Ruhtan Kıvılcımlar


Muhabbetlerin meşrebi aklı da gönlü de çelen tuzaklar olmuş.  Üzerine lüks apartman daireleri, otomobiller, holding binaları ve hatta gökdelenler devrilmiş insanların ezikliği…

İnsan, inşa ettiği şey üzerinden kendisini tanımlamaya başlar

Ve,

İnsan, inşa ettiği şey üzerinden başkasını tanımlamaya başlar; ne inşa ettiğine, hangi malzemeleri kullandığına bakmadan…  İşine giydirdiği takım elbise şıklığının ağzından, en iyi yemeklerin en iyi gece kulüplerinin, en güzel otomobillerin, kral dairelerinin, şehvani arzularının mezesi olmuş güzel kızların- oğlanların zihnindeki izlenimleriyle, bütün cümlelerinin maddi görünümlerini kazıyınca şöyle söylüyor: “Bulutlara uzanacak görkemli egomun kubbesini özlüyorum. Bu yüzden inşa ediyorum. ”

Ağırlıklar takmışken bacaklarına, bulutlara uzanmak…

Hadi çocukluğuna dön… Dön dönebilirsen.

Yoğun karmaşıklıkların ardından suda durulmak istercesine başka bir dünya kuruyorsun sanki mutluluk balonlarından. Büyüklüğe oynayan çocuğun elinden kaçırdığı gökyüzüne inatla, elinde tuttuğu fazlaca şişirilmiş balonu…

İşler karışmış… İşler çokça baştan çıkmış… Birbirinden kopuk duygularımızın dağınıklığında parçalanmış hayatımız kadar varız. Uçuşuyor zerreciklerimizin varlığı, her biri kendi minvalinde bir kimsesizlik taşır oysa. Dünyayla ilişkin bu kadarcıktır.

Yeni bir düşün tezahürüyle uyansın çiçekler, kır koşusunda birinci gelsin kaplumbağa çilek höpürdeten ağzıyla… Şahinler hayretle seyretsin tavşanların şaşkın şirinliğini, hiç dokunmadan… Baykuş gözlerini diksin geceye, kem baksın biraz… Gündüze yorsun emeklerini… Gece vardiyasından çekilsin…

Ya da denizlerin kabarıklığından aya bir buharlı gemiyle yollanalım. Şapkalarımızı fırlatıp kraterlerine, patlayan şampanya köpüğünden bir tatlılıkla aksın hayat oradan aşağılara… Sonra bir dalgayla iniverelim ayın kucağından dünyaya… Çocuklar koşuversin gecede, her biri yıldız olsun… Oynaşsınlar.

Erik ağaçlarında geçiyordu çocukluğumuz ve kirazlardaydı sıra… Ormanın her bir kımıltısında harikuladelikteydi… Sıra, sıra bilmeden mucizelere dokunuşlarda, kirpinin dikenini kontrol eden ellerin narinliğiyle kedinin bıyığına dokunma telaşında bir tırmık yeme merakındaydı.

Tütün tarlalarının arasından geçmek, sigarayı yabancı bilmek, sonra kurutulmaya, buruş buruş olmaya hazırlanan tütünün köylü ellerinde kalın ve uzun iğnelerin öncülüğünde iplere dizilişini bahçeye uzatılmış kablosunun ucunda asılı iptidai sarı lambaların rüzgârla tatlı tatlı dans ettiği lodos gecesinde izlemek, o esnada püfür püfür dumanı tüten bir böreğin ihtiyar ellerin yardımıyla yer sofrasına konuluşunu görmek ve tokluğun zevkini düşünebilmek...

Narinliklerini hatırlayan şahsiyetler olunuz. Dağılmış mutluluklarınızı toparlamaya mecbursunuz hatırlayarak. Hatıralarınıza ihanet etmeyiniz. Hiç yaşanmamış bile olsa hatıranıza ihanet etmeyiniz. Takılın olasılığınıza, koşun saflığın ardından ve dumanlar, bulutlar, sisler, sihirbazlar, şapkalar, ucu parlayan sihirli değnek…

Pamuk ipliğinde göğe çıkıyorsun… Yumuşak yastıklarla, renk renk cümbüş cümbüş… Öbek öbek kanatlanıyor içindeki sen… Acılarını şimdi yakmanın ve kimini de aşkın teknesinde yıkayıp mutluluğa devşirmenin zamanıdır.

Dev ağaçların ihtiyar kabuklarının güzelliğine bakabilen bu gözlerin sahibi masumiyetindir. Çimenlerin ucuna takılmış hayallerle beraber dalgalanan yapraklar, uzakta insanların boğuk konuşmaları, uzaktalar.. Uzaktalar ve küçük küçük şırıltısıyla küçük bir derenin üstünden sıçrayan neşenin bacaklarıyla keşfe çıktın huzurunu… Müfettişler geride kaldı, borsalar, otomobiller, patronlar, işletmeler, köle gibi çalışanlar…

Aşk bitmişti deme… Aşk senin mayandı, aşk heba ettiğin tutkunun özüdür.  Aşk yitmişti deme… Onu hiç bulamadın dışarılarda… Neden? İçindeydi, derininde, bir kuytunun karanlığına gömülüydü. Çağırdın prensleri de prensesleri de… Bir damlacık suyundan çeksinler diye… Aşk uzaktı deme… Gömülüydü hüznünün tam ortasında, gözyaşından sızan o pınarın kaynağı…

 

Hiç yorum yok: