş kere Kâbe’yi yıkmaktan daha günahtır" diyen bir peygamberin getirdiği dinde bir çocuk zaten yeryüzünün en güzel ayetlerinden biridir.


1 yorum:

gunes ener dedi ki...

açıkcası insanlığın iki ucunu da ibretle izleyenler var. Kişisel tutarsızlıklarından çıkar peşinde koşanlarına, dün iyi dediklerine bugün kötü diyenler- yahut tam tersi olabilenler vs- İmdi; çelişki insanın doğasıdır; varoluşsal sorunsalıdır diyebiliriz. vefekat, kim başkasına parmak sallayabilir gerçekte, kim başkasını kınayabilir? Bu yazının yazarı dahil- keza bu yorumu yapan hariç değil- başkasına ideolojik eleştiri getirebilir.? Vicdanı kirli hepimizin. taraf yahut bitaraf. sonuçta her insan öldürür sevdiğini; kendinden başlamak üzere. Yapar eder ardından vicdanı temizlemek için hata yaptım der, özür diler, helalleşir, geçer gider. Yaz geçer diyordu bir şair, bazı şeyler geçmiyor. geçmeyecek. bu kadarını yapamayana ise zaten ne kalem var denecek ne ciddiye alacak yürek. hepimiz aynasıyız 1-1imizin. hepsi bu.