Sevgi Üzerine Not:

Kalbimi kemirmeye gelen- ama kemirgenlikleri zevk de veren- kurtçukları seversem, kalpsizliğimde ölürüm. Demekki öz sevginin, nefsin arzusuyla karıştırılmaması gerek. Salt arzu, sevgi değildir.

Her sevme, sevgiye hizmetçilik etmez, bazı sevmeler ona efendilik taslar.

Sevmiyorum


1

SEV SEV SEV diyorlar...
Sevgi bir buyruk değildir! Kendime dönüp, kendimi görmektir, bilmektir...
o yüzden samimiyetimdir kendime, itirafımdır, temennimdir, o yüzden...


2


Sevmiyorum kaypak insanları, ağzımdan dökülen karanfil yapraklarına ağzı açık bakanları mesela… Sonra aynılarının kirli sözcüklerimden tiksinen yüzlerini sevmiyorum. Gül dediğimde dikenlerimi görmeden gelenleri, dikenlerimi gösterdiğimde dökülenleri mesela…

Sevmiyorum rahle-i tedrisatlarında, suni beşer hafızasında otuz birlerinden yenilmez çıkanları, kirliliği kendi dışlarında tasavvur edip ak olanları, edepli olanları…

Dibe batanları sevmeyen grostonluk ticaret gemilerini sevmediğim gibi… Denizaltıların dibe çekici maharetini lanetleyenleri ki o denizaltılarını üreten bütün malzemeleri, sırf ticaret olsun diye su üstünden taşıyıp dururlarken…

Çöllerde hiç dolanmamak, hiç kaybolmamak düşüncesiyle beslenen ince fikirleri, evlerinden dışarı çıkmayanları, kendi suni vahalarında cennet rüyalarına, hülyalarına yatanları…

Sevmiyorum, bir kadının peygamberine hasretle dokunuşunu gören edep dillerinin “ bu edepsizliktir” diye sayıklayan edipsizliklerini, dipsizliklerini, ‘o orospu değil midir’ diye başlayan cümlelerini mesela…

‘ Şu sevgisizliğim onlarda yeşermesini beklediğim sevgi içindi’ diyen kendimi, ara sıra sevmediklerime benzediği için sevmiyorum ben.

3
Her sevme, sevgiye hizmetçilik etmez, bazı sevmeler ona efendilik taslar.

Ahlaksız Öykü


Yazar bana söz vermiştir. Üstelik beni yazacağım şey konusunda serbest bırakarak söz vermiştir; bir öykü yazabilirsin diye.

Çocukluk arkadaşına, istediği her şey hakkında yazabilmesi sözü vermesi kadar yazarı kendi edepsizliği içerisinde boğabilecek pek az tehlikeli şey vardır.

Öykümün başlığına bir bakın. Tam da bu ‘edepsizlik’ olgusu üzerinden kurgulanacak bir öykü tasarımıdır bu.

Ama siz okuyuculara haksızlık etmek istemiyorum. Hele yazara hiç haksızlık edemem.

Kitabındaki öyküleri okudum. Hepsi de metafizik özerklikleriyle okuyucuda kendi öznel alanlarını oluşturabilecek öyküler bunlar. Ancak başka yönden de yazarı, zaaflarından çekip çıkartan imajlarıyla edepsiz yazılar bunlar.

Bu noktada öyküm, bu kitaptaki öykülerin metafizik ilgilerine sadık kalacak bir öykü olacaktır. Ama diğer yandan yazarın ‘sıradanlığını’ ve zaaflarını ona teslim ederek, bu kitaptaki diğer öykülerden daha edepli olacaktır.

Birkaç arkadaşımla edebiyat meclisimizde Kafka üzerine konuştuğumuz yaz gecelerinden biriydi. Tabi söz dönüp dolaşıp Kafka’nın Pornografi merakına geliverdi.

Hele Puşkin hakkında ortaya çıkanlar, bu tartışmaları daha da koyulaştırmıştı.

Birçok yazar hala Kafka ve Puşkin’e iftira atıldığına inanıyordu. Oysa ben hem kendimden hem de şimdi kitabına öykü yazmama müsaade eden yazarımızın kendisinden, ‘porno’ tutkusunun ya da ‘seks’ tutkusunun uhrevi yazılar yazabilen insanların hayatındaki öğelerden biri olabileceğini adım gibi bilenlerdendim.

Koca koca adamlar kalkıp, Kafka’nın porno merakının olamayacağını, Puşkin’in şunları yazamayacağını, daha da kötüsü yaşayamayacağını söylüyorlardı:

“Bir randevuevinden beş fahişe aldım. Onlara cömertçe para verip eksiksiz itaatlerini kazandım. Birincisini sırtüstü yatırdım, ayaklarına karşı ve vajinasına bakarak ellerim ve dizlerimin üzerinde çömeldim. Organımı yuttu ve ikincisi vajinasını bakışlarıma açarak, kürkle çevrelenmiş dudaklarını ayırdı. Diğer ikisi yanlara yattılar ve göğüs uçlarımı emiyorlardı. Ben de parmaklarımı yağlı vajinalarına soktum. Dördüncüsü birincisi ile kafa kafaya arkamda yatıp taşaklarımı yalıyordu. Beşincisi dizlerinin üzerinde arkamda kıç deliğimi yalıyordu. Sonuncusuna daha fazla dokunmam gerekiyordu. Aniden onun yerinde Tsarkoye Selo’daki sarayın önünde çıplak kıçımı gösterdiğim eski Çariçe’yi hayal ettim. Gülmeye başladım. Organım ve taşaklarımda patlayan bir tatmin boşluğu meydana geldi.”


Bu yazılar Puşkin’in Şunun gibi şiirlerini değersizleştiriyormuş:

Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın

O canım meth ü sena, anlık gürültü geçer;
Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın

Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boş ver.



Sen çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,

Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,

Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;

Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.



Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;

Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,

Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?



Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,

Tükürsün, ateşini yakan, ulu mihraba

Şamdanını, çocukça öfkeyle sarsadursun....

Bu eleştirileri getirenlerin ne yaşamdan, ne felsefeden, ne sanatın
 doğum sancısından, ne sanattan ne de ahlaktan anladığını söyleyebilirim. Hatta insan doğasına yabancılaşmış tavırlarından ötürü kendilerinin ‘sapıkça’ diye nitelendirdikleri durumları, bariz biçimde kendi üzerlerinde taşıdıklarını düşünüyorum.

Nedense, ahlakçıların ‘sapıklık’ konusundaki dar görüşleri her zaman ilgimi çekmiştir:

Mesela ahlaki sorumluluğu üstlendiklerini söyleyen kişiler, kurumlar ve kuruluşlar cinsellikle ilişkilendirilen her şeyi sansürlemeyi bir ahlak ödevi olarak görürken, aynı titizliği cinayetle, hırsızlıkla, iftirayla (aman Allah ya Kafka ve Puşkin'e de iftira atılıyorsa!) , hak yemekle ilişkili materyaller konusunda göstermezler. Yazınsal ve görsel alandaki sansüre bakınca ne dediğim apaçık anlaşılacaktır.

Ama sıra Kafka ve Puşkin gibi edebi eser sahiplerinin ‘edepsizliğine’ gelince durum değişir.
“Oysa bu edepsizliklerin fırtınaları olmadan edebi eser nasıl doğacaktır?” diye sormadan edemem.

Hoş Puşkin ve Kafka ister ‘pornocu’ olsunlar, ister olmasınlar, edebi anlatıları değerlerinden hiçbir şey kaybetmez gözümde lakin birçokları için durum değişir.

Tanrı bile günahsız insanın dünyada yeri olmadığını söylerken, günahın geriliminin, yaşamın ve aslında kendisinin ışığına gebe oluşunu meleklere izah etmek istercesine ‘insanı günahla terbiye olacak bir mahlûk’ kılmışken, “eğer günah işlemeseydiniz sizi helak ederdim…” sözüyle ontolojik anlamlarından yoksun insanlarına seslenirken, bu körlük çabası neden?

Mevzu meclisimizde bu derece derinleştiğinde ben de ‘yazardan’ ve onun çocukluk arkadaşı olmam sebebiyle ‘pornoyla ilişkisinden’ bahsettim. Kendisi hakkında gıybet etmedim. Çünkü kendisinin bu ilişkisinden bahsederken, ondan izin almış ve öyle konuşmuştum.

Kendisiyle en açık seçik maceralarımdan biri, striptiz bara gitmemiz olmuştur. Yine de yazarın cinsel hayatı konusunda kesin hükümlere varabilmiş değilim.

Ama ne fark eder?

Birçok kişi için çok şey fark edeceğinin farkındayım. Yazar’ın yatak odasının odak noktası olduğu bir çağ bu.

Fakat ‘sapıkça’ denilen sevgilerin bile ‘metafizik öğeleri barındırabileceğinden habersizdir çağ’ın insanı.

Tam burada benim edepsiz öyküm başlar.

Yazar da çok iyi hatırlayacaktır o günü. Yazlık kasabamızda sahile indiğimiz o öğleden sonrada çıplak Çek turistleri çadırlarının hemen yanında güneşlenirken görmenin şaşkınlığını yaşıyorduk ikimiz de. Henüz 17 sindeydik. Sene 1997 olmalıydı. O zamanlar sahil bu kadar kalabalık değildi. Sanırım onları gördüğümüzde güneşlenme sezonu açılmış da değildi.

Taşaklarını denize çevirmiş 3 adam karşısında şaşırıvermiştik. Yalan söyleyemem; onların anadan doğmalığı düşüncelerimde bir dönüşüm meydana getirmişti. Çeklerin bu ahlaksızlıkları kendi toplumumun ahlakını sorgulatıvermişti bana.

İçimizdeki Müslüman gözüyle alkolikler, Allahsızlar ve edepsizler yığınından oluşan Çek Cumhuriyeti karşısında benim Müslüman toplumumu koyuverdiğimde bana ne olduğunu anlamalısınız.

Bir hafta o çadırda kaldılar ve neyse ki o bir hafta boyunca ‘yaptıkları edepsizlikten ötürü’ pek namuslu insanlarımızca linç edilmediler.

Yazar ve ben onların bu rahatlığı karşısında bilinçaltı boşalması yaşıyorduk. Üzerimizdeki hafiflikle Çeklere yanaştık. Muhabbet ettik. Biri mühendis, ikisi doktordu. Aralarından biri evli, diğer ikisi de bekârdı. Muhabbetlerimiz diğer günlere sarkarak bir hafta boyunca devam etti.

Bu muhabbetlerden sonra öğrendim ki edep işi önce bir bilinç işiydi. Onun doğrudan doğruya çıplaklıkla, cinsellikle bir ilgisi yoktu.

Elbette arınmak, tutkuların aşırılığından kaçınmak çabasını yadsımıyorum. Başka bir şeydir söylemek istediğim.
Zaten anlatacağım öykü arınma çabasını bırakan biri için karanlık bir alanı da ihtiva ediyor. Bu öyküyü Bekâr Çek Oleg’ten dinledim.

Hayatının en masum anını yakalamayı kafasına koymuş, felsefi olarak kırık bir adam olan Roman’ın arkadaşıymış bu Oleg. Roman denen adamın,hayatındaki en masum anı elde etmesi için koşuşturması, modern çağda pek akıl erdirilecek bir durum değildir.

Bu adam bütün çabalarına rağmen bu anı bir türlü yakalayamıyormuş. Neden sonra bu fikrini sarhoş ağzıyla barmenine açtığı bir sırada, yandaki tabureden bir ses işitmiş Roman: “Ben yardımcı olabilirim.”

Yanındaki taburede oturan adamın teklifi şuymuş: “masumiyetini geri dönülmez bir biçimde zedeleyeceğini düşündüğün bir şey yap.”

İçimdeki vahşetin benliğimi tamamen kuşatmasından mıdır nedir, ben olsam bu önerinin üzerine o adamı öldürürdüm (şimdi böyle konuşmak kolay tabi). Fakat Roman’ın kendi masumiyetini elde etmek için adam öldürecek kadar fedakârlık gerektirmeyen bir çıkış yolu varmış anlaşılan: “grup seks”

Aklına bu gelmiş. Masumiyetini geri dönülemez biçimde yok edecek ilk düşünce olarak bunu itiraf edivermiş kendisine.

Sanırım Roman sahip olduğu bilgi birikimine ve evindeki kocaman kütüphaneye rağmen hiç Georges Bataille okumamış. Okusaymış ‘grup seks’in göründüğü kadar kötü olmadığını düşünebilirdi. Yine de sonuçlar kişiden kişiye değişir.

İçindeki ibnelikten midir, yoksa kadınlara duyduğu öfkeden midir bilinmez, kendisi dâhil iki erkek bir kızdan oluşan grubunu kurmak için fazla zaman harcamamış.

Deney başarılı geçmiş.

Roman grup seksten hiç pişman olmamış. Hatta bu ona öyle bir özgürlük hissi vermiş ki, bilinci uzun müddet herkes ve her şeyin en iyi görünen haline dönüşmüş. O sabah uyandığında, kendisini şehrin en işlek caddesine atmış. Bir kahvehanenin kaldırım masasından geleni geçeni sabahın ışıyan dinginliğiyle seyretmiş. Herkese yoğun bir sevgi besliyormuş. Sonra tataaaamm…

Uçuşa geçen uçağımız yavaşça yeryüzüne yaklaşmış… Roman'ın yeryüzü hayatının öyle bir noktasına yakınlaşmış ki, Roman için seksten sonraki duyguları hiç olmuş. En mutlu anı; köy evinin zengin ve gür ağaçlı bahçesinin, yeşil tepelere uzandığı topraklarda, 1973 baharındaki 6 ya da 7 yaşındaykenki kır koşusuymuş. Kaybettiği, hatırlayamadığı bu anı hatırlayarak mutlu olmuş. Fakat bu anın yitik mutluluğu, o anki neşesini de hiç etmekte gecikmemiş. Gözünden yaşlar boşalmış Roman’ın.

Ha, bir şey daha olmuş…

Evine geri döndüğünde, o kocaman, binlerce kitaptan oluşan kütüphanesi bitki bitlerinin istilasına uğramış.

Durum o kadar vahimmiş ki, kitaplarının pek azını kurtarabilmiş Roman.

Bulut

1

Ben alçaklarda sistim
Sen Babil Kulesinde asılı bulut
Ben yoksul kara bir istim
Sen yazlık bir umut

2

Karanlıkların ardına takılmış ayak izlerini takib etmek istediğimi söylediğimde, etrafımda beni anlayan aydınlık göremediğim gibi, beyazlığın sığ korkusu karşısında şaşkınlığımla paylaştığım yalnızlığıma “haydi yürüyelim” dedim, “yürüyelim”.

Alçaktan olsun umut. Biraz alçaklardan, o karabataklara gömülen hülyalardan olsun. Yükseklerde doymuş kurtarıcıların gururdan krampları var. Yükseklerde bulut olmak, düşlerde yolculuk olmak, beyazlara bürünmek beni mutlu etmiyor. “Ulaşılamaz masalların pembe hayallerine meze olamam” dedim. Yaşlı, aksakallı bulutlar bana acıyarak gülümsedi: “Çocuk bir bulutsun sen. Kara fırtınaların, can alan koyu tonu olmayı, gri bulut olmayı hayal edemezsin” dediler. Kızdım onlara, söylendim: “Gerçeğe bulanmak istiyordum” dedim. “Gerçek” dediler inemeyeceğimiz kadar aşağıdadır.

Liyakatimize yakışmaz, ulaşılamaz bir bulut kadar ulaşılamaz bir gerçek varmış. Bulutlar yere inip, sis olmaktan korkarmış.

İçimizde yağdıramadığımız yağmurdan muzdarip bu kör beyazlık; varlığımızın aşağısında kuytu bir karanlık besler durur. Benim gözlerim, hep hayal olur, hep rüya olur… Bulutlar! Yaz günlerinin ardına takılan siz beyaz bulutlar! Yağmursuz, ızdırapsız, kedersiz, mihnetsiz beyazlığınızla yazlıkların körpe mutluluklarında, körpe sevinçlere varın serinlik olun. Bütün yazları size emanet ettim. Kışa çekildim.

Rezil gecelerin zifirinde gri oldum, siz oldum karanlıklar, düştüm sis oldum. Bir yağmur oldum yağdım gecenizde, hüznünüzle aktım, fırtına oldum, çaktım şimşekleri öfkenizde. Yaktım deli fişek gönülleri, sımsıkı bir yumruğa ses oldum, gürledim acı göğünüzde, kara is oldum.

İçimizde yağdıramadığımız yağmurdan muzdarip bu kör beyazlık, öfkemde duman olmuş uçmuştu. Ve aksakallı bilgelerin göğüne yükseldiğimde, “fırtına geliyor” diye çekip gittiler… Beni tanımadılar, tanıyamadılar hiç. İçlerinden çıkan çocuk olduğumu bilemediler. Korkak hayatlarında yüksekten bir kalabalıktı onların sevgileri. Oysa benim sevgimde yalnızlığım inci gibi ağlıyordu. Bilemediler.

Nihayetlere eremeyen erenlerin ülkesiydi onların göğü. Kara ellerimden korkaklar yaratan şimşeklerimin aktığını, yıldırım öfkelerimi, sisten gecelerimi bildiler hep. Bir şeyi hiç bilemediler oysa…

Düşmüş varlığımdan, şu korktukları gözü karalığımdan, onların aksakallarından daha beyaz, kimi zaman mutluluktan, kimi zaman ızdırptan ağlayan en koyudaki, en karadaki masumiyete, kar olup yağdığımı…