Büyük Çark


Kapitalizm bir doğa görüngüsüydü, onunla birlikte Avrupaya, mistik güçlerin yeniden etkinlik kazanmasını da içeren, düşlerle dolu bir uyku geldi.

Walter Benjamin


1

Kısık bir kandilin cılız ışığında, taş, ahşap ve kille yoğrulmuş ortaçağ evinin makul ihtiyaçlar çerçevesinde döşenmiş odalarında, henüz gece böceklerinin ötüşünü dinlediğimiz ve öten böceğin türünü bildiğimiz, koyu sohbetlerimizi doğanın telkinleri altında harmanladığımız zamanın yarı karanlık aydınlığının, varlığımızın üzerinde gezinip, yüzümüzün yarısını da gizemiyle, kendimize dahi saklı tuttuğu uyanıklık çoktan geride kaldı(evet, o uyanıklıkta -herşeye rağmen- Yüz, damgasını vuruyordu hayata).

O zamanlar gizem herkesin üstündeydi; kahraman her an herkesin içinden zuhur edebilirdi; tabi şeytan da.

2

Bir zuhurun olabilmesi için bir yüze ihtiyaç vardır. Maskelerin çeşitli ifadeleri, özel ayinlerde insanoğlunun belli zuhurlardan korunması ya da başka güçlerle irtibat haline geçmesini- başka zuhurların meydana gelmesini- sağlayan özel durumları, henüz yüzün damgasını vurduğu çağların karakterine uygundu. Bir Yüz vardı ve birçok şeyi ele geçirip ele verebiliyordu.

Ve bir yüze sahip olmak, kuşkusuz özgün olmaktır, karakterini o yüz vasıtasıyla sergileyebilmektir ve belki de en anlamlısı; kendini ele verebilmektir: Ele, yani ‘öteki’ye.

Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresiyle, Dorian’ın-bir anlamda- yüzünü yok eder. O anda Dorian, ruhunun olaylar karşısındaki tepkilerini yansıttığı yüzünün girdiği şekilleri görmez olur. Aynada ‘kendisine’ bakar: aynı masum görüntü karşısındadır. Yüzü hep ışıldamakta, başkalarının canını yakan eylemlerinden sonra da, masum görüntüsünü korumaktadır. Dorian içerisinde bulunduğu yüzsüzlüğü yüzü olarak görmektedir. Ne yorgunluk, ne yaşlılık ne de bitkinlik alametlerini görmez yüzünde. Oysa baktığı yüz kendisinin değildir artık. O, şeytanın yüzüdür ve görünümüyle, Dorianı başkaları karşısındaki kayıtsızlığında cesaretlendirir. Kendisini asla ele vermez.

Yüzünü unutan için aynaya bakmak hatırlamaktır fakat yitiren için bu bakışın hiçbir anlamı yoktur. Sabit ve değişmez bir görüntünün tescilinden sonra ‘ayna’ların işlevi de ortadan kalkar. Gösterilecek ‘yeni’ hiçbir şey yoktur.

Yüz nasıl yiter? Kırışıklıklar nasıl botokslanırsa öyle mi?

Yüz niye yiter? Ölümsüzlüğü dünyevileştirme adına mı? Ya da dünyayı ölümsüzleştirme adına mı?

3

“Şeytan, kendilerinden “örtülüp gizlenen çirkin yerlerini” açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” Ve: “Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim” diye yemin de etti.” (Araf Suresi 20-21, Kuran-ı Kerim)

Modernizm, bizzat tanrısal kaynaklarda yer alan ‘şeytani söz’ü üstlenmiş gözükmektedir: Tıbbın yöntemleriyle bir zaman sonra ömrün çok daha fazla uzatılacağı telkinleriyle ‘ebediyet’e, Tanrı’nın bir mitostan başka bir şey olmadığına dair bilimsel delil çabalarıyla ‘tanrısallığa’ uzanmak. Böylece peşinen ‘şeytaniliği’ üstlenmek ve bunu yaparken de şeytanı iptal etmek, yerine-tamamıyla başkalaştırarak- ‘doğa’yı koymak.

Paradigma değişirken, kavramlar da değişmiş olabilir. Ancak ‘özyıkım’; geleneğin kendini gösterdiği dönemlerin dilinden işaret ettiği ve şimdi ‘mitos’ olarak kabul edilen olgu doğrulanmaktadır. Sembolller silinirken, hakikatlerini bırakıp gitmişlerdir:

"Ve kadın yılana dedi: Bahçenin ağaçlarının meyvesinden yiyebiliriz, fakat bahçenin ortasında olan ağacın meyvesi hakkında Allah, ondan yemeyin ve ona dokunmayın ki ölmeyesiniz, dedi"(Tekvin, Bap 3 ayet 2 -3, Tevrat)

İnsanoğlunun özyıkımı, kendi sınırlarından taşmasının akabinde gelmektedir. Fakat arzu, özyıkıma sebep olacak sınır aşımına engel olmak yerine, sınırı aşmak için hareket ettiğinde, bunu yaptırdığı kişiye ‘özgürlüğünü’ fısıldar:

“Ve yılan kadına dedi: Katiyen ölmezssiniz; çünkü Allah bilir ki ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak, ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.” ( Tekvin, Bap 3, ayet 4-5 Tevrat)

Şüphesiz eyleme geçmek özgürlüktür ama belirli bir konuda kısmi eylemsizlik neden azami eylem’e göre ‘kısıtlama’ olarak gösterilir?

Tutku, insanın kendisini en sorumlu canlı ve dolayısıyla dini literatürde ‘eşrefi mahlûkat’ olarak adlandırılmasına vesile olan eylem biçimiyle harmanlandığında ‘anlam’ı verecektir. İnsanın bir bilince ve bir vicdana sahip olması, her şeyden öte kendi kendisini –yeter ve sebeple-kompleks bir biçimde yargılayabilecek tek canlı olması, olduğu ve olmak istediği arasındaki boşlukla yüzleşebilen yapısı, seçimlerinin sonuçlarıyla onu derhal etkilemektedir. Bu yüzden intihar olgusu, insanoğlunda ve özellikle modern çağda bu derece yaygındır. Özyıkım tasvir edilemese bile hissedilebilmektedir.

4

Yüzün çizgileri, yaşananların alametleridir. Bu çizgiler silindiğinde genç gösterebilirsiniz fakat yaşlılığınızın farkındalığını ya bilincinizde ya da bilinçaltınızda taşımak zorundasınız.

Yüzün bütün ihtiyarlık alametlerini ortadan kaldırmayı vaat eden kusursuzluk projesi: modernizm, yerini salt arzu projesine terk etti (postmodernizm). Değişimi müjdeleyen yapısı gereği zamana ayak uydurdu; postunu giyindi. Hala diretiyor. Hala aramızda yaşamak istiyor. Hala baştan çıkarmak için burada. O bir Mesihsel imge. O, kurtuluşun hem de herkes için kurtuluşun, dinin dağıttığı günahkarlıktan, Tanrı’nın sınamasından, ölümün tehdidinden kurtuluşun ilk müjdecisi. Göklerin melekûtunu yere indireceğini söyleyen vaiz. Yeryüzü cennetinin anahtarlarını dağıtan ‘kutsal ruh’.

Peşine düşen Avrupa’nın ilk heyecanı. Sonra? Dünyanın bunalımı. Vaatlerin yıkımı. Muhakkak ki bir saray fakat Firavunun sarayı. Şimdi, Musa’sını bekleyen insanlığın can düşmanı. Hokkabazlarıyla yılmaz bir ayartıcı ve ne acı ki kendisine sırt çevirenlere pek gaddar bir muamele sergileyen büyük cani.

5

Onca değişim vaatlerinin ardından; Tekdüze, mekanik bir varoluştur karşımıza çıkan. Her şey değişmekte midir? Her şeyin bir değişim içerisinde olduğunu söyleyen filozofların söylemleri de bu tekdüzeliğin içerisinde eriyiverir. Modernizmde değişim kavranmış ve özümsenmiştir ama onun sürekliliği de kavranmış ve özümsenmiştir ki bu süreklilik algısı, değişimin kendisini tekdüzeleştirmiştir. Herşey değişecektir: fakat asıl korkutucu olan da, herşeyin sürekli değiştiğinin bu derecede çabuk kavranıldığı bir çağa adım atmış olmamızdır. Öyle ki, değişimin ağır ve zahmetli olduğu dönemlerdeki insan, onun kendisini tekdüzelikten çıkaracak bir güç olduğunu onaylayabiliyorken, modernizmin insanı –paradoksal bir biçimde-değişimin hiçbirşeyi değiştirmeyeceğine, değiştirse bile kötüye doğru değiştireceğine- iman ediyor(böylece ilk modernlerin “herşeyin daha güzel olması için yılmadan ilerleme, gelişme” vaatleri suya düşüyor); zira o, herşeyin kısa zamanda değişirken, hiçbir değişimin kendi tutumundaki kanıksamaya alternatif oluşturmadığını tecrübe edip durmaktadır.

Zuhur değil, değişimdir söz konusu olan. Bir süreliğine-kişiyi dikkatlice pişirip şekillendirmek için- yanıp parlayan bir alev değil, yüzü tamamıyla içinde yakan bir ateş vardır artık. Modernizmin damgası bu ateştir. İstisnalar zuhurlar, kaideler yüzsüzlüklerdir.

Oysa zuhurda insanı şaşırtan, sarsan, onun içsel olarak değişimini tetikleyen bir güç vardır. Zuhur, değişimin içsel akışı ve insana özgü halidir. Şimdinin değişimi ise dışarıdan gelmekte, insanı sarsmak yerine, onu kendinden alıp götürmekte, başkalaştırmakta, insana özgü olmayan bir biçimde değişimin nesnesi haline getirmektedir. Bu, değişimin kendisi olmak, nesnesi olmaktır.

6

Arzu patlamasının ardında, değişimin nesnesi olma işlevini üstleniş vardır. Böylece arzu deşilmiştir, kanatılmıştır. Hiçbirşey denenmezse zaten kurtuluş yoktur. Olunduğu gibi olmanın hükmü şudur: ‘artık bir ümit yok.’ Fakat değişime kapılmanın da kendinden menkul bir değerliliği yoktur: ‘yine bir ümit yok’ ama bu sefer arzunun baştan çıkarıcılığı ve heyecanı var; kısaca eğlenme, oyalanma, geçiştirme, sıkıntıyı süsleme anlamında daha az acı yoğunluğunda yaşama şekli var; uyuşturulma, uyuşma var. Yani maske var.

Bu yüzden insan estetiğinin çok fazla önemsendiği bir gösteri çağıdır hükmünü süren(güya; değişimi zamanın üstüne çıkartmak için zamanın alametleri silinmelidir). Cerrahi müdahalelerle yüzümüzdeki bütün kırışıklıkları aldırabilir, saçlarımızı ektirebiliriz. Kaslarımıza özen gösterir, onları zevk veren bir görünümde tutmaya gayret ederiz. Amacımız arzuyu uyandırıp, yaşamın tekdüzeliğini süslemektir. Arzu bizi yutmalıdır; yoksa yaşamın yavanlığı bizi öldürecektir.

Ve gençlik fetişizmi: Bu, değişmezliğe olan özlemimizin(değişimin kendisi olmak isteme, ama bunu olurken zamanın üstüne çıkmaya çalışma, bir tür değişmezliği dileme değil midir?) nereye saplandığını açığa serer: Arzunun en ateş bastıran noktasında durup, ölümsüzlüğü yaşama isteğinde bir insan varlığı vardır karşımızda. Ya da ölünecekse tam da şimdi, bu noktada ölünmelidir(ergen intiharlarının çoğalmasının bir anlamı burada yatar): Gençlik hem arzunun tavanı hem de tabanıdır.

Kahramanlar çağı sona ermiştir. Yaşlılık, kırışıklıklar arzunun da yitişini simgelemektedir. Oysa bu dünyada bizi eğlendiren biriciklik arzuya aittir(modernizmin arzuyu algılayış ve algılatış biçimi budur). O da yittiğinde, oyundan kopuş başlayacak, maske düşecek, insan öteleyip durduğu kendiyle başbaşa kalacaktır. Peki, bunca kendini umursamazlık, boşvermişlikten sonra kendiyle bu derece bir karşılaşma karşısında nasıl durulabilir?

Gençlikte dahi sıkıntı veren bu sorular karşısında, yaşamı olumlamanın bir başka yöntemi daha keşfedilir: yaşamın külliyen politize edilmesi.

İktidarın kaymağı krallardan alınıp halka vaad edildiğinden beri politika, -tek tek bireyler için de-yaşama katılmanın yeni biçimi oluverdi. Bu aynı zamanda yeni bir arzu biçimidir. Politik gruplara katılarak, iktidarı göğüslemek için mücadele ederek,olası bir başarı karşısında herşeyi alan ve aldıklarıyla oyunu yeniden, kendi kurallarına göre kuran bir grup aidietiyle, arzu-amaçlandığı biçimde- sürdürülmüş olacak, yaşamsal tekdüzelik mümkün olduğunca unutturulacaktı. Böylece sanat da spor da kısmen değil, külliyen politikleştirildi.

Bu bağlamda televizyon hayatı en verimli biçimde politize etme aracıdır. Televizyondaki haber kuşakları, insanın kendi yaşamsal acılarının, kendi çevresindeki bağların oldukları gibi değil, başkalaştırılıp büyütülerek (ya da küçültülerek), memleket meselesi haline getirilerek(ya da öyle olduğu halde getirilmeyerek), politize edilerek, kısacası ötekileştirilerek kendisine dönmesini sağlar; böylece kişiye kendi kusurlarından kaynaklanan problemlerin dahi -büyük bir-iktidarla ilgili meseleler olduğunu günübirlik yedirerek, kişiyi bir oyunun içerisine sokar, onu oyalar- ‘ben’i “ben neysem dünya da odur” vargısından mümkün olduğunca uzak tutar-; güya başkalarının acılarına ortak eder onu. Böylece kişinin kendi acısını önemsizleştirir ve onu morfin etkisiyle uyuşturur. Kişiyi mümkün olduğunca ‘halk’ olarak etkin olmaya davet eder; şahsiyet olarak değil.

Bir iktidar probleminin olduğu muhakkaktır fakat ya sorumlular nerededir? ‘Halk’ sorumlu tutulamayacak kadar soyut, birey ise bütün sorunlardan mesul olamayacak kadar somuttur. Fakat sorumluluk ya tamamıyla bireye ya da tamamıyla halka mal edilerek, sorumsuzluk adına güzel manevralar gerçekleştirilir. Tefrit ya da ifrat yahut polemikle sorumluluk geçiştiriliverir.

Medya günah keçilerini sever ama yalnızca sorumluluğu bertaraf etme adına. Televizyonda yer alan neredeyse her olay, politize edilerek yeniden işlenir, şekillendirilir ve kamuoyu vicdanına uygun hale getirilir( haberin altında hüzünlendirici bir fon müziği konur, şiirselliğe yakın bir ses tonuyla sözcükler sıralanır, ya da haberin bir sarsıntı yaratması için tok bir ses eşliğinde sunumu yapılır; bir medya büyüsü yapılır kısacası). Bir vicdan kampanyası başlatılır.Oysa kamuoyunun vicdanı yoktur.

Televizyon etkisizleştirir ya da etkiler; ama onun sahipleri-şimdiye değin zorunlu olarak- modernizmin ve sermayenin ortaklarıdır. Dolayısıyla bu etkileme ve etkisizleştirme, modernizmin, sermayenin standartlarında yapılır; sermayeyi onunla ittifak içerisine girmişlerin elinde tutma adına.

Bu bir anlamda insanı, tekdüzeliğin içerisinde, yaşamda tutma çabasıdır. Televizyon, insanı bir yandan eğlencenin doruk noktalarında gezindirmek, öbür taraftan insanın televizyonun dışında bir adım attığı anda gördüklerini olağanlaştırmak misyonunu çok iyi yerine getirir. Böylece, televizyonda izlenenle, dışarıda olan arasındaki uçurum giderilerek, hakikatin toplumsal patlamasına engel olunur.

Cinayet ve vahşet haberlerinin ve görüntülerinin, filmlerinin –geçiştirilen- misyonu, içerisinde yaşadığımız tekdüzeliği ve cinneti-nesneleştiğimiz kapitalizmi, modernizmi- olağanlaştırarak onaylamamızı sağlamaktır. Eğlenceye ve politikaya dönük yayınların misyonu ise arzumuzu ayakta tutmaktır.

7

Ölüm, modernizmin iğfal edemediği tek gizdir. Öldürme eyleminin çekiciliğini arttıran şey, modernizmin, insana dair bütün gizlerin giz olmaktan çıkarılıp, açıkça sergilenmesi konusundaki saplantısıdır. İnsanın mahremiyeti kalmamıştır, demekki bir sığınağı da yoktur.

Dinsel yapı bizzat kendi mensuplarınca modernize edilirken, mahremiyeti değil, tehdidin başka bir biçimini üstüne alır. Ölümle ilişkili –sistematik-son kale olan din de gizemden kopartılır (modernize din, kişiyi ölümle tahdit eder fakat bu ölümün bildiğimiz ölümle ilişkisi yoktur; tiyatral bir sahnede kendi seyircisinin biletlerinden para kazanan tiyatrocuların oynadığı bir ölümdür bu. Ne mahremiyeti vardır, ne de gizemi. Ama korkutuculuğu esastır. O da; bir gerilim filmi kadar korkutucudur, hepsi bu.).

Bütün bunlardan sonra, ‘modern insan’, sadece ölümün içinde gizlenebileceği yaşamında, ölümle-bilinçsizce- dans etmeye başlar.

Savaşlar, bu en büyük gizemle irtibat kurma çabasının başka bir biçimidir (modern dönem aynı zamanda bir savaş çağıdır). Şiddet en büyük arzular arasına girer. Tehlike kutsanır. Ölüme teğet geçtiğini ilan eden yeni spor dalları ortaya çıkar ve büyük rağbet görürler.

Ve bütün bu olup bitenler arasında: Genç bir ölüm, en büyük maceraya atılmak; kahraman olmaktır.

8

(Ama tekrar edelim) Modern çağ kesinlikle kahramanlar çağı değildir. Zira kahraman gizemli adamdır. Ve gizem, modernizmin tecavüzüne uğramaktadır; 24 saat gözetleyen kameralar her yerdedir, neredeyse her şey kayıt altına alınmaktadır. Bu durumda kahraman olmanın biricik vasıtası, tek bir giz: ölüm kalmaktadır.

Yaşam yavanlaşmakta ve sunulan arzuların dozajı da insana yetmemektedir. Acılar ayyuka çıkmak için daha da bastırırlarken, arzu yerinde saymakta, yeni arzu alanları keşfedilememektedir. İnsanın doğduğundan beri maruz kaldığı modern eğitim şeklinden ötürü, savunmasız bırakıldığı bir gerçektir. O, bir tür derinliği hissetse bile, ona ulaşabilecek kabiliyetten yoksunlaştırılarak büyür. İç sıkıntıları ve memnuniyetsizliklerini izah edemez. Edemediği ölçüde, her bunalım anında bir çeşit uyuşturucuya ihtiyaç duyar. Ama uyuşturucuların da yan etkileri vardır; bir süre sonra yetersizleşirler ve yavanlaşırlar; krizlere sokarlar. İşte o zaman daha fazlası gereklidir. Demek ki artık sıra ölümle dans etmeye gelmiştir:

“Modernizmin, insanoğlunun doğal ve üretken temposunun önüne çıkardığı engeller, insanoğlunun güçleriyle orantılı değildir. Bu durumda insanın felce uğraması ve kurtuluşu ölümde araması anlaşılır olmaktadır. Modernizm, damgasını kendisine düşman olan bir anlayışa hiçbir önem vermeyen, kahramanca bir iradenin altına vuran, intihar olgusunun işaretini taşımak zorundadır. Bu intihar bir vazgeçiş değil, ama kahramanca bir tutkudur. Başka bir değişle, modernizmin tutkular alanında fethedilmesi demektir.” (Walter Benjamin, Pasajlar,YKY, Mart 2009 İstanbul, s 169)

6 yorum:

Jupiter dedi ki...

Kali, yine bir blog yazısını aşan derinliklerde yüzmüşsün...ve guzeldi.

Ama ben okurken yine de yerimde 'rahat' duramadım ve 'rahatsızlık' yaratmak istiyorum.

Şimdi, günümüz dünyasının hayat ve teknolojik sorunlarını ele alınca hep modernizm ve bunun öznesi olarak batıyı ele alıyoruz. halbuki bu özne simdi ki dunyanın beşte birini kapsıyor. Diğer kalan büyük oranın ve görece yasak elmayı yememe, değişimsizlikte devinenlerin daha mı iyi durumları.
Ya da 50 yıldır yazılan benzeri modernizm eleştirilerine rağmen insanlar toplu intihara, buhrana ve bittişe.. kapılmadı.
Tam tersi diğer çağlardaki kendine has sorunlar gibi günümüz insanlarıda kendi çağın sorunlarıyla beraber yaşayıp gidiyor. Hatta durumları daha iyi gibi..
Eski çağın sorunlarından dolayı insanlar dua ve tanrılara sığınıyordu şimdi de iphod,araba,elbise ve paraya sığınıyor.
Bence geçmişin de bugünün de paradigması aynı!, sadece değişen ise senin dediğin kavramlardır bence.

zihni dedi ki...

Olayı "insanlar" kapsamında aldığınızda, jüpiter gibi düşünebilirsiniz.

"Aynı paradigmanın aynı sonuçları gibi.... hatta günümüzde daha iyidirler..."

AmaKali'nin yazdığından benim anladığım, "insanlar" diye genellemek yerine, insanlar arası farkın yansımalarından söz ediyor.

"Ezenin elindeki en etkili silah ezilenin bilinç(sizlik) düzeyidir" (ya da uyku hali)/
Steve Biko, Cape Town

Kali Rind dedi ki...

Jüpiter, öncelikle yorumun için teşekkürler. Fakat bu yorumun kendisinin bir hayli tetkik edilmesi gerektiğini görüyorum:

"...hep modernizm ve bunun öznesi olarak batıyı ele alıyoruz. halbuki bu özne simdi ki dunyanın beşte birini kapsıyor."

Bu özne şimdiki dünyanın beşte birini kapsayarak, kaçta kaçına etik, ekonomik ve sosyolojik olarak etki ediyor hiç düşündünüz mü? Sartr dahi, "Batı"dan bahsederken " hepimizin elinin kana bulandığına değiniyordu" Çünkü bu beşte birlik kısmın, Meksika'dan Peru'ya, Tanzanya'dan Madagaskara, Hindistandan Çin'e, kendi servetine servet katabilmek için kana bulamadığı yer kaldı mı?

"Diğer kalan büyük oranın ve görece yasak elmayı yememe, değişimsizlikte devinenlerin daha mı iyi durumlar?" diye sormuşsunuz imalı bir biçimde.

Yasak elmayı yemeyen bir dünya ülkesi kaldığından bu kadar eminsiniz yani? Ama Yenmiyosa yedirilir. Afganistanda'ki gibi mesela. Ve ne Nijeryadaki, ne de Afganistandaki statüko, modernizmden ari bir duruşun sonucu değildir. Bu topraklar yüzyıllardır o beşte birlik yönetici topraklar için birer talan alanıdır. ne Afganistan ne de Afrika kendiliğinden bu hale gelmedi. Doymak bilmez bir iştahın gözünde kışkırtıldı ve talan edildi.

"Ya da 50 yıldır yazılan benzeri modernizm eleştirilerine rağmen insanlar toplu intihara, buhrana ve bittişe.. kapılmadı."

Toplu intiharların kendi kendini doğrudan katlatme biçiminde olabileceği gibi, dolaylı katletme yoluyla da gerçekleşebileceği açık.

Uhuşturucu alışkanlıkları bir kenara, ne 1.Dünya savaşı, ne de 2.si Toplu intihardan başka birşey değildir.

"Tam tersi diğer çağlardaki kendine has sorunlar gibi günümüz insanlarıda kendi çağın sorunlarıyla beraber yaşayıp gidiyor."

Bu cümleniz de, Medyanın telkinlerinin işe yaradığını, dışarıdaki vahşetin sizin için de olağanlaştırıldığını gösteriyor. En korkuncu da, geçmişteki vahşetlerin bilinç düzeyindeki sığlığa bağlanabilmesi ve yeterli bir meşruiyete oturtulması mümkünken, "aydınlanmış" ulusların hümanist düşüncelerine rağmen, şimdiye değin yeryüzünde görülmemiş vahşetlerin gene bu insancıl akımların dillendirildiği toplumlardan çıkmış olması ve bu durumun birinci durumdaki eski çağ devletlerin durumuna kıyasla çok daha büyük bir ahlaksızlığa gebe olmasıdır.

"Hatta durumları daha iyi gibi..."

durumları daha iyi olanların dünyanın geri kalanına ne yaparak durumlarını iyi ettiklerini hatırlatmama gerek var mı? Başka toplumların kültürünü ve zenginliklerini yağmalama meselesini bile bir kenara bırakalım, artık tabiatın kendisi, bu durumları iyi olanların, dünyaya ne yaparak, tabiatı ne hale getirerek bu hale geldiklerini apaçık gösteriveriyor.

Eski çağın sorunlarından dolayı insanlar dua ve tanrılara sığınıyordu şimdi de iphod,araba,elbise ve paraya sığınıyor.

Dua ve tanrılara sığınan insanlar doğaya saygılıydı. İkinciler öyle mi?


"Bence geçmişin de bugünün de paradigması aynı!,"

o halde nasıl paradigma aynı olabilir?

"sadece değişen ise senin dediğin kavramlardır bence."

ve değişenin kavramlarla birlikte, "anlam" olduğu da apaçık ortada artık.

Jupiter dedi ki...

Peki Kali, anladim seni ama hala elestirilerimde israrliyim.
bir tek soyledigin "anlam" konusuna katiliyorum, o meselede sen haklisin gibi.

Simdi burasi bir forum degil blogtur, yazilan yazinin altini tartisma yaratarak yazinin kendisinin kaybolmasini istemiyorum. Fazla taraf degilim yazinlarin altini yorumlamaya bogmak.

Son bir sey soylecegim ve cevap vermek zorunda degilsin.
Eskiden ve hala bugun de kullanilan bir dusunce kalibi var; tum sorunlardan kendini-kendimizi temize, sorumsuzluga vurarak her seyin nedenini-sorumlulugunu emperyalist guçlere ya da ABD'ye havale etme durtusu.
Tek suclu onlar degil mis hakbuki, hayatttan çikardigim en iyi elestirel ders.

Kali Rind dedi ki...

Öncelikle Zihni Bey'in alıntıladığı cümleye benzer bir alıntıyla başlayayım: "Sömürenlerin çarkını döndürenler sömürülenlerdir."

Buradan da anlaşılıyor ki; "tum sorunlardan kendini-kendimizi temize, sorumsuzluga vurarak her seyin nedenini-sorumlulugunu emperyalist guçlere ya da ABD'ye havale etme durtusu." ne benzer bir travmaya kapılmış olarak yazmadım bu yazıyı.

Hatta dikkat edilirse yazı içerisinde "(modernizmin medya araçları)insanın kendi yaşamsal acılarının, kendi çevresindeki bağların oldukları gibi değil, başkalaştırılıp büyütülerek (ya da küçültülerek), memleket meselesi haline getirilerek(ya da öyle olduğu halde getirilmeyerek), politize edilerek, kısacası ötekileştirilerek kendisine dönmesini sağlar; böylece kişiye kendi kusurlarından kaynaklanan problemlerin dahi -büyük bir-iktidarla ilgili meseleler olduğunu günübirlik yedirerek, kişiyi bir oyunun içerisine sokar, onu oyalar- ‘ben’i “ben neysem dünya da odur” vargısından mümkün olduğunca uzak tutar-;" diye bir cümle geçmektedir ki, kişiyi kendi sorumluluğunu 'doğru düzgün' üzerine almayı bertaraf etmeye çalışan bir sistematiğe rağmen, böyle bir yazının kendisi, bu gerçeği görerek, kişinin herşeye rağmen kendi sorumluluğunu üzerine alabilecek imkanının olduğunu da gösterir.

Evet, modernizm bir sorumsuzluk- ya da insan için anlamı başkalaşmış bir sorumluluk- projesidir ama insan bilincini topyekün tahakküm altına alabilmiş de değildir. Bilincimizde işgal edilememiş alanların, ona karşı koymak için yeterli gücü de mevcuttur.

Demek ki, bu yazıyı yazarken var olan sosyopolitik yapıyı "herşeyin suçlusu modernizm" mantığı ile değil,modernzimin arızalarının kendi güzelliklerini aşmasıi nihayetinde boğması sebebiyle eleştiriyoruz. Benim sorum şudur: İnsan daha güzelini yapabilecek kudretteyken, bu çirkinliği içselleştirmeli mi? Ben yatağımda rahat uyuyorum diye, dünyada muazzam bir çoğunluğun sefaletine gözlerimi yummalı mıyım? Ve gözlerimi yumdurmak için çabalayan politik, kültürel bir sistemin kayıtsız bir neferi olmalı mıyım?

Sevgiyle...

Zihni Bey'e de bir "selam" benden...

Hacivat dedi ki...

Biri uyuyacaktı. Uyku ölmek demekti doğuda. Ama batı bunu satmak için ninniyi kullanmayı göze alabilen bir kabil omanın ötesinde mi?

Kapitalizm sadece bir sanrı. Uyumayı öldüremeyenlerin.