Aşk Yürüyüşleri

1

Tehlike,  gözlerinden düştüğümde, sözlerini ok yapıp kalbimi bu okla deştiğinde…
Tehlike sensizliğimde…

Tehlike!

Nedir Tehlike?

Bu gece yalnız,  sensiz, sayısız boş hece...

Büyük aşkımı terk ettiğinde ellerinle, hoşça kal dediğinde sözlerinle, beni öldürdüğünde gözlerinle...

Gerisi ne kötülük olur, ne şeytan bana o kör tuzaklarıyla musallat olur.

Tehlike nedir bilir misin ki? Aşkımız için neydi? Neydi benim için ölmek… Neydi yok olmak, erimek?

Yağmur yağsın, diğer insanlar yollarına çekilsin, benim yalnızlığıma yürüsün boş yollar. Varsın evlerine, malikanelerine, köşklerine gitsin ıslanmaktan korkan büyük insanlar. Ben yüreğime yürüyorum, gözyaşlarıma sözüm var, size dönemem, dünyalık insanlar, paralar, şöhretler, süper starlar, benim kalbimde yaşattığım bir sevgili var. Zamanım bitmeden yüreğime yetişmeliyim çünkü gözyaşlarıma sözüm var. Yoksa yoksa…

Kötülüklerinizin bana zarar verebileceğini mi düşündünüz? Çok geç kalmış düşünceleriniz, sevgi dolu elleriniz, şefkatleriniz, merhametleriniz… Yüreğim dinlemiyor sizi artık. Sizin için kalbimde işler eskisi gibi yürümüyor...

Tenha, karanlık, erimiş bakırda yalnızlık…

Kirlere bulanmış, yüzlerimiz kara, etrafımızda serseri kulpları takılmış yalnızlara…

Kravatlı beyler, erotik hanımlar, terk edilmiş izbelerinize sokulmuş…

Bilinç altlarına toslamış denizaltı bilinçler… Denizlerde boğulmuş.

Öyle ama çıkabilir, uçabiliriz, erimiş bakırı içebiliriz, yürüyebiliriz arka sokaklarda.

Hatta türkümüzü sizi, siz beyefendileri, hanımefendileri ıslıklayarak çalabiliriz.

'Doğru aşklar asla ölmeyecek' diye bir parça var ya, işte onu size çalıp, söyleyebiliriz kalbimizle.

İşin aslı şu ki öyle bir parça olmasa da söyleyebiliriz.

Yaşlı kadınlar pencereden el sallayarak…

Sıvası dökülmüş cazlı yalnızlıkları haykırarak…

Şarkımıza yoksullukla harmanlanmış güzelliklerini savururken…

Ölmez aşklar ve sevmeler arabesk mevsimlerinde…

Ve sizden korkmak, karnaval havasında samba yapmak kadar zor olabilir ancak.

Düşündünüz mü ne kadar neşeli olduğumuzu bu minvalde?

Sen git, o gitsin, onlar gitsin, bizler gidelim;

Kalbim yolunda, isterse kainat gitsin, bozulmaz ezberim.

Kalbim yolunda, gerisi palavra olur…

Şarkısını söylerken düşkünler sokağındaki dedikoducu karılar...

Yerde bulduğum sigaramı tüttürürken, aklımda hep aşka dair o şarkılar ve şiirler var olacak…

Adımı sorduğun gün, işte o gün rehberlik ediyor bana ve kapılarımı açıyor bir bir yolumda.

İnsanlar beni sefil ve kırık görüyormuş orada. Oysa bana diyor ki hatıraların; "sen efendisin efendim..."

"Hiç dinleme, beni öp ve ilerle, biraz daha zaman ve hedefine… ilerle efendim, sevgili efendim ilerle!"

İşte beyefendiler,  hanımefendiler böyle buldum genç yaşantımı yeniden, yaşlanmadan,  yüreğimden yaşadım…

Miami’de beyaz badanalı evinde miydin? Bodrum’da seyirde miydin? Kazablanka kıyısında hangi yelkenlideydin? Seher yeli miydim, meltem miydim? Yazın hangi esintisiydim? Onu bilmem ama saçlarına estiğimi ve dalgalı denizleri aşıp köpürdüğümü biliyorum.

Süreyya’da mıydım, dünya da mı? Ay mıydım, basit bir lamba mı? Onu bilmem ama parlattığını biliyorum gözlerindeki ışıkla maviliğimi. Sonra ışık gibi bir şeydim ama sarardım ansızın yaşayınca sensizliğimi.  Kadere dedim ki; bu sefer hiç sönmemecesine mavi mavi yak beni!

2

İnsanlar yüzüme kıkırdıyor, gülüyor, benimle eğleniyor...

Geçtiğim yerlerde deli muamelesi görüyorum,

İÇİM İÇİME SIĞMIYOR VE DİYOR:

Boş ver sen onları yolunda yürü. Erkenden uyandın; denizin üzerinde yansıyan gün ışığından içtin, hayranlıkla seyre daldın kâinat denen gülü… Yürü, boş ver sen onları! Kutlu sarhoşluğunla güneşe yöneldin. Peki, bundan daha kutlu ne var, hadi o insanlar sana söylesin? Her tehlike onların perdeli gözündedir. Onları bırak, düşü[nü]şleri korkularında düğümlensin. Senin gözünde o ışık ki her yerdedir!

Zafer kazandın bu sabahın kuytusunda, gecenin rahminden uyandın. Aydınlandın. Ama nasıl diye sorarlarsa onlara şöyle de: “ dokundum!”

Do re mi fa, güneşe, aya, hayata… Ve birkaç doğru nota. Enstrümanın kâinattı hatırla! Çaldım onu...
Tataaam! Şeytanlar tekrar melek oldu!

Cenneti her yerde görmedeyim, sizin yokluk dediğinizde, tekrar tekrar doğup, mutluca ölmekteyim! Adaletim: Kötülüğüne aldanan sizlere, kötülük olarak gelmekteyim.

Acıyan gözlerinizle kendimi bilenim, ben,  ben gözlerinizdeki düşünüzde eğleniyorum dostlar! Sanmayın ki hayalperestim ben! Sizi sizden evvel seyrediyorum dostlar!
Tuzaktan aşkları, ölümleri, canileri, cinayetleri, görüyorum dostlar o karanlık elleri! Yakalıyorum… Işığı gösteriyorum, sırf ışıkla, onu seyretmekle nicelerin yandıklarını biliyor musunuz?  Onları aydınlat diyorken içimdeki körpe duygucuklar, biliyorum ki ışığı yaktığımda içlerindeki kötülükler cayır cayır yanar, ağlar… Ve düşün ki tamamen kötünün kendisi olanlar, onlar ne yapacaklar, düşün? Hangi kabuktan soyulacaklar, ne zaman, nasıl doğacaklar? Kabuklarına ‘işte ben’ diye bağlanmadılar mı? Kendilerini kabuktan saymadılar mı? Işığa yaklaşır yanarlar, ondan uzaklaşır karanlıklara kanarlar.

Kanasın! Mutlu öz benlik doğacaksa, yansın! Kül olsun vehimlerin üzerindeki sahte mutluluklar, takılmasın yüzlerimize mutluluktan maske yalanlar, ayaklarımıza vurulmasın mutluluk prangaları. Hepsi kül olsun! Yaşasın özgürleştiren acı! Ebedi mutluluğun ilacı, balı! Uykusundan uyandırır insanı ve işte görürsün ki,  rüyadaymışsın, hatta rüyaymışsın bile! Öyle bir yerde uyanırsın ki… AŞKTAN ATEŞSİN, EBEDİ AYDINLIKSIN! Şimdi geride kalanların-iyi yahut kötü, doğrucu yahut alaycı olsunlar fark etmez-zaten sana tek şey söylemeye hakları vardı:

“GÜLE GÜLE”

Hoze'yi unutturma seansları 1

Biz sevişirken o, Kolombiya madeninde 90 dolar aylığıyla altın arıyor. Bizim çiziklerimiz sevişmelerimizin şiddetinden doğarken, onun çıplak göğsü de kayaları kırmak için, bileği yorgunluktan gücünü kaybettiğinde ortaya çıkan kontrolsüz hareketiyle, bilmem kaç metre derinlerde boğuşurken çizim çizim çiziliyor. Yüreğine ise hiç bakamam…

Kolombiya’ya gitme diyorsun, Hoze’yi unut diyorsun. Sevişelim diyorsun, esrarımıza gömülelim diyorsun.

Kolombiya’yı Güney Amerika'yı unutuyorum, şu Allahın garibanı Afrika’yı da unutuyorum, senin içine dalmayı, sende yitmeyi arzuluyorum ki, bu sefer gözlerimin önünde bizimkilerine benzer insanlar beliriyor. Hayır, hayır, benzemek ne kelime, bizimkilerin ta kendileri onlar.

Ben senin limanlarına izninle sığınacakken, kaleleri tecavüzlerle yıkılan, kadınlıkları yağma edilen solgun yüzlü, kara toprak gibi emek eller ve yüzlerin yavanlığından akan suları, çölleşmiş gözlerin son sularını görüyorum yatağımızın doğusuyla güneyi arasında bir yerlerde.

Tamam, onları da unutuyorum. Arsızlığımızın dibinde gecelemeliyiz, biliyorum. Sen, ben ve yatak bizim son limanımız.

Dışarıda açlık var, dışarıda perişanlık var, dışarısı buz gibi ya da kavruluyor. Pencereleri kapatmam gerektiğini biliyorum. Hemen kaparım şimdi.

Politik hayvanların dışarıda dolaştığından şikâyetçisin gene. Havanın buz kesmesi bundandır diyorsun-aslında cayır cayır dışarısı-. Haklı olabilirsin. Böğürtüler azaldı. Artık sesleri rahatsızlık verecek kadar çok çıkmıyor. İşitiliyor fakat sinek vızıltısı gibi. “Yarın pencerelerimizi değiştirelim” diyorsun. Hani şu çift katmanlı cama sahip olanlarından almak gerektiğinden bahsediyorsun. Haklı olabilirsin. Dışarısının böğürtüsü de havası da artık çekilecek gibi değil. Markete bile zor gidiyorum bu aralar. Evimden çıkasım yok. İçine sokulacağım ki…

Ama bu sefer de düşmanlar rüyalarıma girmesin mi! Daha dün gece uzaylıları gördüm rüyamda. Oturduğumuz siteyi basmışlardı. Önce gri bir uzay gemisi geldi. Annemlerin oturduğu apartmana yaklaştı. 13. Dairede oturmanın bahtsızlığı sayabilirsiniz durumu ama –sonradan anlaşılacaktı ki-bunlar iyi olanlarıydı. Sadece bir tane gördüm önce. Gümüş gibi parlak o diskle, güneş ışığını yay gibi gerip gök kubbeye hedefsizce fırlatıyorlardı. Sonra annemler ve bütün bir blok o diskle uzaklaştılar. Üzüldüm tabi. Bir deney hayvanı gibi kullanılacaklarını düşündüm. Yüreğim burkulmuştu. Ama asıl kahrın geride kalanlar için geçerli olduğunu diğerleri gelince öğrendik. Bunların kırmızılı pembeli elbiseleri vardı. Görseniz ötekilerden daha medeni bunlar derdiniz. Fakat tabii ki kıyafetler aldatıcıydı. Şimdi de öyle değiller mi? Pek çok kadına kurban etti beni kıyafetler. Şimdi de şu süslü uzaylıların kurbanı olacaktım.

Tam teçhizatlı gelmişlerdi. Bunların kara araçları da vardı. Amerika’dan cip satın almış olmalılardı. Şaşılacak şey değil doğrusu. Bu Amerika en sonunda bunu bile yapmış olabilirdi. Zorla değil, gönüldeş olarak, silah sanayisi gelişsin diye uzaylılara bu ciplerin yanı sıra öldürücü silahlar da satmış olabilirdi. Efendim, rüyalarınızdan da mı sorumlu bu Amerika diyecek olan çokbilmişleri çok fena sevebilirim, aman dikkat ha! Çocuk gibi, bıktırıncaya kadar, inadına tekrarlayabilirim: Her şeyin sorumlusu Amerika’ydı tabiî ki; Kızılderililerin elinden çalınan, aslı Amerika olmayan Amerika’ydı. Dünya da, beyin de Amerika’yla dolmuş, Amerika olmuşken, Amerika tabiî ki. Ellerinde Amerikan silahları ne geziyordu bunların? Ben zaten-rüyanın sahibi olarak- uzaylıların bu dünyevi silahlarını kültür turizminin bir parçası olsun diye, tamamen estetik bir zevk kaygısıyla satın aldıklarının farkındaydım. İtiraz etmeyin! Ele geçirilmedi onlar;bu silahları bal gibi de sattı Beyaz Saray'daki Başkan. Rüyanın sahibi olarak, biliyorum meseleyi.

Çok geçmeden işlerine koyuldular. Mahalleyi çaresizlik çığlıkları basmıştı. Bizimkiler direnmiyorlardı bile. Ha bire bağrışıyorlardı.

Diğer mahallelerde ne çetin bir direniş vardı kim bilir. Ama bizimkisi…

O sırada sokaktaydım. Kendime saklanacak bir köşe buldum. Beni fark etmeden geçtiler yanımdan; yakaladıklarının boyunlarına da sarı bantlar takıyorlardı. Sonra bu bant takılanlar oldukları yerde hareketsiz kalıyorlardı.

Kesinlikle sonum geldi, eninde sonunda yakalanacağım derken, şu gri renkli, başta kasvetli bulduğum disklerden onlarcası su gibi, ekmek gibi, hayat gibi, mutluluk gibi gözüktü gökyüzünde.

O disklerden herhangi birine alınanlar, sanki şimdiden o disklerin pilotları, sahipleri, sahibeleri oluvermişlerdi. Yüzlerinde mutlu bir ifadeyle, yeryüzüne inmeden, binaların çatılarında bizi, kıyımdan kurtulanları, hala bir şansı olanları bekliyorlardı.

Rüya bu işte.

Çatıya çıkabilecek miyim bilmiyorum. Dışarıdan kurtulmak için yükseklik korkusunu yenmek şart demek ki.

Bu arada… Şunu biliyorum ki… Evet, biliyorum ki, bugün hala sevişemedik. “Hadi gel, delikleri tıkayalım” dedin. Oysa bugün fazlasıyla delik saydım ben. Tıkanacakları da şüpheli.

Zaman akıp giderken konsantrasyonumu iyiden iyiye yitiriyorum. Ha, Alâeddin geldi evine, bizim bodrum kattaki çocuk. Cini olmayan bir Alâeddin gösterebilirim size. Evet, kesinlikle yok cin min. Bir gaz lambası yerine geçen boş bira kutuları bile yok. Sadece şöyle bir gün var: Erken kalk, işe git, Allahın belası patronun küfürlerini gece vardiyasına dek dinle, sana salak demesini, angut demesini sineye çek; sen son ütücüsün. Bunları da ütülemeli değil misin? Yoksa ev kirasını ödeyemezsin, seni Roma’nın çarmıhlarından daha beter eden,- doğru kelime Çin miydi cin mi?- kesinlikle-öteki, senin olmayan, sana itaat etmeyen, senden çalan- cindi. Muhtemelen cin işkencelerinin kurbanı olursun itaatin yoksa. Faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar... Ödeyemezsen… Sonu şuraya çıkıyor: kız arkadaşına elveda de, en sevdiğine elveda de.

Alâeddin yavrum, biz bu faturalarla ne yapıyoruz anladın mı koçum?

Kadın satın alıyoruz.

Ya onlar, dişiler? Kaçı çulsuz bir erkeğe tahammül eder?

Beni satın alacağından emin olduğum bir kadın bulamadım henüz. Ne ayıp şey değil mi? İşin içinden çık çıkabilirsen. Biz ne yapıyoruz sahi? Bu nasıl bir pezevenkliktir böyle?

Farkındayım… Bilmem kaçıncı gecedeyiz sevgilim amma ve lakin hala tık yok. Ama beni dinlemiyorsun ki… Libidomun Zeus’u Olympos’tan düştü bir kere. Tırmanış uzun sürmez-eğer Olympos’un kendisi düşmemişse, şey- söz ama… Bu gece de olmaz işte, olmaz.

Hoze'yi unutturma seansları 2

Duydum ki madenciliği bırakmış Hoze,
Ama ne olmuş?
Ne yapıyor şimdi?
Karnı ne şekilde gurulduyor?
Hangi bağırsağı, hangi aşı öğütüyor bu aralar?
Kime el pençe duruyor?
Hangimiz bu arada köşkünden divan şiiri okuyor?

Hose yarı çıplak dolaşıyor, Viva la BOGOTA!
Görüyorum mavi boyalı yaşlı binanın bacakları altında
Marihuanasını sarıyor, bakıyor boş veriyor, yatıyor
Pazarcı Mirena’yla
Sonra Antonio Clemente denilen çocuğa
Kendini satıyor, üç kuruşa;
Ardından tekrar pazara
Ve pazularını gösteriyor  Mirena’ya
Aldığı parayla, onu hanımefendi yapıyor
Bana aşkın için neler yaptığını anlat dedim Hoze…
Sinek gibi vızıldadı  bir ara sesi,
Ermeniler ve Fransızlar bir olmuş diye duyuyorum
Türk televizyonunda o gıcık spiker sesi
Çocuğa kuşu gösterir gibi aldatıyor…
2011’in değersiz bir gecesi
Hose hala yanımda, marihuanasını tüttürüyor, anlatıyor…
Benim rehberim… Ah Hose, benim memleketimde bak ne yavşaklar yaşıyor!
Diyorum içimden
Hose hala marihuanasını tüttürüyor,  yatağa uzanmış, o kadından
Aşk’tan konuşuyor sanırım…
Çünkü spiker sesini yükselterek  gıcıklamasını arttırmış, resmen şaklabanlıkla meşgul:
“ FRANSA ve TÜRKİYE arasında gerginlik”  başlık. Gündemimin bu olmasını istiyor eşşoğlu eşek
Unutmamı istiyor aşkını Hoze, unutmamı istiyor yavşakları ve
Beynimi kendisine teslim etmemi bekliyor spiker.
Bön bön bakıyorum ve seni kibarca çıkartıyorum odamdan…
En kısa zamanda Rio De Janeiro’ya beraber gitmek üzere, sözleşerek…
Günü öldürüyoruz ve yeni geceyarısında öğreniyoruz:
FRANSA, ERMENİLERİN SOYUNU KIRMADIK DİYEBİLECEĞİMİZ BİR MEMLEKET OLMAYACAKMIŞ !BUNDAN SONRA TÜRKİYE DE CEZAYİR’DE YAPTIKLARINDAN ÖTÜRÜ FRANSAYA ÇELME TAKACAKMIŞ!
Arada sıkışmış küçük bir haber: Fransa’ya karşı vatan müdafaasını şereflice yapan vekillerin emeklilik maaşları yüzde yüz artmış.
Bir bakanımız var Hoze, BU SENE YUNANİSTAN’DA KRİZ ve SANIRIM TÜRKİYE’DE FAZLASIYLA KERİZ VAR
BİR BAKANIMIZ VE BAŞBAKANIMIZ VAR HOZE
ONLAR İSPANYOLCAYA MEALEN DEDİ Kİ BİZE
YUNANİSTAN’DA KRİZ TÜRKİYE’DE BU KRİZİ ANCA BİZ DİKERİZ;
Eğer maaşlarınıza zammı hesapsızca istemezseniz.

2011 unutulacak, Fransa’yı şeytanlar götürücek, Ermenistan’da in cin top oynayacak, ÖNCE FRANSA SONRA ERMENİSTAN SONRA TÜRKİYE’DE hükümetler mastürbasyon şampiyonasına ev sahipliği yapacak
Bir iki savcı sorgulayacak belki beni, bir gece
Ansızın bir porno kasetim oynayacak internette…
Bu gece AHLAK gecesi olmuş MECLİSTE…
Hepsi can ciğer olmuş birden bire
ŞEREFLİ VEKİLLERİMİZ YARIN TEKRAR MİNBERLERE ÇIKACAK
NUTUKLAR, NUTUKLAR
Bizde uyuklamalar, uyuklamalar
Ve onlar ha bire o üstün ahlaklarını anlatacak...
Hose senin aşkını unutacaklar
Hose, seni de beni de yakacaklar bazı yavşaklar
Ve diyecekler ki edeplice:
İyi geceler size…iyi geceler yavrucaklar...

Niçin Kötüyüm?

1

Temiz hikâyeleriniz; elinizdeki övünç kaynağıdır.  Onun ya da şunun gibi olmamakla övünmeniz, mutlu yaşamınızın garantisi olduğu gibi, mutlu ölümünüzün de garantisi gibidir. İyiler, başkalarının kötülükleri üzerinden akladıkları hayatlarının övücüleri oldukça yanımdan uzak dursun isterim.  Böylesi iyiliklerle geliyorsunuz bana, çöplüğümden, hiçliğimden, rezilliğimden, insanların yüzüme söyledikleri güzel şeylerden sonra aynı insanların hemen arkama geçip bıyık altından bana güldüğünden, toplumda alay konusu olduğumdan vesaireden bahsediyorsunuz ve ben de sizi reddediyorum.  İyi dünya dediğiniz topu topu bukadarcıktır zaten. 
Saygınlıklar, beyefendilikler, hanımefendilikler, hoş muhabbetler, edeplilikler, ahlaklar bunların yolunda giden insanın kendisi üzerine değil, ahlakını kaybetmişler, edepsizler, serseriler, sefihler, yosmalar, piçler üzerine boca ettiği statü iyilikleri; kibir maskeleridirler.

Aynaya baktığımda yüzümde bu tür iyiliklerin çizgileri beliriyor. Sanki yılan gibi sarıyorlar yüzümü ve bir an kendimi şöyle bağırırken yakalıyorum: "Nietzsche’nin bahsettiği iyilik kumkumaları yıkılın karşımdan!  Nietzsche sen de yıkıl!" Kabusumdan uyanıyorum. Bu çeşit iyiliğiniz uzun zamandır kabusum. 

Söyleyin bana, o çokça övdüğünüz ahlakınız kendi çabanızın ürünü mü? Kendi emeğiniz, ızdırabınız, isteğiniz, tutkunuz mu? Yoksa toplumla uyumlu olduğu ölçü kadar mı sahipsiniz ona? Toplumun onayladığı kadarı, toplumun yontulmasını istediği kısım kadarı mı sizde sadece?
Her hafta böyle yarım ahlaklı adamlarla karşılaşıyorum. Nasihat ediyorlar bana. Eğriyi doğruyu anlatıyorlar. Namus diyorlar sıkça, fakat ne gülünç durumda olduklarını göremiyorlar.  Benimle eğlenenleri sayıp döküyorlar bunu yaparken de benimle eğleniyorlar! Oysa hokkabaz olmayı, eğlenilmeyi ben seçtim! Fakat eminim ki, bana nasihate gelen yarım ahlaklının ahlakını sürü seçmiştir.

Elbette benim de hür olduğumdan bahsedilemez. Seçtiğimin tamamını da yaşıyor değilim. Ancak bu seçip de yaşamadıklarımı bir sürünün tehdidinden çok, kişisel ilişkilerimde mutsuzluğuna yol açmaktan korktuğum kişilerin varlığına bağladım ben.

Ben de mutsuzluktan korkarım. Hem de başkasını mutsuz etmekten daha çok korkarım. O iyilik kumkumalarıyla en fazla benzeştiğimiz noktaya geldik böylece. Fakat onlar başkalarını mutsuz etmek adına halkın yani sürünün mutluluğu önemlidir derler ve korktukları sadece sürü mutsuzluğudur. Sürü, ne anlıyorsunuz bundan? Kendi olamamış, kendi derinlerinde çırpınmayı bırakın, kulaç atmamış adamlar topluluğu, toplumsal alışkanlıklar yumağı… Burada ayrılıyoruz. Ben tam burada namussuz oluyorum ve sen tam burada namus olarak karşımda dikiliyorsun “İYİ ADAM”.

Benim bir namussuz olduğum, bir ahlaksız olduğum hatta içgüdülerinin tutsağı olmuş, iradesiz bir hayvan olduğum konusunda öne sürdüğün fikirlere katılıyorum. Kendi suyumda boğuldum çünkü. Denedim ve su beni yuttu. Belki de hiç derin değildim ancak bu kadarı bile yetti; benim halime 'bir kaşık suda boğulmak' tabiri yakışır. Özgürlük olarak savunduğum şeyin tam bir teslimiyet, olumsuz bir teslimiyet; kişilik yoksunluğu ve bir tür mekanizm olduğunu, özsüzlük olduğunu biliyorum. Sen bu konuda haklısın. İpini koparmış bir davarım. Sizden daha iyi olduğumu iddia da edemem. Samimi olarak diyebilirim ki üstünsünüz benden yinede sizin bu üstünlüğünüze -elimde olmadan-acıyarak bakıyorum. Sizin yerinizde olmayı isterdim; şu şartla ki; eğer savunduğunuz değerleri-yaşayamasanız bile- gerçekten kalbinizle savunuyor olsaydınız.

Sizin taklid ettiğiniz güzellikler dahi arı güzellikler doğurmaya muktedir olabilir. Ancak samimiyetsiz fiillerin güzellikleri beni samimi kötülüğüme çekmekten başka bir işe yaramıyor.

2

Tavşan İyilikleri ve İyi Çakallar

Beni yemeye gelen çakallara sırtımı döndüm
Bir müddet vakur ve dimdik göründüm
Yanımdaki tavşan hızlı koşabiliyordu
Ara ara da bana “dostum” diyordu
Ancak koşmadan evvel bir iyilikte bulundu bana kendince
Dedi ki: “ bilmelisin ki o çakallar sana güldü delice”
“Az sonra ne yapacaklarını biliyor musun?” dedim tavşan
 Ne zaman? “ dedi
“ Sen tabanları yağlayıp kaçtıktan hemen sonra”
Etrafımdaki tavşanların dostlukları böyleydi
Çakalların gülüşmeleriydi dertleri
Ne yenileceğime üzüntüleri vardı ne de zavallı çakallara
Biricik kaygıları   “saygın görünmekti eşkıyalara”