Felsefenin Amacı Üstüne


1

Hemen herkesin aşinalığı vardır; Felsefe şu dört soruyla temelini atmıştır: Ben kimim? Niçin yaşıyorum? Nereden geldim? Nereye gideceğim?

“Bütün İnsanlar doğal olarak bilmek isterler” diyor Aristo, Metafizik adlı eserinin en başında.

İnsan, varoluşunu anlamlandırmak adına bu düşüncelerin ekseninde cevapların peşine düşmeye başlar başlamaz bir tefekkür yolculuğuna çıkmıştır. Böylece Eski Yunandan alınan ismiyle ‘Philosophia’  bilme iştiyakımızın macerasına dönüşmüştür.

Hayvan kendini olduğu gibi tanır. İnsan ise olanla yetinmez, olanın ardındaki bilmenin peşine düşer. Onun soruları başlı başına birer ilim penceresidirler.  Hayvanın olanla yetinmesine mukabil insanın olanın ardındakini keşfetmeye koyulması onun akli üstünlüğüdür. Böylece insan, dünyanın bütün mahlûkatı arasında merkezi bir konuma yerleşir.

Sormak gerekli; kendisini demirden sorularının ağırlığı altında adeta ezdiren aklı ondan ne istiyor? Hiçbir hayvan öldürdüğü, kendisine yem ettiği varlığın ağıtını yakmaz. Avlarını yiyen yırtıcıların bir muhasebeye girişip, aslında bu avlarının pek sevimli aile fertlerine haksızlık ettiklerini düşünmeye salahiyetleri yoktur. Ama avcı insan olursa, öldürdüğü ceylan için akıtacağı gözyaşlarını da varoluş potansiyelinde saklayıverir.  Öyle anlaşılıyor ki, insanın aklı, ondan sorumluluk istiyor. Aslan kendi yavruları için sorumluluk hissiyle donanmış olabilir lakin onun sorumluluğu avına yönelmiş değildir. Aç hayvan öldürür ve aç insan da öldürür. Ama aç insanın öldürdüğünden pişmanlık duyabilme salahiyeti ne kadar da yüksektedir.

Onun aklı, sorumluluğunun sınırlarını hiç abartısız sınırsızlığın kapısına getiriverir. Hukuka göre de, düşünmek istemiyorum diyerek, aklının ona biçtiği sorumluluktan kurtulduğunu düşünen hiçbir akıllı insan bu iddiası ve arzusu sebebiyle sorumluluğundan azad edilemez.  Aksi takdirde, delilik alameti göstermeyen kimseleri suçlarına mukabil yargılayamazdık. Demek ki aklı, o istesin ya da istemesin, ona sorumluluk yükünü yükletivermiştir.  Öyleyse bilmeye bu derece özlemli ve kabiliyetli olan insanoğlunun, bilmesi kıt mahlûklar üstünde sorumluluğunun olmayacağını söylemek yalnızca yanılsama, inkâr ya da cehalete değil, etik olarak kabahate dönüşür. Ve İnsanın akli kabiliyetinin sonucunda felsefenin ortaya çıkışı gibi, kabahat duygusunun ortasında da, dini keşf yolculuğu başlar.

İlk felsefeden oldukça uzaklaşmış olanlar için, felsefenin ana damarlarını oluşturan bu sorulara giriş bir sofuluk olarak algılanabileceği gibi, zamanın ruhundan, çağın tınısından bihaber bir çırpınış olarak bile görülebilir. Lakin Emmanuel Levinas’ın da işaret ettiği gibi durum hiç de böyle değildir:

“Felsefenin ilksel konularına geri dönüş bir Philosophia perennis’e dönme yönünde sofu bir karar değil, güncelliğin ivedi kaygılarına gösterilen büyük dikkatten kaynaklanır. Varlık olarak varlığın anlamına ilişkin soyut soru ile güncel sorular kendiliğinden birleşir.” ( Emmanuel Levinas, Sonsuza Tanıklık, Metis yayınları, İstanbul Ekim 2003, s. 77 )

Çağımıza kadar palazlanıp gelmiş, çağdaş sorunların önceliğinde bir cevaba zorlanan felsefi düşüncelere dalıp gitmeden evvel, böylesine kapsamlı düşünme yeteneği ile insanın karşı karşıya kaldığı sorumluluğu hatırlatan felsefenin damar sorularıyla daha çok vakit geçirmenin önemi sürekli hatırlatılmalıdır.

İnsanoğlu çağının deneyimlerini ister istemez kazanır. Oysa bir takım zorunlulukların ya da olguların üzerinden inşa ettiğimiz yaşam biçimimize uygun felsefeleri seçmek, tam anlamıyla ‘seçmek’ kelimesine denk düşmez. Bu anlamda temel soruların izinde sistematik bir geriye dönüş, ileri bir hamleye dönüşür. O halde ilericilik zamanın zincirlerine hapsolmuş bir çağlar dizilişi, tekerleğin amaçsızca, adeta freni patlamış bir kamyonunki gibi hep ileriye doğru dönmesi demek değildir.

2

Dinsel bir metafor gibi kullanılan ilericik kavramı, felsefenin suyunu da bulandıracak raddeye varmıştır; “İleri için ileri! Yeni için yeni!” düsturu, felsefe adına ortaya konan düşünce zerreciklerinin zihin dünyamızı alt üst etmesinin dayanağına dönüşür. Felsefeyi bu kazanın içine atanlar, zamanın hep gelişerek aktığını, eskinin demode olmaya mahkûm olduğunu ve insanın sürekli geliştiğini dillendiren bir çağdaş vebanın hastaları gibi boy gösterirler. Oysa maddi gelişmenin ve alet edevat yapımındaki zekânın aldığı yol, aklın yoluyla dese denk midir? Zekânın gelişiminden söz edilebilir, fakat bu aklın gelişimine her zaman denk düşmez. Kurnazlığın mahiyetinde de ileri zekânın zerrelerine rastlıyoruz. Ama etikten ve ahlaktan yoksun bu zekânın sorumsuzluktan doğan aptallıklarını nereye koyacağız?

Felsefeyi salt zekânın kullanımı olarak görmek, onu kendi yavrusu olan maddi bilimlerin çocuğu yapmaya zorlamak,  ya felsefenin yeni tanımı haline getirilmiş yahut felsefenin eski önemini yitirdiğini dile döktürmüştür.

Bundan daha kötüsü, felsefe bir oyun dünyasının parçası, düşünsel faaliyet bir eğlence, çok da dikkate alınmayacak, üstün körü bakılacak, oyalanılacak bir söz ebeliği ile ilişkilendirilmeye başlandı mı, en sonunda değersizleşir. Bu değersizleşme -‘teknolojide’ muazzam ilerlemeye rağmen-, ‘misology’nin, bilgi-hikmet düşmanlığının başlangıcıdır.

Felsefenin bir belagat sanatına dönüştürülmesi de bir başka boğma biçimidir. Felsefe çağımıza kadar bir marjinalleşme arzusuyla da yol almamıştır. Onu böyle bir haz odağı haline getiren, allı pullu cümlelere sarılmış, ne olursa olsun farklı olma arzusuyla yanan ve kendisine itibar arayan,  muğlâk ve süslü sözcüklerle edebi bir kurnazlık peşine düşen, ele aldığı konunun zorluğundan ötürü kelimeleri seçmekte zorlanan değil de, mümkün olduğunca anlaşılmamak gayesiyle büyük adam rolünü oynayan şöhretperestlerin niyetleridir.

Onu küçümseyenler de farklı bir yolun takipçisidirler; bu pencereden bakanların nazarında felsefe basitlerin basiti, yalnızca –derinliksiz- bilmenin kendisidir. Derinliksiz, çabasız, alışkanlıklarının kalıplarıyla gününü gün eden insanların her birinin kolayca yolu olabilen, arkası irdelenmemiş en basit düşünceyle hemen inşa edilebilen bir yaşama biçimdir.

İki görüşte de unutulmuş olan ise felsefenin amacıdır.

Hiç yorum yok: