Bin Mesih, Bin Mehdi, Bin Nesil, Bin Atlı,

 

Bin Mesih,bin Mehdi, bin nesil, bin atlı…

Yalnızlıktan devşirilmiş siyah kanatlar

Derin suların yüzgeçleri

Zayıf mutluluğu dişlerinin arasında öğüten

Kralların taçlarını kor elleriyle eriten

Bin Mesih,bin Mehdi, bin nesil, bin atlı…

Eğerleri paramparça eden

Dizginlerini tutmuş zavallı değerlerin

Kırbaçlı akşamların efendileridir

Yedi belalara salınmış ahtapot dokunaçları olan

Köleleri tutuşturur yazgısıyla

Ölmeyi de doğmayı da

Yok etmeyi de yok olmayı da

Sevmeyi de boğmayı da

Aynı iştiyakla kurban sayan…

Ve iştiyakları da kurban edebilen

Kendi erdemlerinin bayramlarına

Bin Mesih,bin Mehdi, bin nesil, bin atlı…

Kılıçların gıcırtısıdır onların senfonisi

Mutluluk yağdırır ölü bilinenden

Kışın rahminden diriltir güneşi

Ebedi bir aydınlığa gebe bırakılır

Aşağı beldelerinden karanlık

Öyle bir çiftleşmedir ki…

Ölüm ölü doğar sancılarla.

Bin Mesih,bin Mehdi, bin nesil, bin atlı…

Tipinin altında yatan yorgun çınarın

Kuru dallarını budamaya yeminli

Alevli bir gelecekle ısıtır

İnsanlığın buz kesmiş ellerini


Bozkırın en uzak köşesinden evvela toz bulutu olarak zuhur ettiler.  Dünya perişan bir mağlubiyet içerisinde kıvranıyordu. Adlarını duymuştu düşkünler ve eski dünyanın eski efendileri.

İktidarı yitmekte  olan beylerbeyi,  yaklaşmakta olan buluta baktı ve “İntikam, intikam alacaklar!” demekle yetindi.  Zahitleri dualar ediyordu.  Tüccarlar kasvetli gözlerini toprağa düşürmüşken, bozkır kuşlarının havada dans edercesine süzüldükleri görülüyordu.  Akbaba sürüsüydü hepsi! Leş yiyiciydi! “Cengiz Han bile daha soyluydu” dedi içinden beldelerinin en kıdemli büyücüsü. Ülkenin en ünlü hokkabazlarını dizmişlerdi yollarına ve nasıl olmuştu da onlara kanamamışlardı? Neyi istiyorlardı, daha fazlasından neyi? Şaşırıp kalmışlardı.

Nidaları duyulmaya başlamıştı bile. Toparlanacak vakitleri yoktu. Zaman adeta tabanları yağlayıp kaçmıştı. Siyah kuşlar yükseliyordu ve uzaklardaki deniz kabarmış olmalıydı. Öğle tembelliğinden yoksun, hokkabazların neşe saçan hünerlerine yabancı, yabani bir ırk yükselmişti doğudan! Eski efendi kâbus görüyormuşçasına sayıkladı: “Bin Mesih, bin mehdi, bin nesil!”

Miadını doldurmadan önce eski zaman, şu hor görülen ayyaşlardan, sefihlerden, sefillerden mürekkep en doğunun adamları, eski sultanlığın saltanatında atasözsüz zira atasız, vecizesiz, lanetlenmiş bir ırktan sayılırken, şimdi dünyayı yutmaya hazırlanan kasvetli bir girdap olarak karşılarına dikilmişlerdi! Tahtından yuvarlanmasına ramak kalmış beylerbeyi, sonun başlangıcındaki şu anda, dinlerinin büyücülerine kızmaktan başka bir şey yapamıyordu. Hani bu dinin hokkabazları oyalayacaktı onları? Hani daha fazlasını istemeye mecalleri kalmayacaktı?

Eski zamanın göbeğinde ezilmişti onlar. Yollardan yoksun, medeniyet nedir bilmeyen, garip anlara itilen, yoksullukları cennet sıvasıyla boyanan, sefihlikleri ise cehennem çukurlarına büründürülenlerdi. Cennetleri ve Cehennemleri onları yutmuş, uyutmuş olmalı değil miydi? Beylerbeyi düşüncelerinin peşinde giderek karşılıyordu yeni zamanı. Eski zaman, o şanlı zaman artık akmayacaktı! Bunun suçlusu kendisi mi sayılmalıydı? Düşünceler, düşünceler: “Dinimizin hokkabazları vardı, kudretli büyücüleri vardı. Yoksulluğu cennetin en kıymetli sarayına, düşkünlüğü de cehennemin çukurlarına denkleştirmişlerdi.” Zenginlik ise yalnız kendilerine-efendilere- hak sayılan tanrısal bir emanetti. Bunu kabullenmiş olmalıydılar. Ne zaman o diyara gönderdiği hokkabazlarından biri sultanlığa uğrasa aynı şeyi söylerdi: “ Her şey yolunda, cennetle müjdelediklerimiz öbür âlemdeki cennetleri için dünyanın neşesini, cehennemle korkuttuklarımız da oradan asla çıkamayacakları için umudu yitirdiler ve biraya gelip güçlenemeyecek kadar takatsiz kaldılar, boyun büktüler.”

Hüma kuşu beylerbeyinin başından uçup, bu soysuzların başına konuvermişti.  At nallarının toprakla kavuştuğunda çıkardığı, kalbi gümleten o coşkulu ritim, kılıç şakırtıları, ölüm korkusu iyiden iyiye yaklaşıvermişti.

Demirin ve çeliğin bütün gücünden yararlanarak savunacaklardı kendilerini.  Beylerbeyi onurlu bir adamdı. Son nefesini kahramanlığının bir nişanesi haline getirmeyi bilecekti. Adamları arasında yiğitler vardı, cengâverler vardı. Göreceklerdi; onurlu bir ölümü.  Bu son emri yerine getirmek için beylerbeyinin etrafında kümelendiler.

İhtişam kuşanan toz bulutu dağıldığında nüfusu az ama nüfuzu fazla bir ordu sirayet etti.  Beylerbeyi cesaretlendi. Şairi bir deyişle haykırdı: “İlerle!”

Düşmana iyice yaklaştıklarında haykırışlarına daha haşmetli bir haykırışla cevap geldi:

“Bir yaz günü geçmiştiniz Tuna’dan kafilelerle!” ve sükût oldu. Ağaç kovuğunda titreyen zamanın bile şaşkın kaldığı sükût bin yıl akmışçasına zamanı eğip bükerek bekledi.  Haşmetli ses geri geldi: “Ak Tolgalı beylerbeyi! Ak Tolgalı Beylerbeyi!”

Göğün kapılarına baktı beylerbeyi! Şaşılacak bir adam atından indi, tek başına yürüdü eski sultanlığın savaşçılarına doğru ve beylerbeyinin önünde dikildi; yüzü aynı o idi. Cengâverleri ürktü geri çekildi!

“Büyük bir hokkabazsın sen, bu ilmi muhakkak ki şeytanlar sana öğretti” dedi beylerbeyi, diz çöktü, inledi: “Bana bir ayna getirin”

O şaşılacak adam göğsünü açtı ve göğsünün tam ortasından çıkardığı aynayı beylerbeyinin yüzüne doğrulttu. “Bak” dedi “Sen kimsin, öğren!”

Kılıçlar düştü, iradeler soldu, mevziler kayboldu, dost ile düşman harmanlandı.  Beylerbeyi ölümü gördü.  Ve adaletine güvendiği dünyasında değildi artık. Çocuklar gibi şen değildi!

“Ölürken yanına dünyalık hiçbir şey almayacaksın demediler mi sana?”

Ve sol yanında kendi yüzünden bir yüz daha çıka geldi!  Hiç sevmediği bir yüz; kibir!

“Kötü bir dost” dedi Haşmetli:“Uğruna Savaştığın her şeyi böyle etti!”

Ve pişmanlıkla haykırıyordu beylerbeyi: “Fakat ben, ben diriyken böyle düşünmezdim. Cenneti de cehennemi de bir ayartma olarak kullanmadım… Bu büyücülerle bu hokkabazlarla benim işim ne! Nasıl bir aldanıştır bu, bu nasıl bir bilmece!”

Sözü bitmeden Haşmetli cevaplıyordu: “Bak, iyi bak! Senden kaç tane var Ak Tolgalı? Hangi senden bahsediyorsun, ya da hangi benden ? İyilikler kibir maskeleri olmuş, sevaplar riya nehri! Bir yeni nesil ki, o nehirde boğulmuş! “

“Ben niye mesulüm bundan!”

“Çünkü” dedi Haşmetli, “Salih bir adamsın, koyunu kapan kurda ram olmazsın!” ve ekledi:

“Hem, bir şeye daha itirazın var senin!”

“Evet, seni görmeye tahammülüm yok!”

“Çünkü?”

“Çünkü fahişeleri, düşkünleri, haydutları, canileri, sefihleri, sakatları, aylakları, bunakları, zayıfları ardına toplamışsın! İnsan suretinde adam olmayan ne varsa!”

“ Ve senin ardına topladığın iman kılığındaki hokkabazlardan, büyücülerden ne kadar da temizler! Hokkabazların göz boyar fakat kınadıklarında samimiyet vardır! Bunlardır senin gerçek yardımcıların. Kınayışın azalsın. Bunlar riya ve kibre senin efradından çok daha uzaktırlar. Ordunu buralarda ara! Zira yeni zaman dindarlarından pek çoğu, senin de kibrinle iman ettiğin, bambaşka bir dine yakındırlar!”

Ve uyandı Ak Tolgalı kendi pak zamanına, ak’ın kirletilmediği… Şairin şiirinde dolandı sonsuza…

 

Hiç yorum yok: