ÖZGÜRLÜĞÜN AĞLARI

                                                          O anılar yine aklımda…

Küçük Efendi (Ona hep böyle derdik, yaşından küçük gösteriyordu. Âlim de bir yanı vardı. İyi derecede Arapça biliyordu. Doktorasını tamamlamıştı. Babası Müftüydü. Ama dinle arası bozulmuştu.) geldi…

Anlattı işte… Oradan buradan anlattı durdu. Sonra da bir ihtar çekti. Öyle bir ihtar ki akla durgunluk verir.

Zaten onların akıllarına durgunluk vermiş. Benim aklımdaymış sıra.

Alaylı alaylı ‘Siz doktor olabilirsiniz ama ben insanım’ deyip devam edecektim ki, “canım” dedi “bizi beğenmek zorunda değilsin ama yaşamak için yap söylediklerimi.” Beni seviyormuş, böyle gidersem tam bir kaçık olacakmışım, avare mi olmak istiyor muşum, hayatımı nasıl geçirecekmişim… Arkadaşlarım gibi mi olacak mışım; daha çok Aytaç'ı kast ediyordu. Akıllanan Harun’u hiç mi örnek almayacak mışım vs. vs.“İnanmazsan inanma ama biat et” dedi. Nasıl bir kısır döngünün içerisinde olduğumu anlamam için de üzerinde çalıştığı romanından bir kesit okuyacağını söyledi. George Orwell’in1984 tadı ve tarzında çakma bir roman üzerinde çalıştığını biliyordum. İtiraz etmedim. Çantasından kalın ajandasını çıkarmıştı bile. “Dur” dedi defterinin yapraklarını karıştırırken, “şu an bizim muhabbetimizi ilgilendiren kısmı bulmaya çalışıyorum.” O an mutfakta çayımızı hazırlamakta olan ve Küçük Efendi’nin evimde olduğundan habersiz olduğu Aytaç, hafızasıyla ünlü, düşünceli, serseri ve aylak, namı diğer Külliyat da girdi içeriye.

“Ooo Külliyat da mı buradaymış… Ne haber abi?” Öpüşmeler, koklaşmalar vs. Sonra “Oku” dedi Külliyat. Bir sigara yaktı, bir eliyle boş bira şişelerim ve müsvedde defterlerimle karman çorman olmuş çalışma masasına dayandı, kulakları beklemeye koyuldu.

“Okuyorum hemen, ama hatırlatayım, buradaki saf karakterim yani 'özgürlüğün ağları olmaz' diyen saftirik sensin” dedi, Küçük Efendi yüzüme sırıtarak. Sustum. Okumaya başladı:

"2. BÖLÜM, ÖZGÜRLÜĞÜN AĞLARI "

- Olgunlaşmana izin verdiğimiz kadar olgunlaşabileceğin bir dünya tasarladık. Sen buna ağ diyorsun. Oysa bizim indimizde onun adı özgürlüktür. Dur! Hemen itiraz etme. Sakince dinle. Sana özgürlüğünü sağlayan velinimetine karşı nankörlük ediyorsun. Eğer özgürlüğü biz örmeseydik, mutsuzluk insanlığın tek kaderi olacaktı. Biz bir evren yarattık. Özgürlüğün ağlarından bir mutluluk evreni.

- Özgürlüğün ağları olmaz!

- Saçmalık! Elbette ki var. Özgürlük mutluluktur. Tanım bu. İşte bu tanım doğrultusunda mutsuzluğun delip geçemeyeceği bir ağıyı bu yüzden ördük. Eğer zihin bu ağı aşamıyorsa, zihinde vızıldayan şu düşünce sineği bu ağa takılıp kalıyorsa şükretmeli insan. Sokaklarda sefil bir hayat süre gelebilir, ülkeler yağmalanabilir ve bir sürü insan umutsuzca ölebilir fakat eğer ağımız beyinlerindeyse bunlar önemsizleşir. Ölüm anı kapıya dayanmadıkça, beyinlerindeki özgürlük ağı insanları mümkün olan en az acıyla yaşatacaktır. Bir kısım insanın derin acılarına gelince: Hepsinin sebebi vızıldayan sineklerin ağıyı delip geçmesidir; ya da onların politikacılarının basiretsizliği, bir sinek kadar değeri olmayan düşünceleri uğruna sisteme kafa tutmalarıdır. Öbür taraftan sineklerini ağıya taktırarak öldülerse sandığın kadar acı çekmediler demektir. Fakat şu da bir gerçek ki, dışarıda da vızıldayan sinekler olmalıdır. Niçin mi? Akıbetleri ibreti âlem olsun diye. Sonlarının vahameti, ağın öbür tarafındaki düşüncelerin ağı delecek kadar keskinleşmesine mani olacaktır. Eğer sistemimizde insan “ne yapalım dünyanın hali böyle” diyebiliyorsa özgürdür. O zaman mutluluğu kana kana içebilir.

- Ben buna kana kana içmek değil kanı içmek derim ve sisteme boyun eğmek cellâdına âşık olmak değil de nedir?

- Eğer cellâdına âşıksan boynun vurulmadan önce mutlusundur. Ölümü sevgilinin elinden tadacağını bile bile sevgiliye âşık olmak, insanı ölümün soğukluğundan uzaklaştırır. Dahası da şu: Modern hayatla birlikte var olabilen her şey bu hayatın kendini gerçekleştirmek için kullandığı bir araçtır. Kurtuluş olarak görülen bütün dinler yalnız bizim esirimiz değil, aynı zamanda bireyleri çeşitli biçimlerde esir ettiğimiz hapishanelerimizdir. Şu İslam’a bir bak, şiddet yüklü bireyleri kendi evrenimizin menfaatleri doğrultusunda yoğurabileceğimiz mükemmel bir laboratuar gibi! Muhaliflerimizi kendi ellerimizle yaratmamıza imkân sağlayan bu din, bizim için hiçbir tehlike ihtiva etmez, çünkü onun ipleri elimizdedir. Binek aracı olarak çağın en modern arabasına-mesela bir Mercedes’e- binmiş hacı efendinin dişlerini peygamber döneminde kullanıldı diye illa misvakla fırçalama inadı varsın devam etsin. Kurduğumuz düzenin dizginlerini tutmaya çalışırlarken, içinde alkol bulunmayan esans üretildi diye Müslümanlar mutlulukla sürsünler kokularını üzerlerine, varsın başbakanların alnı secde görsün sistemimiz yatarken bu secdenin gerisinde. Bu dinin bütün şekli yönünün yaşamasının hiçbir sakıncası yok. Aksine, bu şekilde var olması bizim için daha iyidir. Çünkü özünü kaybetmiş bu din, ellerimizde planlarımızın uygulanması için iyi bir malzemedir. Bu cümlesinden sonra TV’yi açtı ve ekranda Müslümanların kalaşnikoflarla ALLAHU EKBER diye bağırdığı bir görüntü belirdi. Devam etti: Bilgi sana istediğini verebilir ama yalnızca doğru soruları sorabildiğinde. Doğru soruları sormak için de ne gereklidir? Bilgi tabi ki! Bugün bilgi bizim elimizdeyse, hiçbir şekilde doğru sorular sorulmayacak demektir. Biz bilgiyi kişiyi bilgiden tiksindirecek soruları bulması için kullanırken, doğru soru nasıl sorulabilir? Üstelik doğru sorular için gerekli bütün kavramlar tarafımızca, halk yığınlarına unutturuldu. Var olanlar da halk yığınları için anlaşılamaz hale geldi. Çünkü biz var olan bütün dilleri düzeysizleştirip sadeleştirdik. Bunun için çok çabalamamız gerekmedi. İnsanları sadece yemek yiyip, haz arayıp, bize fabrikalarda ya da orda burada hizmet eden, uyuyan bir hayatla baş başa bıraktığımızda, dil kendiliğinden yemek yiyip uyuyan insanın basitliğine indi. Bu şekilde basit insana uygun bir dil zaten kendiliğinden doğmuştu. Dili, doğru soruları sordurabilecek kavramlardan uzaklaştırıyoruz. Bu şekilde, doğru soru akla gelse bile kendini ifade edebilecek bir dilden yoksun kalıyor. Dil olmadan doğru bir soru akla gelebilir mi? Sezgi her zaman insana bu fırsatı verebilir ve akla bir takım işaretler sokabilir. Fakat akıl kendisine sezgi tarafından işareti verilen bu şeyi hangi kavramsal sözcükle dünyaya dökecek, sistematik olarak takib edecek? Takib edip dökemeyecek tabi ki. Böylece dilde karşılığı olmayan birçok olgunun sahibi, kendi deli gömleğini kendi eliyle hazırlamış oluyor. Kendisini ifade edemeyen insanların sonu tımarhanedir. İfade edenlere gelince: Onlar zaten kendilerini değil, farkında olmadan bizim istediklerimizi ifade ediyorlar! Ama onların sonu sırf bizim istediklerimizi ifade ettikleri için tecrit edilmiş küçük odalardan oluşmuş bir tımarhane olmayacak zira biz onlar için dünyayı özel bir tımarhane olarak dizayn ettik zaten. Ve bu dünyada hiçbir zaman kendilerini ifade edemeyecekler. Kendi iyilikleri için tabi ki.

Sessizlikten, okuma parçasının bittiğini anladık. Külliyat memnuniyetsiz bir ifade takındı. Küçük Efendi bu ifadenin bir isyana gebe olduğunu çok iyi biliyordu.

Ve Külliyat konuştu:

“Buradan da Napoli’den de ve bilmem nereden de bakınca dünya ufacık bir deliktir; tek farkla ki, bakanın hayalinde şekillenir. Siz amcık mısınız? Götçük müsünüz?

“Ama ya yarak?” dedim sırıtarak.

“Biliyorum, yarağı hiç hesaba katmıyorum. Neden? Çünkü zaten onun üzerinde dönüyor bu amcık, bu göt.”

“Ama yemin edebilirim ki Külliyat yarak olduğunu düşünüyorsundur. Bütün amlara ve götlere giren şu altın yarak” diye söze bir çırpıda atladı Küçük Efendi.

Külliyat, ilgisiz bir ifadeyle cevap verdi: “Yazdıkların çoktan söylendi Küçük Bey, mesela şimdi ilk aklıma gelen Don Kişot’ta söylenenler:

'Yüksek kişilerin her şeyi yapmaya haklı olduklarını öğrenemedin mi hala? Hem ahlakla, kanunla, dinle araları iyidir onların. Soyguna çıkmaz bu kişiler, savaşı kumanda ederler. Cinayet işlemezler, adam asarlar. Şiddet kullanmazlar, kendilerini saydırırlar. Çalmazlar, el koyarlar. Yalan söylemezler, diplomatik yeteneklerini gösterirler. Zorbalık yapmazlar, vergi toplarlar.'

Sonra Pierre Loti’nin Âziyade’de söyledikleri var:

'Dostum, bugün insanlar çok daha akıllı ve daha pratiktirler. Bir adam olmadan önce, bir tür adam ya da özel bir hayvan olmaya çalışılıyor. Her şey hakkında kişisel durumla ilişkili görüşler ya da incelemesiz kabul olunmuş fikirler edinilmeye çalışılıyor; belirli bir topluma ve dünyaya giriliyor; onun fikirleri kabul ediliyor. Böylelikle içinde yaşadığınız çevreye uyan bir tür zihin şekli, başka bir deyişle bir budalalık türü ediniyorsunuz, sizi anlıyorlar; siz başkalarını anlıyorsunuz, böylelikle onlarla özel bir birleşmeye giriyorsunuz ve gerçekten topluluklarının bir öğesi oluyorsunuz. İnsan kendini banker, mühendis, kalem memuru, bakkal, asker, ne bileyim, bir şey yapıyor, ama insan hiç olmazsa bir şey oluyor, bir şeye benziyor, insanın başı belli bir yerde oluyor. İnsan hiçbir şeyden kuşkulanmıyor; yerine getirilmesi gereken görevler tümüyle belirlenip çizilmiş bir davranış biçimine yöneliyor...Böylece önemsiz şeyler için üzüntü çekmiyorsunuz. Uygarlık bütün zamanınızı alıyor; bütün toplumsal makinenin bin bir çarkı sizi yakalıyor; mesafe içinde çalkalanıyorsunuz; yaşlılık sayesinde de zaman geçince sersem düşüyorsunuz; kendiniz kadar ahmak çocuklara yapıyorsunuz.'

Çayını yudumladı, kaşlarını havaya kaldırdı: “Engin Yayıncılık sayfa doksan dokuz ve yüz bir ama baskı yılını unutuvermişim maalesef” dedi ukala bir tavırla.

Sonra pencereye yöneldi, bir oyun oynamaya karar vermişti. “Şimdi” dedi “doğaçlama gideceğim. Bakalım şu aptal kelimeler beni nereye götürecek”. Çayından bir yudum daha aldı. Sokağa bakan perdeyi araladı. “Doğrusu bütün bunları söylemek için bu laf ebeliğine ne gerek vardı. Sana kendi hayatımı sunacağım ve hakikatin ondan fışkırdığını göreceksin. Bu yüzden sakın sözlerimi kesme… Ama doğaçlamama inanmanız için bir soru sormanıza müsaade edeceğim, hemen şimdi, aklınıza gelen ilk soruyu sorun da oradan lafı döndürüp önünüze getireyim, hadi?”

O zaman hiç düşünmeden atılıp sordum; “Hangi yıldayız?”

“Dili, doğru soruları sordurabilecek kavramlardan uzaklaştırıyoruz” diyerek gülümsedi:

“ Sanırım Küçüğün haklı çıkmasına az kaldı, neyse… Zamanı bırakın, boş verin onu. Çok mu bilmeniz lazım? Öyleyse lafı Küçük gibi gevelemeden söyleyeyim: Saman altından yürüttüğümüz sular yılındayız.

Sanayi mikrobundan sonra metamorfoz geçiren dünya, bu yıllar silsilesine girivermiştir. Bundan ötürü uzun müddetten beri hep aynı teganni devam etmekte.

Dostlarıma zamanımızda ne olduğunu söylemeliyim size, oraya bakarak teşhisi ortaya koyabiliriz böylece; hepsi çözüldü bir kere.

Bana gelince; çile dolu sikimin kondoma sığmayan gecelerinden muzdaripim.

Şükrü cemaatteydi. Fakat ayrıldı. Onu hikmeti kavrayamamakla suçladılar daha sonra. Kutsala ihanet etmişti. Cemaat her şeydir oysa. O hiçbir şeydi. Böyle olduğunu anladı, intihar etti. Arkasından da susmadılar. Bu intihara köküne kadar zevk alacakları bol ilahili hikâyeler düzdüler.

Beynimizi ve kalplerimizi becerdi amcıklar.

Dindardı, imanlıydı, kıllıydı, tüylüydü derken… Ekseri sıçtı sıvazladı cümbür cemaat en sonunda.

Her şey bir güç oyunu. Mutlak gücü elinde tutmak isteyen dünyevi iktidarların hırsları uğruna satılmışız biz.

Harun neden ölesiye nefret ettiği kıçı kırık partiye girdi?

Dostlar, dostlar! Gücü elinde tutanlara duyduğu hayranlıkla ağız suyunu akıtarak iktidarda olan her şeye itaat eden köpek havlıyor gecemizde.

Bu gecenin köpekleri sağdan soldan atlayıp buluyor beni.

Hiçbir bok değilmişim. Hayır, hayır, aslında sadece bokmuşum. Onlar da bizim gibileri temizleyeceklermiş.

Ama biliyor musunuz ki arkada, arka planda bir sır var.

İyi dinle Küçük Efendi; neyin nasıl kurgulandığını hala dile getirebiliyorsan ve dile getirdiklerin hala anlaşılabiliyorsa, şu sikimlik projeleri sıçtı demektir. Böyle dediğim için de suçlanabilirim. ‘Kör gibi konuşuyorsun, dünya çoktan ayaklarımızın altından çalındı bile’ denebilir. ‘Çıkış yok’ dememi bekliyorsanız ne yapabilirim?

Nasıl unutabiliyorsun Platon’un diyaloglarını. Onlar en basit yoldan bile nice derinlere gidilebileceğini gösterdikten sonra… Duydun mu hiç bilmem,aklı evvelin biri şöyle diyor hatta: 'Platon'a takılmak niye? Başka bir alemi, bize bir saksafon da onun kadar sezdirebiliyorken.'
Ama o aklı evvel sezdirmeyle, açmayı karıştırıvermiş... Neyse...

Korkmayın lan işte! Dilden daha önemli bir şey var: AŞK.

Şaşırdınız mı? O Sikimdirikler bu basit gerçeği kavrayamıyorlar. Bir gün projelerinin içine sıçılacağını göremiyorlar. İnsanların bunca koşuşturmacası, ümidi ve ümitsizliği bu aşk faktörüne bağlıdır oysa. Senin sistem adamın, roman kahramanın aşkı çok küçümseyerek konuşmuş Küçük Efendi. Celladımıza aşık olursakmış...miş...Bunu diyen ağız zaten aşkı anlamamış, orası belli. Ama...Cellatlar da aşık olabilir Küçük Efendi!

DNA’mız üzerinde oynayıp bizi maymuna çevirmeye niyetleri yoksa aşk kalıcıdır. Ha, eğer buna niyetleri varsa, bırakın geri zekâlı olduklarını onaylayan ilk yaratıklar olma şerefi kendilerinin olsun.

Senin romanındaki şu aşksızlıktan ölmüş, mumyalanmış, içi geçmiş, aslında bilinçaltından aşk aşk diye bağıran ruhsuzun neyi nasıl kurguladığını iyi biliyorum Küçük Efendi. Bak sana onun ağzından, kendi numaralarını döken bir ispiyoncu gibi konuşacağım. Not al istersen bunları; romanına eklersin.” deyip yeni sigarasını yaktı.

Sonra yapmacılık bir şekilde öksürüp işine koyuldu:

“Öhö öhö…

Biliyorsun ki Fransız ihtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik humması bütün toplumların içine işlediğinde, 1789’dan günümüze dek, bu hastalığın etkisiyle zihinleri zehirlenmiş toplumlar bu ihtilal öncesi döneme rahmet okutacak vahşetlerle dünyayı o zamana değin benzeri görülmemiş bir dehşetin içinde kana boğdular. Bugün, bütün milletler, kendi milletlerini diğerinin üstünde yükseltmek için yarışıyor. Bu çeşit bir rekabeti körükledik. Dostlukların düşmanlığa dönüşmede ise böylesine bir rekabetten iyi araç yoktur. Bu ihtilalle; Almanları Fransızlarla ve İngilizlerle, Türkleri Ruslar, Yunanlılar ve diğer milletlerle boğuşturmak için çok iyi bir silah bulmuş olduk. Daha önce bunların düşmanlıkları yöneticiler ve devlet idarecileri ile sınırlıyken, yaydığımız bu humma ile düşmanlıkları bireylerin birbirlerine olan düşmanlıklarına dönüştürdük. Her bir milleti öbür millete kırdırdıktan sonra, her bir milletin öbür milletten nefret etmesi için iyi bir zemin oluştu. Bir kişiden nefret etmek için o kişinin Rus, Alman, Türk, Yunan, Ermeni olmasını yeterli kılan şey işte buydu; Milliyetçilik! Her birine “siz üstünsünüz “ telkinini aşıladıktan sonra, bunların kibri bir diğerinin tepesine binmek için yarıştı. Neticede her bir millet en az bir başka millet tarafından tepelendi ve o milletin düşmanı oldu. Eskiden düşmanlar sadece yöneticilerken, şimdi düşmanlar bireylerden oluşan milletlere dönüştü. Biri birinden korkan milletleri biz var ettik. Ve bu korku onları en sonunda bizim evrensel hükümdarlığımıza; boyun eğecekleri imparatorluğumuza götürecek. Her biri bir diğerine karşı bizim koruyuculuğumuzu talep edecek. Düşmanlıkları boşuna körüklemedik! Boşuna bir diğerini öbürüne ezdirtmedik! Bunlar, korkunun gücünü iyi bilen idaremizin temellerini atan stratejilerimizdir. Var olan her insanı kendi değerlerinin zıddıyla tehdit ediyoruz."

Küçük Efendi yılgın ve boyun eğmiş bir halde koltuğa yaslandı. Gözlerindeki hayranlığı sözlere de dökmüştü istemeye istemeye: “Zihinsel yeteneklerimi hor görmeme sebep oluyorsun. Romanımı yazmaktan vazgeçiyorum.”

“İtiraz ediyorum” dedim. Unutulan kısmı hatırlatmalıydım: “ Dünya hep aynı delikse, kimi hayalde am, kimi hayalde götse, senin kendi aşk kuramın çökmüş oluyor Aytaç. Aşk da deliktir.”

“Öyle mi?” deyip gözlerini kıstı. Çokbilmiş maskesini yüzüne geçiriverdi:

“Canım bak, bu algılama biçimlerinin hepsi aşk faktörüne bağlı. Götü de amı da aşk olsun diye aratır aratan. Şehvetimizin amacı aşkın peşine düşmektir. Hoş onun ardından giderken nice yasak çiğnenir ama maksat onu bulmaya yöneliktir. Kimileri bilinçli arar onu, kimileriyse bilinçsiz. Yani şehvetin anlamı aşktır. Şiddetin anlamı aşktır. Aşksızlık başımıza vurunca şiddete dönüşür.

“İşte çıkmaz!” dedi Küçük Efendi ellerini birbirine çarparak: “Aşkı doğurtabilecek işaretlerimiz siliniyor insanlık coğrafyamızdan”

Ama Külliyat yine onaylamadı:

“Hayır, hayır, hayır! Tek bir kişi, en karanlık çağda bile aşkta dirilebilir. Evet, çok acelecisiniz. Noktalara bayılırsınız sizler. Akıl insanı daima karara zorlar tabi. Fakat aşk faktörü bir sürprizdir. Yüce belirsizlik halidir. O hale geçerseniz noktanın aslında gerçekten nokta olmadığını anlarsınız.  Âşıksanız, bir karara ihtiyacınız olmaz. Âşık olarak düşer, âşık olarak kalkarsınız. Son yoktur, başlangıç yoktur. Evet, şimdi anlayamıyorsunuz. Akla tutulmuşsunuz bütün uygarlık gibi. Şu kâinat asla aşksız yapamaz. Onun hamuru aşk. İnsanı doğurması bunun kanıtıdır. Bana insanın yok olmasından, çürüyüp gitmesinden, yeryüzünden sürülmesinden bahsediyorsunuz. Ama aşksızlıktan işte bu yüzden bahsedemezsiniz. Şimdi, hemen şimdi, bunca katı yürekliliğin ortasında, tanrısal bir güçle aşka tutunmak hala mümkünken, bana nelerden bahsediyorsunuz böyle… İnsanın kıyameti, dünyanın sonu vesaire… Oysa işte benim gönlüm aşkı içmişken, aşk olmuşken sizin aklınızın boklu dünyasından bana ne? Hangi işkence benim yüreğimden çıkarabilir artık onu? Hangi medeniyetiniz, partiniz ona sahip olabilir? Hangi televizyon zehirleyebilir ki beni? Ben BENİ , sizin insan dediğiniz o robotu çoktan öldürdüm dostlarım. O insan, o medeniyetinizin yaratığı çoktan eridi gitti. Siz bana insandan bahsediyorsunuz, onun felaketinden bahsediyorsunuz, kelimelerden bahsediyorsunuz, kavramlardan bahsediyorsunuz, girdiğim götlerden, amlardan bahsediyorsunuz, yaraklardan, yarak kafalılardan bahsediyorsunuz, kurtuluş gününden, kıyametten bahsediyorsunuz. Ben de sizi dinleyip aptal aptal cevaplar veriyorum. Tek gerçek bu şu an; bu aptal cevapların hiçbiri de dünyamın zenginliğine dokunamıyor. Siz kalbimi asla fethedemeyeceksiniz. Onu asla bilemeyeceksiniz. Rastlantısal olayların karmakarışık durumlarından damıtılan duygularımın saflığını asla göremeyeceksiniz. Götlere, yaraklara, amlara takılıp kalacaksınız. Ağlara takılıp kalacaksınız. Ta ki beklenmedik bir anda siz de başka rastlantılardan aşka çıkana dek.

İnsan kendini matematiksel hesaplamalarıyla var edemediği gibi matematiksel hesaplamalarıyla yok da edemeyecektir. Aldanmayın intiharlara. Kimse, hiç kimse başına buyruk çekip gidemez. Gezegenlerin dönüşü de, genç kızın şakağındaki namlunun tetiğini çekişi de kâinatın derin hareketinde bizim için muammadır. Direnenler de teslim olanlar da belirsizliğe salınmışlardır.

Yaşamın meyvelerinden yiyeceksem, neden lezzetlileri varken, midemi bozanlardan yiyorum? Bilmiyorum da ondan. Lakin insanlığın kocaman tecrübesi bana en lezzetli meyveyi hatırlatmıyor mu? Onu tatmaya çabalamadan göçüp gidenlere elveda. Lakin ben, işte burada olacağım. Belki benim de ayağım kayacak, kim bilir? Kendi tarihimizden, talihimizden habersizken bu ukalalık neden? Neden her şeyi çözmüş gibi davranayım. Davransam bile gelip geçiciliğimi bilirim ben. İçimden gülerim kendime kıs kıs.

Şimdiki akıl tutulmasına daha bilimsel değineceğim. Bakın, doğduğumuzdan beri alışılagelmiş olayların akıl tarafından kurallaştırılması rasyonalizasyondur. Bu yüzden, rasyonalite akılcılık demek olsa da, aklın kendisinden kaynaklanan kavrama biçimi demek değildir. Bu kavrayış her şeyden çok olayların tekrarlanabilme yeteneklerine göre akılda tutulma önceliğidir. Aklın buradaki çıkarı, gelişen olaylar karşısında yaşamda karşısına çıkabilecek zorlukları önceden belirleyebilip, doğa karşısında ayakta kalabilmektir. Bu bakımdan rasyonalizm, bireysel menfaatçilikle flört eder. Demek ki pragmatizm onun en önemli partneridir. Pragmatizm elbette ki rasyonaliteyi doğurmadan varlığını sürdürebilir. Ama rasyonalizm, her zaman pragmatizmi doğurmaya mahkûmdur.

Ve şu medeniyet o kadar rasyonel ki aşka zaman kalmadı. Ama bizi rasyonel kesinliklerden, keskinliklerden sıyıran aşk öldü mü? Hayır! Ertelendi sadece. Büyük çoğunluk onu erteleyebilir, bastırabilir, yok sayabilir…

Ama âşık olanlar için bu medeniyet yoktur, bu yokluk, bu fakirlik, bu sistem yoktur. Aşk vardır, aşk.

Küçük Efendi heyecanla: “ KESİYORUM” diye bağırdı. Aytaç şaşkınlıkla sustu.

“Senin aşkın açları doyuruyor mu, savaşları ortadan kaldırıyor mu Aytaç? Hatta sen bile zaman zaman ne kadar öfke dolu, ne kadar şiddet yüklüsün… Aslında romanımdaki kurbanlardan birisin sen. Modernizmin, postmodernizmin kurbanı.”

“Çünkü ben acemi aşığım” diyerek, Küçük Efendi’nin yüzüne gülümseyip sakin sakin devam etti Aytaç:“ Küsüyorum, kızıyorum, hatta kötü bile davranıyorum sevgiliye. Akıl şüphe tohumunu düşürmüş içime. Ama yüreğimin derinliklerinden biliyorum ki, aşk çekilmektir. Dünyadan çekilmek; göğe çekilmek. Âşıklara sorarsan, her yerde sevgiliyi görürler. Sen de dersin ki âşıklar kördürler. Açları doyurmazmış aşk. Sen bunu nasıl söyleyebiliyorsun? Hiç âşık oldun mu?”

“Bana gelmeyelim Külliyat,” dedi Küçük Efendi, sinirlenmişti: “ Karşımda bir örnek var. Her gün başka bir kızla sikişiyor, parasız, çulsuz… Jigolo olduğu bile söyleniyor. Üstelik bilgili ve zeki de. Ama ben ona bakınca, mahallesinde dayılanan, kaba saba, zekâsına ukalaca güvenen, dövüşçü bir piç görüyorum. Daha dün kaşın yarıldı. Mahallede abuk sabuk bir ‘yan bakma’ kavgasından dün çıktın daha. Anlaşılıyor ki kolayca adam bıçaklayabilir, öldürebilirsin bile... Üzerinde aşkın elinin olduğunu söylüyorsun. Doğrusu İ. Caddesine çıkınca, o meşhur hafızanı saymazsak, senin gibi adama rastlamak hiç de zor olmaz. Bakarsan herkes âşık olmuş. Ama vıcık vıcık çamuruz işte. Sen de öylesin. Aşk sadece sözdür. Laftır o. Senin ağzına da yakıştı doğrusu.”

Aytaç kaşlarını çattı, yüzünü ekşitti:

“Açan tomurcuğumu koparırsan geriye dikenim kalır. Eğer toprağım aşksa, suyum aşksa, yeni bir tomurcuk açmakta zorlanmam. Bahçeme gireceksen koklamaya gel. Tomurcuğuma saldıranın eline diken batıyorsa, suç dikenin midir elin mi? Anlayamıyorsun işte, anlayamıyorsun… Eğer âşık olmasaydım ne kadar vahşi bir adam olacağımı, kana susamış caniye dönüşeceğimi, aşk’ın zerresinin bile neleri değiştirdiğini anlayamıyorsun. ”

Küçük Efendi’nin içi burkulmuştu. Yüzünden anlaşılıyordu. Kendi çelişkisi iyice ayyuka çıkmıştı. Artık akademisyendi, maddi olarak sırtını sağlama almıştı. Ama iş ortamını sevmiyordu. Romanını yazıyordu fakat yayınlama cesareti de yoktu. İşini kaybetmekten o derece korkuyordu. Fırlama olduğunu biz ve birkaç serseri daha biliyordu o kadar. Geriye kalanlar için o müftünün oğluydu.

“Anlayamıyorum demek,” dedi. “O halde size bu anlayışınızla gariban hayatlar dilerim…”

O gece konuştuk, konuştuk, konuştuk. Sabaha kadar konuştuk. Filmlerden, arabalardan konuştuk; insanlardan, hayvanlardan konuştuk.

Küçük Efendi toplumun kendisine ne yaptığını iyi bilen bir toplum düşmanı olmasına rağmen toplumun işlerini bitirmekle meşguldü. Herkesin kendisi gibi olmasını istiyordu. Zerre kadar ümidi yoktu. En azından rahat yaşamalıydı insan. Fakirlikten ölesiye korkuyordu. Fakat zenginlik mutsuzluğuna gebeydi. Ama mutluluğu açıklamıştı ya; o bir aldatmacaydı. Ancak aldandığımızda mutlu olabilirdik. Külliyat da aldanıyordu ona göre. Aşk diyordu ama bu durum sadece dünyevi tutkuların en yoğun olduğu bir esrime anıydı. En azından Külliyat’ta bunu görüyordu.

Evet ya, Külliyat âşık mıydı? O am delisi, göt delisi herif nasıl olur da aşktan bahsedebiliyordu. “Aşkı herkesten evvel ben hak ediyorum,” demişti Küçük Efendi bir keresinde. Aytaç da cevaplamıştı: “ Aşk, matematiksel ve mantıksal hesaplara gelmez. Aşkı kimin hak ettiğine aşk karar verir.” Bu cümleyi şimdi gayet iyi anlıyorum. Kendi kabuğumuza kapanıp, incinmemek adına pasif ve matematiksel hareket ettiğimiz müddetçe, aramadığımız, yorulmadığımız müddetçe olmazdı bu işler.

Aşkı en fazla kendisinin hak ettiğini söyleyen Küçük Efendi’nin sessiz intiharına bu yüzden şaşırmadım. Onu düşünüyorum ve sonra kendimi düşünüyorum. Yazdıkları kemiriyor beynimi:

"Sokaklarda sefil bir hayat süre gelebilir,ülkeler yağmalanabilir ve bir sürü insan umutsuzca ölebilir fakat eğer ağımız beyinlerindeyse bunlar önemsizleşir. Ölüm anı kapıya dayanmadıkça, beyinlerindeki özgürlük ağı insanları mümkün olan en az acıyla yaşatacaktır. Bir kısım insanın derin acılarına gelince: Hepsinin sebebi vızıldayan sineklerin ağıyı delip geçmesidir; ya da onların politikacılarının basiretsizliği, bir sinek kadar değeri olmayan düşünceleri uğruna sisteme kafa tutmalarıdır. Öbür taraftan sineklerini ağıya taktırarak öldülerse sandığın kadar acı çekmediler demektir. Fakat şu da bir gerçek ki, dışarıda da vızıldayan sinekler olmalıdır. Niçin mi? Akıbetleri ibreti âlem olsun diye."

Bu satırları kendini, kendi gibileri ve itiraf etmeliyim ki benim gibileri avutmak için yazmıştı…Ne var ki, yine noktayı koymak istemişti. Rasyonel bir ölümdü ölümü. Külliyat'ı dinlememişti...O daima kendini dinlerdi.

Külliyat'a gelince; Onun sineği ağıya takılmıştı. Fakat bu ağ, düzeni memnun etmişe benzemiyordu. Sevgilisine aşkını sunmanın bin bir yolunu tatbik etmeye çalışmıştı. En son yaptığı, şehrin ana elektrik şebekesini ele geçirmeye  ve tüm şehrin elektriğini kesmeye teşebbüs oldu.

Şu an hapiste. Bunu neden yaptığı sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Sevgilim dedim, senin ışığın benim. Ama oralı olmadı.”

5 yorum:

üryan dedi ki...

çok kötü fenasın biliyorsun değil mi..

Kali Rind dedi ki...

Piskopatın tekimiyim yoksa? Tanıyamıyorum kendimi.

feelozof dedi ki...

temizkopatsın be olm, çağımızı temize çekmişsin,,,

bi an için şunu düşünmek gerek en batılısından,,,

bir zerresin portakalda vitamin, tanrı sana soruyor, sana bir hayat vereceğim, ama sonra ebediyen alacağım, bu hayatı istiyor musun...

senin gözlerin olacaksam EVET
senin kulakların olacaksam EVET
senin KALBİN olacaksam EVET

: )

Kali Rind dedi ki...

-kısacası, sen olabilecek miyim?
-EVET (Ve içinden mırıldanarak: "Zaten şimdiden öylesin")

zihni dedi ki...

Bence pisi kopatsın,
yani kedi kadar yumuşak huylu ve de gururlu:)

Derinden gidenin avı büyük olurmuş, yazı öyle birşey.