Varoluş Problemleri -1-

-1-


Arafat öldüğünde babamın yarısını kaybetmiş gibiydim. Ama ağlayamadım. İlk ve son kez ağladığım ünlü ölümü Barış Manço’da tatmıştım. 18 yaşındaydım. Henüz akıtabileceğim taze gözyaşlarım vardı. Cenazesine koştum Manço’nun. Onun ölümüyle ağabeyimin bir parçası kaybolmuştu. Şöyle ki; onu ilk kez 1980 yılında Altın Orfe Festivalinde görmüşlerdi ve ağabeyimin Barış Manço’yu ilk görüşünde onu çirkin bulduğunu biliyordum. Bu hikâyeyi ballandır ballandıra anlatan, ağabeyimin çocuk düşüncesindeki diyalogları dillendirip duran annemin anlattığı hikâyenin bir parçası kaybolmuştu. Onu, hoş bir sedayla hatırlayan neredeyse herkes bir parça eksilmiştir sanırım. Ağabeyimin bu ölümü nasıl karşıladığını bilmiyorum ama Manço’nun ölümüyle benim gözümde, onda hepimizden daha büyük bir eksilme gerçekleşmişti.

 Bunları söyleyince nedense annemin henüz eksilmediği düşüncesi aklıma geldi. Annem daima hatıralarla yaşar. Aslına bakarsanız onun eksilebileceğini de sanmıyorum. Zira birçok insanı hayattayken öldürmede ve öldürdüklerini mumyalamada onun üstüne tanımam. Çevresindekileri kolayca kendi algısında yeniden şekillendirir ve bu ‘algı bebeklerini’ kukla tiyatrosunun şefi gibi özenle saklar hafızasında. Sonra da günlük yaşantısının herhangi bir anında çıkartır ve oynatır onları.

Fakat kendimde doğrudan eksilme yaşadığım ilk ölüme gelince, bu bilge Şerifingem (Şerife Yenge)in ölümüyle gerçekleşti. Gözümdeki bilge karakterinin ilk cisimleştiği kişi bir kadın olmuştur bende. Bu bir köy kadınıdır ve bir ninedir. Dedemin ağabeyinin eşidir.

Kendimin farkında lığına vardığım ilk anlarımda yemyeşil, etrafı sık ağaçlarla, tepelerle çevrilmiş, teknoloji namına bir tek elektriğin girebildiği ama buna rağmen bu elektriğin ampulü yakma işlevi dışında ne çamaşır makinesine, ne de televizyona hizmetçilik ettiği , cinlerle karşılaşılan, göğünün kadir gecesinde açılıp, ölülerin bizi oradan seyrettiği ve kimi insanların bunu görebildiği hikâyeleriyle yaşayan köyde, altındaki ahırı da sayarsak iki katlı sayılabilecek, dedemin sonradan kendi elleriyle eklediği kerpiçten kısmı hariç, taştan örülmüş bir Türk evinde onun kırışık yüzü ve minikliğimi himaye edercesine yükselen dev cüssesine açılmıştı gözlerim. Öyle bir simaydı ki bu, dağarcığında ince espriler, Nasrettin Hoca fıkraları olan, sevecenlik, iş bilirlik, zahmetlere sabırla katlanma, pes etmeme ve her şeye rağmen neşe saçma gibi hasletleri olan güzellik ifadesiydi. Henüz o, beni kemikli, uzun ve kocaman, buruşmuş ihtiyar ellerle sevmeye girişmeden, bu ellere kendimi sevdirmek için erkenden yanaşıverirdim. Ve bir fıkradan fırlamışçasına öyle nükteyle severdi…

Düşünsenize, bir Şerifingem’in ölümü bir de Barış Manço’nun ölümü… İkisi de eksiltti beni. Biri daha doğrudan öbürü daha dolaylı.

Bir insanın hayatınızın ne kadar merkezinde olduğunu, o insanın ölümüyle anlayabilirsiniz.

Ama ölümlerin de değeri sorgulanmalıdır. Michael Jackson’un ölümü mesela…

O öldüğünde Türkiye’de geceydi, İzmir’deydim, Kıbrıs Şehitleri Caddesinde yürüyordum. Haberi alınca varlığıma bunaltının hâkim olduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumdan, gençliğimden eksilmiştim. Fakat sonra, ünlü ölümlerinin gerçek değerini ortaya koyan terazi gibi bir şey olmuştu bu ölüm. Michael Jackson ölmüş müydü?

Natanyahu’ya, Adolf Hitlerin bıyıklarını montajladığım ve Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıyla heyecana kapılıp grup açarak insanları protestoya kışkırttığım zamandan öncesi olduğu için Facebook resmi ismimle açtığım sayfamı henüz bünyesinden ihraç etmemişti. Facebook’a sık takıldığım günlerdi ki bu ölüm üzerine şimdi hatırlayamadığım birinin düşüncesini okuyunca işte bu dedim:

“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”

Olmak ya da olmamanın, doğmak ya da doğmamakla, doğup ölmekle direkt ilişkisinin bulunmadığını Newton’un başına düşen elmayla kendisine gelmesi gibi, o zaman çok defa benzerlerini işittiğim felsefi cümlelerden birinin kafama dang etmesiyle o an nedense daha genişten kavrayıverdim.

Dünya kendi yakınlarını tanımadan, onlar için gözyaşı dökemeden ‘ünlü ölümlerine’ ağlıyordu. Hal bu ki, Dünya’nın ünlüler için döktüğü gözyaşları, pop kültür’ün çoktan promosyonla satışa çıkardığı ve satın aldığımızın farkında olmadığımız gözyaşı torbacıklarının patlamasından ibaretti. Gerçekte, ağlayamıyorduk. O zaman, gözyaşlarımızın gerçek olması halinde, dünyanın bu boktan halde olamayacağını kendime itiraf ettim.

Hayatımdaki köklü değişikliklerden birini, göğsümde fark ettiğim bir kitlenin tehlikeli olabileceğini bir doktorun ağzından işitmemle yaşamıştım. Şüphesiz bu bir ihtimaldi ama ciddiyeti vardı. O ihtimali ilk kez duyduğumda, Ermeni hastanesinden, banliyö trenine gidişimi ve o treni beklerkenki halimi unutamam.

Şimdi dönüm noktasındaydım. Yaşamı nasıl karşılamıştım? Kimin için yaşamıştım? Hayatım monotondu, bunalımdı, kendimi içerisine kapadığım bir küpten ibaretti. Kanımca kozada bile değildim. Kendime o gün söz verdim. Her şey iyiye giderse değişecektim.

Halam kanserden öldüğünde, hayatımda muazzam ilk boşluğu yaşadım. Soru işaretleriyle örülü ablukanın içine düşmüştüm.

Ölümler bizim yapı sökümümüzdü. Her ölümle eksiliyorduk belki ama kendi cevherimize ulaşmanın yolunu da keşfediyorduk. Hatıralardan ördüğümüz benliğimiz kan kaybediyordu. Biricik diye sarıldığımız şeylerin yitişiyle kendimiz dahi apaçık tanınmaz hale geliyorduk. Tarihe saçılmış boş kovanlar misali boş benlikler vardı artık. Fişek gibi fırlamış yaşanmışlıkların boş hatıralarına bakıp –bu sefer gözyaşlarımız gerçek gözyaşı duygusunun dışavurumu da olsa-ağlamaktan başka şeyler de yapabilecek miydik?

“Michael Jackson ölmedi çünkü zaten var olmamıştı.”

Peki, nasıl var olunurdu?

Hiç yorum yok: