Ahlaksız Öykü


Yazar bana söz vermiştir. Üstelik beni yazacağım şey konusunda serbest bırakarak söz vermiştir; bir öykü yazabilirsin diye.

Çocukluk arkadaşına, istediği her şey hakkında yazabilmesi sözü vermesi kadar yazarı kendi edepsizliği içerisinde boğabilecek pek az tehlikeli şey vardır.

Öykümün başlığına bir bakın. Tam da bu ‘edepsizlik’ olgusu üzerinden kurgulanacak bir öykü tasarımıdır bu.

Ama siz okuyuculara haksızlık etmek istemiyorum. Hele yazara hiç haksızlık edemem.

Kitabındaki öyküleri okudum. Hepsi de metafizik özerklikleriyle okuyucuda kendi öznel alanlarını oluşturabilecek öyküler bunlar. Ancak başka yönden de yazarı, zaaflarından çekip çıkartan imajlarıyla edepsiz yazılar bunlar.

Bu noktada öyküm, bu kitaptaki öykülerin metafizik ilgilerine sadık kalacak bir öykü olacaktır. Ama diğer yandan yazarın ‘sıradanlığını’ ve zaaflarını ona teslim ederek, bu kitaptaki diğer öykülerden daha edepli olacaktır.

Birkaç arkadaşımla edebiyat meclisimizde Kafka üzerine konuştuğumuz yaz gecelerinden biriydi. Tabi söz dönüp dolaşıp Kafka’nın Pornografi merakına geliverdi.

Hele Puşkin hakkında ortaya çıkanlar, bu tartışmaları daha da koyulaştırmıştı.

Birçok yazar hala Kafka ve Puşkin’e iftira atıldığına inanıyordu. Oysa ben hem kendimden hem de şimdi kitabına öykü yazmama müsaade eden yazarımızın kendisinden, ‘porno’ tutkusunun ya da ‘seks’ tutkusunun uhrevi yazılar yazabilen insanların hayatındaki öğelerden biri olabileceğini adım gibi bilenlerdendim.

Koca koca adamlar kalkıp, Kafka’nın porno merakının olamayacağını, Puşkin’in şunları yazamayacağını, daha da kötüsü yaşayamayacağını söylüyorlardı:

“Bir randevuevinden beş fahişe aldım. Onlara cömertçe para verip eksiksiz itaatlerini kazandım. Birincisini sırtüstü yatırdım, ayaklarına karşı ve vajinasına bakarak ellerim ve dizlerimin üzerinde çömeldim. Organımı yuttu ve ikincisi vajinasını bakışlarıma açarak, kürkle çevrelenmiş dudaklarını ayırdı. Diğer ikisi yanlara yattılar ve göğüs uçlarımı emiyorlardı. Ben de parmaklarımı yağlı vajinalarına soktum. Dördüncüsü birincisi ile kafa kafaya arkamda yatıp taşaklarımı yalıyordu. Beşincisi dizlerinin üzerinde arkamda kıç deliğimi yalıyordu. Sonuncusuna daha fazla dokunmam gerekiyordu. Aniden onun yerinde Tsarkoye Selo’daki sarayın önünde çıplak kıçımı gösterdiğim eski Çariçe’yi hayal ettim. Gülmeye başladım. Organım ve taşaklarımda patlayan bir tatmin boşluğu meydana geldi.”


Bu yazılar Puşkin’in Şunun gibi şiirlerini değersizleştiriyormuş:

Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın

O canım meth ü sena, anlık gürültü geçer;
Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın

Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boş ver.



Sen çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,

Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,

Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;

Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.



Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;

Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,

Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?



Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,

Tükürsün, ateşini yakan, ulu mihraba

Şamdanını, çocukça öfkeyle sarsadursun....

Bu eleştirileri getirenlerin ne yaşamdan, ne felsefeden, ne sanatın
 doğum sancısından, ne sanattan ne de ahlaktan anladığını söyleyebilirim. Hatta insan doğasına yabancılaşmış tavırlarından ötürü kendilerinin ‘sapıkça’ diye nitelendirdikleri durumları, bariz biçimde kendi üzerlerinde taşıdıklarını düşünüyorum.

Nedense, ahlakçıların ‘sapıklık’ konusundaki dar görüşleri her zaman ilgimi çekmiştir:

Mesela ahlaki sorumluluğu üstlendiklerini söyleyen kişiler, kurumlar ve kuruluşlar cinsellikle ilişkilendirilen her şeyi sansürlemeyi bir ahlak ödevi olarak görürken, aynı titizliği cinayetle, hırsızlıkla, iftirayla (aman Allah ya Kafka ve Puşkin'e de iftira atılıyorsa!) , hak yemekle ilişkili materyaller konusunda göstermezler. Yazınsal ve görsel alandaki sansüre bakınca ne dediğim apaçık anlaşılacaktır.

Ama sıra Kafka ve Puşkin gibi edebi eser sahiplerinin ‘edepsizliğine’ gelince durum değişir.
“Oysa bu edepsizliklerin fırtınaları olmadan edebi eser nasıl doğacaktır?” diye sormadan edemem.

Hoş Puşkin ve Kafka ister ‘pornocu’ olsunlar, ister olmasınlar, edebi anlatıları değerlerinden hiçbir şey kaybetmez gözümde lakin birçokları için durum değişir.

Tanrı bile günahsız insanın dünyada yeri olmadığını söylerken, günahın geriliminin, yaşamın ve aslında kendisinin ışığına gebe oluşunu meleklere izah etmek istercesine ‘insanı günahla terbiye olacak bir mahlûk’ kılmışken, “eğer günah işlemeseydiniz sizi helak ederdim…” sözüyle ontolojik anlamlarından yoksun insanlarına seslenirken, bu körlük çabası neden?

Mevzu meclisimizde bu derece derinleştiğinde ben de ‘yazardan’ ve onun çocukluk arkadaşı olmam sebebiyle ‘pornoyla ilişkisinden’ bahsettim. Kendisi hakkında gıybet etmedim. Çünkü kendisinin bu ilişkisinden bahsederken, ondan izin almış ve öyle konuşmuştum.

Kendisiyle en açık seçik maceralarımdan biri, striptiz bara gitmemiz olmuştur. Yine de yazarın cinsel hayatı konusunda kesin hükümlere varabilmiş değilim.

Ama ne fark eder?

Birçok kişi için çok şey fark edeceğinin farkındayım. Yazar’ın yatak odasının odak noktası olduğu bir çağ bu.

Fakat ‘sapıkça’ denilen sevgilerin bile ‘metafizik öğeleri barındırabileceğinden habersizdir çağ’ın insanı.

Tam burada benim edepsiz öyküm başlar.

Yazar da çok iyi hatırlayacaktır o günü. Yazlık kasabamızda sahile indiğimiz o öğleden sonrada çıplak Çek turistleri çadırlarının hemen yanında güneşlenirken görmenin şaşkınlığını yaşıyorduk ikimiz de. Henüz 17 sindeydik. Sene 1997 olmalıydı. O zamanlar sahil bu kadar kalabalık değildi. Sanırım onları gördüğümüzde güneşlenme sezonu açılmış da değildi.

Taşaklarını denize çevirmiş 3 adam karşısında şaşırıvermiştik. Yalan söyleyemem; onların anadan doğmalığı düşüncelerimde bir dönüşüm meydana getirmişti. Çeklerin bu ahlaksızlıkları kendi toplumumun ahlakını sorgulatıvermişti bana.

İçimizdeki Müslüman gözüyle alkolikler, Allahsızlar ve edepsizler yığınından oluşan Çek Cumhuriyeti karşısında benim Müslüman toplumumu koyuverdiğimde bana ne olduğunu anlamalısınız.

Bir hafta o çadırda kaldılar ve neyse ki o bir hafta boyunca ‘yaptıkları edepsizlikten ötürü’ pek namuslu insanlarımızca linç edilmediler.

Yazar ve ben onların bu rahatlığı karşısında bilinçaltı boşalması yaşıyorduk. Üzerimizdeki hafiflikle Çeklere yanaştık. Muhabbet ettik. Biri mühendis, ikisi doktordu. Aralarından biri evli, diğer ikisi de bekârdı. Muhabbetlerimiz diğer günlere sarkarak bir hafta boyunca devam etti.

Bu muhabbetlerden sonra öğrendim ki edep işi önce bir bilinç işiydi. Onun doğrudan doğruya çıplaklıkla, cinsellikle bir ilgisi yoktu.

Elbette arınmak, tutkuların aşırılığından kaçınmak çabasını yadsımıyorum. Başka bir şeydir söylemek istediğim.
Zaten anlatacağım öykü arınma çabasını bırakan biri için karanlık bir alanı da ihtiva ediyor. Bu öyküyü Bekâr Çek Oleg’ten dinledim.

Hayatının en mutlu anını yakalamayı kafasına koymuş, felsefi olarak kırık bir adam olan Roman’ın arkadaşıymış bu Oleg. Roman denen adamın,hayatındaki en mutlu anı elde etmesi için koşuşturması, modern çağda pek akıl erdirilecek bir durum değildir.

Bu adam bütün çabalarına rağmen bu anı bir türlü yakalayamıyormuş. Neden sonra bu fikrini sarhoş ağzıyla barmenine açtığı bir sırada, yandaki tabureden bir ses işitmiş Roman: “Ben yardımcı olabilirim.”

Yanındaki taburede oturan adamın teklifi şuymuş: “masumiyetini geri dönülmez bir biçimde zedeleyeceğini düşündüğün bir şey yap.”

İçimdeki vahşetin benliğimi tamamen kuşatmasından mıdır nedir, ben olsam bu önerinin üzerine o adamı öldürürdüm (şimdi böyle konuşmak kolay tabi). Fakat Roman’ın kendi masumiyetini elde etmek için adam öldürecek kadar fedakârlık gerektirmeyen bir çıkış yolu varmış anlaşılan: “grup seks”

Aklına bu gelmiş. Masumiyetini geri dönülemez biçimde yok edecek ilk düşünce olarak bunu itiraf edivermiş kendisine.

Sanırım Roman sahip olduğu bilgi birikimine ve evindeki kocaman kütüphaneye rağmen hiç Georges Bataille okumamış. Okusaymış ‘grup seks’in göründüğü kadar kötü olmadığını düşünebilirdi. Yine de sonuçlar kişiden kişiye değişir.

İçindeki ibnelikten midir, yoksa kadınlara duyduğu öfkeden midir bilinmez, kendisi dâhil iki erkek bir kızdan oluşan grubunu kurmak için fazla zaman harcamamış.

Deney başarılı geçmiş.

Roman grup seksten hiç pişman olmamış. Hatta bu ona öyle bir özgürlük öyle bir mutluluk hissi vermiş ki, bilinci uzun müddet herkes ve her şeyin en iyi görünen haline dönüşmüş. O sabah uyandığında, kendisini şehrin en işlek caddesine atmış. Bir kahvehanenin kaldırım masasından geleni geçeni sabahın ışıyan dinginliğiyle seyretmiş. Herkese yoğun bir sevgi besliyormuş. Sonra tataaaamm…

Uçuşa geçen uçağımız yavaşça yeryüzüne yaklaşmış… Roman'ın yeryüzü hayatının öyle bir noktasına yakınlaşmış ki, Roman için seksten sonraki duyguları hiç olmuş. En mutlu anı; köy evinin zengin ve gür ağaçlı bahçesinin, yeşil tepelere uzandığı topraklarda, 1973 baharındaki 6 ya da 7 yaşındaykenki kır koşusuymuş. Kaybettiği, hatırlayamadığı bu anı hatırlayarak mutlu olmuş. Fakat bu anın yitik mutluluğu, o anki neşesini de hiç etmekte gecikmemiş. Gözünden yaşlar boşalmış Roman’ın.

Ha, bir şey daha olmuş…

Evine geri döndüğünde, o kocaman, binlerce kitaptan oluşan kütüphanesi bitki bitlerinin istilasına uğramış.

Durum o kadar vahimmiş ki, kitaplarının pek azını kurtarabilmiş Roman.

8 yorum:

Aynadaki Aksim dedi ki...

Peki Roman pişman mı kitaplarını kaybettiği için? Benim kafama bu soru takıldı nedense.

Kali Rind dedi ki...

o kısmı okuyucuya bırakıyorum.

Aynadaki Aksim dedi ki...

Kıvırma Kali. :)

Kali Rind dedi ki...

:)

Kali Rind dedi ki...

şöyle bir durum; bu soruların cevabının zihinde doğmasını istedim, hikayede doğrudan dile gelmesini değil

Aynadaki Aksim dedi ki...

Anlaşılan, yazarın yorumunu alamayacağız. :)

Kali Rind dedi ki...

Soru şu, adam grup seks yapıyor ve neredeyse bütün kitabi bilgi siliniyor. Bu iyi mi oldu kötü mü?

soru dolaşsın bakalım zihinde.

Aynadaki Aksim dedi ki...

Soru zihnimde dolaşmaya başladı, uğrak noktalarını yazıyım o zaman.

Ben, sadece kitap'tan milyonlarca şey çıkarabilirim ama işin özü şu gibi sanki : bazı değerler o kadar önemlidir ki, değersizleştirildiği zaman özelliklerini yitirirler gibi geliyor bana. Kitapların yaz(a)madıklarını yaşayan insanlar var bu dünyada. Yanlış ta anlaşılmasın, her duygunun bir sınırı olmalı gibi geliyor bana. En azından birine açılır sırça köşk. Sevilen bir yüreğe ait olan bedene açılır belki de kollar. Farklı düşünen için de kitaplıklar kemirilmeye başlar. Ya da o, kitapları çoktan gözden çıkarmıştır.

Bazen çocukluk anıları bile yok olanı geri getirmeye yetmiyor. Bu yüzden var ya tövbeler.

Öyle işte.

Sağolasın.