Büyük Çark 3




13
 
Şimdi bir deprem yaratılsın.  Ulaştığımız yargıların hepsi yıkıldı farz edelim. Karalamaya çalışalım bu tabloyu.

 “Canlılığın hiçliğin içerisinden sevgiyle zuhur ettiği deneysel yöntemle de doğrulanmıştır.” Sözünü alalım parçalayalım(Batılı, aydınlanmacı, akılcı bir bilim adamı kılığında).





Bir belaya bulaştık varsayılsın.  Öyle bir alana girdik ki,söylediklerimizi bilimsel bir dayanağa bağlamaya çalışmakla ‘töhmet’ altında bıraktık. Oysa Dr. Masaru Emoto’nun çalışması ‘bilimsel’ mi? Gerçekten ‘deneysel’ mi? 

Üstelik çalışmasından yola çıkarak geliştirdiği kuramı (evet bir kuram denir buna) su ticaretine dökerek iyi de para kazanmış (kodamanca işlere yönelmiş), bu noktada kendisine duyulan güven sarsılmıştır.

Ama bu noktada, Dr. Emoto’yu dizgemizin içerisine sokarak bir temeli açığa çıkartmak istedik (kesinlikle söylediklerimizi şarlatanca söylemedik, söylediklerimiz samimiydi):
“Kendi geleneklerine layık olduğu düşünülen hakları tanımayan bir toplumda yaşayan insanlar, bu durumu değiştirmeye çalışacaklardır. Bu değişikliği gerçekleştirmek için eldeki en etkin araçlara başvuracaklardır. Eğer davalarına hizmet edecekse var olan yasaları kullanacaklar, ‘akılsal’ savunma gerekiyorsa kendilerini ‘akılsal’ bir biçimde savunacaklar, statüko temsilcilerinin fikirlerinin ve uygulamalarının henüz kesinleşmemiş olduğu noktalarda açık tartışmaya girecekler, eğer başka hiçbir yol kalmıyorsa ayaklanma örgütleyeceklerdir. İş bu noktaya geldiğinde, onlardan çabalarını akılsal bakımdan kabul edilebilir şeylerle sınırlamalarını istemek, duvara laf anlatmalarını istemek kadar anlamsızdır. Kaldı ki seslerini tek yanlı olarak, yani ‘öznel’ bir biçimde duyurmak istiyorlarsa ‘nesnelliğe’ neden kulak assınlar ki?” (Özgür Bir Toplumda Bilim, Paul Feyerabend, Ayrıntı yayınları, İstanbul  1999, s 114)
Açık değil mi? ‘Mutlak metotlar’, tekelci hakikatler toplumu ele geçirerek parçalamıyor mu? Paul Feyerabend’in açıkladığı sürecin ‘şiddete’ dayanmaması için ihtiyacımız olan yeni bir dayanışma biçimi değil mi?
Şüpheciliğimiz alsın başını gitsin. En kötüsü düşünülsün şimdi;  Emoto hiçbir şeyi açıklayamamıştır diyelim. Yaptığı bir paradigmanın doğrulanması için bir ‘çaba’dan öte bir şey değildir. Onun ‘deneysel metoduna’ dayanan herşey yara alsın. Kali Rind’in varoluşçuluğun çöküşünü ilan eden yazısı maskara olsun camiaya. Bu çerçevede öne sürdüğüm her şey ‘şarlatanlık’ olarak damgalansın rahatlıkla.
Fakat batılı bilimsel deliller, bilimsel metotlar ne elde edecekler bundan? Bu zafer onlara ne kazandıracak?  Ama durun, durun; bir de tehlikeli sorular alanından bir soru çekelim: ‘bilimsel metot’ mutlak doğruluğun taşıyıcısı mıdır?
En basit gıda ürünlerinden örneklemelerle konuya balıklama dalalım: Mesela yumurta ile alınan kolesterolün kan kolesterol düzeyini yükselterek kalp hastalıkları riskini artırdığına dair o pek güvenilir  ‘bilimsel veriler’ 40 yıl sonra çöp tenekesindedir.
Sonra şu yağ tartışmaları var: Doktorlar yıllarca yağsız hayatın propagandasını üstlendiler. Hastalarına margarin yemelerini önerdiler.  Sonunda  “Prof. Dr. Mary Enig ve Prof. Dr. Robert Pritikin, kolesterolün `koca bir yalan` olduğunu kanıtladı. Profesörler çalışmalarında ilaç şirketlerinin gelirlerini artırmak için `doğal` olan birçok konunun nasıl hastalık olarak empoze edildiğini kanıtladı” deniyor.  Tereyağı aklanıyor.
Asıl iğrenç olan, modern dünyanın yarattığı bunca yeni hastalığa yol açıcı ürünlerine boyun eğen bu ‘bilim adamlarımızın’ zihni daha sağlıklı kılacak, sevgiyi geliştirecek, bedeni yapay etkilerin merkezinden çekip alacak tutumlar karşısındaki katılığıdır. Modern dünyanın teknolojik ilerlemesinin sağlıksızlığı üzerine yapılan çalışmaların değil de, yumurtanın ve tereyağının sağlıksızlığı üzerine yapılan çalışmaların yıllarca popülerleştirilmesinin gayesi nedir?
“Öteki gelenekler onlar hakkında ne düşünüyor olursa olsunlar, insanların yaşamlarına töz kazandıran fikir ve usullerin özgür bir toplumun eşit haklı üyeleri haline gelmelerini istememiz gerekmez mi?
Bu gibi soruların göreceliğe davetiye çıkardığını söyleyen pek çok insan vardır. Böyleleri, bu soruları kendiişlerine geldiği gibi yeniden formüle ederek bize yanlışlığa hakikatle aynı hakların verilmesine mi ya da düşlerin gerçeklik gibi ciddiye alınmasını mı istediğimizi sorarlar. Batı uygarlığının ta başlangıcından beri bu gibi üstü örtük sözler, bir görüşü, bir usulü, bir düşünce ve davranış tarzını savunmak ve bunun dışında kalan her şeyi dışlamak için kullanılmıştır.” (Özgür Bir Toplumda Bilim, Paul Feyerabend, Ayrıntı yayınları, İstanbul 1999, s 107)
Ama ‘sevgi yolu’ gelenekten de, gelenek karşıtlığından da doğmasını bilir. O yol, hiçbir deneyi kabul etmez, hiçbir başarısızlığın altında kalmaz. Kendisini işaret etmeye çalışan bilimlerin körlüğünden ötürü yok olmaz.
Bir zamanlar ‘Batı Bilimi’ akupunktur’u bir masala indirgemişti ama Geleneksel Çin Tıbbının tedavi edici yönü yadsınamaz bir biçimde kendisini gösterip duruyordu. Geleneksel Çin Tıbbı, ‘Bilimsel Batı Tıbbı’ndan farklı bir bilgi kuramı üzerine kuruludur: Doğu bilimleri, batıda olduğu gibi bilimi, analitik neden sonuç ilişkisi içinde ele almaz. Her şeyin birbiriyle bir enerji bağı taşıdığı bütünlükçü bakışa dayanan doğu bilimlerinde hareket, Ying ve Yang ilkeleriyle açıklanır. Ve bu tanımın Batı Tıbbında bir masal olarak kabul edilmesi, (Batı tıbbı için ne üzücüdür ki) Geleneksel Çin Tıbbının başarısını engellememiştir.
Buradan bakıldığında Dr. Emoto’nun perspektifi ‘doğulu’ (ama işi ticarileştirmesi bakımından kapitalist)olması bakımından saçmalıkla kolayca ilişkilendirilebilecektir.  Dr. Emoto’nun su üzerinden yaptığı açılım, onu batılı bir dille sunma çabasıdır. Bu dil doğuyu ifade etmekte yetersiz kalabilir . Ama doğulu anlamda doğruluğundan hiçbir şey yitirmez. Su sevgiyle bağını, hakikatini korumaya devam eder.
 14
Kaybolduk diyelim. Deneysel yöntemler şüphemizi arttırdı diyelim, mitosları da çocukluk olarak algılayalım. Tek benliğimiz kalsın elimizde. Onun üzerinden yürüyelim yolumuzda.
Açıkçası, nihilizmin en kör kuyusundan, ‘ilk ben’ üzerinden yol aldığımda da sevgi göz kırptı bana.

Gördüm: En adi ile en ulvi olan bütündür. (Bilimsel değildir belki ama)Hayatım böyledir benim, kabullenişlerimin içerisinde reddiyeler de vardır. Yazdıklarım bunu sergiler (Zıtlıklar bariz olarak görülür: argolu yazılar, uhrevi yazılara el sallar, uhrevi yazılar mana âlemine göz kırpar ve sonra piç yazılar mana yazılarını yırtmaya çalışır: bu bir döngüdür 'ben'de). Herkese bunu göstermek istedim; açmak istedim zenginliğin ambarını. Hayvanlaşan bedenlerimizin görünümleri altındaki –ezilmiş- ruhu da doyurmak içindi her şey. ' Ben'de en adi olanın timsali vardı fakat ruh, yitik miydi?

‘Ben’i kimler anlayabilir; hedefleri silinmiş olanlar; en başta düşenler.

Bir insandan çıkan farklı görüngüler altındaki tek hakikati işledim. Bayağılıktaki güzel ve güzeldeki bayağılık; bu kâinatın terkibi değil miydi? Hiç biri bir diğerinden daha az değerli değil; daha az işlevsel sadece; o da insaniyetimizin nazarında. Bize yarayan, insanlığımızı besleyen her şeye daha sıkı sarılışımız bundandır sadece; oysa ne güzellik vardır ne de çirkinlik( fakat güzelliğe düşkünlük, çirkinlikten kaçış, kendimizi yeniden inşa etme sürecindeki vazgeçilmezlerimizdir ‘ilk ben’ için) . Var olan yavan da değildir. 

O(tanımlanamaz olan insandaki varoluşsal doruk) çirkinliği de güzelliği de aşıp-bir anlamda bunları basamak olarak kullanıp- önümüze çıkıverir ara sıra(kimilerinden hiç gitmez hatta). Güzel desek, güzeli yitiririz. Çirkin desek, çirkin uçar gider. Acıda da karşımıza çıkar O, ve ızdırabımızın doruğunda aniden parlar; acı ona dönüşür.

‘Ben’in hayatı, O’nun ‘an’lık patlayışının zamana bağlanmış biçimidir. Zaman sayesindedir ki, bu patlamanın tezahürlerini seyrederiz üzerimizde. İğrenç olan da tezahürdür, hoş görünen de.

O yüzden ne sırtımı çevirdim çirkinliğime ne de güzelliğim beni avutabildi ( her birinin öbürünü doğurma potansiyeli vardı). İnce ipimde cambazlık edip yürümeyi istemiş olmalıydım. Başka türlü var olamazdım. Hayat benim gözümden kendisini seyretmek istediyse, bana bir ‘anlam’ doğurma yetisi de verilmişti. İsterseniz buna nedensizlik deyin, tam da bu yüzden saçmalık deyin. Yine de bu saçmalık başlı başına bir büyünün girizgâhıdır. Sisli bir gecede doğduk. Gözlerimizi açtığımızda da görebildiğimiz sisin gösterdiği kadardı. “Ne saçma” dedik. Oysa bütün masallarda bir sis vardır. Rüyalarımız bulanık başlar. Uyandığımızda da rüyalarımızın içerisindeki saçma döngü anlam kazanır; rüyaymış deriz. Akla yatkındır (saçmayı idrak için uyanmayı bekliyoruz biz de).

Ölüm başucumuzda olduğu sürece yaşamımız: Bu birdenbire olduğunu, irade dışılık sonucunda zuhur ettiğini söylediğimiz şey, hayretini sokar varlığımıza; ‘saçma’ dediğimiz an, hayretimiz de dile gelmiş olur. Sihirbazların şapkalarından çıkan tavşanlar, numarayı bilmeyenler için hem hayret hem de absürdü barındırır. Neden bir şapkanın içerisinden tavşan çıksın ki? Ama seyirci merakla gösteriyi seyreder ve olanların neden ve nasıl olabildiğini sorup durmaktan da alı koyamamıştır kendisini.

Ama ben size diyorum ki; şapkadan tavşanı çıkaran illüzyonist, tavşanın şapkadan çıkışına hayret eder mi? Ve seyircinin hayret etmesine hayret eder mi?

Bir hayretim var. Sonra hayret eden bene karşı bir hayretim daha var; şapkadan tavşan çıkarmasını öğrendiğimde ve bunu niçin yaptığımı bildiğimde.

Nihilizm yolunda ‘Hayat saçmadır’ denilip duruldu. İyi de, bu saçmalık, ondan anlam kurgulayabilecek idrake sahip bir insanoğlunu içine düşürüvermişse, bir şeyi de telkin ediyor; beni sarmala diyor, anlama sar diyor, kuşat diyor, seni bunun için var ettim diyor, benim en büyük meyvem sensin diyor. Bütün bu saçmalık seni doğurmak içindi diyor ve böylece saçmalık ahengini arıyor.

Bu ahengin  ta en başından sevmek ve sevilmek olduğunu bilmiyor muyuz? Kendimizi kötülüğe kurban ederken dahi aklımız sevgide değil mi?

Ah, yaşamın özüne buradan da ulaştık işte. Sarstık, doğururları çiğnedik, kesinlikleri redd ettik, gene ulaştık…



Hiç yorum yok: