Demir Krallık

1

Göksel dağın öğrencileri kendi aralarında toplandılar ve dediler ki: "Bugün yarın peygamber dağından bir geliş bekliyoruz. Bu gelişi gidelim de krala söyleyelim." Böylece krallarına, gelecek olanı bildirmek için aralarından bir elçi seçtiler.

Elçi, krallığın sarayına vardığında pek hoş karşılandı lakin demir tahtta oturan krala, gelecek olan hakkında konuşmaya başlayınca kral şu sözleri söyledi:

“ Göksel şeraiti uygularız, zalimleri cezalandırırız, dindarlarımızı kayırırız, ülkemizde eski adetlerin hükmünü veren iyi bilginler mevcut. Gelecek olanın hükmü ne olacaktır? Yargı için mi, ödüllendirmek için mi gelmektedir?”

Elçi “Biz onu bilemeyiz” dedi. “Sadece gelecek olanın ülkenize uğrayacağını biliriz.” Ancak bu cevap kralı hoşnut etmedi ve kral, göksel şeriatı uygulamaya devam edeceğini söyleyerek elçiyi uğurladı.

Epey zaman sonra genç bir adamın peygamber dağının yamacında koyunlarını otlattığı görüldü. Göksel dağın öğrencileri hemen adamın yanına koştular. Fakat onda hiçbir alamet bulamadılar. Bu adamın peygamber dağının yamacında koyunlarını otlatan sıradan bir çoban olduğunu ve zirveye hiç çıkmadığını kesin olarak anladılar. Yine de ona, kendi bekledikleri adamı sordular. Çoban meleyen koyunlarına baktı ve dedi: “ Beklediğinizi görmüş değilim, zirveye çıkmıyorum, işim bu zengin otlaklar ve koyunlardır. Ancak kaybolan bir kuzuyu sorarsanız o başka! Onun kaybolduğunda yaşadığı acısı ve bulunduğunda görülmeye değer sevinci dışında hiçbir şeyi anlatamam”

Göksel öğrenciler bu sözleri duyunca oradan uzaklaştılar.

Ertesi gün orta yaşlı bir adamın peygamber dağının kayalıklarında gezindiğini gördüler. Zaman kaybetmeden onun yanına vardılar. Fakat onda da hiçbir alamet bulamadılar. Bu adamın peygamber dağının kayalıklarında ceylan avlayan sıradan bir avcı olduğunu ve zirveye hiç çıkmadığını kesin olarak anladılar. Yinede ona, kendi bekledikleri adamı sordular. Avcı avladığı ceylanın ölüsüne baktı ve dedi: “ Beklediğinizi görmüş değilim, zirveye çıkmıyorum, bu kayalıklarda ceylan avlarım. Ancak ceylanı vurmak zorunda kalışımı ve öldürdüğüm şu ceylan için akıttığım gözyaşlarını sorarsanız o başka! Size onun güzelliğini ve diri coşkusunu ve onu vurmak zorunda kaldıktan sonra yaktığım ağıtı dillendirebilirim.”

Göksel öğrenciler hiçbir şey sormadan oradan uzaklaştılar.

Bir gün geçmişti ki, ihtiyar bir kadın dağın eteğinde görüldü. Göksel öğrencilerin canı sıkıldı. Hemen kadının bulunduğu yere gittiler ve onu kınadılar. Çünkü o bir kadındı ve kutsal dağın eteğinde dolaşmaya hakkı yoktu. Fakat kadın, kınayıcıların kınamasına aldırmadı ve dedi: “ Beni kralınızın yanına götürün çünkü aradığınız benim”. Bu sözler, göksel öğrencilerin kınayışını arttırdı ve öğrenciler ihtiyar kadına şöyle cevap verdiler: “Şüphesiz seni şeraitimiz uygulansın diye kralın yanına yollayacağız çünkü sen çok büyük bir günah işledin.”

Onlar, tutsak aldıkları kadını kralın yanına götürürken, yolları üzerinde rastladıkları düşkün ve rindmeşreplere özgü hastalıklara yakalanmış bir grup insan da şövalyelerin kılıçları altında krala götürülmekteydi. Kadın bu insanlara baktı, rüzgârın savurduğu ihtiyar beyaz saçlarını, derin çizgilerle yoğrulmuş eliyle düzeltti ve kendisini krala götüren göksel öğrencilere dedi ki: “Ey nankör adamlar, Eyüp sabrını taşıyan cengâverlerinizi niçin sırtlamıyorsunuz?”

Göksel öğrenciler cevapladı: “ Tanrının cezalandırdığına merhamet edilmez.”
Kadın bu cevap karşısında yere tükürdü ve güldü. O zaman göksel öğrenciler onun cadılığından şüphelendiler. Kadın şövalyelere oyuk gözlerinin içinden dipsiz mağara gibi baktı. Şövalyeler bu bakıştan rahatsız oldular da göksel öğrencilere sordular: “ Bu kimdir?”. Onlar da cevapladı: “Yeni yalancı, yeni günahkâr.” Bunu işiten şövalyeler kadına tiksintili bakışlarını gönderdiler. Ama kadın onlara cevabını yetiştirdi ve şöyle dedi: “Demir ağırlıklarıyla değerli olmak sizlere nasip olmuştur. Doğrusu, acınacak olanlar sizlersiniz çünkü kendinize hiç acımazsınız. Siz demir ağırlıklarınızla savaşa gider, keser, biçer ve kahraman olarak yuvalarınıza dönersiniz. Ellerinizdeki kana bulalı kılıçlarla onur ve şerefi çağırırsınız. Sizin demirden zırhlarınız, çağınızın ağırlığıdır. Sizi kof krallığınızın hamalları olarak gördüğüme yemin ediyorum. Oradan oraya taşıdığınız demir çağı, insan üzerine bıraktığınız bir mutsuz ağırlık… Zırhlı şövalyeler; kazandığınız her savaş için yüklendiğiniz şerefi kendinize değil, üstünüze bezediğiniz metale biçin. Gerçek zaferler, zırhı olmayan çıplaklarındır. Ve ben derim ki, onların ellerinde tuttukları onursuzluk, sizlerin demirden ellerinizle kazandığınız şereften ve zaferden daha iyidir.” İhtiyar kadının bu sözleri üzerine onur şövalyelerinden biri kendisine yaklaştı ve onu söylediği sözlerinden ötürü öldürmeye meyletti ancak göksel öğrenciler bu adama engel oldular. Her ne olursa olsun, şeriatı kral uygulamalıydı.

2

Kral büyük sarayında, demir tahtına oturmuş, kendisine gelen kadını dikkatle süzüyordu. Sessizlik, rüzgârla saraya taşınan, baharın dallarına konmuş kuş ötüşlerince, ara ara latif seslere bürünüyor, sonra yeniden yokluğu konuşup görünüyordu.

Kral o pek tehlikeli soruya cüret etti, böylece kadını yargılamak için ağzında söz olacak cellâdını geveleyip, kadının önüne dikti:

“ O sen misin? ”

Göksel öğrenciler hayret etti. Onlar için böylesine bir sorunun bile sorulması günahtı. Fakat krala söz dinletemeyeceklerini bildiklerinden sustular.

Kadın, yüzünü avucunun içinde ovaladı, sonra krala baktı ve dedi:

“ Benim.”

Kadın, göksel öğrenciler ve orada kendisini yargılamak için toplanmış halkın lanet ve küfür dolu çığlıkları bitsin diye bekledi. Bu yuhalamalar bitince, sözüne devam etti:

“ Oğlum bana şöyle dedi: Anne! Çobanın sevgisinden, avcının ağıtından haberdar olmayıp bir de kendilerine göksel öğrenci diyenlere şimdilik söyleyecek söz bulamıyorum, ama sen anasın, bu bahtsız çocuklara ben kendimi toparlayana dek liderlik et, kendi peygamberlik asamı sana devrediyorum. Lakin onların seni yargılamaya cüret edeceklerini biliyorum. Çünkü insan kalbini hiç düşünmeden çiğneyenlerin dağ ve taşa biçtikleri kutsallık putperestliktir ve putperestler ne yaptıklarını bilmeyen sapkınlardır. İşte bu yüzden, onların kötülükleri karşısında dayanabileceğin peygamberlik asamı sana vereceğim ve o seni ve sana inananları ateşten çıkaracak”

Kral, nöbetçilere emretti. Böylece nöbetçiler basit bir ağacın basit bir dalından yapılmış asayı kadının elinden alıp krala getirdiler. Kral asayı oracıkta kırdı ve kadının önüne fırlattı.

“ Bundan böyle dayanacağın peygamberlik asası yok” dedi. Ardından sakince emretti:

“ Düşkünlükten hastalananları da kutsal ateşin evine götürün, çünkü önce onlar kutsal ateşte yakılacak ve şu küfürbaz kadın onların azaplı yanışını seyretmek zorunda kalacak.”

Kadın o kadar nazik tebessüm etti ki, bu tebessümü görenler kadının söylenenleri iyi işitmediğini sandılar.

Düşkün hastalar kutsal ateşin evine götürüldüklerini duyunca üzüntüye ve korkuya kapıldılar. Ağlamalar ve inlemeler yeri göğü kapladı. Onlarla birlikte götürülen ihtiyar kadın dedi ki: “Siz gerçekten, affa çok yaklaştınız. Eğer günahlarınızla yüzleşirseniz, asla ölmezsiniz.”

Hepsi kutsal ateşin evinde, kutsal ateşin önünde yan yana dizildiler, birazdan teker teker ateşe atılacaklardı. Kadın, ateş göksel müritlerce harlanırken, birazdan ateşe atılacaklara dönüp şunları söylüyordu: “ İman edin evlatlarım, sadece iman edin. İmanınız sizi paklar. Günahlarınız çabuk soyulur üstünüzden ve unutmayın ki ateşteki çığlıklarınız ruhun değil, nefsin çığlıkları olacaktır. Ne mutlu ki kutsal ateş bizi bağırına kabul edecek ve üzerimizdeki hissiz, kalın kabuğu yakacaktır. Müjde! Bu ateşin içi cennete açılan bir kapıdır. Biz o kapıdan geçeceğiz ve dünya denen nefsanî ateş artık bizi yakamayacaktır!”

Yakılanların çığlıkları geride kalanları henüz ateşe girmeden yakmaya başlamıştı. Nihayet hepsi ateşe atılınca sıra yaşlı kadına geldi. Hiç kimse onu kolundan tutup götürmedi. Her zaman nasıl yürüyorsa, öyle yürüyerek ateşe girdi. Göksel öğrenciler gördüklerine şaşırıp kaldılar. Ama gördükleri göreceklerinin yanında sönük kalırdı. Az sonra kadın ateşin içinde erirmiş gibi yanarken, yüzünde birtakım suretler belirip sönmeye başladı. Bir yandan da “Sen de bu kutsal ateşe atla, sen de atla, geç olmadan bu kutsal ateşe atla” sesleri alevlerin arasından çıkıp tapınağı titretiyordu. Göksel öğrenciler hemen ateşin etrafına toplandı; gördüler ki kadının eriyişinden beliren bu suretler, şimdiye değin kendilerine gelen peygamberlerin suretleriydi. Her biri nasıl olduğunu bilmeden-çünkü peygamberlerinin resimleri ellerinde yoktu-, hangi suretin hangi peygambere ait olduğu konusunda istisnasız hemfikirdi. Sonunda ilk peygamberlerinin sureti şunlar adına şöyle konuştu:

“Ey krallar!

Hizmetkârlığınızdan duyduğunuz onur, hizmetkârlığınızı unutturuyorsa siz kral değilsiniz.

Çiçekli kırların ezgisini işitin!

Şu çiçekli kırlar, gerçek aşkınıza ve tutkunuza davet mektuplarından başka nedir ki?

Sarhoşlar!

İçtiğiniz düşlerinizse, onları dünyada tüketmeyiniz. İçtiğiniz kâbuslarınızsa, onları içerek büyütmeyiniz. Çünkü her halükarda umuda saldırdınız. Bırakın o size nazlı nazlı gelsin. Onun hayalini çekiştirmektense, onu görmek için sabretmek daha iyidir. Ve eğer umuda düşmansanız, o size neden gelsin? Dost dosta dostça gelir. Ve düşman ancak hilelerini getirir.

Sonra şu sözleri söyleyip kayboldu:

“ Cennetin kapıları bu yanıştan sonra kapanmıştır. Fakat cehenneminizin içinde, cennetin yolunu bilen bir kişi var. Göksel hakikat o kişiyi şimdilik gizlemiştir ve onu cehennemin ümit gününe kadar yaşatacaktır. Size gizli bir peygamber bırakıyorum, bundan böyle her biriniz her birinizi peygamber gibi bilsin. Ancak bu şekilde kurtuluş gününüze ulaşırsınız. Böylece her birinizin içinde hakka elçilik eden parçanız parlayacak, kendinizi düzeltmeniz için bir peygamber çağırmayacaksınız. Ardından, birbirinize sadece ‘halife insan’ gibi davranmanızın ne soylu bir davranış olduğunu anlayacaksınız.”

8 yorum:

köksal dedi ki...

teşekkür ederim,,, ben bunu gördüm ama,,, kibire de savruldum,,, ama insanlar da uyandırmak istediğim bu,,, bin mesih,,, bir milyon havari,,, gerçeği kalbiyle söyleyene mesih denir,,, gerçeği onun kalbiyle söylediğine inananlara havari denir,,, havarileri küçük görüyordum,,, isayı deforme ettiler çünki,,, reel olarak o çağda değil,,, avrupada mavi gözlü olarak demirle kılıç kuşandığı zaman,,, diğer türlü,,, havarilik mesihlikten değerli bile olabilir,,, göksel bir seçkinliği değil,,, insanın en müthiş davranışını sergiledikleri için: güvenmek,,, teşekkür ederim dostum :)

Kali Rind dedi ki...

Köksalcım, ben teşekkür ederim katkın için.Seçkinci ve bir tekelin elindeki hakikatin, hakikatten uzaklaşmış dokunulmazlığına el sürmek istedim dostum.

x dedi ki...

çok sevdim. ceylan avcısı kısmı yüreği acıtıyor...

Kali Rind dedi ki...

x teşekkürler

nomen dedi ki...

Sayın Yazar;

Bilmelisiniz ki yazdığınız metinden çok etkilendim. İç bütünlük,satır aralarına yerleşmiş kadim metinlerin dilsel sentaksı bir yana, formolojiniz çok etkileyici. Eminim Dostoyevsky'nin Karamazov Kardeşler'indeki "Büyük Engizatör" sahnesini bilirsiniz. Eğer sizin metninizden de neredeyse bu muhteşem bölümdeki yazınsal hazzın benzerini aldığımı söylersem, acaba çok mu ileri gitmiş olurum diye düşünüyorum.

Hakikat'i kendi bozuk tezgahlarında dokuduklarını iddia edenlerin ipliğini pazara çıkarmak: Bu ipliklerin de benzer bir sahtekar bobine dolanmışlığını sezdirmek. Ben de bir kaç kez benzer metin kurmaya çabaladım; fakat sizin vardığınız bu dil gücüne ulaşmak kolay değildi; "and olsun ki sizler...." diye başlayan hitablardan korktum ve boşladım diyelim.

Büyük Engizatör bölümü Karamazovlardan İvan'ın dilinden aktarılırken sahne şöyle başlıyordu:
Sevil Başkilisesi’nin avlusuna İsa inmiştir. Beyaz kefenler içinde tabutu taşınmakta olan küçük bir çocuğun annesi;’’eğer sen O’ysan dirilt yavrumu’’ der. İsa; "Taifa kumi" der demez, küçük kız dirilir. Evet artık kesindir; çığlık atan halk inanmıştır ki bu gelen göklerin efendisi İsa’dan başkası değildir. Tam o esnada meydandan doksan yaşında, uzun boylu ve dimdik olarak Büyük Engizisyoncu Kardinal geçmektedir. Her şeyi görmüştür: Bir el işaretiyle O’nu derhal yakalamalarını emreder. Emir yerine getirilir uysalca çünkü Kardinal’in sözünün üstüne söz söyleyecek kimse yoktur.


Muhafızlar bu ‘’kutsal mahpus’’ u engizisyon mahkemesinin bulunduğu eski binadaki dar, kasvetli, kara hapishaneye götürüp kapatırlar. Gece olup, el ayak çekilince; Büyük Engizisyoncu, elinde meşaleyle hapisanenin kapısından girer. Ağır ağır mahpus’a yaklaşır ve işte o meşhur konuşma başlar; hiç adı geçmese de İsa ve ihtiyar Kardinal arasında:
‘’Demek sensin! Sensin öyle mi? Ama ne söyleyebilirsin; söyleyebileceklerinin hepsini çok iyi biliyorum.Zaten bundan önce söylediklerine yeni birşey katmaya hakkın yok. Neden geldin? Neden bize engel olmak istiyorsun? Ama yarın ne olacağını biliyor musun? Senin kim olduğunu bilmek istemiyorum. O musun, yoksa, O’nun benzeri misin? Kim olursan ol; hemen yarın hüküm giydirip, en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk; yarın bir göz işaretimle ateşe odun taşımaya koşacak. Bunu biliyor musun?

Sahiden kıskanılası bir edebi başarı. Biliyorum çok uzun ve dolambaçlı bir yoldan dile getirdiğimi; ama bilmenizi istedim.

Kolay gelsin.

Kali Rind dedi ki...

Öncelikle bu öyküden keyif aldığınız için kendimi Mutlu hissettiğimi söylemeliyim. Övgü, yazanı mutlu eder. Belki de yazan çıkmazdadır, belki kendisi ile girdiği derin hesaplaşma onu yazma konusunda tereddüde düşürür. Ama iyi bir OKUYUCU, hele de İYİ YAZAN BİR OKUYUCU kendisini okumuş ve eleştiride bulunmuşsa ve hele de bu eleştiri Dostoyevsky metinleriyle mukayese edilip olumlanan bir eleştiriyse demeyin yazanın keyifine. Bu noktada yazan için kritik bir "kendini beğenmişlik" hali, daha amiyane şekilde de söz edebilecek " kibir" tehlikesi de vardır ki aman aman. bunları düşününce, bazen bu tür yorumlara tepkisiz kalmak daha iyidir diyorum. Ama o da tabi kibir olarak algılanabiliyor. Oysa övgü yazılarına verdiğim cevaplarda, teşekkürlerde bile bir hararet basar sanki beni. "Beni beğendiğin için teşekkür ederim" mealindeki teşekkür ne kadar anlamsız geliyorsa, " tabi beğnecektin" tarzı bir suskunluk da öyle itici geliyor. Bocalıyorum böylece. Oysa öbür taraftan bu yorum beni nasıl mutlu etmiştir, nasıl coşturmuştur, bilebilirsiniz.

Aslında sizin gibi donanımlı insanların yorumları karşısında biraz utanıyorum, sıkılıyorum, kızarıyorum ve hatta mahçup oluyorum desem...

"Eminim Dostoyevsky'nin Karamazov Kardeşler'indeki 'Büyük Engizatör' sahnesini bilirsiniz." demişsiniz incelikle.

Halbuki bilmiyorum. Okumadım Karamazov Kardeşleri, Dosteyevski'nin Ölü Evinden Anılar ve Beyaz Geceler haricinde hiçbir yapıtını okumadım. "SUÇ ve CEZA" yı okumamış biriyim mesela.

Edebi Terminoloji eksikliklerim de çoktur üstelik.

Bu beni bir yazan olarak kötü durumda bırakıyordur ama bu konuyu belirtmek durumundayım hüsnü zannınızdan sonra .

Bu arada "Büyük Engizatör" sahnesinden çok etkilendim.

Ve yazdığım öyküden en az onun kadar zevk almış olmanız noktasında da dediğim gibi güzel bir duygu belirdi içimde.

Metne kattığınız öbür yorumlara gelince, anlatmak istediğim şeyin, tam olarak anlaşıldığı bir dimağ görmek ve bu dimağın bu kadar güzel örneklemlerle yaptığı yorum, bana ancak şevk ve güzellik ve tebessüm verir;Yazmaya daha hevesli bir adamın tebessümünü.

Şimdi onca uzun (belki de kuruntu dolu mızmızlanmadan) açıklamadan sonra gönül rahatlıyla,

Teşekkür ederim.

Kali Rind dedi ki...

Sevgili nomen, bu Dosteyevskiden aktardığınız isa anektodu, gerçekten çok derinlikli ve güzel durdu burada. Tekrar tekrar okudum. Bu alıntıyla, Hikayeye bir genişlik geldiği ve benim de keyifledniğim aşikar.

nomen dedi ki...

Keyif aldığınızı az-çok kestirebiliyorum Kali Rind; ama yine de dile getirmiş olmanızdan ayrıca memnuniyet duyduğumu gizlemeyeceğim.

"Yorum kutusu"nda gereğinden fazla yer kaplamayı göze alarak Büyük Engizatör'ün Mesih'i hırpalayışından bir pasajı daha eklemeye cüret ediyorum;

‘’İnsanlar alemine gitmek istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar basitlikleri ve doğuşten gelen savruklukları yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta korkacaklar verdiğin sözden...Çünkü insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri, hürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu çıplak, kızgın çöl taşlarını görüyor musun? Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir sürü halinde hem peşinden koşacak, hem nimetlerini geri alırsın diye korkudan titreyeceklerdir. Ama sen insanları hürlükten mahrum etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin; ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz olduğunu düşündün. ‘Yalnız ekmekle yaşanmaz’ diye karşılık verdin. Ama birgün Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın yeryüzünün ekmeği nedeniyle senin üstüne yürüyecek, dövüşüp seni yenecektir. İnsanlar da ‘Bu hayvanın benzeri yok, bize gökten ateş indirdi’ diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu?"

Selamlar.