Bir İman Meselesi Olarak Marksizm-I-


Marksizm, Marksı çoktan aşmış bünyesiyle tekrar şişirilmiş, krizleri bir fırsata çevirmek için taktik değiştirerek 21. Yüzyılda yeniden filizlenmenin çarelerini aramaktadır. Solu tek başına kendisine bağlama hülyalarıyla, sosyalist hareketleri boğduktan sonra, Marksistlerin sloganları yeri göğü inletiyor: “ya sosyalizm ya barbarlık”


Fakat asıl kendisinin dışında, sosyalist her hareketi boğmak isteyen tutumuyla, Marksizm sosyalizmin en büyük düşmanıdır. Sosyalizmin Halleri adlı yazımda, bahsettiğim –olumsuz-hal değiştiren sosyalizm biçimi, Marksistlerin ellerinde bir kahra dönüşmüş, mekanik seviyedeki toplumculuktur. Kendilerine bağlayabilecekleri yegane ‘sosyalizm’ dizgesi budur. Gerçeğin ta kendisi olarak savundukları toplumculuk biçimi de bu olmaktadır; bu çeşit toplumculuk, tek toplumculuktur nazarlarında.

Marksist olmadan sosyalist olunabilinir mi? Marksistler arasında, bu soru karşısında lafı evirip çevirenleri olduğu kadar, düşüncelerini direkt dile getirenler de vardır fakat şu konuda birleşirler; Marksist olunmadan, sosyalist olmak, ilkel bir tür sosyalizme bağlanmaktır (bu fikrin oluşmasında Marks’ın katkısı da büyüktür).

Marksın –yersiz-uzlaşmazlığı sosyalist hareketi boğup, kendi düşüncelerini de bataklığa saplayan en büyük etken olmuştur. Komünist manifestoda ilkellikle itham ettiği ve kesinlikle karşı çıktığı sosyalist fikirlere olan tepkisi, sosyalizmin tepesine demir bir yumruk gibi inivermiştir. Marks sosyalizmi geliştirmemiş, tam tersine, onu sadece kendi düşünsel temellerine bağlayarak durağanlaştırmış ve en sonunda kısırlaştırmıştır da. Sosyalizm olarak adlandırdığı-toplumsal mekanizm-sosyalizmin sadece despotluğun halleri şeklinde ortaya çıkmasına ve inanılmaz derecede-eleştirdiği- mekanikleşmeye aracı olmuştur. Bu haliyle Sosyalist Haller, umudu değil, umutsuzluğu ve dehşeti vaat eden, bir çeşit barbarlık halleridir.

Barbarlık elbette ki uzlaşmazlıkla doğrudan ilgili değildir. Uzlaşmazlık insanın temel haklarının gaspı konusunda sürdürülmelidir.

Bu bakımdan elbette söylenmelidir: Marksın reddettiği sosyalist fraksiyonlar da Marks’ın sosyalizm algısını eleştirmiş, reddetmişlerdir. Ama bu bir bakıma külli reddedişlere dönüşmüş, birinin doğru yaptığını, öbürü, sırf bir yanlışı yüzünden görmek istememiştir. Bu, bir çeşit –çağdaş- faşizmin ve şovenizmin yansıması olmuştur kuşkusuz. Bu neyi göstermektedir? Her çeşitten ‘asıl olan bendedir’ düşüncesinin yarattığı vahşetten başka hiçbir şeyi! ‘Asıl olan bendedir’ söylemi bir iddiadır, bir kırbaçtır kuşkusuz. Ama iddia şöyle olmalı değil midir; “Asıl olanın kimde olduğunu bilmiyorum! Sadece şunu biliyorum: Ben şu an, benim tarafımdan yapılması gerekeni yapıyorum ve temel insani değerlerin toplumsal dizgede yer edinmesi için bir hareket sergilemek istiyorum. Çünkü bu şekilde kendi üzerimde yok olma alametlerini gördüğüm insan denen var oluş biçimine de el uzatmış olacağım.”

Kuşkusuz eleştiri de gereklidir, uzlaşmazlık da, fakat ‘sidik yarışı’ gerekli midir? Bir çeşit yeni fanatizm zorunlu mu? Militanca ruh, gerçek ruhsuzluktur, şahsiyetsizliktir. Ezberdir, taklittir, kopyala yapıştır mealinde özetlenebilecek bir var olamayış sancısıdır. Dünyanın militanlara değil, vicdanlarına tutulmak için dayanışan şahsiyetlere ihtiyacı vardır.

Sosyalizmin her yolunu Marksa çıkarmak için elden ne gelirse yapılır. Oysa Marksizm’in tecrübeleri ve sosyalist hallerine rağmen Marksistler, sosyalizmin kendi yorumlarının- ötekileri yargılayıp dururlarken- ‘ilkel’ sosyalizm türleri arasında yerini aldığını asla söyleyemezler (tarih isterse bin defa göstersin bunu kendilerine). Zira Marksistlerin önemli bir yekunu tarihi okuyamama hastalığına yakalanmıştır. Militanca bir ruhun esiri olmuşlardır. Bu militarizmin ta kendisidir: yargıladıkları bir çok şey kendi üzerlerinde tezahür etmiştir fakat -çok az bir kısım olmak üzere-Marksistler bunu görecek yetilerini de kaybedivermiştir(zira nihai yanılmazlık doktrinleri vardır nazarlarında). Görenleri de içlerinde barındırma yanlısı değillerdir. Marksizm’in onlara yüklediği nosyon yüzündendir bu; “Tamam, Marks yanlış yorumlanmış ama yine de tek doğru benim doğrumdur(bu bir din midir?)” Paradigması var oldukça, bu böyle sürüp gidecek, Marksizm yarı tanrıya sahip bir militan din olarak, müritlerini kutsayacaktır.

Allahın kitabını inkar edenler, yeni bir dinsel iklimle, yeni bir kitabın, ‘Das Capitalin’ müritlerine dönüşüvermişlerdir. Bu kitabı inkar etmek, başka bir günahkarlık biçimini ortaya koymuştur. ‘Günahkarlar’ kelimesi ‘Faşistler’ kelimesiyle yer değiştirir. Kendilerine aykırı her söylemin ve düşüncenin sahibi şu ‘zındıklar’ Tanrının kitabını reddetmiş kişilerin yerine geçirilmiştir. Sadece Tanrıya tanrı denmez, kafire de kafir. Oysa dinsel ifadeler-ki mevcut olduğum dini dizge- kafirlerin haklarını da gözetebilmektedir. Ama bu güya pek insancıl, pek barışçıl, faşizmden pek ak, yeni dizgede, ‘en iyi faşist ölü faşisttir (faşizm Marksizm’in içinde yankılanışıdır bu ifade. En sonunda, faşizmi gerçekten yaratır;tekrar tekrar). En kötüsü, bu ifadeyi kullananların, nihai bir barış, şiddet dışı bir gelecek hayalini yaşatmalarıdır; bu, samimiyetsizliğin dibidir. Faşizmin yaptığının aşağısındadır bu yüzden. Zira faşizm, söylemlerini eylemlerine uydurmada daha samimi ve gerçekçidir; vaat ettiğini yapmakta daha yeteneklidir. Ya şu terörizmin her çeşidine sempatiyle bakmayı alışkanlık haline getirmiş Marksistler? Vaat ettiklerinin tam tersini yapmakla sofistike yalanlarıyla süsledikleri faşizmin dibini zevkle yalamış olurlar.

Adalet için tanrıyı yok ettiklerini söyleyenler, kendi putlarını pek acele dikiverdiler. Ve bu putların acımasızlığı, yeni put dikicilerin, adaletsizliğin beşiği olarak gördükleri eski tanrı inancını mumla aratacak cinstendir.

Demek ki, Marksizm bir iman meselesine dönüştüğü ve -kendilerince- put olarak görülen ilişkiler yıkılıp atıldıktan sonra yeni bir tapınağın, en cilalı putu haline getirildiği için, Marksistler,-neredeyse- hiçbir tarihi olguyu, olgunun ortaya çıktığı zamanın şartlarını göz önünde bulundurarak değerlendirmezler.

Bu halleriyle Marksı en az anlayanlar da Marksistler olmuşlardır.

Tarihe bir tek gözden bakılabilir mi? Tarih, bakanın baktığı pencereden gördüklerini yansıtır. Sınıf mücadelesi, ırklar mücadelesi ya da Darwinin deyimiyle türlerin mücadelesi vs. Marksistler Darwinist bakış açısını sınıflara, Irkçılar ve Faşistler de ırklara yoruvermişlerdir. Ama bakış açısının odağında değişmeyen şey ‘çatışma’nın kendisidir. Bu, aynı zamanda evrim tarihidir de-fiziksel ve ruhsal bir evrim-. Ama tekerlek hep ileriye doğru da gitmez. Görmek isteyen göz, neyi görmek istemektedir? Kuantum bize yanıtını sunar; gözlemci, gözlenenden ayırt edilemez ve hatta daha da ötesini söyler: Gözlemci, gözlenendir. Pek tabi, kendilerini külli politizme koyuvermiş olanlar,kuantum teorisinin ulaştığı noktaya bakamayacaklardır bile, ki nerede kaldı yorumlamak ve anlamak.

“xx. yüzyıl, her türlü ahlaktan sıyrılmış bir politikanın etkisiyle sarsalanıp yozlaştırıldı. Her dürüst kişiden beklenen şeyler, devletler ve onları yönetenler için gereksiz görüldü. Devletlerin yaşayabilmesinde salt bencillik üzerine değil, ama aynı zamanda şefkat üzerine de kurulu daha yüce biçimlerin aranacağı saat gelip çaldı ve artık en uç noktadayız.” (Solijenitsin, Rusya Nasıl Kurtulur?, Remzi Kitabevi, s24, İstanbul 1992)

Despotik devletlerin sırf burjuva devletler olduklarından ötürü despotik nitelik taşımadığını komünist devletlerin iktidarında açık seçik görmüş olduk. Yine de Marksistler ve Leninistler, Bu devletlerin zaaten kendilerine ait olmadığını, Marksizmden saptıkları, Leninizme ihanet ettikleri için bu hale geldiklerini iddia ederler. Oysa SSCB’nin despotik niteliğine geçit veren temel paradigma Marks’a aittir ve Lenin bunu uygulamıştır:

“İnsanların maddi varoluş koşullarının, toplumsal ilişkilerinin, toplumsal varlıklarının, onlardaki tasarımları, görüşleri ve kavramları, kısacası insanların bilincini de değiştirdiğini anlamak için daha derin bir bakışa ihtiyaç var mı?” (Marks ve Engels’in elinden çıkma Komünist Manifesto, 2. Bölüm)

Soru cevabını ele verir; Marksa göre başka bir ihtiyaç yoktur. Maddi yaşam biçimimizin değişimi, ‘otomatik’ olarak manevi yaşam biçimini de değiştirecektir ve ona göre bu çok iyi yönde bir evriliş olacaktır. Oysa öyle mi oldu? Koca bir ‘HAYIR’. Ne maddi yaşam biçimindeki değişim zihinleri külliyen dönüştürebilir, ne de bu yavan değişim, insana dair anlamlı değerlerle gerçekleşmeden ‘daha iyi bir yönde’ olur. İşte tecrübeyle sabittir! Nietzsche’nin öngörüsü çıkıvermiştir (tekrar ediyorum ama, görmezden gelmek isteyenler için yeniden hatırlatıp durmalı):

“Sosyalistler günümüz insanlığı arasındaki mülkiyet dağılımının sayısız adaletsizlik ve şiddet eğiliminin bir sonucu olduğunu kanıtlarken ve böylesine adaletsiz bir temele dayalı bir şey karşısındaki her türlü yükümlülüğü in summa(tümüyle)reddederken yalnızca yalıtılmış tek bir şeyi görmektedirler…

Adaletsiz duygular, mülkiyet sahibi olmayanların ruhlarında da yerleşiktir; onlar hiç de mülk sahiplerinden daha iyi değillerdir ve hiçbir ahlaki ayrıcalıkları yoktur, çünkü bir noktada, onların ataları da mülk sahipleriydi.

Gerekli olan mülkiyetin, zor yoluyla yeniden bölüştürülmesi değil, bunun yerine duyarlılığın aşamalı dönüşümüdür; adalet anlayışı herkeste daha büyümeli, şiddet içgüdüsü ise daha zayıflamalıdır.” (Friedrich Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca, s 299-300 Say Yayınları, 1.Baskı İstanbul 2003 s 287)

Daha derin bir bakışa ihtiyaç vardır. Ama Marks, yukarıda aktardığımız temel yargılarından biriyle bu derin bakışı ketlemiştir ve şunları da söyleyerek Marksistlerin terörizme bir sevdaya bakar gibi bakmalarına neden olmuştur ;

“Tek kelimeyle komünistler, mevcut toplumsal ve siyasal durumlara karşı her yerde ve her çeşit devrimci hareketi destekliyorlar.” (Marks ve Engels’in elinden çıkma Komünist Manifesto, 3. Bölüm)

Püriten bir imanla; “Marks söyledi işte, her çeşit sistem karşıtı harekete destek vereceğiz” türünden yargılara sarılmış Marksist militan zihniyet, can kayıplarını 2. Dereceye, amacı ise 1. Dereceye koyuverir. Canların kıyılması karşısında kayıtsızdır. Bu kayıtsızlığını da, mevcut dizgedeki iktidarın kayıtsızlığına vurgu yaparak onun üzerinden aklamaya kalkar. “Ben yaptım ama o da yapıyor” yahut “onun yaptığının yanında benimki ne ki?” veya “onunki vahşet için, benimkisi yüce bir amaç için”(Bir itiraf: ben de bir zamanlar bu çeşit söylemlerin en tehlikelilerinin cazibesine kanıverdim) söylemleri ortalıkta dolanır. Ve bu düşünceyi açığa vuran zihniyetimiz hemen kınanıverir: “Bu öneri statükocudur, her geçen gün daha fazla insanın ölmesine neden olmaktadır. Diğer önerin nedir?”

Bir pasifizmi mi vaad ediyorum? Hayır. Önerim kuklalar yerine kuklacıyı muhatap almaktır. Sistemin güç kaynakları artık robotik ve mekaniktir. Şu cümlelerden hareketle eylemselliğinizi belirleyebilirsiniz:

“İnsan yaşamını iliklerine kadar denetlemeye bu derece hevesli olmuş, hevesli olduğu ölçüde bunu bu derece başarıyla gerçekleştirebilmiş bir iktidarın artık tamamı ile insani bir takım emellerin ve durumların karmaşık ilişkilerinden doğan alışıldık bir iktidar türü olduğunu düşünmüyorum. Bu bakımdan mevcut iktidar biçimi, süregelen iktidarlara gösterilen tepkilerle yumuşatılıp insanileştirilecek kadar insani olmadığı için, şimdiye değin herhangi bir iktidar yapısına karşı gerçekleştirilmiş eylemlerle kontrol edilemez. Karşımızdaki iktidar makinelerin iktidarıdır ve bunun bilinci ölçüsünde ona karşı bir direniş söz konusu olabilir.”(Kali Rind, Fukuyama’nın Serabı Camus’un Vicdanı adlı makale)

Bize nasıl kast ediliyorsa( eğer bu biz, kendi içerisinde ötekine tolerans üzerine, temel haklardan kurulu bir biz ise), biz de -bize kast edenlerin dünyasında yaşayanlara değil- bizzat bize kast edenlere, aynı cevabı verme hakkını daima elimizde bulundururuz. Kast edenleri yakalayamamışsak, onlara benzettiklerimiz üzerinden intikam alamayız. (Kali Rind, Ulusların İmtihanı ve Türkler adlı makale)

Ve özetliyorum; İnsana değil, mekanik zihniyete ve insan zihniyetini mekanikleştiren araçlara kast etmelidir. Her zaman da değil, stratejik olarak; soyut ve somut çerçevede.

1 yorum:

feelozof dedi ki...

marxizm bir dindi tabi ki, gücünü de burdan alıyordu zaten,,,
post-modernizmin inceden zuhuruna vakıf olup da kafayı yiyen güruh marxist ya da marxist kökenli olanlar değil mi, dinleri elden gitmişti, tabi din terimi tanrıdan daha geniş bir terim ve öyle görünüyor ki temel insani bir ihtiyaç...