KÂŞİF




1


İçimdeki kaşifi, vicdanıma musallat olan sözlerinden kurtulmak amacıyla sürgüne göndermiştim ve onun dönmeyeceğini sanıyordum. Dün gece ruhumun kapısına dayandı ve yüreğime yarı acı, yarı şen kelimelerini döktü:


Beni yeryüzünden sürgün ettiğinde, konaklamak için gökyüzüne baktım. Gecenin donmuş ışıklarından bir kuşun hevesiyle sıçrayarak aya uzandım ve orada kendi yılımda bin yıl bağdaş kurup oturdum. Geceyi küçük ışıklarla süsleyip rehber edinmiş eski huyumdan ötürü güneşin varlığıma  küstüğüne inandım.  Fakat ne yaptıysam  güneşin küskünlüğünü gideremedim. Karanlıklara zavallı ışık büzmeleri uydurup, karanlığı aydınlattığını sanan gözlerimin onu takdir edemeyip köreldiğini zannediyordum. Sonra varlığımın henüz kanat istemediğini anladım. Bunu anlar anlamaz içimdeki balık kıpraştı. Göğün tepesine hevesle kanatlanmıştım ama balık gözlerimle güneşe bakamamıştım. Hakikatinin peşinde bir göçebe olarak yeryüzüne döndüm.

Hayallerimizi kilitlediğimiz dünyadan çekip gitmemiz gerekiyordu lakin göçebeliği unutmuştuk. Toprağa-aslında çöle- tutunmuş, kimimiz kanatlarımız çıkmadığı için ağlıyor göğe küsüyor, kimimiz de yüzgeçleri olmadığı için denize sırtını dönüyordu. Ama hemen hiçbirimiz gerçekte neye ihtiyacı olduğunu bilmiyordu. Öyle gözbağcı bir varoluşa tutunmuşuz ki,  develer hendek sevdasında, arılar tuza aşık, köpekler anırmak istiyor.  Ve bizler cılız ışıklarla yetinip gecemizi yaşatarak,  şu dünyamıza içerlemekten de geri kalmıyoruz. Karanlıklarda lambalar yakmayı seviyoruz çünkü. Çünkü ey göz, cesaretin yok gündüzü görmeye.  Alışmışsın küçük aydınlığınla yetinmeye. Ne var ki, bu aydınlıkta görebildiğin gölgeli koyu bir varlıktır. Ey ruh, daha derine, dibe inemezsin, oysa cehennemi geçince cennetin. Ama seni vehimlerin uğultusu sarmalamış, fısıldıyor:

“Cennet yükseklerde ve boyun fazla uzun değil…”

“Boyun fazla uzun değil…”

Bütün mesele devler ülkesinde yaşaman şairin değişiyle.

Devler seni ezip geçiyor bu cüceliğinle. Ama ya içindeki tohum? Onun homurtusu… Derinden, neredeyse sessizce süre giden homurtusu, hışırtısı “Ben buradayım” diyor, yüreğinde debelenirken…Sana doğru soruyu sorduruyor bak: "Korktuğun devler neden başka cücelerin gölgeleri olmasın?" İçindeki tohum sana yolunu, yolculuğunu fısıldarken dev gölgeleri görmekten titreyen varlığınla bıraktın onu en  yavan toprak parçalarında, kumlar üzerine…“Nereye?” diye sor kendine. Bak cevap veriyor tohumun: “Dipsiz denizlere, dipsiz denizlere…”

Ey kör ruh! Denizi isteyen varlığına niçin uçmayı telkin ediyorsun?

Zamanını, mekânını, özgürlüğünü anlayacağın saatin gelip zilini çalmasına çok az kalmışken sen, o büyük buluşmayı kaçırmak üzeresin. Ve ölümün seni kıstıracağı yerde kıvranışlar içerisindesin. Uyan ruh, uyan! Uyan küçük tohum… Şeytan ensende boza pişiriyor, uykuna kafiye uydurarak ninnini güya en soylu ses tonuyla söylüyor: “UYU/YAN”.

Dünyada tutmayacak tohumları saçıp savurdukça dev meleklerden daha dev varlığını asla göremeyeceğini bilmiyorsun. Cehaletine bilimler, sanatlar, edebiyatlar ektikçe, debeleniyorsun aslında ve sadece hiçliğin sancılarıyla boş sözler geveleniyorsun.

Sürgünde ne çok şey öğrendim!


Karanlıklar yurdunda gezindikçe hayretim arttı. Kendi varlığım ışığıma dönüşeli beri pek acayip şeyler görmekteydim.

Varlık âleminin çoğu evini çölün ortasına kurmuş. Bu gerçeği öğrenselerdi hepsi yaşamak için en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadıklarını fark edecek ve anında öleceklerdi.  Onları yaşatan mucizeyi görmeyen gözleri,  vehim bataklıklarından hayallere salınmış, çölün seraplarına sarılmıştır. Nice balıklar kendilerini denizde, nice kuşlarsa gökyüzü sultanlığında, Anka’nın yanıbaşında zannediyorlar. Ve her biri asıllarının ne olduğunu tartışmaya koyulmuş, balık olanlar kuşları da balık saymış, kuş olanlar mahlûkatı tümden kuş bilmiştir. Balıklar kuşları bir denizin ortasında, kuşlarsa balıkları göğün dorasında olduklarına inandırmak için türlü türlü masallar uydurmuş. Ne ki, kuş cinsi kuşluğundan, balık cinsi balıklığından memnun değil. En acısı,-bir zamanlar benim de sandığım gibi- yüceliği sahip olamadıkları şeyi elde etmekle bulabileceklerini sanmalarıdır. Gerçeği onlara açmadan bu mahlûkların en yücelerini aramaya başladım.  Gördüm ki, balıkların en yücesinin hülyasında kanatlanmak vardı ve kuşların en ihtişamlısı yüzgeç arıyordu.  Bana gelince:

Varlık kıyısında denizi gördüm.
Kendi ışığımda YUNUS’u gördüm.
Yokluğun üstünde kanadı gördüm.
YUNUS yüzünde bir kuşu gördüm.

Yolun inceliklerini sana bildiriyorum. Ulaştığın neticenin libasını giyinen özün, sana en uygun varlık cismini verecektir. Her neredeysen, oranın en yüce cihazıyla cihazlanmışsındır. 

Özgürlük uçsuz bucaksız yalnız. Özgürlük yalnız… Onunla barışmak için daha ne bekliyorsun? Nidaların, hep aynı nidaların: “Kanatlarım çıkmayacak, kanatlarım kanıyor…”

Ya yüzgeçlerin? Yüzgeçlerin var ve senin âlemin onları arıyor YUNUS, şimdilik- yahut istersen bu bilinçle sonsuza dek- balıksın… Cılız ışıklarını söndür, karanlık denizine atla. Ölümse her yaşamın dibi, bir maceranın sonuysa: Böyle uyduruk şavkın altında geceyi gün etmektense, günü dipsiz karanlıkta ararken vurgun yemek ala! Pek ala!

2

Ve kâşif gitti isyanı devrederek bir an olsun.

Bir an olsun kendimdeyim bu gece… Soruyorum defalarca, defalarca nedir bu ağlanası gülmece?

Ölü günleri yaşayan insanlar diri umutların sahibi olabilirler mi?
Ölü günleri yaşayan insanlar hayat bulabilirler mi?
Ölü günlerin ardına takılmışız her birimiz an an,
Ölüm sadece ölmeyi öldürebilir o zaman.



2 yorum:

PaNDoRa dedi ki...

evet, evet.. korktuğum gölgeler başka cücelerin gölgesi bence de. en azından böyle düşünmek beni mutlu etmeye yeterli oldu.

ve şu son satırlar.... sanki şu zamanı yaşayan çevremdeki herkes için yazılmış.. ben dahil. çok umutsuzca ama fazlası ile gerçek..

zö dedi ki...

bayramın kutlu olsun... :>