ÖLÜMLERİMİZLE DİYALOGLAR

İntihar Patikası

“İşte yine ağaçlar, sertliklerini biliyorum, işte su, duyuyorum. Otların ve yıldızların bu kokuları, gece yüreğin rahata erdiği kimi akşamlar; Erkinliğini ve güçlerini duyduğum bu dünyayı nasıl yadsıyabilirim? Gene de bu yeryüzünün tüm bilimi beni bu dünyanın benim olduğuna inandırabilecek hiçbir şey vermeyecek.” [1]

Böyle diyor Camus Sisifos Söyleni’nde. Bu yitiklik, bırakılmışlık algılandı mı, ölümün soğuk yüzü gözlerimize göründü mü asıl mesele çıkar karşımıza; dünyanın yaşanmaya değip değmediği meselesidir bu. Tolstoy itirafnamesinde şöyle der:

"Benim sorum, yani beni elli yaşında intihar düşüncesine sürükleyen soru, en aptal çocuktan en bilge ihtiyara kadar her insanın ruhunda var olan en basit soruydu, yani gerçekten kendimde gördüğüm kadarıyla, onsuz hayatın mümkün olmadığı soru. Soru, şundan ibaretti: Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak? Bütün hayatımın sonu ne olacak?


Başka türlü söylemek gerekirse, bu soru şöyle de ifade edilebilir: Niçin yaşıyorum? Niçin arzuluyorum? Niçin çalışıyorum? Ya da şöyle dile getirilebilir bu soru: Hayatımda kaçınılmaz olan ölümümle yok olmayacak bir anlam var mıdır?" [2]


Ölümcül Sohbet

Başımı sevgimin çığlık sesleri ağrıtıyordu. Sevgilim yaşarken ölmüştü. Aşkımı çıkmaz sokağımda umutlarımı parçalarken gördüm. Cinayete tanık olmamın dehşetinde nefesim kesilmiş gibi dona kaldım. Aniden soğuk bir buhar çıktı ağzımdan. Ve söz oldu:

Ölümüne merhaba de!

Gücüm tükenmişti. Her şeyimi ona bıraktım. Bundan memnuniyet duyan ölümüm şöyle fısıldadı kulağıma:

Özgürlüğünü vermek için alıyorum; yarım hayatını ve seni.

Ölümümle konuşmaya dalınca, yolumda çiçeklerin hayatı çağıran renklerine ölü ölü bakıyorum.  Mezar toprağımda kahverengi oluyorum aniden.  Ölümüm fısıltısına şöyle devam ediyor: Gri yaşamdan daha iyidir kahverengi.

Arzunun aldatıcı renklerinin altında yatan acı akışını ölüm kesebilirdi ancak.

Her ölüm gerçeğe akar. Yaşama arzusu yalandır. Yaşamak yalandır. Bu hikâye sizin hikâyenizden çok çiçeklerin hikâyesidir. Renklerin hikâyesidir. Sahnenin hikâyesidir. Dekorların hikâyesidir, tenlerin hikâyesi, derinin hikâyesidir… Sizin hikâyeniz, oyunu yalancıktan sahiplendi. Öyle bir yalan söylediniz ki kendinize, söylediğiniz yalan tek gerçeğiniz olarak kaldı elinizde.

Arzunun acı rengini seviyorum dediğimde, insanlar hayret ifadelerini vahşi köpekler gibi üzerime salıyorlar.

Ve ben ölümümle diyalog halinde olduğumu söyleyince, çokları dehşete kapılıyor.Bir tabuta benzediğimi söylüyorlar. Derinin altındaki iskeleti göreceğimi söylüyorlar. Maddi gözleri sadece buraya kadar görebilir çünkü. Çünkü görebileceklerinden daha fazlasını düşünemiyorlar. Çünkü gözden daha fazlasını gören bir şeyleri olduğunu unutuvermişler. Gözler her zaman gerçeği görmez. Sihirbazlar ve gözbağcılar numaralarını yapmaya koyulduğunda, şaşı bakışından fazlasını isteyemezsiniz onlardan.

Ölümümün sohbetimizin en koyu anında şunları demesiyle titredim:

Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum. Öyle ki bu renklerin arkasındaki gözyaşını, acıyı görün. Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum öyle ki bu gözyaşlarının arkasındaki özlemi görün. Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum öyle ki bu özlemin arkasındaki cenneti görün. Yaşamı ölüm yapmak istediğimi söylüyorum öyle ki bu cennetin arkasındaki -ÖZ- sevgiyi görün.

Çürüyebilen Her Şeyin Şahitliği

Mezarlıklara daha dikkatlice bakın. Geleceğimiz mezar taşlarında kazınmıştır. Dünyaya ait her şeyin bizi bıraktığını göreceğimiz an yatmaktadır orada. Bir mezarlığa baktığımızda iki his dalgası bizi sarsabilme yeteneğindedir; mutlaka gerçekleşecek bir kehanet ve şimdiki yaşamın dejavudan ibaret olduğu hissi.

Dünya bizim tüm gerçeğimiz olmadığı gibi, özümüzün şahitliği de dünyaya uygun olmayacaktır. Dünyevi hayat bizim aleyhimize şahitlik etmek için can çekişmektedir. Ölüm, bize dost görünen pür dünyevi şeylerin aslımıza uygun olmadığını açığa çıkaracak kudreti taşır. Nihayet, derilerimiz, gözlerimiz ölüm geldiğinde bizi terk etmekle kalmayacaklar, kutsal ifadeyle aleyhimize şahitlik etmek için çırpınacaklardır.

Ruhsal metinlerimize baktığımızda görürüz ki, dünya için şahitlik etmeye uygun olanlar bunlardır. Çünkü bunlar tam da dünya için yaratılmışlardır. Oysa insan dünyada en olumsuz bakış açısıyla bile arafı andırır; tamamıyla dünyaya ait değildir.

Ölüm olmadan yaşam yarımdır ve öbür yarıya ancak ölüm köprüsüyle geçebiliriz. Fakat köprüleri yıkmaya- buna her mevzuda muktedir olamayacaksak bile- pek meraklıyızdır. Modern hayatımızda mezarlıklarda görmek istemediğimiz imge kendi gerçekliğimizdir. Karşımıza bir mezarlığın çıkması durumunda yolumuzu değiştirmek istememiz, gerçekle yüzleşme korkumuzdur. Hortlaklardan çok, kendi akıbetimiz korkutur bizi. Her mezar taşı bir ayna işlevinde yüzümüzü gösterir. İnsanın ölüme yabancılaşması kendisine yabancılaşmasıdır.

Bu yabancılaşmaya rağmen ölümün sevgiye yaklaştıran yönünü öyle ya da böyle hissederiz. Yaşayanlardan çok ölmüş olanları sevmemiz bundandır; ölüm arındırır.

Ölü olan her şey daha masum gelir. Ateistçe bakışta ebedi bir yok oluşa savrulan birinin ardından artık hiçbir şey söylenemez; söylense bile boşluğa düşer. Deistçe duruşla, bilinmezliğin içinde balık avlamaya değmez diyebiliriz. Dini tarafımızla da tanrısal adaletin tecelli vaktidir. Her halükarda ölüler saflaşır, böylece ölülere yaşayanlar kadar kin tutamayız.

Dünya için şahitlik edebilecek her şey, çürüyebilme yeteneğine sahiptir. İnsan da çürür, ama insanın çürüyen yanı dünyasıdır; dünde kalmış parçalarıdır. Ölümle alınamayan, yani çürümeye uğramayacak şey, ölümle olsa olsa açığa çıkar.

Ölüm bir ayrıştırma işlemidir. Ayrık otlarıyla başakları birbirinden ayıran çiftçi gibi tırpanını elinde tutar. Biçilen yanımız çürümeye yüz tutan her şeydir. Baki kalan soyutluğumuzdur. Bu soyutluk bizden metafiziksel bir varlık yaratır. Bizden geriye kalan seda, kozmosun ahengini oluşturan gerekli bir notadır. Dünyeviliğin kaosu süzülmüştür; geride saf kozmos kalır.

Metafiziksel metinlere baktığımızda, dehşet duyduğumuz ölümümüzden sonra dilimizin bizim aleyhimize konuşacağı vakti buluruz çünkü mutlak anlamda o bizim değildir, gözümüz bizim aleyhimize gösterecektir çünkü mutlak anlamda o bizim değildir. Bunlar ancak aracılardır. Onları BEN’in değişmez parçaları olarak kullandığımız her an için bize bedel ödetmeye hazırdırlar. İnsan, kendisini çürüyen taraflarından ibaret saymıştır. Bu gaflet onun sonsuzluğuna kendi bilgisizliğiyle atılan bir iftiradır. Ne dil, ne deri, ne kulak, ne burun, ne göz bu iftiraya ortak olmak istemez. Kutsal Metinlere göre onların da ölümden sonra diriltileceği açıksa da, bu diriltme sadece sonsuza tanıklık için olacaktır. O sonsuz da, insandan geriye kalan özdür. Var olan her şey ona tanıklıkta bulunur ve öz- bilgi onu azıcık bile kuşatmadıysa- kendisini sonlu olan şeylerle mukayese etmiş olmanın utancını kendi aleyhine konuşan sonlu parçalarının şahitliğinde bulur.

Üstelik öyle gerçek anlamda bir konuşmayı bile beklememize gerek yok onlardan. Çürümenin kendisi bile, sonlu olanın sonsuz olana şahitliğidir.

Ancak yanılmayalım: insandan ölümle geriye kalan bu öz-Kali Yuga çağına göre oldukça özel kalan durumları söz konusu etmezsek-, sonsuzluğun bilincine dünyevi araçlarla erişebileceğinden daha fazla erişmiş bir varlık olabilir. Bu varlık sonsuzluğunun aracısıdır. Bu bakımdan her ne kadar da sonsuzluğun kendisini içeriyorsa da, bu içerme bir nevi temsil mahiyetindedir. Ölüm bir tane değildir ve ölümlerle sonsuzluğun tadına bakan varlıklar, bu yemekle sonsuzluk hislerini genişletmiş olurlar. Nihai durak ise bilinmezdir.

Dünyada sevdiklerimizin üzerine çöken her ölümle dünyanın fiziki boyutundan eksilen yanımız, metafizik bir boyutta gelişmeye devam eder. Böylece ölüm, henüz bizim başımıza gelmeden bizi sonsuzluğa hazırlar.

Karşı Kıyı

Yapraklar sararıyor,
Çocuk ruhumun tutunduğu dalları koparıyor zaman,
İçimde kuruyor bir ağaç,
Öteye uzanıyor ellerim bir an.
Dostlar karşı kıyıya geçiyor zamanla,
El sallıyor öteden umut,
Buralar soluyor,
Soluyor yavanlaşan hayatı
Rüyada yakalıyor anıları
Yürek, ölümü sevda olarak buluyor ilk defa,
Döküyor yapraklarını.

Ölme Biçimleri

Zaman geçtikçe büyüyen hiçlik duygusuyla intiharlı akşamları düşünmeye başlarız. Ölüm, hayatın zaman geçtikçe artan yavanlığı ve monotonluğu karşısında henüz açılmamış ve arkasındakileri göstermemiş bir kapıyı andırır. Modernizmin şeffaflığının, hayatın en mahrem alanlarını iğdiş ettiği bu çağın insanı bir ikilemle karşı karşıyadır. Ölüm, modern arzuların çeşnisinde korkunçtur korkunç olmasına ama öbür taraftan arzuların tekrarında monotonlaşan hayatın boğuculuğundan azat edileceğimiz bir sığınağı andırır. Gerekçemiz ne olursa olsun, onun karşısındaki dehşetimiz de, ona intiharlı sarılışımız da yabancılaşmanın sonucudur. Tefritten ifrata ya da tam tersine geçip gideriz. Ölmeden ölünebileceğini unutuvermişizdir. Aklımıza takılan fiziksel kasılmalarla sona eren bir biyolojik hadisedir sadece. Oysa ölüm mutlak anlamda bir hal değişimidir ve yaşamımızın başlangıcından bu yana halden hale geçmişizdir; üstelik biyolojik olarak da.

Eks olmak (exitus lethalis) keskin bir hal geçişinden başka bir şeyi ifade edemez. Bizim takıldığımız nokta bir geçiş aşamasıdır.

Ana rahmindeki dönüşümüz de ölümcül bir dönüşümdür fakat bu dönüşümün sürecine şahitlik eden başka insanların varlığı, bu dönüşümü korkunç kılmaktan çıkarır. Halbuki bu dönüşümü yaşayan için gidişat tamamen belirsizdir. Yaşam içerisindeki onca ölümü görmezden gelmemize sebep olan ve bunları keskin bir biçimde diğer ölümlerden ayırmamıza sebep olan işte bu tanıklığımızdır.

Hiçbir ölüm, acıları yok edeceği garantisini vermez. Dünyada dindirilemeyen acıların ölümle dineceğine dair olan inanç, inançtır işte. Ama kalbimizde sevgiyi uyandıran şeylere dair her ölümün yüreğimizde bir sızı bıraktığını duyumsarız.

Ancak, ölümün bize fısıldadığını yaşarken dinlemedikten sonra, yaşamak kadar ölmek de cehennemdir.

Ölüm bize sevgiyi fısıldar. Boş arzularımızın peşindeki havailiklerimizin hiçliğini gösterirken, biz onun karşısında çoğunlukla üç maymunu oynarız. İşte o zaman vicdan azabımızın gölgesinde intiharlı akşamlarımızla dans etmeye başlarız. Başkasının sorumluluğunu, sevgi sorumluluğunu üzerine alamamış bireylerden mürekkep dünya, kişinin kendi acizliğinde ona el uzatmayacak insanların adeta üretildiği kocaman bir fabrikaya dönüşecektir. Ölüm, şu haliyle size hiçliğinizi kusarken, aklınızda kendi zavallılığınızdan başka hiçbir fikir olmayacak ve sizi intiharlı sürgünler bekleyecektir.

Modern toplulukların intihar eğilimi, kendi arzularının hiçliğine takılıp düşmelerinin sonucudur. Oysa acıların ve işkenceli ölümlerin varlığı, birbirini çıkarları uğruna katleden hayvanlardan öte olabilmek için sorumluluk üstlenmemiz gerektiğini söylemektedir bize. Ve bu sorumluluk sadece kalbin coşkuyla attığı sevgi imanıyla mümkündür.


[1] Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, 16. Baskı, Ekim 2010, Sayfa 37
[2] Lev Nikolayeviç Tolstoy, itiraflarım, Sis Yayıncılık, Nisan 2010, Sayfa 24

7 yorum:

Utku Cem dedi ki...

Çok beğendim, eline sağlık.

Kali Rind dedi ki...

Teşekkür ederim Utku.

aglea dedi ki...

sevgili kali, baştan sona "ölüm"den mi bahsediyor şimdi bu yazı... ama ben fark etmedim, su gibi akıp gitti okurken. ama zaten ben ölümü sıkıcı bulmuyorum kali. öyle çok dürüst ki ve gerçek... bu hali onu yaşamdan daha renkli kılıyor. toprağın rengi de değişken üstelik. binlerce tonu var o rengin... diyeceğim, ne güzel yazı...

Kali Rind dedi ki...

aglea, ayrılık yeni bir kavuşmaya işaret eder de diyebiliriz.

Yorumun için teşekkürler.

Kali Rind dedi ki...

Utku senden sonra metni genişlettim. Umarım yorumun hala geçerli kalmıştır.

Utku Cem dedi ki...

Evet, Kali Rind. Yorumum baki.

Eline sağlık.

Zevkle okuduğum harika cümleler kurmuşsun.

feelozof dedi ki...

eskiden ateisttim, ateizmin politik bir tavır olduğunu anlayalı çok oluyor, o hadi en hesaba-kitaba gelen düşünme biçimiyle, bilimsel düşünme biçimiyle dürüst bir cevap verecek olsak: sonuç agnostizmdir, tolstoy bu nevrozu tanrıya, hristiyanlığa sığınarak aştı, ama kanımca doğru bir tavrı kazancakis göstermiştir, mezartaşında "ummuyorum, korkmuyorum, özgürüm" yazar, benim düşüncemi soracak olursan, hayatın binbir gizi arasında, son karşılaşacağımız giz ölüm,,,
aşk bir gizdir, dostluk, güzellik, bunların hepsi giz üzerine oturmuştur, hani sonikiyüz yıllık modern maceraya da göz atarak, şu ihtimal dahilinde konuşmaya çalışalım, diyelimki, ölüm ebedi yokluktur, bence burada sorulması gereken soru şudur, bekle kali tanrımı çağırayım : ), o soracak bana; ana rahmine cenin olarak düşmeden, sana bir tek hayat vereceğim, aksi takdirde o bir tek hayatın bile olmayacak: istiyor musun, istemiyor musun,,,
doğu metodolojisini sen de biliyorsun, ölümle hayatın karşılaşması yeni değil, insanın bir çiçeğe benzediği, o tohumun belki de çok derin sancılarla çatlayıp bir çiçeğe dönüşmesi (kamil insan), ve ölümün bu anda bir son ya da sonsuzluk olarak yokolması, hayatının yazgısına bakmalısın, bir gülle aynı, açıldı mı, o güzel bir koku yayar, senin kokun ise, son nefesine ilişen tebessümdür,,,
kapı şart, tanrı netameli, diğer kapı aşk (hakikisi gerek, göt istiyor, hayalkırıklığına uğratmayan cinsten, çünkü aklında olan tek şey koşulsuzca sevmek ve vermek, demek ki acıyan yerimiz, aşkın gerçeğini yaşamadığımızı gösteriyor, isterse elli yıl sürsün,,,
anladın sen beni,,,
öptüm,,,