Hoze'yi unutturma seansları 1

Biz sevişirken o, Kolombiya madeninde 90 dolar aylığıyla altın arıyor. Bizim çiziklerimiz sevişmelerimizin şiddetinden doğarken, onun çıplak göğsü de kayaları kırmak için, bileği yorgunluktan gücünü kaybettiğinde ortaya çıkan kontrolsüz hareketiyle, bilmem kaç metre derinlerde boğuşurken çizim çizim çiziliyor. Yüreğine ise hiç bakamam…

Kolombiya’ya gitme diyorsun, Hoze’yi unut diyorsun. Sevişelim diyorsun, esrarımıza gömülelim diyorsun.

Kolombiya’yı Güney Amerika'yı unutuyorum, şu Allahın garibanı Afrika’yı da unutuyorum, senin içine dalmayı, sende yitmeyi arzuluyorum ki, bu sefer gözlerimin önünde bizimkilerine benzer insanlar beliriyor. Hayır, hayır, benzemek ne kelime, bizimkilerin ta kendileri onlar.

Ben senin limanlarına izninle sığınacakken, kaleleri tecavüzlerle yıkılan, kadınlıkları yağma edilen solgun yüzlü, kara toprak gibi emek eller ve yüzlerin yavanlığından akan suları, çölleşmiş gözlerin son sularını görüyorum yatağımızın doğusuyla güneyi arasında bir yerlerde.

Tamam, onları da unutuyorum. Arsızlığımızın dibinde gecelemeliyiz, biliyorum. Sen, ben ve yatak bizim son limanımız.

Dışarıda açlık var, dışarıda perişanlık var, dışarısı buz gibi ya da kavruluyor. Pencereleri kapatmam gerektiğini biliyorum. Hemen kaparım şimdi.

Politik hayvanların dışarıda dolaştığından şikâyetçisin gene. Havanın buz kesmesi bundandır diyorsun-aslında cayır cayır dışarısı-. Haklı olabilirsin. Böğürtüler azaldı. Artık sesleri rahatsızlık verecek kadar çok çıkmıyor. İşitiliyor fakat sinek vızıltısı gibi. “Yarın pencerelerimizi değiştirelim” diyorsun. Hani şu çift katmanlı cama sahip olanlarından almak gerektiğinden bahsediyorsun. Haklı olabilirsin. Dışarısının böğürtüsü de havası da artık çekilecek gibi değil. Markete bile zor gidiyorum bu aralar. Evimden çıkasım yok. İçine sokulacağım ki…

Ama bu sefer de düşmanlar rüyalarıma girmesin mi! Daha dün gece uzaylıları gördüm rüyamda. Oturduğumuz siteyi basmışlardı. Önce gri bir uzay gemisi geldi. Annemlerin oturduğu apartmana yaklaştı. 13. Dairede oturmanın bahtsızlığı sayabilirsiniz durumu ama –sonradan anlaşılacaktı ki-bunlar iyi olanlarıydı. Sadece bir tane gördüm önce. Gümüş gibi parlak o diskle, güneş ışığını yay gibi gerip gök kubbeye hedefsizce fırlatıyorlardı. Sonra annemler ve bütün bir blok o diskle uzaklaştılar. Üzüldüm tabi. Bir deney hayvanı gibi kullanılacaklarını düşündüm. Yüreğim burkulmuştu. Ama asıl kahrın geride kalanlar için geçerli olduğunu diğerleri gelince öğrendik. Bunların kırmızılı pembeli elbiseleri vardı. Görseniz ötekilerden daha medeni bunlar derdiniz. Fakat tabii ki kıyafetler aldatıcıydı. Şimdi de öyle değiller mi? Pek çok kadına kurban etti beni kıyafetler. Şimdi de şu süslü uzaylıların kurbanı olacaktım.

Tam teçhizatlı gelmişlerdi. Bunların kara araçları da vardı. Amerika’dan cip satın almış olmalılardı. Şaşılacak şey değil doğrusu. Bu Amerika en sonunda bunu bile yapmış olabilirdi. Zorla değil, gönüldeş olarak, silah sanayisi gelişsin diye uzaylılara bu ciplerin yanı sıra öldürücü silahlar da satmış olabilirdi. Efendim, rüyalarınızdan da mı sorumlu bu Amerika diyecek olan çokbilmişleri çok fena sevebilirim, aman dikkat ha! Çocuk gibi, bıktırıncaya kadar, inadına tekrarlayabilirim: Her şeyin sorumlusu Amerika’ydı tabiî ki; Kızılderililerin elinden çalınan, aslı Amerika olmayan Amerika’ydı. Dünya da, beyin de Amerika’yla dolmuş, Amerika olmuşken, Amerika tabiî ki. Ellerinde Amerikan silahları ne geziyordu bunların? Ben zaten-rüyanın sahibi olarak- uzaylıların bu dünyevi silahlarını kültür turizminin bir parçası olsun diye, tamamen estetik bir zevk kaygısıyla satın aldıklarının farkındaydım. İtiraz etmeyin! Ele geçirilmedi onlar;bu silahları bal gibi de sattı Beyaz Saray'daki Başkan. Rüyanın sahibi olarak, biliyorum meseleyi.

Çok geçmeden işlerine koyuldular. Mahalleyi çaresizlik çığlıkları basmıştı. Bizimkiler direnmiyorlardı bile. Ha bire bağrışıyorlardı.

Diğer mahallelerde ne çetin bir direniş vardı kim bilir. Ama bizimkisi…

O sırada sokaktaydım. Kendime saklanacak bir köşe buldum. Beni fark etmeden geçtiler yanımdan; yakaladıklarının boyunlarına da sarı bantlar takıyorlardı. Sonra bu bant takılanlar oldukları yerde hareketsiz kalıyorlardı.

Kesinlikle sonum geldi, eninde sonunda yakalanacağım derken, şu gri renkli, başta kasvetli bulduğum disklerden onlarcası su gibi, ekmek gibi, hayat gibi, mutluluk gibi gözüktü gökyüzünde.

O disklerden herhangi birine alınanlar, sanki şimdiden o disklerin pilotları, sahipleri, sahibeleri oluvermişlerdi. Yüzlerinde mutlu bir ifadeyle, yeryüzüne inmeden, binaların çatılarında bizi, kıyımdan kurtulanları, hala bir şansı olanları bekliyorlardı.

Rüya bu işte.

Çatıya çıkabilecek miyim bilmiyorum. Dışarıdan kurtulmak için yükseklik korkusunu yenmek şart demek ki.

Bu arada… Şunu biliyorum ki… Evet, biliyorum ki, bugün hala sevişemedik. “Hadi gel, delikleri tıkayalım” dedin. Oysa bugün fazlasıyla delik saydım ben. Tıkanacakları da şüpheli.

Zaman akıp giderken konsantrasyonumu iyiden iyiye yitiriyorum. Ha, Alâeddin geldi evine, bizim bodrum kattaki çocuk. Cini olmayan bir Alâeddin gösterebilirim size. Evet, kesinlikle yok cin min. Bir gaz lambası yerine geçen boş bira kutuları bile yok. Sadece şöyle bir gün var: Erken kalk, işe git, Allahın belası patronun küfürlerini gece vardiyasına dek dinle, sana salak demesini, angut demesini sineye çek; sen son ütücüsün. Bunları da ütülemeli değil misin? Yoksa ev kirasını ödeyemezsin, seni Roma’nın çarmıhlarından daha beter eden,- doğru kelime Çin miydi cin mi?- kesinlikle-öteki, senin olmayan, sana itaat etmeyen, senden çalan- cindi. Muhtemelen cin işkencelerinin kurbanı olursun itaatin yoksa. Faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar... Ödeyemezsen… Sonu şuraya çıkıyor: kız arkadaşına elveda de, en sevdiğine elveda de.

Alâeddin yavrum, biz bu faturalarla ne yapıyoruz anladın mı koçum?

Kadın satın alıyoruz.

Ya onlar, dişiler? Kaçı çulsuz bir erkeğe tahammül eder?

Beni satın alacağından emin olduğum bir kadın bulamadım henüz. Ne ayıp şey değil mi? İşin içinden çık çıkabilirsen. Biz ne yapıyoruz sahi? Bu nasıl bir pezevenkliktir böyle?

Farkındayım… Bilmem kaçıncı gecedeyiz sevgilim amma ve lakin hala tık yok. Ama beni dinlemiyorsun ki… Libidomun Zeus’u Olympos’tan düştü bir kere. Tırmanış uzun sürmez-eğer Olympos’un kendisi düşmemişse, şey- söz ama… Bu gece de olmaz işte, olmaz.

Hiç yorum yok: