Yeni Bir Dayanışma Biçimine Doğru




G-Bakın… Çocukken devlet başkanı, general ya da herhangi başka bir şey olduğumu ya da olabileceğimi hayal etmem- hayal gücümü biraz zorlamadıkça- çok zordu. Bir piçtim, toplumsal düzende yer almaya hakkım yoktu. Ayrıksı bir kader istediğimde geriye bana ne kalıyor? Özgürlüğümü, imkânlarımı ya da sizin dilediğiniz gibi yeteneklerimi- yazarak yeteneğimin olup olmadığını henüz bilmezken-azami kullanmak istediğimde? Bana bir Aziz olmayı istemek kalıyordu, başka bir şey değil, yani insanın inkârı olmayı istemek.

M. G- Azizle suçlu arasında nasıl bir benzeşme görüyorsunuz? 



G- Yalnızlık. En büyük azizler biraz yakından bakıldığında suçlulara benzerler, size de öyle gelmiyor mu? Azizlik korkutur. Toplumla aziz arasında görünür bir uyuşma yoktur.

( Medeleine Gobeil’in Jean Genet ile söyleşisi Nisan 1964 de Playboy dergisinde çıktı. Metis seçkileri, ‘Jean Genet, Açık düşman’ adlı kitapta bu söyleşi bulunabilir.)

Kurtarıcılarımızı bekleyip durduk; içsel ezikliklerimizin arasında sıkışıp kalmışken, yargılarımızı değiştirip, düşüncelerimize olan bağımlılıklarımızı sorgulayıp atıvermişken. Şahsım, ilk yazılarını -o da yarım yamalak- çıkardığı zamandan bugüne o kadar büyük bir karanlıkla muhatap oldu ki, eski fikirlerimin keskinliği yüreğimi kanattı. Tamam, ben de yanılmıştım. Düşmüştüm ( düşüp kalkacaktım ben de). Aşırılıklar beni de kurbanı olarak seçmişti. Hz. İsa’nın telkinlerine uyamamış; yargılamış ve yargıladığım şeylerle yargılanmıştım. Sonra bir ışık çıktı karşıma; “çözmek istediğin boyunduruğu önce kendin takacaksın” diyordu. O zaman Azizlerin hayatlarını da gördüm; nice bağımlılıklara onlar da düşüvermişler, kimi cinayet işlemiş, kimi sefihliğinde eğlenmişti. Ama ben, onlar gibi dönüşebileceğimi de bilmiyordum. Eski tamamen yadsınıp, bu adamların ‘aziz’ unvanlarına layık bir ‘yeni hayat’ beni kuşatabilir miydi? Sonra, çok sonra, bunu istemenin bir tür ‘kibir’ olduğunu gösterdi bana hayat. Tam burada sefihliğin ve sefilliğin merkezinde, sevgiyle dolmak da mümkündü. Zaaflarım beni, ‘yanılmazlık’ doktrinlerine kapılmaktan koruyacaktı. Belki de, kayıp zamanların anlatmak istediği şimdi zuhur etmişti; En büyük zaaf, en parlak ışığın potansiyel halidir. Ya da ‘ günaha’ bulanmamış insanı kabul etmeyen Tanrı zaten bunu dilemiştir.

Ama bir çaba gereklidir; nerede olunursa olunsun, zulümle, zalimle mücadele etmenin güzelliğini öğretip duran bu çabadır. Başkalarına el uzatabilmemiz için kendimize dönüp, zaaflarımızın rehberliğinde yolumuzu takip etmeliyizdir.

Piçler hiç örgütlenemedi. Düşmüşler kaldırılmadı. Ve şu tertemiz politikacılarımız, dünyanın bu pis halinden ötürü ‘damgalı günahkârlar’ olarak bizi seçtiler. Onların bahaneleri vardı ve –gözlerinde-nihai suçlular bizlerdik. Dünya bu kadar boktansa; bizden ötürü ve onlara rağmendi.

Fakat şu dünyanın, şu ruhsuz dünyanın iktidarları da hep bu adamlar olmadılar mı? Dindarlardı, katı ahlakçılardı, namus ve şeref ağızlarından düşmezdi ve kutsal olanı tanırlardı. İlkeliydiler, cillop gibi elbiseleri ve pek parlak yüzleri vardı hepsinin de. Hatta öyle ki, ben bile bu kutsal, din, şeref, namus sözlerinin büyüsünde kandım onlara. Sonra gördüm tabi, gördüm söylemlerinin perde arkasını. Bu namus ve bu ahlak sözlerinin acıtıcı yanını kavradım ben de. Ve artık bu namusa karşı namussuz, bu dindarlığa karşı dinsiz, bu çeşit ahlaka karşı ahlaksız olmak gerektiğini öğrendim onlardan.

Onların bütün ahlakçılığı, kendi kibirlerini beslemek, yükselmek ve saygınlık kazanmak için, maddi hedeflerini tatmin etmek içindi.

O zaman bütün düşmüşlere sığındım tam bir piç olarak. Benim yuvam bu insanların bağrı olacaktı. Biz kandırılanlar, orospular, piçler, ahlaksızlar, işsiz sefiller, iliklerine kadar sömürülen çalışanlar, serseriler, uyumsuzlar, kendilerini tüketenler, aç bırakılanlar, uyuşturucu kullananlar, sefihler, eşcinseller, hepimiz birleşmeliydik; kendinizi mikroptan arındırır tavırlarınızla özenle ötekileştiren size karşı. Ve size göstermeliydik yoz ahlakımızı. Mademki her şeyin sorumlusu yine bizlerdik; o halde, biz bu sorumluluğa açık seçik düşüncelerimizle talip olacaktık. Bu dünya sizin iktidarınızda, bizim yüzümüzden bu hale gelmişse, sizlerin boş hükümlerine gerek var mıydı? Mademki eninde sonunda her şey bize yapıştırılacaktı, o halde biz de sizden isteyecektik’ iktidarın’ iplerini; bizler olduğunuzun farkında olmayan sizlerden.

Sorumluluğu kabul etmeye hazırız. Biliyoruz, sizden de sorumluyduk- ki zaten zaman zaman sizlerdik-. İnkâr edemiyoruz. Her şeyden sorumluyuz, o halde her yerde olmalı, sorumluluğumuzu bilinçli bir biçimde örgütlemeliydik.

İşte böylece, düşmüşler, düşürülmüşler, bayağılaştırılanlar, sefiller ve sefihler için örgütlü bir sevda hayali doğmuş oldu. Artık şunları söyleyebiliyoruz:

"Hayır! İçimi altüst eden başka bir derdim var şimdi! Kürek mahkûmları arasında da kalp ve ruh sahibi bir adam bulunabilir. Orada da insan sevip yaşayabilir. Istırap çeker. Orada da bir kürek mahkûmunun uyuşuk gönlünü yumuşatacak şeylere rastlandığı görülmüştür. Orada da ıstırapla, iç ağrılarıyla büyümüş bir ruha yeniden can vererek bir kahraman yaratılabilir. Böyle yüzlerce adam vardır ki onlara karşı biz suçlu durumundayız. Ben ne için düşümde şu çıplak ve aç çocuğu gördüm? Bu bir irşattı. Sürgüne işte o yavru için gideceğim. Evet, bu dünyada herkes, herkese karşı suçludur. Herkes yavrudur. Dünya büyük ve küçük çocuklarla doludur. İşte onlar için ben kurban olacağım. Toplum adına birinin kurban olması lazım." (Dostoyevski, Karamazof Kardeşler )

Herkese açık bir hayal; ideolojilerin ayrıştıran öğelerini törpüleyebilen herkese açık, birleştirmeyi ilke edinmiş ruhların emek sahası. Ezen bir dil olmamak için gayret etmek isteyen herkese açık, damgalanmaktan korkmayan herkese açık bir örgütlü sevda.

Her iktidarın dışlananlarına yapıştırdığı yaftalar vardır. Grubumuzu neden bu yaftalar üzerinde kurmayalım? Sürekli ‘atık’ olarak kalanlarla dayanışma, insanın genelde kendine bakmaktan korktuğu gerçekle yüz yüze gelmesini de sağlayacaktır. Gelen zaten piçlerle dayanışma için gelmiştir ve piç sayılmayı kabullenmiştir. Herkes bir diğerinin potansiyeli olabileceğini fark etmiştir. Herkes bir birine dönüşebilir ve içsel olarak herkes herkesten sorumludur.


Bu bizim kendimizle mücadelemiz olacak; duyarsızlığa, vicdansızlığa düşürülmek için kurgulanmış bir ‘medeniyette’ kendimizle mücadele etmek için, ötekine ihtiyacımız vardı. Bu yüzden dayanışmalıydık. Fakat nasıl bir dayanışma biçimi bizim muradımızı dile getirebilirdi?

Soyutlamalar, idealler bizim için sadece gerçekte ne olduğunu göstermenin araçlarıdır. Hayır, bunların amaçlaştırılmasıyla ilgilenmiyorum. Yaşamımızın merkeziyle ilgiliyim. Öyle ki, hemen şimdi, bir şey olmak için değil, şimdi, olması gerektiği için yapmalıyız yaptıklarımızı. Aşağılananlardaki güzelliği gördüysek yapmalıyız.

Bozulan toplumu değiştirmek için harcanan onca çaba boşa gitti. Toplum ahlaksızdı, niteliksizdi, hastaydı ama değişti mi? Oysa iki kişi arasındaki ilişki biçiminde karşılıklı anlayış egemen olmadıkça insan doğasında pek az şey değişebilirdi.

Ve Erich Fromm bu yüzden söylemişti:

“…Dev makinenin insanlıktan uzaklaşmış toplumuna karşı zafer kazanma yolunda bir umut varsa eğer, bu umut, geleneğin değerlerinin yaşama geçirilmesi ve sevginin ve bütünselliğin olanaklı olduğu bir toplumun ortaya çıkması koşuluna bağlıdır.” ( Erich Fromm, Umut Devrimi, Payel Yayınevi, İstanbul, Haziran 1995, s 103)

Bunları yaşama geçirmek için ise gerekli olan şey, insanın kendine özgü yanlarını besleyen bir dayanışma türüdür. Demek ki dayanışma biçiminin ‘şahsiyetçi ‘olması gerekmektedir. Şahsiyeti toplumun içerisinde eriten bir toplumculuk değil, toplumla şahsiyeti barıştıran bir dayanışmacılık gereklidir bize.

Fakat bu dayanışmacılığın da maddi menfaatler için bir araya gelmiş kişilerin ya da kodamanların kendi çıkarlarını konuşturdukları bir hal almaması için ‘mana’da temellenmesi lazımdır. Sevgi, dostluk, kardeşlik, hak, manevi bir alanın içinden çıkıp gelmektedirler ve insanları birbirine en güzel şekilde bağlayan değerler bunlardır. O halde bu dayanışma biçiminin bu duyguları ortaya çıktığı alanı tasvir ederek, dayanışmanın ne için yapıldığını da göstermesi gerekmektedir. Bize gereken ‘metafiziğin’, şu sonsuzluğun, bizim için doğurduğu güzelliklere sahip çıkmaktır. O halde bir hareketin, ‘dayanışmacı’ olduğu kadar ‘şahsiyetçi’ ve ‘şahsiyetçi’ olduğu kadar, şahsiyeti maddi çıkarlara değil, manevi tatlara hizmet ettiren ve insanları kucaklaması için teşvik eden ‘metafizik’ bir hareket olması lazım gözükmektedir.

Şahsiyetin ahlaki özgünlüğü için daha geniş bir özerk alan yaratıldığı ama öbür taraftan da bu şahsiyetlerin, bireysel amaçlarını aştıkları, sorumluluk paylaştıkları bir alanda ‘umut’ vardır. Bu-bir zaman geleneklerin kendi zamanlarının koşullarında- yaşattığı ama bu çağ için oldukça- yeni bir bakış açısıdır. Yine de şu kesinlikle unutulmamalıdır: Ötekilerle bir arada hareket edebilen birbirinden farklı şahsiyetlerin bu yeni sahası, seçkincilik ve üstünlük iddiasında olmamalıdır. Bu sahanın varlığı önemli olacaktır ama böyle bir iddia ortaya çıkar çıkmaz, her şey eski tekdüzeliğine dönüverir. Birçok şeyin değiştirilebileceğine inanmalıdır. Zaten bu inanç olmadan mücadele de edilemez. Ama her şeyin tek bir elin çabası olmayacağı da bilinmelidir. Hiçbir grup, hiçbir gruptan, hiçbir fert, hiçbir fertten üstün değildir (herkes aynı ölçüde yanılabilir fakat burjuvazinin evrensel yanılgıları insanı insan olmaktan çıkarmış ve tabiatı mahvetmişken, ona bir tür hoşgörüyle değil, bir bebeğin ateşle oynadığını gören ebeveynin refleksleriyle yaklaşmalıdır).

Bize gereken farklı notalardan bir ahenk oluşturmak, armoni yaratmaktır. Ve armonilerimiz senfonilerimizi beslemelidir. İnsanlık adına yeni bir eser ortaya çıkmalıdır her daim. Ve bir oluşum kendini bir girizgah olarak görmeli, başka müspet oluşumları tetikleyebilmeli, asla nihayet olduğunu söylememelidir.



2 yorum:

feelozof dedi ki...

dostoyevski kürek mahkumlarından bahsetmiş, bunu yürek mahkumu olarak da uyarlayabiliriz,,,

şöyle hemen şarkısını da yapalım;
çek çek yüreğim çek çek
asıl küreklere
anlatırım sevdamı ben
nasıl yüreklere : )

gerçi yazı toplumsala açılıyor, şahsi bir noktadan dokundum,,,
insanın içine biraz toplum katması gerekiyor, o toplum da doğru toplum olsun istiyor,,,

yüce maymun : ) güzel yazıyorsun : ))

Kali Rind dedi ki...

Şahsi nokta önemli çünkü şahsiyeti yedirmeden toplumsala açılmalı. zaten ana konu bu.

Hannuman aşkına!:)