İSTANBUZ



DERLER Kİ, BU ŞEHRİN ESKİ İSMİ İSLAMBOL İDİ… SONRA İSTANBUL OLDU… YANİ BULİSTAN’A DÖNÜŞTÜ; KAYBETTİĞİMİZ BOLLUĞU ARADIĞIMIZ ŞEHRE DÖNÜŞTÜ… ŞİMDİ İSE ADI İSTANBUZ'DUR.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1

ABDULLAH

“Bir zamanlar Abdullah vardı…”

 

İşten atılma korkusu, gelecekteki belirsizlik,  hayattaki silik konum, varlıkla yokluk arasındaki salınım derken, kabullenemediği yaşamına tepe taklak yuvarlanıverdi. “Özel sektör” dedikleri beladan başını bir türlü kurtaramıyordu.  Öğretmen ama özel sektörün öğretmeni. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, bu ne demekti? Tarihçiler yüzyıl sonra insanlar daha iyi bir konumda olurlarsa bu yüzyılı kötü, daha kötü bir konumda olurlarsa iyi olarak yansıtacaklardı. Fakat yüzyılın günlük ıstıraplarını, acılarını yansıtabilecekler miydi? Böyle bir adam, bunları ara ara düşünür. Düşünür çünkü Abdullah Ud  felsefe öğretmendir.  Hemen her an, iri gözleri, geniş alnında gezinir gibidir. Kısa boyunda konuşlanmış başını dev bir kazan gibi taşır omuzlarında. Bu düşünceli baş adeta hamallık yaptırır ona. Böylece başını öne eğik yürüyüşü, beynindeki fikirlerle yaptığı mücadelede muzaffer çıkmadığını gösterir.  Aklı onu hemen her zaman sıkıntılı konulara sevk eder. Ders anlattığı şu sıralarda da, bataklıkta olduğunu söylemeliyiz.  Aklından neler geçtiğini tahmin edemeyeceğimiz tiplere benzemez pek.  Sözlerini sakınmayan, ancak aklından geçenlerin tamamını söyleyemeyen bir adamdır çünkü.  Söylemediklerinden ancak şu kadarını anlayabiliriz ki, bir sitem halinde ortaya çıkan sözleri, daha derin sitemlerin uç kısmıdır.

Ve bu adam, hemen her gün memnuniyetsizliğini dillendirmekten geri durmaz.  Korkuları ızdırabının yakıcılığında erimeye yüz tutmuştur. Kişisel kaygılarını -toplumun şaklabanlıklarını toplumun yüzüne vurma ve her bir insana bu şaklabanlıklarından sıyrılması adına yardımcı olma işini vazife bilerek -eritmeye doğru gitmektedir. Ama o yine de zavallıdır. Verdiği derslerin elverişliliği bir kenara, konumunun zavallılığı da haklı kılıyor kendisini.  Artık işsiz geçirdiği iki buçuk seneden sonra bu haklılığına o kadar kapıldı ki severek yapabileceği bu işten de nefret etmeye başladı mesela.  Fakat zavallılığı bununla da bitmez.  Kendisi düşünce girdabında debelenirken, ders çıkışında hemen her öğrencisi onu şu soruyla muhatap eder:

“Neden memur olmuyorsunuz?”

Yalnız memnuniyetsiz bir ifade değil, bir tükenmişlik de akıyordu Abdullah’ın yüzünden.  Memur olmak! Bu soru ona alaydan başka bir şey olarak gelmiyordu.  Soruyu kafasında şöyle evirip çeviriyor, ona tekrar bakıyor, daha da küçülüyor, adeta sönüyordu. Cevap veriyordu:

“Neden milli piyango bileti almalıyım?”

“Ama hocam, ne alakası var çalışırsanız…”

İlk baştan kestirip atamıyor,  nasihatleri biraz dinliyor, zavallılığıyla yüzleşiyordu. Bu yüzden ilk başta, “Yeter! Duymak istemiyorum bunları!” diyemiyordu. Diyemiyordu çünkü mizacındaki durgunluk ve elindeki yoksunluk buna mani oluyordu.  O sırada bağırmak, bütün dünyayı küfürlerine boğmak istediğini anlayabilirdiniz. İnsan cahil değilse ve fakirse bilgisi altında ezilmeye mahkûmdur. Cahil olmamak ise sadece şu demektir: Toplumun ikiyüzlülüğünü bilmek ve ondan mümkün olduğunca yüz çevirmek! Cahil ve fakir olmak ise mutluluğa pek zeval getirmez.   Abdullah Ud’un karşılaştığı bu soruya cevabı şu tarzda oluyordu:

“ Bir memlekette herkes memuriyete yönelmeye çalışıyor ve kurtuluşu memuriyette görüyorsa,  toplumda salgın bir hastalık var demektir. Özelleştirmeden iyi bir şey diye bahsediliyor ama nedense hemen herkes yine de memur olmak istiyor! Dahası, bu nasıl bir hastalıktır ki, herkes kurtuluşunu sağladıktan sonra bir zamanlar geldiği yeri unutma eğiliminde? Ben memur olamam. Olamam çünkü bu çeşit hastalıklı ümide bağlanamam. Bir daha ümit, yeniden ümit… Ümit, bildiğin 'hakikatsiz hiçliğe' mutluluk olarak bakmak değildir. Kazanma ihtimalimin çok az olduğu bir savaşa ancak ölüm kalım savaşıysa girerim. Bu da bir çeşit ölüm kalım savaşı diyelim; ama her halükarda alçakça! Potansiyelini bilen adam için daha alçakça!

“Ne demek istiyorsunuz hocam?”

“Altın, niçin bakır olmaya razı olsun?”

İşte o zaman kibir olarak geliyordu bu söylenenler. Biliyordu bunu.

“ Bana artık böyle sorular sormayın” deyip konuşmayı bitirtiyordu. Ama hiç umulmadık bir anda konuşma yine başlıyordu.  Kendi memuriyet sınavından çoktan ümidi kesmiş bu adam, bu sefer kursun bulaşıkçısı, temizlikçisi ve bekçisi tarafından aynı soruyla muhatap oluyordu.

İlkesel ümitsizliğini açıklayamamanın ızdırabını anlatamıyordu.  Felakete ümit gibi sığınan insanlar kendisine acıyordu.

Aynı soru tekrar tekrar dolanıyordu: “Niçin memur olmuyorsunuz, devlette öğretmenlik yapmıyorsunuz?”

Memur olmak dışında kendisine hayat hakkı tanınmamış bir suçluydu o. 

Demek ki  Abdullah Ud, ızdırabın öyküsü olmaya adaydır. Öğrencilerinin gözünde zavallıdır, ailesinin gözünde zavallıdır . Zavallı bir onur, zavallı bir mücadele, zavallı bir hak arayıcısıdır kendisi. Kendisine dudak bükülmekle kalınmaz, en alaylıcasından gülünür de.” Bu adam, işte bu adam, okuyup dünyada yer edinememiş en budala heriftir,” mealinde cümlelerle dövülmeye hazır, başarısızlık, beceriksizlik abidesidir başaranların, becerenlerin gözünde.

İstisnalara inanıyor elbet ama kaidede başarının satılık olduğunu düşünüyor Abdullah Ud… Kim takar bunu! Başarılıların gözünde bu sadece bir kılıf. Başarısız insanların beceriksizliklerine diktikleri bahaneden kılıf! Öyle değil mi ya? Böyle insanlar her zaman beceriksizliklerini gizlemeye çalışacaklardır. Toplum nazarında suçlu olduklarını kendileri de bilirler. Hele diplomalı beceriksizler, onlar hepten suçludur. Alay edilmeleri farz-ı kifaye olmalı değil mi böylesi insanların? Başarılıların çarkı böyle düşündürtür insana.

Abdullah Ud’ başka şeyler düşünür. Ne kadar kötü, ne kadar zavallı şeylerdir bunlar. Değil mi ki toplumun çarkından bakarsak o tam bir suçludur… Futbolcunun bonservisi, türkücünün para kesesi, politikacının alaveresi dalaveresi,  patronunun gammazlığı, fakirinin aymazlığı hep düşüncesindedir. Top onu oyalamaz, politikacısı gözünü boyayamaz, patronuna minnet etmez, acısını sömürerek sadakaya talip olan fakire de verip veriştirir. 

Abdullah iç sesinde delicesi cümleler duyar : “Yaşıyorsun Abdullah! Yaşıyorsun! Sana yaşamayı dar edenlerin gözündeki ölümünle, çırpınışınla, hiçliğin ve silikliğinle… Düşünmek gibi suikastlerinle kendine, bin benliğinin yüzlercesini öldüren yitişinle, küçülerek, eksilerek yaşıyorsun.”

2

Zamanı geldi, Abdullah’ın iç sesi nihayet cisimleşti ve karşısına dikildi. Demek ki, Abdullah, deliliğinin zirvesine varmak üzereydi. İç ses dedi:

“Korkma! Delilik senin kurtuluşundur Abdullah!”

Abdullah titriyor, cenin gibi kendi içine kapanıyor, kıvranıyor, kıvrılıyor, ağlıyordu. Fakat içinden çıkan varlık ısrarla tekrarlıyordu:

“Korkma! Delilik senin kurtuluşundur Abdullah!”

Abdullah mutsuzdu, umutsuzdu, yabancıydı, yitikti, yetimdi. Şehir uğursuzdu, ruhsuzdu, buzdu, sevgisizdi… İç varlığı uğursuzluğun nedenini anlatmaya başladı:

“Hayalden kalelerine sığınan bu şehrin sakinleri, zamanın efendileriydi. Gel sana şimdi buzların altından hüzünle parıldayan şu gördüğün incinin güneşten anılarını anlatayım yolcu.

Hikmetin elinde elmas parçası olan beldemiz, hazan güllerinin kokularıyla bülbüllerin mest oldukları arı güzellikler beldesiydi. Nadir değildi hiçbir güzellik, ne de Hint kumaşları bulunmazdı.

Şimdikinden bambaşka insanlar hayal et; o insanlarda beşer saklanırdı ruhun endamından ürkerek. Nefs kendini çirkin bulur, geceyi bile kendi yüzünden parlak gördüğü için utanır, sıkılır, yüzünü ruhsuz göstermezdi. Nefisler peçeliydi yani, zengin ruhlar ise nefissiz dolaşmayı adet edinmişlerdi; çırılçıplak, esvapsız.

Kubbelerinde güneş oynaşırdı mabetlerin… Kubbe altlarında âşıklar narin, naif ve utangaçtı. Aynalardan geçilmezdi sokaklar. Herkes kendini görürdü, yalnızca aşktan utanmazdı…

Yarış ne demekti, nereye yetişmek içindi acele? Sorsan bilmezlerdi. Cehaleti düşün mesela, düşün ki o bile ilimdendi.

Yelkovanı kovalardı zaman. Saat kulelerine zamanı sormak… Böyle müptelalıklar yoktu fıtratında. Bir tek saat vardı; Âşık olmak!

Neşe serilirdi Arnavut kaldırımlarına. Her taşın üzerinde beşikten mezara kadar ilmi ömürlerin ince maceraları gezinirdi. Yolları hayat ipeğiydi, hizmet nakkaşlarıyla işlenirdi.

Seyrettiğin şu buzlar ülkesi, o hikmet güneşiyle bilinirdi. Fakat şimdi:

Şarkının sazın tesellisi yok

Sözün, canın, cananın kıymeti yok

Aşk gecedir güneşi yok

Görüntüsü var, neşesi yok

Duaları buz tutmuş, kubbelerinde uyumuş güneş. Büyük bir gece zapt etmiş şehri nefisten erleriyle. Ve yedi tepeye buzdan yedi cehennem düşmüş… Eşekdonduran güneşidir bu, düşüncesiz eşekler donmaya mahkûmdur ve İstanbul üşümüş. Düşünceler vurulmuş, yatıyor sokaklarında makûs ecelleriyle… Nalları dikmiş semerli eşekler gibi yatıyor insan suretinde beşerler! Çıngıraklı yılanların seslerine raks ediliyor çılgınca ve pek çok yerinde insan kılığında zeki ifritler, cinler.

Nasıl buldu bizi bu kara delik, güneş nasıl ağladı?

Hikmetin ışığı ve ısısı şehre yaklaştıkça, insanlar arasında ‘yanarız’ diye korku peyda oldu. Manevi hava gittikçe ısınıyor, beldenin insanları hikmet güneşinin kendi üzerlerindeki gücünden korkmaya başlıyorlardı. Beldenin ruhunda gizlenen Evliya Sultan bilicilerini çağırdı. Biliciler uzak buz ülkelerine, kutbu bulmak üzere gönderildi. Sultan’ın tahtını, bilicilerin o ülkeden getirecekleri ‘Büyük Kerametli Zat’a teslim etmesi gerekti. Şehrini çok seven sultan teklifi koşulsuz kabul etti. Biliciler yıllar sonra Büyük Kerametli Zat’la birlikte geldiklerinde, belde suları kurumuş, halkı da artık susuzluktan yanıyor kıvranıyordu. Sultan ‘Büyük Kerametli Zat’a sordu:

“Ne oldu da bu hale düştük bilmiyoruz. Bu halin sebebini bilir misin?”

El cevap:

“Siz kâinat kitabında yepyeni bir sayfayı çevirdiniz lakin o sayfada karşınıza daha önce hiç görmediğiniz manalar çıktı. O zaman âlimleriniz ilk hatayı yaptı. Anlamadıkları halde sayfaları çevirmeye devam ettiler. Zannettiler ki, bu yeni sayfaları çevirmek, ilmi yerine getirmektir. Artık öyle bir zamana geldiniz ki, bu sayfaları değil çevirmek, tutmak bile mümkün değil! Onlar artık birer ateş parçası oldu size. İlmin kaynağını ellerinde bulundurdukları halde, ona yeterli hürmeti göstermeyenlerin akıbetine uğradınız.”

O zaman Evliya Sultan, kan ağlayarak Büyük Kerametli Zat’a yalvardı. “Efendim” dedi “Bunun çaresini bir tek siz bilirsiniz, yok mudur bir çare?”

“Ben” dedi Büyük Kerametli Zat “Okuduğunuz ve şimdi dokunamadığınız ateşten kitabı kapatabilirim. Canlar kurtulur fakat beldenizin ruhu buz keser. İfritler memleketinize dadanır, insan kılığına girer. Doğrusu pek azınız ruhunu selamete erdirir."

Sultan o merak celbeden soruya meyletti:

“Ya kitabı kapatmazsanız?”

“Hakikat sizi sanki ezelde var olmamışsınız gibi hiç eder! Buna razı mısınız?”

Ve Evliya Sultan halkın ruhuyla konuştu. Buna rızaları yoktu. Yaşamayı ümit olarak gördüler. Cin ve şeytan tasallutuna rağmen yaşamak, hiç olmaktan iyi göründü. Böylece halkına kulak veren Evliya Sultan kitabın kapatılmasına karar verdi.

Oysa razı olsalardı hakikatle nakşedilmiş hiçliğe, büyük bir imtihanı kazanmış olacaklar, hiç olmanın en güzel haliyle ebediyeti kuşanacaklardı. Aralarından pek azı hariç bu nurlu hiçlik kapısını aralamayı göze alamadı.

Bundan sonra şehrin göğü buz cehennemine açılan kapı oldu.

Hiç yorum yok: