ÜŞÜMÜŞ MELEK


  1

Ben libas değil tenim
Tenden öte beldenim
Ben ben değil senim
senden öte sendenim
 
Günlerden hangi gündü bilmiyorum. Ama anlardan öyle bir andı ki, geride kalan her şey çürüyüp gitti onun için. Çocukluğunu kandırılmışlığın sarayında geçmiş aldanış yılları olarak ele almaya o zaman başladı. Artık derin bir kuyudan yukarıya bakıyordu. İki imge hayatında yer etti: Düşüş ve Gökyüzü.

Üşüdüğünün farkındaydı; şimdiye dek üstünü örten ve ona sıcaklığını veren elbiselerin yapmacıklığının farkındaydı. Hiç de zorlanmadan, bir çırpıda, ‘Giyinik bir sıcaklık; yapay bir sıcaklık, tiksinti verici bir sıcaklıktır.’ denklemini kuruverdi.

Narin çıplaklığını düşündü. Sonra anne telkinlerinden en barizi aklına düştü: “ Sıkı giyin, üşüteceksin!” Tantanalı, bilgece, sevgi dolu, sahiplenici şu söz! Ama kimler için bu söz? Yaşamın tenine değemeyecek kadar zayıf olanların,  kendi ayakuçlarına bakıp da kendini yükseklerde zannedenlerin, kafalarını yeryüzüne eğip de dolaşanların, acizlerin, kendileri dışında sıcaklık kaynağına özenenlerin, dışarıdan ısıtılanların, ısınanların kürkten sözü bu.  Niçin önemlidir elbiseler? Yaşamak için kendinden gücü olmayanların, yaşamak için içine girdikleri sığınakları oldukları için. Bu kadar aciz olmalarına rağmen bu sahte bilimler, kendini gerçeklerden kollamak için örülmüş sevgiler, sıcaklıklar, hayvan çıplaklığının değdiği hakikatten de üstün sayar kendini!

Anlıyordu acizliğin ne tür kıyafetler içinde gizlendiğini. Üşütme üstüne konuşulanların ve yazılan onca kitabın gerçek derinliğini… Fakat şimdi ne yapacaktı? Üç imge hayatında yer etti: Üşüyüş, Düşüş ve Gökyüzü

Her ne kadar giyinik olmanın sefaletine türküler düzebilecek kadar cesurca tavırlarla yürüyorduysa da mahallesinde, ez cümlenin giyindiği kıyafetlerden ari değildi hani… Acımasızca eleştiriyordu elbiseleri ama çıplak mıydı? Çıplaklığı göze alabilmiş miydi?

Kısa pantolon ve tişört giyinikliğindeyken, kazak ve mont giyinikliğine laf bindirmek ve sırf bu eylemden ötürü bir türlü çıplak kalamamak. Bu nasıl bir lanettir?

Anlayacaktır elbette… Çünkü ruhunun ergenliğinden beri, duygularına saflıkla hükmeder.  Neyi anlayacaktır? Elbiselere kaynaklık eden sorunu… Kendini tabiattan ayrı kılan bir ben tezgâhını… İşte kendi başına çorap ören bu tezgâhtır.  Bu tezgâh bizi elbiseli,  giyinik hayvanlar haline getirerek ayrıcalıklı kılar; çıplak insanlar olmak varken!

Razı oldu fakat. Çıplaklığı deneyişinin ardından, başarısızlıkların ard arda gelişi razı etti kendisini bu ben tezgâhına. Giyiniklik de marifettir dedi; eğer çıplak olmanın daha büyük marifet olduğunu bilen bir tür giyiniklikse.

Kaç elbise giyindi o günden bugüne, kaç can acıttı. Kaç kişiye arzu oldu, abı hayat suyunu akıttı, zehirli okuyla kimleri yaraladı, bilen bilir… Renk renk elbiselerin içinde göründü.  Nerede ne zaman hangi elbiseyi giyeceğini çok iyi bildi doğrusu. Ama en çok neyi sevdi? Hangi elbiseyi?

Aşktı adı; dolabında miadını doldurmuş kırmızı karalığıyla.  Zehre çalıp yüreğini acıtacak kadar bekletilmiş bir içi geçmişlikle.

Hani bir zamanlar sevenlerine şifa niyetine giydirilirken, şimdi sevileni öldürecek kadar kuvvetli bir hararette olan bu esrar.  Elbiselerin en güzeli belki ama aynı zamanda en tehlikelisi de! Aldatışı kuvvetli, arzulatışı yakıcı… Eskiyinceye kadar giyinmek onu, zamanın ellerinde soldurmak ve bundan sonra giyinilecek hiçbir elbiseyi şahane bulamamak!

Ruhu artık onun yıpranmış, sökülmüş, dikiş tutmayan, bozulmuş eski haliyle oyalanmayı kar sayacaktır elbette! Böylece sefihlik oyunu başlayacaktır!

Artık bir imge hayatında yer etmiştir: Aşk!

Manalı gökyüzü, hazlı oyalayışın yerini asla tutamayacaktır. Düşüş! Düşüş hiç de önemli değildir, uçurumun aşağısında, kıyısında da pek ala yaşanmaktadır. Ama ya benliğe bulanmış o aşkın sarhoşluğu olmazsa? Şimdi acı bir hatırası vardır onun; Yanmak ve yakmak! Bir zamanlar gözünde nurun olan, şimdi elinde alevdir.

Alevinle koşarsın dünyanın körpe ruhlarına.  Sefihlik oyununda büyük bir kabiliyetin vardır artık. Sefihlerin en yüceleri, aşkın dalgalarıyla boğuşup,  çöl sahile çıkanlardır. Gerisi teknelerle bu kıyıya ulaşmıştır. Gerisi de zaten buralarda doğmuştur.

Nihayet, nihayet arzularınla da olsa, saf gerçeğin peşine düştün, aşk elbisesi çürüdü,  hayat ızdıraba bürüdü ama nihayet, nihayet sen olmaya bu kadar yaklaştın ve senin gibi olana!
2


Sorsanız onu tanıyanlara, kimse bilemezdi yine de.  Büyük gözlerine ve güzelliğine iliştirebilirdi arzunun kehanetlerini ya da tapınırcasına anlatırdı onu belki. Yine de, bilemezdi.

Soruları gözlerinden damlardı gecelerde… Hece hece söz olurdu.  Kuruydu, kupkuruydu tanıyana… Dışarıdan bir çöl gibi kavurgan ve titreten mevsimiyle, sürüklerdi seraplara… Sorsanız onu tanıyanlara, arzu derlerdi düpedüz.  Ve kendini onun görüngüsünde yitirmiş olanlar için o; Baştan çıkartıcı, ayartıcı, tıpkı Lucifer gibi… Düşmüş meleğin ta kendisidir.  Benim tabirimle fakat... Üşümüş meleğin ta kendisi. İşte tanıyıştaki bu tanımayış;  alaylı bakışının kaynağı…

Oysa akranlarını arayan büyük gezgindir! Bu suretle keşfe çıkmıştır dünyayı.  Odun olanlara ateş olmayı marifeti bilmiştir; yanmayacak ve kurumamış bir gerçeği görene dek! Ve karşısında kurumuştur gözyaşları, görünce odunun ta kendisine dönüşmüş dünyayı!

Ateş solumuştur ya bu yüzden hep,  doğrudur; onun alevini körükleyenlerin merhametlerine kulak tıkamıştır. “Beni yakma!” çığlıklarına gizlenenler, odun olmadıkça yanacak değillerdi.  Ne de onun ateşini körükleyebilirlerdi. Ve yakışları, onun yakışları zulmet bilindi gafletle. Kendisine ateşle eziyet edilirken, alev solumaya mahkûm edilirken, ateşin cevherini koyunlarında taşıyanlarca şeytani ejderhanın ta kendisi bilindi!

Onda bir çocuk gizli; bir ‘Siren’ çocuğu o.  Çılgın denizin dövdüğü uçurum ve kayalığın ucunda yaşıyor. Dışına bir çöl sıvamış toprak elleriyle kudurgan bir güneş altında,  içindeyse azgın bir denizin uçuruma yanaştığı kayalıklarda yaşıyor.

Bu çöl de bir serap Kaptan kardeş, Okyanusun üzerinde dalgalarla boğuşuyorsun.  Uçurumun kenarındadır gemin. Niçin hiç “Siren” sesi duymuyorsun? Çünkü kulaklarını kapadın. Lanetin Siren’in sesi değil, gemi dümenini bırakmaktır. Kulaklarını açtığında asıl, çölün beyhudeliğinden sığınacaksın bu okyanusun kıyısına. Ve tam uçurumunda bulacaksın onu da; elinde Orfe’nin liri, dilinde kâinat şiiri… Gözlerinde ebediliği… Maviyi…

 

 

Hiç yorum yok: