BİLEKLİK



Hindistan’a yolculuk yapmamı sağlayacak ve beni inanılmaz görünen hayat hikâyelerinin peşine düşürecek lokomotifimi anlatmalıyım size.

Onu B. Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde buldum. Serkan isimli doktor arkadaşımın (bir cerrahtı) ilginç hikâyesini dinledikten sonra, bu hikâyedeki adamı tanımak istedim.

Tabi hastanın yakını olmadığım için hastayla normal şartlarda görüşmemin imkânı yoktu. Ancak yanınızda önemli arkadaşlarınız varsa, dünyevi kapıları açmak konusunda zorlanacağınızı pek sanmam. Benim de yanımda ‘yüzlük’ arkadaşlarım vardı.

Hayli zayıftı. Saçı kısacık kesilmişti. Sakalı yoktu. Yeni tıraş olmuş olmalıydı. Onu bahçeye davet ettim. Rodin’in meşhur, düşünceli heykelinin kopyasının hemen yanında muhabbete başladık.

Olayı neden kurcaladığımı sordu bana. Ben de kendisine, deli olduğuna inanmadığımı söyledim. Yazarlığımdan da bahsettim. Fakat o kısmı duymazdan geldi. Hikâyesini anlatmaya da istekli görünmüyordu. İki senedir akıl hastanesindeydi. “Beni buradan kurtarabilir misiniz?” diye sordu safça.

“Bilmiyorum” dedim. Bundan emin değildim. Deneyebileceğimden bile emin değildim. Belki biraz para verebilirdim… Bunu ona söylediğimde “pekâlâ” dedi “bu da bir şeydir. En azından dürüst davrandınız”.

Oturmamı işaret etti. Heykelin dibine oturduk. Hikayeyi anlatmaya başladı:

Varanasi’den Agra’ya gitmek için trene binmiştim. Yolculuk henüz başlamıştı ki, bir iki durak sonra, önümdeki boş koltuk da doluverdi. Diğerlerinden pek ayırt edemediğim özelliklerdeki Hintli, 30 yaşlarında, kara saçlı kara bıyıklı adamın ara ara beni süzdüğünü fark ettim. Çok ilgilenmedim. Ne de olsa Hindistan’da alıştığım bir davranışla karşı karşıyaydım. Oyalanmak için ‘Hint Efsaneleri’ adlı bir kitabı okumaya çalışıyordum.

Derken, karşımdaki adam, trenin camının altındaki eşya koyma torbasını karıştırmaya başladı. Oraya herhangi bir şey koymuş değildim. Bu yüzden bu davranışı pek rahatsız edici sayılmazdı. Fakat aklıma bu adamın ‘hırsız olabileceği’ düşüncesi saplanıvermişti. Uyuduğumda eşyalarımın çalınacağıyla ilgili hayaller adeta gözlerimin önünde dans ediyordu ki adam yüzünde bir tebessümle, karıştırdığı yerden bir şeyler bulmuş olmanın sevincini dile getirdi: eli değersiz, tahtadan yapılmış bir bileklikle, karıştırdığı yerden dışarı çıkmıştı. Sonra onu bana gösterdi. Mecburen gülümsedim.

“Batılısınız” dedi.

“Pek sayılmaz” dedim, “Türküm”.

“ Buradan bakıldığında batılısınız” diye ekledi. Sonra bilekliğe baktı ve “ Masalları sever misiniz?” diye sorup, bakışlarını gözlerime dikti. Kara gözleri yerlerinden fırlayacak gibiydi. Tehditkâr bakışlara sahipti. Sanki biraz sonra bir cinayet işleyecek ya da bütün treni soyacak gibiydi. Biraz sıkılgan bir biçimde “ Çocukluğum masallarla geçti” deyiverdim.

“ Siz batılılar, masallara uyduruk şeyler olarak bakıyorsunuz öyle değil mi?” diye sordu.

“ Bilirsin dedim, çocuk avuntularıdır onlar.”

“Hiç değil” diye sert bir biçimde vurguladı. “ Onlar, var oluşun sonsuz görünümlerinden herhangi birini oluştururlar.”

“Ama masaldırlar işte, gerçek değillerdir!” dememle öfkesi daha da arttı.

Kafasını pencereden görünen manzaraya çevirerek şöyle dedi: “Başka bir boyutun cahilleri için, bizim de tamamen hayal ürünü olduğumuz söylenebilir.”

Şaşkın bakışlarımın açıklama beklediğini fark etti.

“Bu bileklik” dedi “bana büyükannemin anlattığı bir masalı aklıma getirdi. Dinlemek ister misiniz?” diye sordu.

“Elbette” dedim, dinlemeye koyuldum.

“ Şimdi zamanı size söyleyemem. Her zaman ve her yerde diri olan bir benliğin masalıdır bu. Size masal kılığında varoluşa bürünmüş hakikatin başka bir veçhesini anlatacağım. Kulağınızı iyi verin bana ve dinleyin;

Vakti zamanında çok büyük bir rişi varmış. Bütün ilahilerini ateş tanrısı Agni’ye yazarmış. Ama bir gün çok sevdiği oğlunu ve eşini Agni için ilahiler söylediği inziva yerindeyken, geride bıraktığı köyünde heyelan oluşması sonucu kaybetmiş. O günden sonra tanrılara küsmüş. Dünya’nın ve kendisinin tanrıları tatmin etmek için yaratılan bir oyuncaktan başka bir şey olmadığını düşünmeye başlamış. Hatta tanrılar, onun bağlandıkları ve sevdiklerini kıskanarak ondan alan canilere dönüşmüş gözünde. Tabi bu düşünceler içerisinde kalınca, adamın rişiliği de elinden gitmiş. Ölünce de doğrudan cehenneme girmiş.

Fakat Agni, onun dünyalık ibadetinin bir bölümünü bir bilekliğe çevirmiş zira bu eski rişinin zaman zaman da olsa, cehenneminden çıkıp, dünyada dinlenmesine brahman müsaade etmiş. Bu bileklik tahtadan ve sıradan görünüşlüymüş. Agni tarafından bir ormanın tam ortasına bırakılmış ve gelip o bilekliği takacak sahibini bekleyip durmuş. Onu takan kişinin bedeninde rişi’nin ruhu özgürce gezinebilirmiş. Yine de kim olduğunu hatırlaması mümkün değilmiş.

Muzip gözlerle, gülümseyerek bana baktı ve yine aynı muziplikle elindeki bilekliğe işaret ederek “takmak ister misiniz?” dedi.

“kadın bilekliği o” deyiverdim.

“Korktunuz. Anlıyorum.” Dedi.

“Hayır, getirin takacağım” dedim.

Bilekliği bana uzattı. Ben de hiç çekinmeden taktım.

“Ama” dedi, “hikâyemi bitirmemiştim. Bu bilekliği taktığınıza pişman olmayasınız?”

“Olursam çıkarırım” dedim. “Çıkarmak mı?” dedi.

“Evet. Çıkarırım” diye yineledim.

“Neden söz ettiğimi anlayınca, onu çıkarmanın kolay olmadığını da anlayacaksınız.” deyiverdi ve devam etti:

“Şu an bütün bilincinizin, sizin Freud’unuzun deyimiyle bilinçaltının dibini boyladığının farkında bile değilsiniz değil mi ?” dedi.

“Neden bahsediyorsunuz?” dedim.

“Size biraz sonra trenin ilk 3 vagonunun feci şekilde devrileceğini, ama içerisinde bulunduğumuz vagonun hafif bir hasarla bu kazayı atlatacağını ve benim gözlerinizin önünde öleceğimi söylesem ne dersiniz? ”

Güldüm. “Her şeyi Allah bilir” dedim.

“Ya ben de biliyorsam?” dedi.

“Keramet sahibi olduğunuzu düşünürüm” dedim.

“O halde şu an söylediklerime inanıyorsunuz öyle mi?” diye üsteledi.

“ Hayal gücünüze inanıyorum” dedim.

“O eski rişi şu an sizin hayatınızda özgürce geziniyor ve onun özgürlüğü bayım, sizin cehenneminize dönüşmüş durumda” diyerek gözlerime öyle ciddi baktı ki, bunun hayal gücünden öte bir durum olduğuna orada inandım.

O tren kazası gerçekleşmedi. Fakat ölüm gerçekleşti. Bu garip adamın son sözleriydi bunlar zira kendisi, bu sözlerin üzerinden birkaç dakika geçmeden kompartımanımda kalp krizinden öldü.

Bu ölümle dehşete düşsem de, onun geleceği tam anlamıyla okuyamaması içimi ferahlatmıştı.

Bu ölüm, neredeyse bütün modern ölümler gibi geride bir panik bıraktı. Görevlileri korkuyla çağırdım. Trenin içi karıştı. Acil olarak durduk, sorgulandım. Sonra yolumuza devam ettik. Bilekliğime baktım. Onu elbette ki taşıyamazdım. Kompartımanımın penceresinden, bir köprü üzerinden nehre attım onu. Yoluma devam ettim.

Öyküm çok anlaşılır, çok sıradan öğelerle bitebilirdi; Lakin uzun zaman sükûnet içerisinde, İstanbul’da yaşadıktan sonra, yine bu şehirde, banliyö treninin devrilen ilk üç vagonun hemen arkasındaki vagonda ağır yaralanmış halde hastaneye kaldırıldım.

Devrilme anını hatırlamıyorum. Hastaneye götürülüş anını da hatırlamıyorum. Gözlerimi hastane yatağında açtığımda siyah saçıyla, ela gözüyle,gamzeli gülüşüyle, çok tanıdık gelen onu hatırlıyorum. Doktoru. Onun bende bu derece iz bırakmasının sebebi bu simanın tanıdık gelmesi de değil üstelik. Sebep kolundaki bileklikti. Hindistan’dayken, trenden aşağıya fırlattığım bilekliğin aynısıydı bu. Yaralarımdan daha önemli bir sorunla karşı karşıya kaldım. Derhal sordum:

“ Bu bilekliği nereden aldınız doktor bey?”

Doktor şaşırdı. Bu soruyu beklemiyor gibiydi:

“ Hindistan’da bir trende buldum” dedi.

Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.

İsmini sordum…

“Serkan” dedi.

Benim için filmin koptuğu an tam burasıdır işte. Çünkü bu doktorun, şu uğursuz adamın hikâyesindeki günahkâr rişinin ruhuyla hareket eden kendim olduğunu artık kavramıştım. Gerçek ben ise, bilekliği takar takmaz, başka bir adamın bilincinde yuvalanmıştı.

Bugün hatırlıyorum. Kompartımanda üç kişiydik. Fakat nedense o kaza anına dek Agra trenindeki kompartımanda hep iki kişi olduğumuza şartlanıp durmuştum. Oysa bir kişi daha vardı. Bir başka Türk… Şimdi bedenini kullandığım kişi öz ben değildi. Bilincim onun bilincinden yarım yamalak zuhur edebilmişti. Onun bilincine ne olduğunu sormayın. Bilmiyorum. Ama şu anda bir başkasının bedeninde olduğumu söyleyebilirim. Ben gerçekte Serkan’dım.

Hikâyesini kesip kesmediğinden emin olmak için uzun süren sessizliğe katlanmak zorunda kaldım. Nihayet emin olduktan sonra “bitti sanırım” dedim. “Evet” dedi “bu kadar”.

“Siz felsefeciymişsiniz” dedim onaylamasını ister bir vurguyla. Başını hayır anlamında salladı. “Bu bedendeki felsefeciymiş” dedi. Devam ettim: “Yanlış anlamayın ama bilincin üzerinde durarak, yanlış bir noktaya yerleştiriyorsunuz kendinizi. Bilinç ruh değildir. Bilinçler arasında geçiş olabilir. Ama ruhlar arasında olamaz.”

Hızlıca sordu: “Neye varmak istiyorsunuz?”

“Hikâyenize inandım” dedim. “Ama varmak istediğim nokta şu: bilincinizi terk edin. Böylece o gerçek yuvasına dönsün.” Nasıl diyen gözerle bana bakıyordu. Ona bir takım meditasyon ve ibadet teknikleriyle ilgili kitaplar getirmiştim. Budizm, İslamiyet, Hinduizm hatta Musevilikle ilgili kitaplardı bunlar. Nasıl sorusuna cevap veremeyeceğimi söyledim ona ama bu kitaplar yardımcı olabilirdi.

Deneyeceğini söyledi, kitapları aldı, tokalaştık ve ayrıldık.

Bunun üzerinden bir yıl geçti ki, Serkan hastalandı. Hastalığı beni dehşet içerisinde bıraktı. Daha önce hikâyesini hiç dinlemediğinden emin olduğum akıl hastanesindeki filozofun başına gelen bütün olayları, o garip hikâyeyi ayrıntısıyla anlatıyordu bana. “Geri geldim” dedi. Kitaplar için teşekkür etmeyi de unutmuyordu(onun filozofa aldığım kitaplardan hiç haberi yoktu ki).

Müthiş coşkunluğunu zapt edemez olmuştu. Kısa süre sonra kariyerine veda etti. İşsizdi. Doktor diploması elinden alındı. Sonra da ortadan kayboldu…

Hikâyenin mahiyetini tam olarak öğrenmek umuduyla yeniden akıl hastanesine gittim. Filozofu sordum. İntihar edeli yaklaşık bir yıl olmuştu.

Elimi yüzüme götürdüm. Duyduğum haberin dehşetiyle gözlerimi ovaladım. Tam o an benim için daha korkunç bir şeyi fark ettim: bileklik kolumdaydı. O halde ben kimdim?

4 yorum:

zihni dedi ki...

Anladığım anafikir:
Bir insanın duygu-düşünce omurgası olmadığında ve hayalgücünün iradeye baskın çıkmaya başlamasıyla, yerçekimine karşı direnmesi zorlaşabiliyor.
Böyle durumlara en yakın insan, filozoflar, müridler ve kafadan darbe alan sıradan insanlar olduğunu düşünüyorum.
Bizim ellerde bir söz var, "çok okuma kafayı üşütürsün".
Bu yüzden, bütün tabuları 360 dercelik açıdan sorgulamasıyla din inancının yara alacağını düşünen din adamları, felsefi dalışın bu açığından yararlanırlar.
Tao inancının insan bedenini balonlar gibi yerden kestiğinde, rotanın kaybolmasıyla, değer yargılarının da batı-doğu çakışmasına dönüştüğünü düşündürüyor.

Çok ilginç, geniş ve düşündüren bir konu, ayaküstü bu kadarla yetineyim.

Kali Rind dedi ki...

mucizeler kişisel de olabilir demektir bu yaklaşımdan bakarsak. Delilik alameti, o kişiyi (yani artık deli damgası yemiş kişiyi) dahi şaşırtabilir.

Mekan kavramı yittiğinde geriye rüyalardakine yakın bir zaman kavramı kalıyor. Kişi kendi zamansal çizgisini eğip bükebiliyor. Aynı anda hem yaşlılığı, hem çocukluğu ile muhabbet edebiliyor; onları farklı, kendinden ayrı kişiler olarak görerek.

Ama bir de bu hikayedeki özne bakımından düşünelim; bizim dışardan delilik olarak algıladığımız bu duruma karşın o, bütün olup bitenleri imkansızın gerçekleşmesi olarak kabullenip, tanrısal bir işaret olarak da kabul edebilir. bu durumda, bizim mantık süzgecimizdeki yargılama şablonuna göre onu (yani kendi zamanını eğip bükebileni) küçümseyebiliriz fakat asla anlayamayız.

"çok sorgularsan çarpılırsın" diyen dini bütün kardeşlerimize hak verebiliriz bir ölçüde. Doğrudur bu "çarpılma" işi dogmaların kıymetini arttırır.

filozofun tesellisi de şu olsa gerektir:Mal olacağıma-belki yine mal kalırım ama- kemal olma çabasında ölürüm.

feelozof dedi ki...

buradan biraz mistik, bilimsel bir şey söyleyeyim, hücresel farkındalık diyordu, ve farkındalığı şöyle tanımlarsak, verileri değerlendirme ve gözlemleme, bu farkındalığın molekül, atom ve quark seviyesinde de oluştuğunu söylüyordu; yani evren zekidir, sen o bileziği bir rüzgara tak...

MoMo dedi ki...

Çok etkilendim..