Aklı yutan saltanatından emrin oldu delilik ve şirin âşık oldu, aşk şirin oldu. Kalp tekledi sensizliğinde. Yüzümde gözyaşlarım secdede yüzüne, aklı yüreğe sokmayan nöbetçi kalbimde; deliliğine hoş geldin sevgilim.
Tenin kafes olsa ne yazar, can kuşun olmak istiyorsa (?) Kurşun ol istersen, elinden dökülsün ecelim yeter. Yarın olmadan bir gecelesem koynunda, bundan sonra okşasa ne çıkar beni ecel (?)…
Eğer kalbinde aşk olmuşsam, cisim yükünü can nasıl çeker?
Güzelliğine vuruldum sevdam, gitmelerden yoruldum. Gel de varmanın vecdinde geceleyelim.
Gecelerden korkma koynumda, yıldızlarım emrindedir senin sultanlığında…
Gökyüzüne bakalım koynumuzdan.
Kalp güneşi gecemize gündüzü soksun bırak, O viran evler gönle saray olsun.
Uzun zaman korktuk da ele geçen ne idi? Geceyle konuşalım, tam da bu gece seninle bir olalım, geceye meydan okuyalım…
Yolumuz ateş böceği kaynıyor bak… Geceyle konuşuyor bizden önce aşkımız, yüreklerimizi çağırıyor, gündüzümüz göğsümüze uzanmış, uyanmayı bekliyor…
Kâinat şarkımız olur dilimde, sen yeter ki söyle de söylenir, nakaratını tekerler dururuz hep birlikte.
Sahi,
Gerçekten gitmek istiyor musun?
Gerçekten, seviyorsam gitmemi ister misin?
Bir aşığı dilinde kâinat türküsüyle terk eder misin?
Yoksa bu dansı bana lütfeder misin?
Varoluş Problemleri -7-
-7-
Düşlerle dışarıda yaşananlar arasındaki ayrım incecik olabilir. Daha fazlası da söylenebilir; pekâlâ düşler de dışarıdaki gerçekler kadar gerçektir diyebiliriz. Doğrudur da bu. Lakin öznel değerlerimle nesnel değerlerimin öncelik farkı vardır. Diğer insanların düşlerini, kendi düşlerim kadar gerçek kabul edemediğim pratik dünyada, ortaklaşmam gereken öznel gerçekliklerim değil, insanlığın iletişim kümesinin ana öğesi olan nesnel gerçeklerdir. Benim öznel gerçeklerimin bir anlamda nesnel gerçeklerim olduğunu kabul ediyorum fakat neyi kast ediyorum? Ortaklaşabilme imkânına sahip olabileceğim alanı elbette.
Sanal âlem burada da karşımıza dikiliverir. O da insanlığın geneliyle ortaklaşabileceğim nesnel bir gerçeklik platformuna dönüştürülmüştür ama onun nesnelliği, sanal olmayan, dışarısı deniveren kamera arkası dünyanın nesnelliğine denk değildir.
Düşlerin ortaklaşılması da düş olarak kalıvermeleri isteğiyle değil, dışarısı denilen gerçeklik âleminde, insanların öz sevgisini ve güzelliğini daha canlı tutmanın yolu olarak karşımıza çıkmıştır şimdiye değin. Düş hiç de düş için değildir. O, dışarıdaki gerçekliği, hakikati daha iyi idrak edebileceğimiz bir dizgede dile getirmenin yoludur.
Fakat modernizmin sanal dünyası yalnızca sanal içindir. Öyle tatbik edilir ki, dışarıdaki gerçekliğin de sanala eklemlenmekten başka çaresi yoktur. Gerçek güzellik kaygısı, öz sevgi kaygısı yitmiştir, güzellik ve sevginin aracı olan haz, bencil alanında sanalda canavarlaşıp dışarısını yutuvermiştir. Dışarısı bu yüzden birçoğumuz için çöldür, yavandır. Dışarısının adı her zamankinden daha fazla DIŞARISIDIR; evimin içinden çıktığım alan anlamında değil, kendimi -sanala eklemlenmemiş haliyle- yitik ve kayıp hissettiğim çöl anlamındadır.
Düşlerle dışarıda yaşananlar arasındaki ayrım incecik olabilir. Daha fazlası da söylenebilir; pekâlâ düşler de dışarıdaki gerçekler kadar gerçektir diyebiliriz. Doğrudur da bu. Lakin öznel değerlerimle nesnel değerlerimin öncelik farkı vardır. Diğer insanların düşlerini, kendi düşlerim kadar gerçek kabul edemediğim pratik dünyada, ortaklaşmam gereken öznel gerçekliklerim değil, insanlığın iletişim kümesinin ana öğesi olan nesnel gerçeklerdir. Benim öznel gerçeklerimin bir anlamda nesnel gerçeklerim olduğunu kabul ediyorum fakat neyi kast ediyorum? Ortaklaşabilme imkânına sahip olabileceğim alanı elbette.
Sanal âlem burada da karşımıza dikiliverir. O da insanlığın geneliyle ortaklaşabileceğim nesnel bir gerçeklik platformuna dönüştürülmüştür ama onun nesnelliği, sanal olmayan, dışarısı deniveren kamera arkası dünyanın nesnelliğine denk değildir.
Düşlerin ortaklaşılması da düş olarak kalıvermeleri isteğiyle değil, dışarısı denilen gerçeklik âleminde, insanların öz sevgisini ve güzelliğini daha canlı tutmanın yolu olarak karşımıza çıkmıştır şimdiye değin. Düş hiç de düş için değildir. O, dışarıdaki gerçekliği, hakikati daha iyi idrak edebileceğimiz bir dizgede dile getirmenin yoludur.
Fakat modernizmin sanal dünyası yalnızca sanal içindir. Öyle tatbik edilir ki, dışarıdaki gerçekliğin de sanala eklemlenmekten başka çaresi yoktur. Gerçek güzellik kaygısı, öz sevgi kaygısı yitmiştir, güzellik ve sevginin aracı olan haz, bencil alanında sanalda canavarlaşıp dışarısını yutuvermiştir. Dışarısı bu yüzden birçoğumuz için çöldür, yavandır. Dışarısının adı her zamankinden daha fazla DIŞARISIDIR; evimin içinden çıktığım alan anlamında değil, kendimi -sanala eklemlenmemiş haliyle- yitik ve kayıp hissettiğim çöl anlamındadır.
Varoluş Problemleri -6-
-6-
Sorun Michael Jackson’un var olup olmadığından çıkmıştır; nihayet uydurma sinema karakterlerine ağlayan nesillere ulaşılmıştır. Duyarlılık artışı olarak kucaklanabileceğini varsaydığımız bu olgu, hiç de masum sayılmaz. Ruanda’da katledilen insanların hatırasına, o katliamın şiddetini göstermek için çekilen filmle katılmamız, bu filmi seyrederken ağlamamız kötü değildir ama dışarısı haline getirilmiş ekran dışı, kamera dışı dünya’nın ancak kurgulandığı, gösterildiği kadarıyla karşımıza çıkarılması, hakikatin bir kısmını gösteren gerçekliğiyle aslında büyük bir kısmını gizlemeye kolayca soyundurulabilir. Kurgu karakterlere ağlamaktan (uç örneği canlandırdığı karakterin ölümü için gözyaşı döken film aktörüdür), etrafımızda kameralardan örülü dünyanın dışına çıkamayız. Böylece hakikatin bize verilen kadarına razı oluruz. Süpermen de Afganistan savaşı kadar gerçektir dediğimizde ( emin olun bunu şu an bilincimize itiraf etmesek de bilinçaltımızdan söyleyiveriyoruz), Afganistan savaşını sanal âlemin içerisine sokuşturarak manipüle etmiş olmaktayızdır. Gözyaşları ya da bu iki durum karşısındaki (sanal ve sanal olmayan)tavrımız eşdeğer oldukça, daha fazla önemsenmesi gereken bir durum, daha az önemsenmesi gereken duruma indirgenmeye başlanıyor demektir. Şöyle de düşünebiliriz; komşumun evinde bir yangın başlamıştır ve bu evde savunmasız bir bebek dışında hiç kimse olmadığı gibi olayı benim dışımda fark eden de yoktur. Bana gelince: Tam bir oyun canavarına dönüşmüşümdür. Saatlerim ekran başında geçer, içerisinin dışarısından daha canlı olduğunu düşünürüm ve o arada oyunun en önemli aşamasındayımdır. Sanal yangın sahnesinin içinden prensesimi kurtarmam an meselesidir. Dışarıdaki bebek ve içerideki prenses… ‘Hangisini kurtarmalı?’ diye sormaya başladığım andan itibaren, aslında varlığıma bir felaket çökmüştür.
Örnek uç olunca, kabullenmesi de zor oluyor fakat işte olan tam da budur. Görmezden geldiğimizden, problemlerini önemsemediğimizden, yeterince dışa açılamadıklarından intihar eden gencecik insanlarla olan ilgimiz bu uç örnektekinden farklı mıdır? Kendi eğlencemize, ekranımıza o kadar dalmışızdır ki, dışarısını içselleştirebilmeyi unutuvermişizdir. Tabiat boşluk kabul etmez denir. Öyleyse içerisini içselleştirmekten bir nevi gözden kaçırmaktayızdır dışarıdaki yangınları. Çünkü bakan göz her zaman görmez.
Sorun Michael Jackson’un var olup olmadığından çıkmıştır; nihayet uydurma sinema karakterlerine ağlayan nesillere ulaşılmıştır. Duyarlılık artışı olarak kucaklanabileceğini varsaydığımız bu olgu, hiç de masum sayılmaz. Ruanda’da katledilen insanların hatırasına, o katliamın şiddetini göstermek için çekilen filmle katılmamız, bu filmi seyrederken ağlamamız kötü değildir ama dışarısı haline getirilmiş ekran dışı, kamera dışı dünya’nın ancak kurgulandığı, gösterildiği kadarıyla karşımıza çıkarılması, hakikatin bir kısmını gösteren gerçekliğiyle aslında büyük bir kısmını gizlemeye kolayca soyundurulabilir. Kurgu karakterlere ağlamaktan (uç örneği canlandırdığı karakterin ölümü için gözyaşı döken film aktörüdür), etrafımızda kameralardan örülü dünyanın dışına çıkamayız. Böylece hakikatin bize verilen kadarına razı oluruz. Süpermen de Afganistan savaşı kadar gerçektir dediğimizde ( emin olun bunu şu an bilincimize itiraf etmesek de bilinçaltımızdan söyleyiveriyoruz), Afganistan savaşını sanal âlemin içerisine sokuşturarak manipüle etmiş olmaktayızdır. Gözyaşları ya da bu iki durum karşısındaki (sanal ve sanal olmayan)tavrımız eşdeğer oldukça, daha fazla önemsenmesi gereken bir durum, daha az önemsenmesi gereken duruma indirgenmeye başlanıyor demektir. Şöyle de düşünebiliriz; komşumun evinde bir yangın başlamıştır ve bu evde savunmasız bir bebek dışında hiç kimse olmadığı gibi olayı benim dışımda fark eden de yoktur. Bana gelince: Tam bir oyun canavarına dönüşmüşümdür. Saatlerim ekran başında geçer, içerisinin dışarısından daha canlı olduğunu düşünürüm ve o arada oyunun en önemli aşamasındayımdır. Sanal yangın sahnesinin içinden prensesimi kurtarmam an meselesidir. Dışarıdaki bebek ve içerideki prenses… ‘Hangisini kurtarmalı?’ diye sormaya başladığım andan itibaren, aslında varlığıma bir felaket çökmüştür.
Örnek uç olunca, kabullenmesi de zor oluyor fakat işte olan tam da budur. Görmezden geldiğimizden, problemlerini önemsemediğimizden, yeterince dışa açılamadıklarından intihar eden gencecik insanlarla olan ilgimiz bu uç örnektekinden farklı mıdır? Kendi eğlencemize, ekranımıza o kadar dalmışızdır ki, dışarısını içselleştirebilmeyi unutuvermişizdir. Tabiat boşluk kabul etmez denir. Öyleyse içerisini içselleştirmekten bir nevi gözden kaçırmaktayızdır dışarıdaki yangınları. Çünkü bakan göz her zaman görmez.
Varoluş Problemleri -5-
-5-
"Reklamcılık mesleği artık mükemmelliğe yaklaşmıştır. Herhangi bir ıslahata lüzum yoktur."
Samuel Johnson
Daha fazla ‘demokrasi’ elde edip daha fazla özgürlüğe sahip olmuş değilizdir. Yanılsamalar içerisinde eğlendirilerek zaman için bozuk para gibi harcandığımız söylenebilir belki ama dışsal ve içsel özgürlüğümüzün uzun müddettir bir arpa boyu yol alamadığını söylersek birçok çevrece ayıplanabiliriz. Kişisel çabalar, deneyimler her zaman vardır. İnsanlığın bugünlere kadar taşıdığı içsel özgürlük mirasını daha da geliştiren bireyler her şeye rağmen var olacaktır elbette. Ama ekranların/kameraların aslında –ister dışsal olsun ister içsel olsun-özgürlüğümüzü yaygınlaştırmak için değil, daha çok onu kontrol edebilmek, göz hapsinde tutabilmek niyetiyle kullanıldıkları gerçeğini yadsıyamayız.
Ortaçağ filmlerini seyrederken, penceremizden kafamızı çıkarsak görebileceğimiz yakınçağ katliamlarını göremez olmuşuzdur. Demek ki reklamlar, işlerini iyi yapıvermişlerdir. Demek bu yüzden Avrupa doksanların başında ve ortasında-modernliğin göbeğinde- hem de kendi vücudunun orta yerinde, Bosna Hersek’in kan gölüne dönüşmesine seyirci kalırken, aynı dönemlerde başka ülkeleri demokrasi sınavına tutan başöğretmen rolünü sürdürebilmektedir. Modern katillerin imajını düzelten ya da katliamları sıradanlaştıran reklamları vardır; bu reklamlarla Irak’ı insanlığın vicdanından IRAK ederler.
Islahat fikrini de yalnızca teknolojideki, bilimdeki yenilik/ ilerleme olarak ele alınca, darmadağın edilen ruhtan kime nedir? Islahatlar da süregitmektedir işte… İnsan’ın ıslahatı sorulmaz bile. Makineler ıslah edilince o da ‘otomatik’ olarak ıslah olacaktır. Varsayılan budur.
"Reklamcılık mesleği artık mükemmelliğe yaklaşmıştır. Herhangi bir ıslahata lüzum yoktur."
Samuel Johnson
Daha fazla ‘demokrasi’ elde edip daha fazla özgürlüğe sahip olmuş değilizdir. Yanılsamalar içerisinde eğlendirilerek zaman için bozuk para gibi harcandığımız söylenebilir belki ama dışsal ve içsel özgürlüğümüzün uzun müddettir bir arpa boyu yol alamadığını söylersek birçok çevrece ayıplanabiliriz. Kişisel çabalar, deneyimler her zaman vardır. İnsanlığın bugünlere kadar taşıdığı içsel özgürlük mirasını daha da geliştiren bireyler her şeye rağmen var olacaktır elbette. Ama ekranların/kameraların aslında –ister dışsal olsun ister içsel olsun-özgürlüğümüzü yaygınlaştırmak için değil, daha çok onu kontrol edebilmek, göz hapsinde tutabilmek niyetiyle kullanıldıkları gerçeğini yadsıyamayız.
Ortaçağ filmlerini seyrederken, penceremizden kafamızı çıkarsak görebileceğimiz yakınçağ katliamlarını göremez olmuşuzdur. Demek ki reklamlar, işlerini iyi yapıvermişlerdir. Demek bu yüzden Avrupa doksanların başında ve ortasında-modernliğin göbeğinde- hem de kendi vücudunun orta yerinde, Bosna Hersek’in kan gölüne dönüşmesine seyirci kalırken, aynı dönemlerde başka ülkeleri demokrasi sınavına tutan başöğretmen rolünü sürdürebilmektedir. Modern katillerin imajını düzelten ya da katliamları sıradanlaştıran reklamları vardır; bu reklamlarla Irak’ı insanlığın vicdanından IRAK ederler.
Islahat fikrini de yalnızca teknolojideki, bilimdeki yenilik/ ilerleme olarak ele alınca, darmadağın edilen ruhtan kime nedir? Islahatlar da süregitmektedir işte… İnsan’ın ıslahatı sorulmaz bile. Makineler ıslah edilince o da ‘otomatik’ olarak ıslah olacaktır. Varsayılan budur.
Varoluş Problemleri -4-
-4-
Ama aldanmalı mıyız? Aslında bu da bir devrim değil midir, hem de tarihteki misallerinden daha kanlı süregelen bir devrim? İki dünya savaşını, Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, Irak’ı ırak etmeye çalışan, sıradanlaştırarak (mekanizme ne de uygundur bu sıradanlaştırma) unutturmaya çalışan bir devrim…
‘Mekanik Devrim’in devrim olmadığına ikna edilebilmemizin sebebi; beyin yıkama gereçlerinin, kafa ütüleme aletlerinin etkili kullanılmasının yanı sıra çok geniş bir sürece yayılmış olması, uzun zamandır süregelmesi ve henüz tamamlanamamış olmasıdır. Oysa bizim zihnimizde devrimler uzun sürmez, bir anda gerçekleşirler ve devrim anını kapsayan zaman dilimi de pek kısadır.
Yine de gönle takılan akıl henüz debelenmektedir; madem daha güzele gideceğizdir, medyadaki şiddetin amacı nedir? Resmen kan akıtılması vaaz edilmekte değil midir? Hakikate komplo kurulmuştur. Şimdiye değin var olan gerçeklik paradigmasının değişmesi için kanı, korkuyu beslemek gerekmektedir ki, içerisi (bundan ekranın gerçeği kast edilir)dışarısına(kamera arkası alan) galip gelsin. İçeriye olan talep artsın. İnsanlar daha fazla içe kapansın.
Mekanik devrim böylesine sinsi ve bu derece kanlıdır aslında.
Ama aldanmalı mıyız? Aslında bu da bir devrim değil midir, hem de tarihteki misallerinden daha kanlı süregelen bir devrim? İki dünya savaşını, Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, Irak’ı ırak etmeye çalışan, sıradanlaştırarak (mekanizme ne de uygundur bu sıradanlaştırma) unutturmaya çalışan bir devrim…
‘Mekanik Devrim’in devrim olmadığına ikna edilebilmemizin sebebi; beyin yıkama gereçlerinin, kafa ütüleme aletlerinin etkili kullanılmasının yanı sıra çok geniş bir sürece yayılmış olması, uzun zamandır süregelmesi ve henüz tamamlanamamış olmasıdır. Oysa bizim zihnimizde devrimler uzun sürmez, bir anda gerçekleşirler ve devrim anını kapsayan zaman dilimi de pek kısadır.
Yine de gönle takılan akıl henüz debelenmektedir; madem daha güzele gideceğizdir, medyadaki şiddetin amacı nedir? Resmen kan akıtılması vaaz edilmekte değil midir? Hakikate komplo kurulmuştur. Şimdiye değin var olan gerçeklik paradigmasının değişmesi için kanı, korkuyu beslemek gerekmektedir ki, içerisi (bundan ekranın gerçeği kast edilir)dışarısına(kamera arkası alan) galip gelsin. İçeriye olan talep artsın. İnsanlar daha fazla içe kapansın.
Mekanik devrim böylesine sinsi ve bu derece kanlıdır aslında.
Varoluş Problemleri -3-
-3-
Fakirlikten garibanlığa uzanmışızdır… Kameralar karşısına çıkmadan, orada yeterli zaman aralığında gözükmeden, hiç değilse, ekrana gömülmeden yaşamanın yavan olduğunu düşünmeye başlamadık mı?
Şu halde mekanizm dizgesince istenilene uyulmuş değilse, gerçeklik algısının da dönüşümüyle, var olamaz duruma düşürülmüş olanlar ekran dışı, kamera arkasında kalma zaman aralığı en geniş olanlardır. Michael Jackson –icad edilen yeni gerçeklikten ötürü- ölmemiştir. O ölümsüzdür. Hepimizden fazla var olmuştur; ekran çocuğudur, kamera önü çocuğudur.
Gariban düşünür; kameraları bir yoksunlaşma olarak görmeyecektir. Kameralar ve ekran, yeni var oluş biçimidir. Hiç de hissizleşme değil, cinayetin, kıskançlığın, kinin, hasetin ortadan kalkmasının müjdesidir. Öncü vahşetler, arızi durumlardır. Sonrası çok daha büyük güzelliklere gebedir. Kendi varlığımızı sorgulamanın zamanıdır. Büyük Birader’in (Big Brother) gözetimini talep eder hale gelmişizdir. Kameralar bizi izlemelidir. Ekranlar her yere yerleştirilmelidir. Çünkü ekran daha eğlenceli, acıdan daha izole edilmiş, nispeten daha güvenlidir. Artık gerçek hayatımızın, can güvenliğimizin kalmadığı tehlikeli sokaklardan, trajik ilişkilerden kaçınmanın yolları vardır. Bu yollar, her şeyin kameraya yansıtılması, öbür taraftan televizyondaki gibi olmasını da davet etmektedir. Dışarısı dediğimiz ekran dışı hayat televizyon âleminin, sinema âleminin, bilgisayar âleminin benzerine dönüştürülebilirse (yani kurguya dönüştürülürse) canımız daha az acıyacak, tehlikeler daha çabuk bertaraf edilebilecek, güvenliğimiz daha fazla sağlayacaktır. İsyan olarak pop yeterlidir. Varlığın delili olarak pop yeterlidir. Kanlı, eski kafa devrimlere ihtiyacımız yoktur (bunları bertaraf etmek için kanlı yönetmelere başvurabiliriz çünkü amaç bu kanlı yöntemleri nihai olarak ortadan kaldırmaktır). Sadece biraz daha eğlence yeterlidir. Devrimler şüphesiz sinemada da kurgulanabilirler. Film kahramanlarımız ne güne durmaktadırlar? Savaşlar kuşkusuz, bilgisayar üzerinden de gerçekleştirilebilirler; -kansız -oyunlar vardır ya! İnsanın eski vahşetlerinin tekerrür ettirilmesi mi iyidir yoksa kameralar ve ekrana odaklanmış var oluş şekli mi? Michael Jackson ölmüş değildir. O, bu yeni evren var olduğu sürece en uzun ömürlü kişilerden birisi olacaktır. İnsan dönüşümüne adım atmalıdır. Bu neden ekran/kamera vasıtasıyla olmasın? Irak’taki katliamlar bir geçiş dönemidir, Afganistan savaşı bir geçiş dönemidir… Hepsi de Büyük Biradere teslim olunmak istenmemesinin sonucudur. Bunlar neden direnmektedirler ki? Daha iyi hayatı görememektedirler de ondan. Oysa onların gelecek nesillerinin refahı için, fakirliklerinin tamamıyla ortadan kaldırılması için savaşılmaktadır. Bol kameralı ve ekranlı devletler onlara kendi dünyalarını, ekranlarını, kameralarını vaad etmektedirler. Ama cehalet, vahşilerin, vahşiliğin kanında yok mudur? Bu reddiyelere rağmen, vahşilerin çocukları ekran çocukları yapılacak, atalarına, babalarına rağmen fakir kalmayacak, yeni mekanizme monte olacak ve keyifli yaşayacaktır. Şimdiki savaşın, kanın sebebi işte budur; kansızlık dönemine geçiş…
Fakirlikten garibanlığa uzanmışızdır… Kameralar karşısına çıkmadan, orada yeterli zaman aralığında gözükmeden, hiç değilse, ekrana gömülmeden yaşamanın yavan olduğunu düşünmeye başlamadık mı?
Şu halde mekanizm dizgesince istenilene uyulmuş değilse, gerçeklik algısının da dönüşümüyle, var olamaz duruma düşürülmüş olanlar ekran dışı, kamera arkasında kalma zaman aralığı en geniş olanlardır. Michael Jackson –icad edilen yeni gerçeklikten ötürü- ölmemiştir. O ölümsüzdür. Hepimizden fazla var olmuştur; ekran çocuğudur, kamera önü çocuğudur.
Gariban düşünür; kameraları bir yoksunlaşma olarak görmeyecektir. Kameralar ve ekran, yeni var oluş biçimidir. Hiç de hissizleşme değil, cinayetin, kıskançlığın, kinin, hasetin ortadan kalkmasının müjdesidir. Öncü vahşetler, arızi durumlardır. Sonrası çok daha büyük güzelliklere gebedir. Kendi varlığımızı sorgulamanın zamanıdır. Büyük Birader’in (Big Brother) gözetimini talep eder hale gelmişizdir. Kameralar bizi izlemelidir. Ekranlar her yere yerleştirilmelidir. Çünkü ekran daha eğlenceli, acıdan daha izole edilmiş, nispeten daha güvenlidir. Artık gerçek hayatımızın, can güvenliğimizin kalmadığı tehlikeli sokaklardan, trajik ilişkilerden kaçınmanın yolları vardır. Bu yollar, her şeyin kameraya yansıtılması, öbür taraftan televizyondaki gibi olmasını da davet etmektedir. Dışarısı dediğimiz ekran dışı hayat televizyon âleminin, sinema âleminin, bilgisayar âleminin benzerine dönüştürülebilirse (yani kurguya dönüştürülürse) canımız daha az acıyacak, tehlikeler daha çabuk bertaraf edilebilecek, güvenliğimiz daha fazla sağlayacaktır. İsyan olarak pop yeterlidir. Varlığın delili olarak pop yeterlidir. Kanlı, eski kafa devrimlere ihtiyacımız yoktur (bunları bertaraf etmek için kanlı yönetmelere başvurabiliriz çünkü amaç bu kanlı yöntemleri nihai olarak ortadan kaldırmaktır). Sadece biraz daha eğlence yeterlidir. Devrimler şüphesiz sinemada da kurgulanabilirler. Film kahramanlarımız ne güne durmaktadırlar? Savaşlar kuşkusuz, bilgisayar üzerinden de gerçekleştirilebilirler; -kansız -oyunlar vardır ya! İnsanın eski vahşetlerinin tekerrür ettirilmesi mi iyidir yoksa kameralar ve ekrana odaklanmış var oluş şekli mi? Michael Jackson ölmüş değildir. O, bu yeni evren var olduğu sürece en uzun ömürlü kişilerden birisi olacaktır. İnsan dönüşümüne adım atmalıdır. Bu neden ekran/kamera vasıtasıyla olmasın? Irak’taki katliamlar bir geçiş dönemidir, Afganistan savaşı bir geçiş dönemidir… Hepsi de Büyük Biradere teslim olunmak istenmemesinin sonucudur. Bunlar neden direnmektedirler ki? Daha iyi hayatı görememektedirler de ondan. Oysa onların gelecek nesillerinin refahı için, fakirliklerinin tamamıyla ortadan kaldırılması için savaşılmaktadır. Bol kameralı ve ekranlı devletler onlara kendi dünyalarını, ekranlarını, kameralarını vaad etmektedirler. Ama cehalet, vahşilerin, vahşiliğin kanında yok mudur? Bu reddiyelere rağmen, vahşilerin çocukları ekran çocukları yapılacak, atalarına, babalarına rağmen fakir kalmayacak, yeni mekanizme monte olacak ve keyifli yaşayacaktır. Şimdiki savaşın, kanın sebebi işte budur; kansızlık dönemine geçiş…
Varoluş Problemleri -2-
-2-
Biliyor musunuz, dedemin aklının köşesinde hep bir fakir yaşardı. Ve bu fakirin var olabilmesi için kameraların ona doğrultulmasına, ya da bir deklanşörle varlığının onaylanmasına gerek yoktu. Dedem köylüydü ve kendi içindeki fakirin varlığını toprağa bakarak kavrayabiliyordu. Hasat her yıl verimli olmuyordu mesela…
Tabi bizim kameraya, ekranlara inanmayan cumhurbaşkanlarımız da oldu; çöp kovalarından yiyecek toplayanlar görüntülenince, “inanmayın bu görüntülere, abartıyorlar, Türkiye’de böylesi fakir insan yok”, diyebilen… Bu sözler üzerine İstanbul’a henüz geldiğimiz zamanlar, dedemle pazarın dağıldığı gece vaktinde, yere düşen, çürük diye atılan meyve ve sebzeleri topladığımız anları hafızamdan silmem gerekiyordu sanırım.
Göz fazlaca kameralara dalınca, gerçeklikle sınırını daha çabuk kaybetmeye başlar. Bir zamanlar çobanlık yapmış olmanız bile sizi kurtarmaz. Siz tabiatla diyalogunuzu yitirmişsinizdir. Zaten dünyaya makinelerin gözüyle bakmaktasınızdır. Hayati işini aracının aracısına havale eden tüccara dönüşmüşsünüzdür. Öncelikle her şeye nicel olarak, meta olarak bakarsınız; kendinizin mallaştığının farkında olmadan.
Cumhurbaşkanı olmuşsunuzdur mesela ama tabiatla bağ koptu mu içinizdeki fakir de ölmüştür.
Yanılmanızı istemem, içsel fakirin, fakirliğin varsıllıkla yok olduğunu söylemiyorum, onun yok oluşu tabiatla bağımızın kopmasıyla gerçekleşiyor. İçimizdeki fakirlik duygusu yahut fakir adamların her yerde var olabileceği hissini aşılması gereken zaaf olarak kabul eden sistemimiz insanı tanıyamıyor artık.
Sosyalistler fakirliği ortadan kaldırmadan bahsederlerken, kapitalizm bunu gerçekten yapmaya koyulmuş durumdadır; öncelikle fakirlik düşüncesini ortadan kaldırarak. Fakirlik bir kavram olarak var olabilir ama dönüştürülürse, yok olacaktır desturuyla hareket eden çarkımızın sosyalizm(!) anlayışıdır bu.
Sosyalizmin dışsal fakirliği (fakirliğin yoksulluk hali) kaybolmuş olsa bile, içimizdeki fakirlik duygusunun, kavramının ölmemesi iyidir. Aksi takdirde herkesin komşusu firavun olacaktır. “Fakirlik nedir bilmiyoruz” diyebilmek için, “insanı sömürmek ne demektir, cinayet de neyin nesidir, kıskançlık, cimrilik, haset, kin, gammazlık ne demektir bilmiyoruz” diyebilmek gereklidir. Birileri, bu aşamaya varılmadan “fakirlik nedir bilmiyoruz” derse, orada gözbağcıları işlerini çok iyi yapıyorlar demektir.
Fakirlik (ki onu iki anlamda ele alıyorum, yoksulluk ve yoksunluk) duygusunun dünyaya bırakılmanın neticesi olduğu gerçektir. Üstelik biz birbirimize o kadar bağlıyızdır ki, dünyada tek bir aç kalsa, onun açlıkla boğuşan varlığı varlığımıza bulaşır. Dünya Gaia’dır. Biz külliyen tabiat değilizdir ama tabiatla var olagelmişizdir. İçimizdeki yarım olma hali, göksel ilhamlara açar bizi. Yarı hayvan olabiliriz, ama ya diğer yarımız? Neyse…
Cumhurbaşkanımız okumuş adamdır, çabuk kanacak değildir, bu kameralar da hiç tekin değildir zaten. Kurguya ön ayak olurlar, mizansen üretirler, kendisini kandıracak değildirler…
Böyle görüntüleri o kadar çok izlemişizdir ki, kimileri o kadar inandırıcı ama bir o kadar kurgudur ki, seyrettiğimizin hangisi gerçek, hangisi yalandır?
En iyisi hiç takmamaktır. Aldırış etmemektir, hissizleşmektir…
Gösterdikleri her şey gerçek olsa bile alışılagelmiştir olanlar, sürekli olup biten şeyleri değiştiremeyeceğimize göre kaygılanmak yersizdir, yaşam böylece geçip gidecektir, dünyaya gelmenin kendisi trajiktir, herkes talihiyle yetinmelidir, kader böyledir, elden ne gelir?
Kameralarımız, ekranlarımız- öyle ya da böyle- içimizdeki fakiri garibanlığa dönüştürerek öldürürler. Ardından gözyaşlarımızı üretebilirler ancak onların sahicilikleri yiter. Farkında olmadan aktör gibi ağlar, aktör gibi güleriz (parası olan da olmayan da böyle yapar; devir acıları da sevinçleri de sömürme devridir). İnsan olmanın yerini seyirci olmak, yaşamanın yerini de rol yapmak alıvermiştir.
Ekran bizi ya kendi istediği yerde ağlatır ya da tamamen hissizleştirir. Şu halleriyle ekranlar acıyı sıradanlaştırır, gerçeği manipüle ederek hakikate olan inancımızı sarsar, yüzümüzü yumuşatmaz katılaştırırlar. Yardımlara vesile olurlar fakat adaleti şova dönüştürmüşlerdir. İyilik de promosyondur. Muktedir bir mekanik iktidarda fakirlik yoktur çünkü insan kaybolmuştur. Bunu söylemek, makine olup konuşmaktır belki ama Sanırım ‘fakir insanlar yok’ diyenler haklıdır biraz. Artık ekseriyetle garip anlar ya da bu garip anlara tabi olmuş ‘garibanlar’ vardır; dilencisinden tutun da milyonerine…
“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”
Peki, ya nasıl var olunurdu?
Biliyor musunuz, dedemin aklının köşesinde hep bir fakir yaşardı. Ve bu fakirin var olabilmesi için kameraların ona doğrultulmasına, ya da bir deklanşörle varlığının onaylanmasına gerek yoktu. Dedem köylüydü ve kendi içindeki fakirin varlığını toprağa bakarak kavrayabiliyordu. Hasat her yıl verimli olmuyordu mesela…
Tabi bizim kameraya, ekranlara inanmayan cumhurbaşkanlarımız da oldu; çöp kovalarından yiyecek toplayanlar görüntülenince, “inanmayın bu görüntülere, abartıyorlar, Türkiye’de böylesi fakir insan yok”, diyebilen… Bu sözler üzerine İstanbul’a henüz geldiğimiz zamanlar, dedemle pazarın dağıldığı gece vaktinde, yere düşen, çürük diye atılan meyve ve sebzeleri topladığımız anları hafızamdan silmem gerekiyordu sanırım.
Göz fazlaca kameralara dalınca, gerçeklikle sınırını daha çabuk kaybetmeye başlar. Bir zamanlar çobanlık yapmış olmanız bile sizi kurtarmaz. Siz tabiatla diyalogunuzu yitirmişsinizdir. Zaten dünyaya makinelerin gözüyle bakmaktasınızdır. Hayati işini aracının aracısına havale eden tüccara dönüşmüşsünüzdür. Öncelikle her şeye nicel olarak, meta olarak bakarsınız; kendinizin mallaştığının farkında olmadan.
Cumhurbaşkanı olmuşsunuzdur mesela ama tabiatla bağ koptu mu içinizdeki fakir de ölmüştür.
Yanılmanızı istemem, içsel fakirin, fakirliğin varsıllıkla yok olduğunu söylemiyorum, onun yok oluşu tabiatla bağımızın kopmasıyla gerçekleşiyor. İçimizdeki fakirlik duygusu yahut fakir adamların her yerde var olabileceği hissini aşılması gereken zaaf olarak kabul eden sistemimiz insanı tanıyamıyor artık.
Sosyalistler fakirliği ortadan kaldırmadan bahsederlerken, kapitalizm bunu gerçekten yapmaya koyulmuş durumdadır; öncelikle fakirlik düşüncesini ortadan kaldırarak. Fakirlik bir kavram olarak var olabilir ama dönüştürülürse, yok olacaktır desturuyla hareket eden çarkımızın sosyalizm(!) anlayışıdır bu.
Sosyalizmin dışsal fakirliği (fakirliğin yoksulluk hali) kaybolmuş olsa bile, içimizdeki fakirlik duygusunun, kavramının ölmemesi iyidir. Aksi takdirde herkesin komşusu firavun olacaktır. “Fakirlik nedir bilmiyoruz” diyebilmek için, “insanı sömürmek ne demektir, cinayet de neyin nesidir, kıskançlık, cimrilik, haset, kin, gammazlık ne demektir bilmiyoruz” diyebilmek gereklidir. Birileri, bu aşamaya varılmadan “fakirlik nedir bilmiyoruz” derse, orada gözbağcıları işlerini çok iyi yapıyorlar demektir.
Fakirlik (ki onu iki anlamda ele alıyorum, yoksulluk ve yoksunluk) duygusunun dünyaya bırakılmanın neticesi olduğu gerçektir. Üstelik biz birbirimize o kadar bağlıyızdır ki, dünyada tek bir aç kalsa, onun açlıkla boğuşan varlığı varlığımıza bulaşır. Dünya Gaia’dır. Biz külliyen tabiat değilizdir ama tabiatla var olagelmişizdir. İçimizdeki yarım olma hali, göksel ilhamlara açar bizi. Yarı hayvan olabiliriz, ama ya diğer yarımız? Neyse…
Cumhurbaşkanımız okumuş adamdır, çabuk kanacak değildir, bu kameralar da hiç tekin değildir zaten. Kurguya ön ayak olurlar, mizansen üretirler, kendisini kandıracak değildirler…
Böyle görüntüleri o kadar çok izlemişizdir ki, kimileri o kadar inandırıcı ama bir o kadar kurgudur ki, seyrettiğimizin hangisi gerçek, hangisi yalandır?
En iyisi hiç takmamaktır. Aldırış etmemektir, hissizleşmektir…
Gösterdikleri her şey gerçek olsa bile alışılagelmiştir olanlar, sürekli olup biten şeyleri değiştiremeyeceğimize göre kaygılanmak yersizdir, yaşam böylece geçip gidecektir, dünyaya gelmenin kendisi trajiktir, herkes talihiyle yetinmelidir, kader böyledir, elden ne gelir?
Kameralarımız, ekranlarımız- öyle ya da böyle- içimizdeki fakiri garibanlığa dönüştürerek öldürürler. Ardından gözyaşlarımızı üretebilirler ancak onların sahicilikleri yiter. Farkında olmadan aktör gibi ağlar, aktör gibi güleriz (parası olan da olmayan da böyle yapar; devir acıları da sevinçleri de sömürme devridir). İnsan olmanın yerini seyirci olmak, yaşamanın yerini de rol yapmak alıvermiştir.
Ekran bizi ya kendi istediği yerde ağlatır ya da tamamen hissizleştirir. Şu halleriyle ekranlar acıyı sıradanlaştırır, gerçeği manipüle ederek hakikate olan inancımızı sarsar, yüzümüzü yumuşatmaz katılaştırırlar. Yardımlara vesile olurlar fakat adaleti şova dönüştürmüşlerdir. İyilik de promosyondur. Muktedir bir mekanik iktidarda fakirlik yoktur çünkü insan kaybolmuştur. Bunu söylemek, makine olup konuşmaktır belki ama Sanırım ‘fakir insanlar yok’ diyenler haklıdır biraz. Artık ekseriyetle garip anlar ya da bu garip anlara tabi olmuş ‘garibanlar’ vardır; dilencisinden tutun da milyonerine…
“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”
Peki, ya nasıl var olunurdu?
Varoluş Problemleri -1-
-1-

Arafat öldüğünde babamın yarısını kaybetmiş gibiydim. Ama ağlayamadım. İlk ve son kez ağladığım ünlü ölümü Barış Manço’da tatmıştım. 18 yaşındaydım. Henüz akıtabileceğim taze gözyaşlarım vardı. Cenazesine koştum Manço’nun. Onun ölümüyle ağabeyimin bir parçası kaybolmuştu. Şöyle ki; onu ilk kez 1980 yılında Altın Orfe Festivalinde görmüşlerdi ve ağabeyimin Barış Manço’yu ilk görüşünde onu çirkin bulduğunu biliyordum. Bu hikâyeyi ballandır ballandıra anlatan, ağabeyimin çocuk düşüncesindeki diyalogları dillendirip duran annemin anlattığı hikâyenin bir parçası kaybolmuştu. Onu, hoş bir sedayla hatırlayan neredeyse herkes bir parça eksilmiştir sanırım. Ağabeyimin bu ölümü nasıl karşıladığını bilmiyorum ama Manço’nun ölümüyle benim gözümde, onda hepimizden daha büyük bir eksilme gerçekleşmişti.
Bunları söyleyince nedense annemin henüz eksilmediği düşüncesi aklıma geldi. Annem daima hatıralarla yaşar. Aslına bakarsanız onun eksilebileceğini de sanmıyorum. Zira birçok insanı hayattayken öldürmede ve öldürdüklerini mumyalamada onun üstüne tanımam. Çevresindekileri kolayca kendi algısında yeniden şekillendirir ve bu ‘algı bebeklerini’ kukla tiyatrosunun şefi gibi özenle saklar hafızasında. Sonra da günlük yaşantısının herhangi bir anında çıkartır ve oynatır onları.
Fakat kendimde doğrudan eksilme yaşadığım ilk ölüme gelince, bu bilge Şerifingem (Şerife Yenge)in ölümüyle gerçekleşti. Gözümdeki bilge karakterinin ilk cisimleştiği kişi bir kadın olmuştur bende. Bu bir köy kadınıdır ve bir ninedir. Dedemin ağabeyinin eşidir.
Düşünsenize, bir Şerifingem’in ölümü bir de Barış Manço’nun ölümü… İkisi de eksiltti beni. Biri daha doğrudan öbürü daha dolaylı.
Bir insanın hayatınızın ne kadar merkezinde olduğunu, o insanın ölümüyle anlayabilirsiniz.
Ama ölümlerin de değeri sorgulanmalıdır. Michael Jackson’un ölümü mesela…
Natanyahu’ya, Adolf Hitlerin bıyıklarını montajladığım ve Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıyla heyecana kapılıp grup açarak insanları protestoya kışkırttığım zamandan öncesi olduğu için Facebook resmi ismimle açtığım sayfamı henüz bünyesinden ihraç etmemişti. Facebook’a sık takıldığım günlerdi ki bu ölüm üzerine şimdi hatırlayamadığım birinin düşüncesini okuyunca işte bu dedim:
“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”
Olmak ya da olmamanın, doğmak ya da doğmamakla, doğup ölmekle direkt ilişkisinin bulunmadığını Newton’un başına düşen elmayla kendisine gelmesi gibi, o zaman çok defa benzerlerini işittiğim felsefi cümlelerden birinin kafama dang etmesiyle o an nedense daha genişten kavrayıverdim.
Hayatımdaki köklü değişikliklerden birini, göğsümde fark ettiğim bir kitlenin tehlikeli olabileceğini bir doktorun ağzından işitmemle yaşamıştım. Şüphesiz bu bir ihtimaldi ama ciddiyeti vardı. O ihtimali ilk kez duyduğumda, Ermeni hastanesinden, banliyö trenine gidişimi ve o treni beklerkenki halimi unutamam.
Şimdi dönüm noktasındaydım. Yaşamı nasıl karşılamıştım? Kimin için yaşamıştım? Hayatım monotondu, bunalımdı, kendimi içerisine kapadığım bir küpten ibaretti. Kanımca kozada bile değildim. Kendime o gün söz verdim. Her şey iyiye giderse değişecektim.
Ölümler bizim yapı sökümümüzdü. Her ölümle eksiliyorduk belki ama kendi cevherimize ulaşmanın yolunu da keşfediyorduk. Hatıralardan ördüğümüz benliğimiz kan kaybediyordu. Biricik diye sarıldığımız şeylerin yitişiyle kendimiz dahi apaçık tanınmaz hale geliyorduk. Tarihe saçılmış boş kovanlar misali boş benlikler vardı artık. Fişek gibi fırlamış yaşanmışlıkların boş hatıralarına bakıp –bu sefer gözyaşlarımız gerçek gözyaşı duygusunun dışavurumu da olsa-ağlamaktan başka şeyler de yapabilecek miydik?

Arafat öldüğünde babamın yarısını kaybetmiş gibiydim. Ama ağlayamadım. İlk ve son kez ağladığım ünlü ölümü Barış Manço’da tatmıştım. 18 yaşındaydım. Henüz akıtabileceğim taze gözyaşlarım vardı. Cenazesine koştum Manço’nun. Onun ölümüyle ağabeyimin bir parçası kaybolmuştu. Şöyle ki; onu ilk kez 1980 yılında Altın Orfe Festivalinde görmüşlerdi ve ağabeyimin Barış Manço’yu ilk görüşünde onu çirkin bulduğunu biliyordum. Bu hikâyeyi ballandır ballandıra anlatan, ağabeyimin çocuk düşüncesindeki diyalogları dillendirip duran annemin anlattığı hikâyenin bir parçası kaybolmuştu. Onu, hoş bir sedayla hatırlayan neredeyse herkes bir parça eksilmiştir sanırım. Ağabeyimin bu ölümü nasıl karşıladığını bilmiyorum ama Manço’nun ölümüyle benim gözümde, onda hepimizden daha büyük bir eksilme gerçekleşmişti.
Bunları söyleyince nedense annemin henüz eksilmediği düşüncesi aklıma geldi. Annem daima hatıralarla yaşar. Aslına bakarsanız onun eksilebileceğini de sanmıyorum. Zira birçok insanı hayattayken öldürmede ve öldürdüklerini mumyalamada onun üstüne tanımam. Çevresindekileri kolayca kendi algısında yeniden şekillendirir ve bu ‘algı bebeklerini’ kukla tiyatrosunun şefi gibi özenle saklar hafızasında. Sonra da günlük yaşantısının herhangi bir anında çıkartır ve oynatır onları.
Fakat kendimde doğrudan eksilme yaşadığım ilk ölüme gelince, bu bilge Şerifingem (Şerife Yenge)in ölümüyle gerçekleşti. Gözümdeki bilge karakterinin ilk cisimleştiği kişi bir kadın olmuştur bende. Bu bir köy kadınıdır ve bir ninedir. Dedemin ağabeyinin eşidir.
Kendimin farkında lığına vardığım ilk anlarımda yemyeşil, etrafı sık ağaçlarla, tepelerle çevrilmiş, teknoloji namına bir tek elektriğin girebildiği ama buna rağmen bu elektriğin ampulü yakma işlevi dışında ne çamaşır makinesine, ne de televizyona hizmetçilik ettiği , cinlerle karşılaşılan, göğünün kadir gecesinde açılıp, ölülerin bizi oradan seyrettiği ve kimi insanların bunu görebildiği hikâyeleriyle yaşayan köyde, altındaki ahırı da sayarsak iki katlı sayılabilecek, dedemin sonradan kendi elleriyle eklediği kerpiçten kısmı hariç, taştan örülmüş bir Türk evinde onun kırışık yüzü ve minikliğimi himaye edercesine yükselen dev cüssesine açılmıştı gözlerim. Öyle bir simaydı ki bu, dağarcığında ince espriler, Nasrettin Hoca fıkraları olan, sevecenlik, iş bilirlik, zahmetlere sabırla katlanma, pes etmeme ve her şeye rağmen neşe saçma gibi hasletleri olan güzellik ifadesiydi. Henüz o, beni kemikli, uzun ve kocaman, buruşmuş ihtiyar ellerle sevmeye girişmeden, bu ellere kendimi sevdirmek için erkenden yanaşıverirdim. Ve bir fıkradan fırlamışçasına öyle nükteyle severdi…
Düşünsenize, bir Şerifingem’in ölümü bir de Barış Manço’nun ölümü… İkisi de eksiltti beni. Biri daha doğrudan öbürü daha dolaylı.
Bir insanın hayatınızın ne kadar merkezinde olduğunu, o insanın ölümüyle anlayabilirsiniz.
Ama ölümlerin de değeri sorgulanmalıdır. Michael Jackson’un ölümü mesela…
O öldüğünde Türkiye’de geceydi, İzmir’deydim, Kıbrıs Şehitleri Caddesinde yürüyordum. Haberi alınca varlığıma bunaltının hâkim olduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumdan, gençliğimden eksilmiştim. Fakat sonra, ünlü ölümlerinin gerçek değerini ortaya koyan terazi gibi bir şey olmuştu bu ölüm. Michael Jackson ölmüş müydü?
Natanyahu’ya, Adolf Hitlerin bıyıklarını montajladığım ve Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıyla heyecana kapılıp grup açarak insanları protestoya kışkırttığım zamandan öncesi olduğu için Facebook resmi ismimle açtığım sayfamı henüz bünyesinden ihraç etmemişti. Facebook’a sık takıldığım günlerdi ki bu ölüm üzerine şimdi hatırlayamadığım birinin düşüncesini okuyunca işte bu dedim:
“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”
Olmak ya da olmamanın, doğmak ya da doğmamakla, doğup ölmekle direkt ilişkisinin bulunmadığını Newton’un başına düşen elmayla kendisine gelmesi gibi, o zaman çok defa benzerlerini işittiğim felsefi cümlelerden birinin kafama dang etmesiyle o an nedense daha genişten kavrayıverdim.
Dünya kendi yakınlarını tanımadan, onlar için gözyaşı dökemeden ‘ünlü ölümlerine’ ağlıyordu. Hal bu ki, Dünya’nın ünlüler için döktüğü gözyaşları, pop kültür’ün çoktan promosyonla satışa çıkardığı ve satın aldığımızın farkında olmadığımız gözyaşı torbacıklarının patlamasından ibaretti. Gerçekte, ağlayamıyorduk. O zaman, gözyaşlarımızın gerçek olması halinde, dünyanın bu boktan halde olamayacağını kendime itiraf ettim.
Hayatımdaki köklü değişikliklerden birini, göğsümde fark ettiğim bir kitlenin tehlikeli olabileceğini bir doktorun ağzından işitmemle yaşamıştım. Şüphesiz bu bir ihtimaldi ama ciddiyeti vardı. O ihtimali ilk kez duyduğumda, Ermeni hastanesinden, banliyö trenine gidişimi ve o treni beklerkenki halimi unutamam.
Şimdi dönüm noktasındaydım. Yaşamı nasıl karşılamıştım? Kimin için yaşamıştım? Hayatım monotondu, bunalımdı, kendimi içerisine kapadığım bir küpten ibaretti. Kanımca kozada bile değildim. Kendime o gün söz verdim. Her şey iyiye giderse değişecektim.
Halam kanserden öldüğünde, hayatımda muazzam ilk boşluğu yaşadım. Soru işaretleriyle örülü ablukanın içine düşmüştüm.
Ölümler bizim yapı sökümümüzdü. Her ölümle eksiliyorduk belki ama kendi cevherimize ulaşmanın yolunu da keşfediyorduk. Hatıralardan ördüğümüz benliğimiz kan kaybediyordu. Biricik diye sarıldığımız şeylerin yitişiyle kendimiz dahi apaçık tanınmaz hale geliyorduk. Tarihe saçılmış boş kovanlar misali boş benlikler vardı artık. Fişek gibi fırlamış yaşanmışlıkların boş hatıralarına bakıp –bu sefer gözyaşlarımız gerçek gözyaşı duygusunun dışavurumu da olsa-ağlamaktan başka şeyler de yapabilecek miydik?
“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”
Peki, nasıl var olunurdu?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
