PEYGAMBERCE YAŞADIĞIMIZ DÖNEM ve KOPUŞ


 

Çocuksu coşkunluğumuzu kaybedişimizden itibaren, ruhumuzda bir daralma meydana geliyor, yeryüzünün bütün laneti etrafımızı sarıp, samimiyet adımını her atmak isteyişimizde, artık çocukça his ve hareketlerle bu adımı atamayacağımızı, içerisinde yaşadığımız dünyanın şartlarını tatbik etmemiz gerektiğini telkin ediyor. Gerçekten de bu dünyanın sesini dinlemediğimizde, çocuksu saflığımızın her adımını ızdırapla sonuçlandıran katı bir yaşam biçimine çarpıyoruz. Yoksullaştığımızı biliyoruz, çünkü çocukluğa özgü olağanüstülükleri ve cazibeleri yadsıyan ve öteleyen bir yaşam biçiminin baskısını yaşlandıkça daha da hissediyoruz.  Bu durumda iki çıkış yolumuz kalıyor; birincisi: Adapte olmak. İkincisi: Bu dünyadan ayrılmak. Birinci şıkla ilgilenmeyen biri olarak, ikinci şıkkın iki alternatifinden bahsetmek istiyorum. Bunlar ya intihar, ya da çocukça coşkunluğu yaşatma durumudur. 

İntihar

Aptalların intiharıyla ilgilenmiyorum dediğimde akıllı biri nasıl olur da intihar edebilir sorusu zihnimde belirliyor.  Fakat bugün şu saçma yaşam biçimini inşa eden medeniyetimize baktığımda,  bu medeniyetin anlamsızlığı ve yürek burkan sistematiğinden ötürü intihar eden zihnin, şu midesini tıka basa doldurmakla ilgili mide düşkünü medeniyeti inşa eden zihinden daha ahmak olabileceğini kabul edebilir miyiz? Üstelik intihar edenin ahmaklıkla bir ilgisi olduğunu da düşünüyor değilim. Akıl ve yürek yoksunluğunun içerisinde akla ve yüreğe dönüş çabası olarak nitelendirilebilecek bir intihar biçimi vardır ve bu intihar biçimi tamamıyla yüzyılımıza özgü bir olgu olarak vardır.

Yine de bu durum intihara meşruiyet kazandırır mı? Şu bulunduğumuz noktada sormamız gereken temel soru budur. Var oluşu kesif bir sorumsuzluğa itmiş medeniyetin karşısında, onun bu sorumsuzluğundan tiksinerek, intihara sığınılarak gerçekleştirilen kaçış, onun bütün iğrençliklerini çok zekice kavramış bir zihnin en sonunda o medeniyetin en temel hususiyeti olan sorumsuzluğuna teslim olması demek değil midir?

Bu soruya cevap vermeden önce bir başka soruyu daha aydınlatmak gerekiyor: Sorumluluk duygusuyla intihar edilebilir mi?

ABD‘nin kemikleşmiş mekanik ve his yoksunu var ediş biçiminin yüksek ama alçakça ifadesi Guantanamo işkence kampında, engizisyon vahşetini modernleştirerek yeni dünyaya entegre etme çabasıyla çalışan gönüllü komutanlara göre, kendilerinin zevkle ve özene bezene kurguladıkları her türlü işkence biçimine, mahkumların üzerinde uygulamayı düşündükleri eziyet fantezilerine ve bunları gerçekleştirmedeki becerilerine rağmen ve kendilerinin işkenceci zihniyetleri, temel insani ihtiyaçların artık mümkün olmadığına dair umutsuzluğu yaymayı meslek haline getirse bile intihar; ne intihar edenlerin kendilerine ne de intihar koşullarını yaratan işkenceci kendilerinin yaşamlarına saygı duymadıklarının göstergesi.[1]

İtiraf etmeliyim ki şu körleşmiş zavallı vicdansız güruhun vahşeti altındaki böylesi durumlarda intiharı meşrulaştıran gerekçeler vardır. Ama böyle durumlarda dahi intiharın kendisi hiçbir zaman tamamıyla meşrulaştırılmış olmaz. Bu bakımdan dar bir alandan kaçış olarak o; kesif bir umutsuzluk halinin donuklaşarak daha ileriye, hiçliğe taşınmasıdır. Ne örnek alınabilir, ne alkışlanabilir. Zaten bu tür bir kaçışın psikolojisi ne alkış bekler, ne de örnek alınmayı. Ama İntihar bir yana, onu yadsıyan sorumluluk bilincinde dahi alkışlar ve örnek alınma, bir istek olarak aklın ucundan geçtiği andan itibaren, sorumluluğun yitirilmesine yol açacak niyetlerdir.

Sorumluluğun kendisi, yaşamı dönüştürebilme ümidini barındırır. Hiçbir şeyde olmasa bile kendinde dönüştürebilme ümididir bu. Ve insan bu dönüşümde ne alkış ne de örnek alınmayı bekleyebilir. Ama kendinizi dönüştürdüğünüzde sizi seyredenlerin hayranlığıyla karşılaşabilirsiniz. Fakat istenir mi bu hayranlık? Ebetteki hayır. Çünkü yapılan sadece bir vazifedir. Var oluşunuzun vazifesi budur. Daha iyiye ve daha güzele atan kalbinizin ve yüreğinizin aklınızla el ele verdiği bu durum, iç dünyanızın zenginliklerini dış dünya ile paylaşma tutkusundan gelir. Değiştirebileceğinizi bilirsiniz. Çünkü yüreğinizde ve kalbinizde yatan cevheri görmüşsünüzdür. Nefretinizle baş başa kaldığınızda dahi, nefretin sadece bu cevhere ulaşmanın bir yoksunluğu olduğunu algılamışsınızdır. Demek istediğim şu ki; sorumluluk başkasının zorlaması ile elimize aldığımız zorba bir gereklilik değildir. O, kendi içimizde gördüğümüz güzelliği nakletme isteğinde doğar ve intihar kendimizde keşfettiğimiz cevhere ulaştıran yolu bütünüyle kaybettiğimizi düşünüp, ona uzanabileceğimizin ümidini tamamen yitirdiğimizde gerçekleşir.

Fakat fiili olarak bütün intihar koşullarını yaratıp, her yönden baskıladıkları insanın eline bir bıçak verenlerin, en sonunda bir kurguyla bu insanı sürükledikleri intiharı ayıpladıkları bir durum karşısında, intihar edenin üzerine söz etmek gerekirse, burada resmen bir cinayetin var olduğunu ve bu cinayetin koşullarını oluşturanların işin sonunda kesinlikle intihar ederek yaşayan ölüler kervanına katıldıklarından zerrece kuşku duymadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Sözün kısası: İntihar edenler aslında katledilmiş ve katiller intihar etmiştir.

Çocukça Coşkunluğu Yaşatma

Çocukluğunun ilk deneyimleri, herkese var oluşunun özünü yakalama fırsatı tanır. Çocukluk hatıralarına dönmeyi unutmuş zihinler, büyük ama kendi gözlerinde zevksiz dünyalarının içinde dönüp dolaştıkça kıymet bulacaklarını zannediyorlar. Oysa dünyanın anlatmak istediğini idrak edebilmenin yolu çocuk zihninden geçer.

Bu satırları yazmadan önce hava almak için dışarı çıktım ve ağır adımlarla şehrin gürültülü trafiğinin kenarından yürürken birden etrafı tepecikler ve dereciklerle süslenmiş yeni asfalt köy yolunda öğle sıcağındaki çocuk yürüyüşüm aklıma geldi. Dışarıdan bakan birine göre hiçbir olağanüstülüğe sahip olmayan işte bu çocuk yürüyüşü, benim içsel dönüşümün en önemli duraklarından biridir. Bu yürüyüş, dünyevi var oluşumdaki ilk uzun yürüyüş deneyimlerimden biriydi ve köyü hedeflemiş olsa da, kesinlikle beni kendime götüren yolu tarif ediyordu.  O manevi havayı bugün o kadar iyi idrak edebiliyorum ki! Yürüyen ben, yolun kenarındaki hiçbir canlıdan ayrı bir var oluşu olduğunu düşünmeyecek kadar saf hali ile köye doğru adım attıkça, bütün dağlar, ovalar, kavak ağaçları da köye doluşmak için arkamdan geliyor gibiydi. Sıcağın altında nefes alan varlık sadece şu küçük çocuk değil, asfalt yolun kendisi, etrafındaki küçük göl ve başak tarlasıydı. Çocuğun gözü kendi gözü olmayacak kadar kendini varlığın bütününe teslim edebilecek bir gözdür. Onun penceresinden varlık kendini seyreder. Ama yaş aldıkça, bu pencereden bakan tecrübeler bütünü ego, görmek istediğini görür sadece. Böylece çocuğun derinliği egonun deneyimlerinden oluşturduğu önyargı seddi ile ulaşılamaz bir mahiyet alır.

İnsanlar bu seddle kendilerini kapatır ve en sonunda isimleri ile çağrılırken, bu seddin özellikleri akla getirilir. Demek ki bir isim altında var olan benlik, özel deneyimlerin insan bedeni ve zihninde yarattığı şartlanmalardan oluşmuş bir yığındır. Bizim ismimiz bu yığının ifadesidir. Ama gerçekte biz bu yığın değiliz. Eğer biz bu yığın olsaydık, bu yığının memnuniyetsizlikleri bizde derin acılara ve travmalara neden olmazdı. Kendimizle olan bütün çatışmamız, ilk çocukluğumuzdan itibaren kaybettiğimiz derinliğe ulaşma çabasından başka nedir ki?

Oysa gerçekte onu kaybetmiş bile değiliz, sadece üzerini örttüğümüz için o bize kayıpmış gibi geliyor. Memnuniyetsizliğimiz insani varlığımızın doğal çelişkilerinden tiksindiğimiz bir duygu durumundan değil de, var oluşun karşısında dingin bir hal edinememiş olmamızdan kaynaklanırsa bir anlam ifade edecektir. O zaman memnuniyetsizlik aşağılamaya değil anlamaya yönelik bir kapı açacaktır.

İnsanoğlu var olduğundan bu yana, var oluşun kendisini tıktığı ten kafesinin sınırlarında acıyla çırpınırken bulmuştur kendisini. İçinde bir ses bu sınırların çok ötesiyle irtibata geçmesine rağmen, dıştaki dünyanın fiziksel koşullarına takılıp durmuştur insanoğlu. Böylece düaliteyi ortaya atmış; ruh ve beden ikilisinin birbiriyle çarpıştığı bir var oluşun içinde savrulur bulmuştur kendisini. İnsanoğlu var oluşundan bu yana kendi kişiliğinden ibaret olmayan bir deryayı içerisinde sakladığını bilip dururken yine de kişiliğinin görmek istemediği aciz yönlerine çarparak kendi deryasına ulaşamayan aciz rolünü oynaya durdu. Oysa burada temel bir yanılgıyı tekrarlayıp duruyordu; kişiliğini görmezden gelerek ulaşmaya çalıştığı derya daima bir seraba dönüşecekti.

Kendini tanımadan kendini dönüştürmek isteyenin varacağı en üst durak olsa olsa aktörlüktür. Oysa aktörler rollerini iyi şekilde oynasalar bile aktördürler. Sahneden indiklerinde kendileriyle baş başa kalacaklardır. Oyunları son derece etkileyici olabilir ama bu etkileyicilik o oyunların birer oyun olduğu gerçeğini değiştirebilir mi? [ne mutlu bunun bilinci ile oyun oynayanlara]. Kendi zaaf dolu kişiliğimize, kaçmadan, bütün cesaretimizle, ondan tiksinmeden, onu yok etmeye çalışmadan bakamadığımız sürece, yani kendimiz olmadığımız sürece-çünkü ancak kendimizi olduğumuz gibi görebildiğimiz müddetçe dönüşürüz zira artık kendimizi görebilmişizdir ve sırf bunu görebilmenin kendisi dönüşümdür-, en iyi eylemimiz bile çok fazla anlam ifade etmeyecektir.

Bugün biz çocuk saflığından, bunaltıcı sorunlarımız karşısında yapabileceğimiz en iyi şeyin bu sorunlardan kaçmak olduğunu düşünerek uzaklaştık.  Oysa sorunlar bize dönüşüm imkânı veren büyük fırsatlardır.  Bir şeyin sorun olabilmesi için onun öncelikle bizim tarafımızdan zihnimizde oluşturulması gerektiğini göremedikçe, sorunlarımız hayatımızın dönüşüm fırsatı değil, kâbusu olarak karşımızda dikilip duracaktır. Nitekim eski zihinsel alışkanlıklarını devam ettiren insanlara göre de bu böyledir. Elbette ki bahsettiğim şey polyanacılık oynamak değildir.  Bahsettiğim şey, şimdinin acısını, neşesini, kısacası var oluşunu şimdi nasılsa öyle yaşayabilmek ve onu nevrotik bir biçimde ne geleceğe ne geçmişe sarkıtmamaktır.

Bu kâbus, bizi içe kapanmaya itip, kendimizi aşağılık ve iflah olmaz bir mahlûk gibi hissettirip, yine de bu mahlûkla bir arada yaşamaya mahkûm olduğumuz duygusunu yaşatacaktır. Kendimizden gizlemeye çalıştığımız ve çirkinliklerinden ötürü onlara bakamadığımız sorunların, bilinçaltımızdan beynimizi yönetip bizi köleliğin zincirlerine vurduğunu göremiyor muyuz? Oysa karşımıza çıkan bütün bu çirkin şeyler, onlara baktığımızda çirkinliklerini yitirecekleri gibi bize dinginliğimizi de armağan edeceklerdir. Sadece görmek istemediğimiz yerde çirkinlik vardır ve derinlemesine baktığımız hiçbir yerde çirkinlik göremeyiz.  Çirkinlik, üzerine örttüğümüz hakikatten başka nedir ki? Oysa sorunlardan kaçmak için bir yandan belli miktarda enerjimizi negatifleştirirken, bir yandan da, sorunla yüzleştiğimizde açığa çıkabilecek pozitif enerjiye engel olmaktayızdır. Kaçışı sürdürdüğümüz takdirde kendimizi daha fazla acı ve daha fazla sorunun kucağında çaresiz çırpınırken bulmuş olacağız. Peki, en sonunda ne olacaktır? Sorunları ertelemek için başvurduğumuz araçlar yeni sorunlara dönüşmüş olacak ve bizzat kendimiz, kendimizden kaçıp durmak zorunda kaldığımız sorun yumağına dönüşmüş olacağızdır.

Dünya sorunlarla doluysa, onları oluşturan etkenlerin bizlerle ilintili olduğunu fark etmemiz için bu böyledir.  Kaçmak, sorunu sadece ertelemek demek değil, onu varlığımızı aşağılayan bir olgu olarak özneleştirip, kendi var oluşumuzu onun gölgesi kılmak demektir aynı zamanda. Oysa biz, sorunlarımıza ait olmayı redd etmeliyiz çünkü gerçekte sorunlar bize aittir. Yüzleşeceğimiz her sorunun, bizi bir adım ileriye taşıyacağını idrak edebilmeliyiz zira problem olarak gördüğümüz şey, üzerine basılıp geçilmesi gereken ve bizi daha geniş bir idrakin ufkuna taşıyacak bir basamaktan ibarettir.

İnsanın yaşamı başkalarının üzerinde de güçlü bir etki alanıdır. Negatif ya da pozitif bir davranış sergilediğiniz zaman, bunun sadece sizi değil çevrenizi de etkilediğini anlarsanız, o zaman hayatınızın ne kadar önemli olduğunu da algılarsınız. Kendi etki alanınızdaki hayat, gördüğünüz bütün sefalete dokunduğunuzda, onu kendi yüreğinizde hissettiğinizde, bu sefaletle yaşamak zorunda olanları bu sefaletten kurtarmayı niyet ettiğinizde büyük bir kuvvetle bu niyete cevap verir. Oluşan enerji sizin niyetiniz etrafında toplanır ve sırf bu niyetinizin etkisiyle gerçekleşen hareketleriniz gerçekten kendi kapsama alnındaki vazifesini uygular, pozitif dönüşümü başlatır. Artık sizin yaşamınız başkalarının ümidi olmuştur. Var oluşunuz ümidin kendisidir. Yüreğiniz, dünyada kanayan bütün yaralara pansuman olma isteği ile çarparken, siz gerçekten dünyada yaşanan bütün acıların ilacı olabilmeyi dileyerek yeni bir insan bilincini dünyaya indirmiş olursunuz. İsterse insan bu büyük ve anlamlı dileğini gerçekleştiremesin. Ama bu bilinci taşımakla siz, kendi küçük çevrenizde insanları kendi niyetiniz vasıtasıyla uyandırmış, bu bilinç ile tanıştırmış ve bu bilincin mirasçıları kılmış olacaksınız. Kendini bilen her küçük birey, dünyanın farklı farklı yerlerinde, büyük değişimin tohumunu barındırır. Yeter ki kendine dalma cesaretine sahip olsun.  Önce kendi varlığı ile barışsın, kendini tanısın, kendine korkusuzca bakabilsin.

Değişimin anahtarı kendini bilmektir. Çocukluğun kendini bilmedeki yeri özeldir. Çünkü çocuk samimiyeti kendine rağmen var olmaz. Ki hiçbir samimiyet zaten kendine rağmen değildir. Çocuğun doğası kendini olduğu gibi kabullenebilmiş bir ruhun kâinata bakışıdır. Çocuk insanı özelliklerinden, kendi küçük hırslarından kurtulmak isteyerek dinginleşmiş değildir. Onda bir dinginleşme isteği dahi yoktur. O, varlığını olduğu gibi kabul ederek, var oluşun kendisine hazırladığı sürprizlere teslim eder kendisini. Her şey onun için şaşırtıcı ve yenidir. Görülmeye ve bakılmaya değmeyen hiçbir şey yoktur onun için.  Anlam her yerdedir.

Ama çocukluk putlaştırılabilir de. Çocukluğun bize sunduğu örnek bakış açısını değil de, çocukluktaki deneyimleri putlaştırıp, çocukluğun güzel anlarını çocukça bakışa değil de, çocukluk dönemindeki deneyimlere bağlayanlar, suyu değil, suyun konduğu bardağı şifa olarak görme budalalığında boğulacaklardır.

Çocuksu coşkunluğumuzda acı ve ızdırap, dünyanın katılaşmış çehresinden yiyeceğimiz okkalı bir şamarın ürünüdür. Fakat bu acıya açık olur ve aldığımız ilk darbeden sonra ruhumuzu egomuzla örtmezsek, sonraki aşamanın adı olgunlaşma demektir. Bilinmelidir ki acı, olgunlaşmanın en bariz üstadıdır. Acı çekmeden, varlığımızın anlamını idrak edemeyiz. Çocuk coşkunluğuna adım atmak isteyenler, kendi acılarına teslim olmasını bilmişler, onlardan çeşitli bahanelere sığınarak kaçmamışlar ve o vakitten sonra bu acılar, olgunluğa dönüşmüşlerdir.

Kısacası;

“En büyük zaafımız, en büyük erdemimizi açığa çıkarmak için var olmuş bir fırsattır.”

 

 

 

 








[1] Guantanamo Kampı komutanı amiral Harry Harris bu intiharlar konusunda "Akıllılar, yaratıcılar, kararlılar. Ne bizim ne kendilerinin yaşamlarına saygıları var. Bu bize karşı verdikleri asimetrik savaşın parçası" diyebilmiştir.
 

4 yorum:

alter ego dedi ki...

Varoluşa dair çok derin analizleri, benim de zihnimde iki yol ayrımı olarak yer bulmuş bir perspektiften (intihar ve çocukluk) harikulade bir biçimde irdelemişsiniz. Yazı kolay sindirilebilecek bir yazı değil, birkaç defa okuyacağım şüphesiz fakat ilk duygularımı da paylaşmaktan kendimi alamadım. Elinize, yüreğinize sağlık.

Kali Rind dedi ki...

Kalburüstünden uzaklaşıp derinden anlaşılmak az tadılan bir nimettir. Aynı minval üzerinde düşünmüş olan biriyle düşüncelerimin buluşması mutlu etti beni. Çok teşekkür ederim bunun için Alter Ego.

dedi ki...

teşekkür ederiz... çok berrak, ferah, güzel bir yazı...

intihara tam aynı noktadan bakıyoruz...

şunu da ekleyebilirim. intihar fikri her insanın tek bir an bile olsa aklına gelen, empati yaptığı, en azından merak ettiği bir şey olsa gerek... bazılarınınsa bahsettiğiniz sebeplerle uzun uzun düşündüğü... sorguladığı... kurguladığı...

intihar düşüncesinin, gerçekleştirilmeyecek olsa dahi kurgulanmasının, arzulanmasının zararlı olduğunu kendi canımda tecrübe ettim. aynen niyetinin etrafını değiştirmesi gibi. o yüzden aklıma intihar fikri geldiğinde şöyle düşünmeye çalışırım, ben de bir insanım, bir insanı öldürmüş olacağım. ya da şöyle, "en sevdiğimin (Allah esirgesin) (hatta herhangi birinin) intihar etmesini yüreğim kaldırıyor mu? o halde bu düşünceden vazgeç" derim kendime...
kendi kendine rahmet etme fikri de bir tasavvuf kitabında vardı... "Rahim" ismi açıklanırken... gitgelli aklım kimin kitabı olduğunu getiremedi bi türlü :> Allah doğru yolu göstersin hepimize dileklerimle...

kardeşlikle...

Kali Rind dedi ki...

sevgili zö, ne güzel düşünmüşsün... intihar düşüncesi üzerine önerdiğin tutum da sağlam. Ben senin yazılarını da okumak isterken, bir de baktım henüz yazılarını okuyabileceğim bir mecra yok. Şikayetçiyim:)