Cehennem Estetiği 1










1
Beni en çok etkileyen cehennem sahnesi, William Beckford’un Vathek adlı romanında karşıma çıkardığı manzaradır. Kötülüğün sadece kötülük olduğu için seçildiği, hiçbir koşula bağlanmadığı, cazibesinden ötürü tercih edilen haliyle, Beckford’un cehennemi yedi katlı gayyasından, en aşağıdakine doğrudan bir iniş gerçekleştirilerek oluşturulmuştur. 
Beckford’un kötü ana karakteri Vathek,  gerçekten de "Vasık billâh (Allaha inanan)" unvanı ile anılan dokuzuncu Abbasi halifesi Ebu Cafer’in ta kendisidir. Romanda Vathek’i kötülüğün sırlı kapısını açması için kışkırtan annesi Karathis de hayali bir kahraman değildir. Ebu Cafer’in annesi cariye asıllı Karati’dir.
Halife Vasık, hükümdarlığı boyunca isyanlarla boğuşmuş bir şahsiyet olarak, otoritesini sağlamlaştırmak için şiddetini, hilesini göstermekten çekinmemiştir.  Ona kötü şöhretini ve karakterini kazandırtan gaddarca hareketleri hiç de savsaklanacak türden değildir. Romanın okuyucusu, Vathek hakkında gerçek bilgiyi edinmek için Ebu Cafer’in hayatına daldığında şunu çekinmeden söyleyebilir: “Belki de Ebu Cafer’in William Beckford’un eserinde, şeytani güçler elde etmek maksadıyla aşağılık davranışların her türlüsünü sergilemekten çekinmeyen Vathek adıyla yüzyıllar sonra lanetli bir roman kahramanı olarak tarih sahnesine yeniden çıkartılması, Vasık’ın kötülüklerinin bedelidir.”

Örneğin Ahmet bin Nasır’ı Müslümanlığın temel inanışlarına uymadığı suçu ile(Çünkü halife Kuran’ın mahlûk olduğuna inanıyor, Ahmed ibn Nasr bunu reddediyordu.) yargılayıp idama mahkûm etmesi halifenin kör tutkusunun neticesidir. Rivayet edilir ki, idam hükmünü Vasık hemen orada büyük efsanelere neden olan "Amr bin Madıkerib"'in ünlü kılıcı Samsama ile bizzat kendisi infaz ederek seyidin başını gövdesinden ayırdı.  Ahmed'in gövdesi halka gösterilmek üzere Samarra'da asıldı ve kesik başı Bağdat'a gönderilerek oradaki halka gösterildi. Vasık’ın bir seyidin başını peygamberin kullandığı kılıçlarından biriyle şahsen koparmış olması, Hafız Zehebi’nin “Tarih”ine bakacak olursak; okla yönünü kıbleden çevirmesi için kesik başın yanına bir nöbetçi bırakması ve benzeri hadiseler yüzünden, Vasık’ı koyu karanlıkların diyarına itilmiş Vathek diye gösteren roman, Vasık’ın kendisine yapılmış kötülük olarak değil, gaddarlığın yazınsal sanatla cezalandırılması olarak pekâlâ ele alınabilir. Fakat elimizdeki tarihi verilerden hareketle mukayese edildiğinde Ebu Cafer’in annesinin kötülüğü kışkırtan Karathis olarak sahneye çıkması haksızlık sayılmalıdır. Zira 842’de- yani Vasık’ın tahta çıkmasından bir yıl bile geçmeden- Karati, Mekke’ye -umre ya da hac- için giderken Hicaz yolunda öldü. Romanı kötülüğün ta kendisine dönüştüren şey de asıl budur; gerçek karakterlerin eserde kimi yerde çarpık iz düşümleriyle, kimi yerde ise tamamen çarpıtılarak yeniden canlandırılmaları.  Durum paradoksaldır ama William Beckford’un işaret ettiği şeye, kötülüğe tas tamam uygundur. Eserin müellifi işaret ettiği şeytani bakış açısını bundan daha etkileyici gösteremezdi. Dolayısıyla eser hem kötülüğe hizmet etmiş, hem de-tam da bir önceki sebepten ötürü - onu cehennemin dibindeki haliyle bize gösterivermiştir.
Fakat konu ne bir kitap eleştirisi, ne William Beckford, ne de Vathek. Vathek, sık sık istifade edeceğimiz, konu açısından zengin bir kaynak, hepsi bu.
2
Dipsiz cehennem müptelalıklarına bir kez bulaşmış olanlar tarafından kötülük – hiçbir edimin, düşüncenin yan sonucu, bahanesi, arızi durumu olmadan-gerçekten istenir kıvama gelir. Ama vurgulamak gerekir: Kötülük en başında, ilk çıkışında başka bir olgu ya da olayın arızi sonucudur.  Peki, dipsiz cehennem müptelalıkları nasıl ortaya çıkar?
Henüz çocukluktan başlayarak ama özellikle ergenlik döneminde insanın kendisinden yüklü miktarda bir şey; hiç de yirmi bir gramlıkmış gibi gelmeyen ağır bir şey çalınmışsa, yüreğini ta o zaman bir haksızlık duygusu kaplamış ve içine düşen ilk günah tohumu, görünüşte kendisinin elinde olmayan bir sebebin ürünüyse, kolaylıkla ortaya çıkar.
Jean Genet, cehenneme nasıl müptela olunduğunu, bu müptelalığın koşullarını bize anlatan hayat hikâyesini bırakarak ayrılmıştır dünyadan: “ On altı yaşındaydım… Yüreğimde masumiyetimin sığınabileceği tek bir köşe bırakmamıştım. Ben de kendimi bir alçak, hain, hırsız ve oğlancı olarak görüyordum… Ve kendimi bir çöplük yığınından farksız hissetmemin şaşkınlığı içerisindeydim. İşte aşağılık bir insan haline gelmem böyle oldu.”
Dünyadaki sınırlara karşı başkaldırı, - tamamen dışsal şartlardan ötürü-pusulası olmayan insanları zamanla cehennemine yaklaştırır. Öyle bir an gelebilir ki bu kişilerden biri, manevi acıyı bedeni hazların zevkiyle süslenmiş halde kabullenip onu, kötülüğün tutku kapılarını açan bir forma sokabilir. Açılmış kapılardan içeri dalan kişi bilir; yersiz her türlü davranış, iğrenç olarak görülen her edim, estetiğin  kurallarıyla gerçekleşir.

Estetik olan, -özünde güzel olmasa da- bize güzel gelendir. Fakat şeytan insani tutkuların içinde gezinmektedir.  Tam da bu yüzden, estetik olan doğru olanla pek az ittifak halindedir; “ Şeytan, damarlardaki kan gibi insanda dolaşır.   
Nikos Kazancakis, Allahın Garibi’nde bir keşişi şöyle konuşturtur: “Yaradana bakacağına, yarattığı şeylere bakarak ruhunu yitirmekten utanmıyor musun? Yeryüzünün bütün güzellikleri görünmeyeni görmemizi önler, bu yüzden yok olmalıdırlar.”
Fakat aynı romanın ana karakteri Francesco itiraz eder: “Güzellik tanrının kızıdır: bundan eminim. Tanrının yüzünün nasıl olduğunu ancak güzel şeylere bakarak tahmin edebiliriz…”
Hangisi doğrudur?
3
Meleklerin güzellikte gördüğü ilk şey tanrısallık ise, şeytanın güzellikte gördüğü ilk şey ayartmadır. Vah aradaki insanın haline!
Güzelliğin ‘Tanrısal özlem’e işaret ettiğini söyleyen Platon, onun özünü de yaratıcıya bağlayıvererek, temelde kötü olanla güzel olan arasındaki irtibatı felsefesiyle kesmiş gibidir. Ancak aynı Platon, dünyevi güzelliğin yanlış değerlendirildiği takdirde aldatıcı olabileceği gerçeğini de özenle vurgulamıştır.
Asıl üzerinde durulması gereken husus, estetiğin güzellikle olan flörtüne rağmen değişkenliğidir. Platon bu yüzden güzelliğe değer vermiş ama estetik olanın yanıltıcı bir güzelliği meydana getirebileceğini öngörerek,  güzel olanı yenilikçi bir biçimde, başka formların içine sokarak yeniden biçimlendirmenin, yeni estetik değerler üretmenin karşısında yer almıştır.
Her ne kadar Platon kimilerince faşizmin ilham kaynağı olarak görülse de –ki bu düşünceyi savunmak estetik tuzağına Platon’un kendisinin de düşmüş olduğunu iddia etmektir- Platon’un vurgusu kıymetlidir.  Walter Benjamin, Pasajlar adlı yapıtında estetik ve güzellik üzerine yaptığı değerlendirmeleriyle Platon’un kaygısına hak verir cümleler kurmuştur:
“Bir zamanlar Homeros’ta, Olympos Dağı’ndaki tanrıların gözünde bir tür sergi malzemesi olan insanlık, şimdi kendi kendisi için bir sergi malzemesi olup çıkmıştır. Kendine yabancılaşması, ona kendi yıkımını birinci sınıf bir estetik haz kaynağı niteliğiyle yaşatacak boyutlara varmıştır. Faşizmin politikayı estetize etme çabalarının vardığı nokta, işte budur. Komünizm, buna sanatın politize edilmesiyle yanıt verir.”
Şahit olmaktayız ki estetikteki başıboş değişim, ‘sanat sanat için’ vurgusu, güzelliği dehşetin derinliklerindeki işkencelerle, soykırımlarla, yok etmeyle çiftleştirmiştir. Böylelikle sanat, özünde her türlü ideolojiyle ya da eğlenceyle ittifak kurabilecek kadar ‘orta malı’ bir etkileme aracına, bir kışkırtmaya, propagandaya, reklama indirgenivermiştir. Mesela bu indirgenmenin 20. Yüzyıldaki ilk örneklerinden biri Walter Benjamin’in değindiği gibi faşizme akraba bir ideolojide, Nasyonal Sosyalist devlette verilmiştir: Triumph des Willens. 
Bu film, şahsiyeti kitle içerisinde eritip yok etmeyi, en çekici ve destansı ve olabildiğince estetik bir biçimde gözler önüne serer. İdeolojik bağnazlık,  estetik ve sanatsal yöntemlerle sarmalanarak kişinin ruhuna yedirilir. İsmi ‘İradenin Zaferi’ olsa da, ‘Führer’in iradesinden başka irade tanımamayı salık veren bu sinema yapıtıyla kitlenin yüceliği, sayının haklılığı ve -milyonda birlik istisnalar hariç ve o istisnalar içinde sayılması gereken führerin şahsiyeti hariç-şahsiyetin acizliği düşüncesi tartışılmaya mahal vermeyecek bir biçimde neredeyse insanı ele geçirir.  Film bize öyle bir kitle dayatmasında bulunur ki, bu dayatmanın sonucunda filmde kitlenin haricinde gerçekten bir ‘insanı’ görebileceğimiz tek yüzün Adolf Hitler’in yüzü olduğunu kabulleniriz. Onunki dışındaki bütün yüzler tek bir prototipten türetilen robotlara dönüşmek üzere, fabrikaya yeni gelmiş malzemeler gibi canlanır gözümüzde; öğütülecek, işlenecek ve kendilerinin tıpkısı olan tezgâhtaki diğer ürünlerin arasına yerleştirileceklerdir. İnsanların filmdeki canlılıkları, kıpırdanmaları, bazı karelerde yer yer ayrı şahsiyetlermiş gibi gözümüze çarpabilecek davranışları, gözümüze yanılsama gibi gelir. Çünkü onların orada bulunuş amaçları tam da bu canlılıklarını, şahsiyet emareleri taşıyan davranışlarını öğütmek, yok etmektir.
Hattı zatında bu film yıkımın estetize edilmesi konusunda yalnızca ilk örneklerden biri olması bakımından önemlidir.  Film endüstrisi bu konuda da ‘kendini aştı’. Kıyamet senaryolarının bolca yazılması, dünyanın yok oluşunun, insan yıkımının, ruh kıyımının estetik öğelerle harmanlanması artık bizim için yeni değil, tek düze. 



Kaynaklar ve Dipnotlar:

[1]Georges Bataille, Edebiyat ve Kötülük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2004, s. 144.  Sartre’nin, Aziz Genet adlı kitabında böyle konuşmuştur Genet.


[2]  “Estetik” kelimesi Yunanca “aisthesis” veya aisthanesthai” kelimelerinden gelir. Duyum, duyular, algı, duygu ile algılamak gibi anlamlar taşır.


[3] (Ebu Davut, Sünnet, 18)

[4] Nikos Kazancakis, Allah’ın Garibi, Cem Yayınevi, İstanbul 1974, s. 41.



[5] Walter Benjamin, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2009, s. 79


[6] İradenin Zaferi

Hiç yorum yok: