Varoluş Problemleri -6-

-6-


Sorun Michael Jackson’un var olup olmadığından çıkmıştır; nihayet uydurma sinema karakterlerine ağlayan nesillere ulaşılmıştır. Duyarlılık artışı olarak kucaklanabileceğini varsaydığımız bu olgu, hiç de masum sayılmaz. Ruanda’da katledilen insanların hatırasına, o katliamın şiddetini göstermek için çekilen filmle katılmamız, bu filmi seyrederken ağlamamız kötü değildir ama dışarısı haline getirilmiş ekran dışı, kamera dışı dünya’nın ancak kurgulandığı, gösterildiği kadarıyla karşımıza çıkarılması, hakikatin bir kısmını gösteren gerçekliğiyle aslında büyük bir kısmını gizlemeye kolayca soyundurulabilir. Kurgu karakterlere ağlamaktan (uç örneği canlandırdığı karakterin ölümü için gözyaşı döken film aktörüdür), etrafımızda kameralardan örülü dünyanın dışına çıkamayız. Böylece hakikatin bize verilen kadarına razı oluruz. Süpermen de Afganistan savaşı kadar gerçektir dediğimizde ( emin olun bunu şu an bilincimize itiraf etmesek de bilinçaltımızdan söyleyiveriyoruz), Afganistan savaşını sanal âlemin içerisine sokuşturarak manipüle etmiş olmaktayızdır. Gözyaşları ya da bu iki durum karşısındaki (sanal ve sanal olmayan)tavrımız eşdeğer oldukça, daha fazla önemsenmesi gereken bir durum, daha az önemsenmesi gereken duruma indirgenmeye başlanıyor demektir. Şöyle de düşünebiliriz; komşumun evinde bir yangın başlamıştır ve bu evde savunmasız bir bebek dışında hiç kimse olmadığı gibi olayı benim dışımda fark eden de yoktur. Bana gelince: Tam bir oyun canavarına dönüşmüşümdür. Saatlerim ekran başında geçer, içerisinin dışarısından daha canlı olduğunu düşünürüm ve o arada oyunun en önemli aşamasındayımdır. Sanal yangın sahnesinin içinden prensesimi kurtarmam an meselesidir. Dışarıdaki bebek ve içerideki prenses… ‘Hangisini kurtarmalı?’ diye sormaya başladığım andan itibaren, aslında varlığıma bir felaket çökmüştür.

Örnek uç olunca, kabullenmesi de zor oluyor fakat işte olan tam da budur. Görmezden geldiğimizden, problemlerini önemsemediğimizden, yeterince dışa açılamadıklarından intihar eden gencecik insanlarla olan ilgimiz bu uç örnektekinden farklı mıdır? Kendi eğlencemize, ekranımıza o kadar dalmışızdır ki, dışarısını içselleştirebilmeyi unutuvermişizdir. Tabiat boşluk kabul etmez denir. Öyleyse içerisini içselleştirmekten bir nevi gözden kaçırmaktayızdır dışarıdaki yangınları. Çünkü bakan göz her zaman görmez.

5 yorum:

nomen dedi ki...

Ara ara okuyorum eski yazılarınızı. Sinema konusunda; özellikle de kurgu marifeti ile inşa edilmiş sinematografik dil konusunda benim de en az ilgim kadar semantik ve etik yanıtlanmamış sorularım oldu. Haneke sinemasını belki bu nedenle çok ibretlik bulmuşumdur:İçerde ve dışarda olmaklığın kesinliksizliğine kalın vurgusu nedeniyle.

Yazınızı kimi film yazılarımı yazmadan önce okusaydım, bazı cümleleri farklı kurardım diye düşünüyorum şimdi.

Bakan göz her zaman görmez; o halde gören göz de her vakit bakanlara ait olmayabilir.

Kali Rind dedi ki...

Nükteli bir cevap vereyim: genelde 'bakanlarımıza' aittir zaten görmeyen gözler.

Kali Rind dedi ki...

Sinemayla özel olarak ilgilenmiyorum, ama ekranların şu ana dek neler vaad ettikleri ve neler var ettikleri konusuyla ilgilenmek gerektiğini düşününce, sinema da ilgilenmem gereken çatının içerisinde yer alıyor

nomen dedi ki...

Ben özel olarak ilgileniyorum Kali Rind. Hani izleyen anlamında bir sinemadelisi bile sayılırım.

Sinemanın vaad ettiğinin var ettiğinden çok olmasına dönük bir arayış belki.

Çünkü bilirsiniz, var edilenler umumiyetle vaad edilenlerin gerisindedir ya.

Yazı,resim ve müziğin ittifak ettikleri bu spesifik dilin olanakları da tahribatı kadar geniş.

Daima bir ıslahat lüzumu ve talebini imkanlı kılıyor.

(Bu bir yorum kutucuğu; şimdi anımsadım unutmuşken)

Kali Rind dedi ki...

Bu bir yorum kutucuğu ama, yazılanlar bu yorum kutucuğunun eklendiği alandan kopuk değil ki.