Kasaba


Çocukluğumun renkli hatıralarıyla süslenmiş bu kasabanın -mevsimin de etkisiyle gönlüme takılan-‘ağır’ tabiatı, önüme yalnızlığım ve bir başınalığımı çıkarıverdi. Çocukken mucizevî bir hayranlıkla baktığım ağaçlar, şimdi buruk bir hüznü damarlarıma şırıngalamak için beni içlerine çekiyorlar. Kasabanın ormanlık ve dağlık arazisinde, çocukluğuma geçiş yapmamı sağlayacak bir boyut bulacağıma yemin edebilecek durumdayım. Karanlık ve sık ağaçlarla dolmuş olan bu sert tabiat manzarası, onun içerisinde soğuktan donmak ve açlıktan bilincimi kaybetmek üzereyken, tam o an, şimdiye değin yaşadığım her şeyin 8 yaşındaki ben’in düşüne sokuşturulmuş olduğunu göreceğimi fısıldıyor kulağıma. Bir yerlerde düştüğüm kesin. Ama artık uyanmalıyım. Ve bu acı-şu an beni yine damarlarımdan kavramış bu acı- son bulmalı. Kendimi çocuk olarak bulmamın zamanı geldi.

Peki, benim gibi, çocukluğunda, bu ormanda benimle birlikte dalmış biricik oyun arkadaşım nerede? Onunla bu ormana kadar gelmiştik. Birbirimizin cesaretine sarılarak, karanlık ve sık ormanın bu en kasvetli köşesine kadar gelmiştik. Ya şimdi o nerede?

Notlarımdan 3

Sahip olmadığı/olamadığı ve bastırdığı herşeyden nefret etti; en sonunda kendisinden de.

Ahlaksız Şakalar


'Ahlaksız şakalar'; dikenin gülün cazibesini arttırdığını ve gülün manasını derinleştirdiğini görmek istemeyen kafaların, kısacası dikensiz gül bahçesini düşleyenlerin tiksintisidir.

Bilinçaltımızın akıl/akıldışı suyunun çıplaklığımızla, hiçbir alet edavat kullanmadan tutunabileceğimiz bir kara parçasının yüzeye çıkmasına imkan tanıdığı bir ‘insan adası’na sığınmak için çırpınan ruhların 'ahlaksız şakalar'a ihtiyaçları var oysa.

Elbette, hayvanlık derecesinde, düşüncenin bertaraf edildiği bir ‘e[ş]şek şakası’ alanından bahsediyor değilim. Bahsettiğim şey, sığı sulardan şu ya da bu biçimde uzaklaşmış insan evladı için bir dinlenme ve yenilenme adasını ortaya çıkarmaktır.

En önemlisi de bu tür şakalar için gereken çabadır. Her şeyden önce mesnetsiz iğneleme, hiciv ya da hakaret maksatlı şakalardan bahsetmediğimin anlaşılması gerek. Öyle bir ‘ahlaksız şaka’ alanından bahsediyorum ki, bu alan ancak samimiyet, yoğun sevgi ve güvenin gücünden sonra zuhur edebilir.

Demek ki bu alana ulaşabilmek için dostluk gayreti gereklidir. İnsanların belli çerçeveler dışında birbirinden uzaklaştırıldığı ve resmiyetin soğuk duvarları arasına hapsedildiği anlarda, 'ahlaksız şaka'laşmalar içerisine girebileceğimiz şahısların sayısını arttırmamız gerekmektedir.

Dostluğun, resmiyeti aşamayan bir tanıma sığdırıldığı bir teorik şantiye sahasında, yeniden yapılandırılmaya çalışılan bu değer için 'ahlaksız şakalar'ımız bizim sabolarımız değil de nedir?

Başkasının yanında sesli düşünmekten korkmayı öğreten bir toplumsal yaşam biçiminin, bireyleri için inşaa ettiği manevi hapishanenin demirlerini paramparça edecek olan sevgi şakalaşmalarına yılışıklık ve ahlaksızlık mührünü vurduğunu görüyor olabiliriz, ama yakından bakarsak onların, robotik talimatları ahlaklaştıran toplumun devrelerini bozacak, insan ahlakının parçaları olduğunu göreceğiz.

Zaten ahlaksızlığımız olmadan ahlakımız da yoktur.

Gelelim kampanyamın sloganına: "Derinlerde Yüzen Herkesin bir Adası Olsun."

Ve onu nasıl var edebileceğinizi artık biliyorsunuz.

Notlarımdan 2

Var oluş iki kez acıtır;

İlki salt var oluşun acısıdır. Doğuştan gelir.
İkincisi ise var olduktan sonra var olamamanın acısıdır. Sonradan edinilir.

Notlarımdan...


Kendimi bir taş gibi hissediyorum. Bir el kaldırdı beni ve yatağımın içinden bir sürü örümcek, kara böcekler, kurtçuklar döküldü ortaya. Evet, bu ağırlığın altında insanlar için tiksindirici birçok şey ortaya çıktı. Şimdi tek istediğim bu elin beni gürül gürül akan bir ırmağa atması. O zaman hiçbir şey biriktirmeyip daima taze kalacağım ve yontulacağım da üstelik.

Hindistan’dan Rindistan’a Yol Geçer.


Mayıştıran sıcağın ardından gecenin hafif serinliğinde Hint sokaklarında dolaşıyorum; Yeni Delhi’de, Paharganj’ın sokaklarında dolaşırken, dünyayı da ayağınızın altında çiğnediğinizi, ama gerçekten çiğnediğinizi hissetmenin şaşkınlığını yaşayın. Artık bildiğiniz dünyanın ötesindesiniz; burada kaderin elleri size uzanıyor. Çırpınmanız da gereksiz; nereye dönseniz kader ensenize bitiveriyor. Burada gücü katlanarak artmış gözüküyor.

Saklı bir uygarlığın içerisine girer gibi hayret elbisesiyle girdim içine. Bin bir renkle süslenmiş bin bir koku ve insan varlığının ötesini işaret eden dekoruyla, buraya Hindistan deniyordu. Oysa bu yol içimde, bambaşka bir hayrete, bambaşka bir beldeye, Rindistan’a gidiyordu.

Özgürlük ülkesi denilen ülkelerin kendilerinden ve vaazlarında methettikleri özgürlükten utanmaları için yaşıyor gibiydi burası.

Bunca sefalete rağmen bir düşte yaşadığının bilincine varabilmen için buraya gelmen yeterli.

Ama modernizm inatçı, burada da kahkahayla şunu söylüyor: Veni vidi viçi.
Hayır! Burada değil! Tabi ruhunun egonun herhangi bir yerinden sızabildiği ufacık da olsa bir çatlağa sahipsen.

O zaman, bunca dolandırıcılığın, sefaletin, pisliğin, kalleşliğin içinde, büyük bir ruhun nasıl filizlenebildiğine şahit olursun. Bu sefalet, Avrupa’da- Hint insanının tarihi belleğinin zerresini taşımadan- var olsaydı, etrafta- bunca yoksulluğa rağmen- tütsülerin değil, kanın kesif kokusu dokunurdu bize.

Hint 'inançgeleneklerini' inceleyen oryantalistler, varsınlar bunlara bir uyuşturucu gözüyle yaklaşıversinler. Eğer bunlar, insanın içinde filizlenen kötülük tohumlarını bir bir sökebilecek, binlerce yıllık telkiniyle, insanoğlunun meydana getirebileceği nice büyük vahşete engel olmuşlarsa, varsın bir çeşit uyuşturucu olarak damgalansınlar.

Kast sınıfının alt basamağının zincirinde esaretle doğan insanoğlu, dinsel algısı dünyevileş[tiril]miş çıkarcı ruhbanların elinde zulüm saçmış durmuşsa da, Hint insanı, Hinduizm’in ruhi havasından başka hava koklamamışçasına tevekkülüne sarılıp, dinlerinin saf kaidelerini de kalplerine nakşetmiş gibi modernizme dek yaşayabilmiştir. Aksi takdirde Gandi nasıl ortaya çıkabilirdi?

Şüphesiz Modernizm bugün, kendisini hakka yükseltmek adına Hint inançlarının gericiliğine vurgu yapıp duracaktır; “Kast sistemi bu Hindistan’a ait değil midir? Ya da kocasının ölümünden sonra yakılan kadın?” deyip duracaktır.

Din sapmalarının, bu topraklarda arızi olarak yeşermesinden başka bir şey olmayan bu gelenekler, ne bu dinler florasındaki bütün inancı temsil eder oysa, ne de değiştirilemeyecek ve insancıl çabalarla yorumlanamayacak çoğunluğa yayılmış bir – modernistlerin değimiyle-‘köktenciliği’.

Bu örnekler sadece, modernizmin, binlerce yıllık Hint florasında -hadi o çok sevdikleri kelimeyi de kullanarak söyleyelim-‘aşırılıkla’ din adına alınmış canları, şimdi bir ayda alabildiğine işaret eder; gören gözler için.

Bu toprakların insanları, dövüşü ve kavgayı, yüksek imajlarının yarı tanrılarına bırakmışlardı, ta ki İngilizlerin gelip, gökteki ‘yarı tanrıların’ işini, yeryüzünde, Hint halkı üzerinde uygulamaya koyup, ‘yarı tanrı’ efendiliğe soyunmalarına dek.

Kendini Batılı olarak nitelendirenlerin hinliği, haseti, kini, bölücülüğü ve vahşetle nara atan savaşı öğretmedikleri, -ormanların derinliğine ve çölün zeminine yuvalanmış olanları kenarda bırakırsak- kısacası zehirlemedikleri bir topluluk kalmış mıdır ki zaten?

Hadi ben de itiraf edeyim; o kötü günlerden sonra, milyonlarca tanrı, paranın izini sürmek için evcilleştirilip eğitilmişe benziyor. İnsanlar, başkalarının haklarını yedikten sonra, tütsülerini yakıp af dilenmeye devam ediyorlar; başkaları, bu dünyanın nimetlerini çıkarırken, kendileri neden en sefil bir biçimde, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak bir hayatı sineye çeksinlerdi?

O yüzden, bugünkü Hint insanı da-kendi geleneğine yabancılaşarak- Batılıların dünyevi erdemlerine dört elle sarılmak adına, Batılı habis tohumları saçar olmuşsa, bu tamamıyla Hint uygarlığına yüklenmesi gereken bir günah mıdır?

Sen yine de, dünyanın gerisinde başka bir dünyanın olduğunu hatırlamak için, buraya gel yolcu. Gel ki, bu yolculuğun, kulağa, insanın hikâyesini fısıldayan şeyhin olsun. Gel ki, Hakla haksızlığın, ahlakla ahlaksızlığın nerelerde ters yüz edildiklerini görebilesin. Çıplakların giyinik, giyiniklerin de neden çıplak kaldığını bilesin.

Hint libasını giyin, Hint boyasına boyan. Bu dünyada seyre dal da, öbür âlemlerde gözün açılsın.

Deli




1

Erdem; içime giren bir mikrop. Hastalık, güçsüzlük, yalan ve yanılgının ta kendisi. Tekkede geçirdiğim vakitlerin birinde bulaştı bana. 5 yılda vücuduma yapıştı. Onun isminin anıldığı her yerde, böbürlenme, büyüklenme ve gurur belirtilerine rastlarsınız. Tepelerden aşağılara bakarsınız. Aşağılarsınız; alçakgönüllülüğünüzle, hoşgörünüzle.

Alaycı ya da acır bakışlarla insanlar arasında dolaştığım onca sene; elimde biricik kibir. Övgüler, ahlakımı okşamalar. Kurallara, buyruklara uymam karşısında edindiğim egosal otorite. Beni alakadar etmesi gereken içsel durumumun, etrafımdaki insanların ağzında dolaşması… Ve bunların hepsinin adının ‘iyilik’ olması… İyiliğe tutsaklık. Ve her çeşit tutsaklık kölelikti.

Onca seneden sonra; insanların ağzınızın içine baktığı bir ilahi otoritenin ta kendisine dönüşüvermişsiniz. İlahiliğin değil, insanların ağzıyla kutsanmak… İğrenç… Sonra da bütün ibadetlerinizin sizin durumunuzu övmesi. Bir sesin sizi yüceltmesi. Bir rüyada yükseltilmeniz. Sanrılarla kutsanmanız. Ama bu kabul edilmeli mi? Yoksa tanrısal olduğuna inanılan-ki bu sanrıları ve sesleri cemaatimle paylaşmıştım-belirtilerin karşısına dikilip isyan mı etmeli?

2

R. sokağında yürüyordum. Aniden yere yığıldım. Kendimi o kadar saf ve arı hissettim ki, bu his bir süre sonra bana acı vermeye başladı. Derhal bir şey yapmalıydım. Yanımdan geçen adama bütün gücümle bağırdım; “ Aptal herif! Yanındaki evliyayı fark etmedin bile. İşte hepiniz böylesiniz. Bok çuvalısınız! Bir altın külçeyi nasıl fark edeceksiniz ki…” adam koşarak yanımdan uzaklaştı. Çok korkmuştu. Onun bu hali bana haz verdi. Ama bir süre sonra kendimde, bir utançtan başkasını görmemeye başladım. Gözlerime mani olamadım. Ağladım. Deliliğin kıyısında gezindiğimi düşündüm. Ben, neydim? Az önceki hisse göre bir aziz, bir evliya, bir lama… Ya şimdi? Bir sapkın ve deli! Ama beynimin bir kenarında, bir şey, benim fazlasıyla yücelip durduğumu fısıldıyordu. Hayır! Bu saçmalıklara inanamazdım. Şeytan, beni sınıyor olmalıydı. Daha rezil şeyler yapmalıydım. Kendimi asla affetmeyeceğim kadar rezil bir şey. Bir sınırı ihlal etmeliydim. Hem de alelacele. Ama ne? Ne yapılmalıydı? O –iğrenç-ses beni bir peygamber ilan etmek üzereydi! Derhal pantolonumu indirdim. Aletimi elime aldım. Herkesin gözü önünde, sokağın ortasında mastürbasyona başlamıştım.

Küfürler ve çığlıklardan hemen sonra, bir adam yumruğunu yüzüme salladı. Yere düştüm. Kalkmaya fırsat bulamadan yerde sürüklenmeye başladım. Göğsümde ağırılar nefes almamı zorlaştırmıştı. Birkaç kişi tarafından tekmeleniyordum. Sonra başka bir adam geldi. Onun “Deli olan siz misiniz o mu? Adam akıl hastası. Tamam, vurmayın artık” dediğini duydum. Bu sözler beni daha da ürküttü. Hayatımda ilk defa, bir başkası delirdiğimi telaffuz etmişti. Üstelik bu şaka falan da değildi. Delirmiştim!

Allahım… Ben bir deliydim artık! Bir özgürlüğüm bir özerkliğim vardı. Kendi dünyam sınırsızlık tarafından öğütülüvermişti. Bunun heyecanıyla adamın elinden sıyrıldım. Deliydim! Aklıma gelen ilk şarkıyı bu anın sevinciyle patlattım! “ Uçkuru-M-u çözemedim ipekten de Zühtü!...” Adamın ellerinden kurtuldum, bu sefer pantolonumu tamamıyla çıkarmıştım. Koşmaya başladım. Koşarken gömleğimi de sıyırıvermiştim. Çırılçıplaktım. İnsanlar hayret duyguları içerisindeydi. Beni yakalamaya çalışanlara hırlıyordum. Köpek gibi yere eğiliyor ve hırlıyordum. Az sonra bir polis aracı geldi. Zor kullanmamın manası yoktu. Ellerimi havaya kaldırdım. Teslim oldum.

3

Sonumuzun tımarhane olacağını bildiğimizden beri, toplumun delilere karşı olan acımasızlığı karşısında onu ters yüz etmek istedik. Toplumun normlarını, normsuzluğun sınırlarına yaklaştırmak için akıllı rolünü oynamak zorundaydık.

Denetlenmiş bir deliliğe müsaade edemeyiz. Hepimiz, yani bizim familyamız biliyor; delilik, mantık örgüsünün arkasına sığınan aptalların hükümdarlığında, denetlenmeye çalışılıyor. Ama en iyi rolü biz yaparız. Mantık bile onları kurtaramaz.

Bu yüzden ben de birçokları gibi deliliğimi gizlemeye karar verdim. Şöhretimi arttırmamın nedeni budur. Açığa çıkmış hiçbir şeye değer vermeyen insanlık; ona da bir kılıf uyduruvermiş.

Evet, bende gizli delilik var. Ve buna ‘deha’ deniyor.

P.İ.Ç.


Ona tepeden bakabiliriz; varoşun küçük sorunlarıyla hemhal olmuş ateşli çocuktur o. Yanma ve yakma derecesi de bellidir üstelik. Televizyonları açın; onun üzerine demeçler, onun üzerine tartışma konuları, onun üzerine psikolojik ve sosyal tespitler göreceksiniz.

Ekranlarda sorulur: O nereden çıka gelmiştir? Niye bizi rahatsız etmiş, düzenimizi altüst etmiştir? Neden bu kadar saldırgandır?

Kendi küçük dünyasının içinde kaybolmuşlara verilen ünvanlardan biridir PİÇ. Ama bu ünvanın, kerhaneye dönmüş şehirlerin içinden fırlayabilmişlere verilen P.İ.Ç. ünvanıyla ya çok az ilintisi vardır ya da hiç ilintisi yoktur.

İstanbul’da- ve tabiki onun nazarında bütün kapital şehirlerinde- asıl olan, içerisinden çıktığın şehri pazarlayabilecek kadar fırlama olmaktır. Ve bu şehirde, bu kıvama gelmiş şahsa; Profesyonel İş Çocuğu denir. P.İ.Ç. odur; kendi dahil herşeyi pazarlama yeteneği ile pazar sahnelerinin tozunu attırır. Öyle ya; onun lügatinde her şey bir neseneden daha fazlası değildir. Alınamayan ve satılamayan şeyler değersizdir. Ama o, bunları dahi, dehasıyla(!) işlenmiş pazarlama stratejisiyle bir değere, yani paraya dönüştürebilir.

Kenar mahallelerinin piçlerini insanların önüne atıp,onların sefil hayatına vurgular döşeyerek, kışkırtıcılığının arkasından, sermaye özgüveni ile motor diyebilen şahıstır o.

Yanılgıyı gözlerimizin önüne bir put gibi diker. “Bakın” der, “esas sorun, şu insanlardır...” Bu sözüne aldanıp, onun işaret parmağını takib edersiniz. "Toplumu ahlaksızlaştıranlar, bayağılaştıranlar kimler?" diye merak eder, ve onların izini süreriz o zaman. Fakat bu durumun sonuçları bizim için nahoştur; muhtemelen bir kenar mahallede oturuyoruzdur ( yani oturduğumuz yer kısmi ya da genel olarak varoştur) ve izini sürdüğümüz ‘pislik’ ya oğlumuz/kızımız, ya annemiz/babamız ya eşimiz, ya komşumuz ya da bu sürek avının en trajik sonucu olarak bizizdir. Bu işaret parmağının sahibi olan ağız, dilinin ucuna kadar sürer lakabımızı, ama kendi ağızıyla bize ‘piç’ demekten çekinir; artık dilin ucundaki baklayı anlamamızı ister. Onun gözünde bizler külliyen işe yaramaz piçlerizdir. Sır budur.

Piç, ucu bize dokunan, şehrin bir artığı olarak görülen varoşta yaşamak için, başkalarının çöplüğünde bir hayat kavgasına girişebilecek kadar aç ve sefil bırakılan bizizdir. Piç, hayatının bütün emekleri üç kruşa satılmış, dolayısıyla hayatı bir kumar masasından başka birşey olarak görmekte zorlanan bizizdir. Piç, manevi varlığının talan edilmiş olduğunu hissedip, bu acıyı örtmek için her türlü ayyaşlığın kapısını aşındıran bizizdir. Piç, herşeye rağmen-onun gözünde, bataklık tarafından yutulacağı kesin olsa bile son ana kadar- direnen, direnmeye çalışan bizizdir.Ve bu işaret parmağı bizi piçliğin bütün alametlerini üzerimizde barındırıyoruz diye lanetler. Ama bizler öyle piçlerizdir ki, yaşamın bizi saldığı vurgunlara rağmen, insan olmanın başka bir şey olmak, şimdiki yaşamımızdan daha başka türlü, daha yüce olabilmek olduğunu da düşünüp dururuz. O yüzden manevi acı, morfin varlığımızın bile üstesinden gelemediği sonumuzdur.

Ya P.İ.Ç.?

O, varoşun içerisinde dahi ruhunu şeytana satıp, şeytanı, sattığı kendi ruhuyla birlikte bir meta haline getirip, sürümden kazanmanın yollarını arar. Vicdan; profesyonel bir oyunun amatörlük hatasıdır. Değer: paradır. Mutluluk: varsıllıktır. Dostluk: menfaat ve Hayat: ticarettir.

Olur olmadık herşey onun elinde bir sektöre dönüşmüştür artık; üniversiteler bir nevi bacasız fabrikalardır, din bir turizm, sağlık ve eğitim de nihayetinde birer sektördür.

Bu projeleri ortaya sürebilen adamı, sokağın serseri kıyafetleri içerisinde aramayınız! O -kısa bir müddet, yani köşeyi dönünceye kadar hariç olmak üzere- varoşlarda oturmaz! Nasıl olur da-moda olmadığı halde- öyle giyinebilir? O PİÇ değil P.İ.Ç.dir

Balo kıyafetleri içerisinde, partilerin aranan adamından-ya da öyle olmak isteyen birinden- bahsediyoruz! Çalmayı bile kendi kılıfına uydurmuş(hırsız değil, hortumcudur), eylemlerinin bütün sorumluluklarını, söylem ve eylem taktikleriyle bertaraf etmiştir.

Lafı vardır, gerisi teferruatıdır.

Cambazlık dilinin becerisi, gammazlık ise eylemidir.

Elinde bir çift pabuç, şeytanı beklemektedir.

Ara[F] Çağ[I] ve Felsefe


‘Ara(f) Çağ(ı)’ adını verdiğim ve içerisinde bulunduğum zamanımın tasvirini şöyle yapıyorum: Monolojik bir kaosun içinden yetkin bir –alternatif-sesin ihtiyacı yükseliyor. Herkes her şeyi anlatıyor anlatmasına ama hiç kimse hiçbir şeyi dinlemek istemiyor, yine de herkes hemen her şeyi dinlemek zorunda kalıyor; neticede dinliyormuş gibi yapıyor. Zira karşısındakini dinliyormuş gibi yapmak, biraz sonra kendi anlatacaklarının dinlenilme olasılığını arttıracak bir fırsat yaratmaktır artık.

Bütün bu monolojik karmaşada şu an için en yetkin ses, paranın sesi. Sermayenin- makinenin iktidarıyla- doğrudan egemenliğidir söz konusu olan. Paranın dinlerin, imparatorlukların, milletlerin danışmanlığını yapmaktan vazgeçtiği ve bunların her birinin hükümdarlığına son verdiği çağımızda, sermayenin krallığı; farklılıkları, kendisini besleyen ve ayakta tutan kar unsuruna dönüştürebildiği için bol bol, özgürlük ve demokrasi vaad ediyor.

Kuşkusuz; artık, -neredeyse-bütün değerler yıkılıyor-ama öbür taraftan alelacele başka değerler, makine değerleri inşa ediliyor. Etrafı, yıkıntıların kalıntılarından yükselen bir toz bulutunun, bir duman kümesinin kapladığı anın belirsizliği vardır; önünüzü göremezsiniz ve bu öngörülmezlik karşısında, ‘her şey mümkün’müş gibi gelir.

Böyle bir ortamda, temelleri zayıflatılmış doğrulardan biri, gezindiğiniz felsefe patikasının hemen köşesinde ayakta durmaya çalışıyor olabilir; bu bir tehlikedir. Az sonra koca bir doğrunun toz olacak yıkıntılarının altında kalmamak ‘talih’ meselesi gibi gözükmektedir.

Bu çağa her şey denebilir, her şey yakıştırılabilir; sis perdesinin ardından, bol oksijenli bir ‘tabiat çağı’nın- ki bu hem insanın kendiyle ve hem de çevresiyle barışık yaşayabileceği bir çağdır- egemen olabileceği düşü kurulabileceği gibi, eskiye rahmet okutacak bir ‘vahşet çağı’nın kâbusu da canlanabilir gözlerimizin önünde. O yüzden, gelecek adına, bu çağdan ümitvar olmak da, korku duymak da mümkün gözükmektedir.

Ama yaşananların dehşeti, yaşanabileceklerin pembe tablolarla süslü, güzel günler olacağını fısıldamıyor. Demek ki, gelecek adına ümitvar olmak, şimdi içerisinde bulunduğumuz kötülükleri referans aldığımızdan ötürü değildir. Gelecek adına ümitvar olmak, insanın yıkıcılık potansiyelini olduğu kadar, yapıcılık potansiyelini de harekete geçirebileceğimizi bilmemizden kaynaklanır.

Dolayısıyla ‘Ara(f) Çağ(ı)’, zaten insan olma durumumuzun bizi şahsi varlığımızda gezdirdiği, içsel bir çağ olmamış mıdır her zaman?

O bugün, dışsal dünyamızın da çağına dönüşmüş olabilir, ama onu dönüştürebileceğimize dair ümit, tek tek, şahsiyetler olarak, içselliğimizde onunla her zaman mücadele etmiş ve birçok kere onun karşısında zafer kazanmış olmamızdan kaynaklanır.

Zamanımızda, her iki olasılığı(pozitif ve negatif olasılığı) dillendirip, ‘her şey olacağına varsın’ düsturuyla düşüncelerini yoğuranlar, belirsizlikten aldıkları güçle felsefenin duayenleri olarak alkışlanıyorlar. Oysa arkalarına sığındıkları belirsizlik, metafiziğin belirsizliğinden hayli hayli uzaklaştığı gibi, çoğunlukla başıboşluğun sözcülüğünü yapmaktadır.

“İnsan yoktur, durum vardır ve durumlar değişkendir” vargısı, çağın ruhunu yansıtan filozofların ağzından düşmez.

Bu vargı nedense spekülasyonları bağrına basmış ve değerlerin sayılar tarafından yenilip yutulduğu borsayı aklıma getirip durur. Ekonomik verilerin ve değerlendirmelerin, dini ritüellerden daha fazla rağbet gördüğü çağımızda, insanı ekonominin çokça sevdiği kelimelerden biri olan “durum” ile izah etme çabası, tamamıyla rastlantısal olabilir mi?

Tüm varlığımız, bir takım durumların üzerimizde parlayıp sönmesinden mi oluşmaktadır? İnsan, evrenin bir nevi deney tüpü müdür? İlkeler, doğrular, yanlışlar, iyilik, kötülük, hakikat, her biri de kendi üzerimizde etkin olan şeylerin sonuçları mıdır? Kendimiz haricinde her şey tarafından kontrol edilmemiz doğal ve mubah olan mıdır? Zaten kendimiz olmadığı için, varlığımız sadece yansıtmacı bir varlık mıdır?

Bu soruların hepsini kabul edelim, hepsine evet diyelim. Ne değişecek? İyiliğin ne olduğunu minimum olarak deneyimleyebilmiş insan varlığı karşısında, bütün bu ‘durum’lar, şu biricik durum; insanın bir başka insan ile ‘sevgi’ denen ilişki biçimiyle yaklaşması durumunu, ‘ilke durum’ olarak seçmemize engel olamayacaktır. Bütün ayrışmalara rağmen, insan, bu ilke durumla, yaşamını – o çok kaçtığı-acıların iktidarından çekip, acıyı anlamın kucağında sallayacağını öğrendi artık. Çünkü o, bir kez denenmiş , insana en iyi gelenin o olduğu bu denemeyle anlaşılmış, hiçbir şey gerçekte onun üzerine çıkamamış, her şey onun yokluğunda silikleşmiş,donuklaşmış ve hatta gaddarlaşmış.

İnsanın ortak algısından kelimelere, çeşit çeşit dillere dökülmüş olan sevgi, kendisini ‘ilke durum’ olarak ispatlamıştır.

“Öyleyse dünyada neden bu kadar kötülük var?” denilecektir. Sevgiyi bir kez deneyimleyen biri, kötülüğün kaynağında, onsuzluk olduğunu bilir. Ama bu kadar aranıp durulan şeyden hala neden yoksunuz?

Eğer otomatların işleyişine kendimizi kaptırdıysak, bir otomat gibi hareket etmeye başlarız. Alışkanlık zihnimizde ve yüreğimizde yağ bağlar. Kendi derinimize inebileceğimiz ipi kestiğimizde de, bu ip sayesinde yüreğimize ve zihnimize ulaşıp, yağlarımızı eritme imkânını da kaçırmış oluruz. İşte bu ip, sevgiyi en yoğun bir biçimde deneyimlemiş insanların kuramları, getirdikleri dinler ve felsefeleridir.

İnsanoğlu acının üzerinde yürümek istemez fakat sevgiye ulaşmak için zorlu bir yoldan da geçmek gereklidir. İşte, yol tam da burada tıkanır. Çoğu kişi, ulaşılacak olan durumun, çekilecek olan acıya değeceğini algılayamaz. Sevgi yolunu bırakır, ondan kaçar. Daha zevkli ya da kendince daha kestirme yolları yol edinir. Ama bilmez ki, yaşamını en anlamsız acılara terk ederek hiçleştirmektedir. Oysa acılar sadece sevgide anlama bürünecektir.

Günümüzde bütün kötülüklerin hala iyilik, erdem, doğruluk, hakikat ve sevgi maskelerine ihtiyaç duyulup gerçekleştirilmesindeki sebep burada yatar. Demek ki, tüm bunlar, öncelerde birer rastlantısal durum olsalar bile, insanı en güzel bir biçimde geliştiren, onu sadece ekmekle yaşayan canlılardan ayrıştıran, bir maymundan ayıran dönüm noktaları oldular. Bütün bunlar artık insanın ilke durumlarıydı. Zira halkların şarlatanları, vahşetlerini gerçekleştirirken dahi, bu ilke durumlarını referans göstermekten geri duramadılar.

Peki, neden ilke durumları da yıkmak mümkün olmasın? Bambaşka ilkeler edinmiş bir varlık meydana getirmek mümkün olmasın? Elbette, bunların hepsi mümkün. Zaten –iyi ya da kötü-birçok değer yara aldı, birçoğu da yıkıldı. Şimdi ne olacak, bekleyip görecek miyiz? Bu bekleme, tahayyül bile edilmesi zor cinayetler karşısında sessiz kalmayı gerektirse, tabiatın midesini bulandırıp, üzerimize felaketlerin kusulmasına neden olsa bile, bir kayanın varoluş biçimini, insan formunun varoluş biçimine tercih edip bekleyecek miyiz?

Öte yandan, geçmişte umut vaad eden ideolojiler adına kıyılan canların çığlıkları hala kulaklarımızdayken, hakikat ya da erdem söylevlerini nutuklaştıran hangi ideoloji cezp edebilir bizi?

Modernizmin taahkümü karşısında, postmodernizmin bize daha özgürlükçü ve sıcak gelmesinin sebebi budur. Bunca kural canımızı çok fena acıttıktan sonra tabiatıyla denecek olan da şudur:

"Ve şiddetin karşısına şiddetin çıkmasını sağlayan ve taahküm kuranlara bile diz çöktürecek bir başka taahkümün olmasını sağlayan şey, kuralın ta kendisidir. Kurallar kendi içlerinde boştur, şiddetlidir, ereklendirilmemiştir; şuna ya da buna hizmet etmek için yapılmışlardır; şunun ya da bunun keyfine boyun eğerler. Tarihin büyük oyunu, kurallara kimin sahip olacağı, bunları kullananların yerini kimin alacağı, kuralları bozmak için, ters yönde kullanmak için ve bunları dayatanlara karşı çevirmek için kimin kılık değiştireceğidir ." (Mıchel Foucault’un ‘Nietzsche, Soybilim, Tarih’ adlı çalışmasından)


Ama iktidarın her şekilde etkin olacağını söyleyen biri için, işin buraya kadar olan kısmını söylemek en hafif tabirle yetersizdir. Bunları söyledikten sonra şunları da söylemelidir;

"Küresel dünyamızda karesel ideolojilerimizle yönetiliyoruz. Yıkımlar karşısında çare olarak öne sürdüğümüz bütün ideolojiler, yıkımı da kendi içerisinde barındırır oysa. Bu gerçek, kadim zamanlardan beri bilinir. Yine de kendimizi belirsizliğin tedirginliğinde var etmektense, kati sınırların uyandırdığı güven duygusunun içinde var etmeyi yeğleriz. Sınırlar ne zaman gözümüzün seçemeyeceği derecede belirsizleşmeye başlasa, o zamanlar yeni sınır taşlarını belirlemek isteyen bir fikir de doğum sancılarını çektirmeye başlar onu doğuracaklara. Bu çok doğaldır ve insan doğasının yaratısıdır aynı zamanda. Sorun, yeni sınırları tarif etmek için beynimizde üremeye başlayan fikirler değildir. Sorun, bu fikirlerin öncülüğünde bir yapılanmaya da girişmek değildir, sorun, bu fikirlerin çareyi arayan dünyada, alelacele bir nihayet olarak kabul görmesi; izm’e dönüşmesidir." ( Bknz.Kali Rind, ’Bilginin İstenci Nedir?’ adlı makale)


Öte taraftan şunu da unutmamak gereklidir:


"Eğer, ezilenler hiçbir biçimde bir örgütlenme içerisine girmezlerse, ‘Yerleşik Toplum’un doğal bir sonucu olarak ezenlerin örgütlenmesi ve devlet kurması kaçınılmazdır." ( Bknz. Kali Rind “Nerede ‘Bu’ Devlet” adlı makale)

Kurallar taahkümü aşılar; doğru. Ama kuralsızlığın da taahkümü vardır ve bu genelde zorbalıktır. Oysa, bir kuralın, ‘nihayet’ olarak benimsenmeden oluşturulması, taahkümü söküp atma iddiasını sürdüremez belki ama, zorbalığın yollarına dikenler ve taşlar dikmesini becerecektir.

İşte felsefenin işlevi de burada şekillenecektir. Artık o, yeri belli bir grubun tekelinde, başkalarına yol gösteren fenere benzemiyor. Buna üzülmeli mi? Bazıları üzülüyor. Zira akademi duvarlarının ardından, kendi yetenekleriyle ve anlayışlarıyla burjuvalaştırdıkları felsefe can çekişiyor. Foucault bu noktada haklı olarak şöyle diyordu:

Bence günümüzde felsefe artık yoktur. Kaybolduğundan değil, büyük miktarda çeşitli faaliyetler içerisine daldığından böyledir.( Foucault’un R. Bellour ile ‘Tarihi Yazma Biçimleri Üzerine’ adlı söyleşisi)

Bu hal, bazı kişiler için dayanılmazdır. Felsefe nasıl olur da ayağa düşebilir ve saçmayla irtibatlandırılabilir? Felsefe hadım mı edilmiştir?

Korku ve iktidarlarını sağlama alma çabasıyla bu sorulara sarılanlar, felsefenin araçsallaştırılmasından bahsediyorlar. Ama insanoğlunu yüzyıllardır despotizmin kamçısıyla döven zihniyetin, felsefenin amaçsallaştırılması uğuruna insanın ve hemen her şeyin araçsallaştırılmasını savunduğunu göremiyorlar. Nihayetinde Nazilerin parti tüzüğü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin doktrinleri de bir felsefenin, hem de kesinlikle kendisinden taviz verilemez ve artık bir ‘izm’e dönüşmüş bir felsefenin ürünleri değil miydi? Dinlerin zorbalıklarını dillendirenlerin, felsefenin bahçesinden doğmuş bu izmler karşısında çok da ses çıkarmaması oldukça düşündürücüdür.

Batılı anlamda geleneksel felsefe ekolüne en büyük darbe, aslında kendilerine 1830 yılına kadar ‘doğa filozofları’ denen, ama kendi iktidarlarının gücünü daha da pekiştirmek adına, her şeyi bilen ve bütün sırları çözeceğini vaad eden bilimin yanılmaz( o dönem için iddia buydu) ışığını arkalarına aldıklarını göstermek için kendilerine ‘bilim adamı’ demeye başlayanların halefleri tarafından vuruldu. William Whewell 1830 yılında, ‘bilim adamı’ terimini ortaya attığında, bu terimin sahiplerinin, toplumun diğer üyelerinden daha kıdemli olduğunu ileri sürmüştü. Bu görüş günümüze dek etkisini sürdürse de, önce bilimin yanılmazlığı doktrini darbe aldı, sonra da kendilerine bir çeşit toplumsal özerklik verilen bu kesimin, ceplerini doldurmak için ya da özerkliklerini muhafaza etme adına kirli işlere bulaştıkları görüldü. Demek ki, bir şeyleri icad etmek ya da keşfetmek, saf ve insan sevgisiyle dolu bir tabiata sahip olmayı sağlayamadığı gibi, toplumun ve dünyanın sorunlarını düşünen bir aklı da çıkarmıyordu karşımıza. Öyle olsaydı, bu kadar bilimsel ilerleme laflarının karşılığı, aşırı karbon salınımı ve zehirli atık çöplüğü arasında sıkışıp kalmış, silah sanayinde ileri düzeylere ulaşmışken, kanserojen gıdalarda tavan yapmış, çürüyen bir dünya olamazdı herhalde.

Felsefenin tekelleşmesi ya da amaçsallaşması, bilindik, korkutucu, eski bir hikâye. Postmodernizmin yol açtığı buhrana rağmen vaad ettiği en güzel şey, felsefeyi bir grubun tekelinden alıkoymamızı sağlayacak yeni bir oluşuma, izme dönüşmemeyi ilke haline getirecek, fakat başıboşluğun yaratabileceği zorbalığa da geçit vermeyecek bir oluşuma imkân tanıyan bir zemini de getirmiş olmasıdır.

Felsefenin bütün meslekler ve sınıflarla kaynaşması ve artık akademik manada bir felsefenin kalmaması, onca üzüntü arasında, bir teselli ve ümittir. Felsefe, akademik ve elitlere özgü bir alan olarak kaybolmuştur belki ama, artık filozof her yerdedir.

İşaretler


“Geçmişinize dair bütün somut dayanakların kaybolduğunu varsayalım. İşte o zaman hayallerinizi ve geçmişinizi yan yana koyun ve söyleyin; hangisi gerçekten yaşandı? Artık anlamalısınız; ya ikisinin de gerçekliğini reddetmeli, ya da ikisini de yaşanmış olarak kabul etmelidir.”

Bu sözü, hikâyemi anlatmaya yüreklenmem için söyledi bana. Şüphesiz, başkalarının ağzından da işitmişti başımdan geçenleri. Daha önce hakkında hiçbir şey duymadım ama bana anlattığı kadarıyla, insanların başından geçmiş tuhaf hikâyeleri zevkle dinlemesinin ötesinde, onun, iyi bir hikâye koleksiyoncusu olduğunu artık öğrenmiş bulunuyorum. Sözüm ona, garip hikâyelerinden birkaçını bana da anlattı. Hatta içlerinde, bizzat kendi başından geçen bir olay bile vardı

Böyle bir adamın beni bulmasına şaşmamalı. Zaten insanların bu garip hikâyem yüzünden şöhretimi arttırdıkları bilinen bir gerçek. Öyleyse kötü şöhretimin ona kadar uzanmasına da şaşmamak gerek.

Az sonra size anlatacağım olayı, yılmaz bir hikâye koleksiyoncusu olan Kali Rind’in ısrarına bağlayın. O olmasaydı, başıma gelen bu hadiseyi tatlı bir dille yeniden anlatmam, benim için hiç de çekici olmazdı. Bana deliliğin gömleğini giydirmeye ramak kalmış -gerçeğin ta kendisi olan-bu hikâyeyi, şimdi, onun çabasıyladır ki, mutlu bir anı anlatırmış gibi anlatabilirim.

Evet, birçok kişi beni delilikle itham ediyor. Yine de, en azından fiziğin kat ettiği yol beni teskin ediyor; artık uzayın da zamanın da bir sezgi biçimi olduğunu, bunların büyüklük, küçüklük kavramları gibi bilinçten ayrılamayacağını söyleyebiliyor fizik.

İzafiyet teorisinden örnekler verip canınızı daha fazla sıkacak değilim. Hemen başımdan geçenleri anlatıyorum:

Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan geceydi. O zamanlar Bebek’te, boğaz manzaralı bir benzin istasyonunda, gececi tuvalet bekçisi olarak çalışıyordum. Saat gece 12’de işi devralmıştım ama yoğun bir uyku hali bakışlarımı, daha işi devraldığım ilk dakikalarda mayıştırmaya başlamıştı. Böyle bir uyku isteğiyle daha önce çalışırken hiç karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Üstelik o gün, işe gelmeden evvel, uykumu iyi de almıştım. Açıkçası, bu durumumu hoş gösterecek hiçbir bahanem yoktu.

Bu arada, tuvalet bekçiliği yaptığıma bakmayın. Oldukça entelektüel ilgilerim vardır; önümdeki masanın üzerinde, helâdan gelenlere verilen kolonya ve peçetenin haricinde, bir yığın şiir taslağı ve özellikle Schopenhauer’un aforizmaları eksik olmazdı. Benim için tuvalet bekçiliği, boş zamanı değerli kullanıp, aynı zamanda para kazanmanın en güzel yollarından biriydi.

Neyse, bu küçük açıklama bir kenarda dursun. Asıl olayımıza dönelim:
Uyuklama moduna girmemin bariz emareleri ile karşı karşıyaydım artık. Bu işin kaçarı yoktu; uyuyacaktım.

Tam gözlerimi kapatmıştım ki, o sesi duydum: “Kalk!” diyordu. “Kalk da bak, rabbin izzeti ne büyüktür!” Korkmuştum. Uyandım. Önümdeki duvara baktım. Arkamı döndüm. Ayağa kalkıp tuvaleti yokladım; hiç kimse yoktu. Ama sesin bizzat tuvaletin içinde yankılandığına emindim. Sonra dış kapıya uzandım, gecenin ışıkları altında dalgalanan boğazın gemileri sürükleyişine bakarken bir sigara yakmak geldi içimden. Çakmağımı çıkardım. Tam sigarayı yakacakken kendimi gökyüzünde asılı buldum. Sanki çakmağın ateşi, bir roketi havaya fırlatan mekanizmanın açılışıydı. Bu bir rüya- ya da düpedüz- kâbus olabilirdi. Kesinlikle başka bir şey olamazdı. Kendime çimdik atmalı, bir an önce uyanmalıydım. Panik içinde kolumu aradım; Yoktu! Bacağım(?); o da yoktu. Ne göğüsüm, ne kulağım, ne başım, hatta gözlerim bile yoktu. Beden değildim. Ama her şeyi görüyordum. Sonra o ses duyuldu; “gel” dedi. Ve yapacak hiçbir şeyi olmayan bir mazlum gibi sesin işaret etmek istediğinden emin olduğum bir yönü getirdim ayağımın altına. Sonra, ses yeniden duyuldu;

“Her işin bir hikmeti var

Görsün diye gözler ve duysun diye kulaklar

İşaretleri takib eden her kula bir lütuf akar.

Gel de gör;

Hayalinin gerçek olması için bir çiçeği koparıp koklamalısın kendinden emin bir biçimde

Seyahat etmelisin rabbinin emriyle ve olacakları göğüslenebilecek bir yiğitlik de

olmalı var oluşunda; er kişi olmalısın işaretlerin yolunda.

Gel, gel de gör; bir çiçeğin bir anahtar oluşunu

Deniz fenerindeki ışığın emilişini aç ruhlarca

Martılarda huzuru gören 3 çift gözü

Duy, şıngırtısı aşka çaldırılan kadehleri, aşka vurgunlarca.”

Sonra –olmayan- gözlerimin önünde bir manzara peyda oldu; sarıklı ve aksakallı bir adam Allah’ın iznine sığınıp, kahverengi bir kâğıda mürekkep damlatıyordu. Bir zaman sonra bu işi bitirdi. Ellerini semaya kaldırdı: “Gördüklerimi” dedi, “senin izninle bağladım. Sen dilediğine, dilediğince bu bağı elbette bir gün açarsın Rabbim” diyordu. Yazdıklarına baktım. Eski Türkçeydi lakin okuyabiliyordum. Günümüz diliyle geçecek olursam şöyle yazıyordu:

“Ben hikmetimi ve Allah’ın bana verdiği kerametimi, tam 300 yıl sonra, Yenikapı’nın surlarının önünde yetişecek olan çiçeği, Cuma gece yarısı koparıp koklayana, yanında, Allah’ın izniyle, onun yoluna koyulabilmeme vesile olan üç hale; eminliğe, ona rızaya ve yiğitliğe ve onunla ortaya çıkan huzura, sonra ışığın güzelliğini bir anda görebilen bu üç vasıftan herhangi birine sahip olan üç şahsa, aşksızlığın derdi ile kendinden geçen üç kederli başa ve bir mana dileğine o dilek gerçekleşmiş gibi boyun eğene ve dileğin sahibiyle, o dilekte yürüyenlere bağlıyorum Allah’ın emriyle.”

Bunları duyar duymaz içimden dedim ki; asla gerçekleşmeyecek bir keramet bu. Ama bir anda manzara yeniden değişiverdi.

İşte Yenikapı yolu karşımdaydı. Bir otomobil aniden yolun kenarında durmuş, şoförü, yolun kenarında, belediye işçilerince dikilmiş beyaz çiçeklerden birini dalından koparıp koklamıştı bile. Hızla mekânı yaklaştırdım olmayan gözlerime. Kanımca, bayağı bir sohbet içerisine düşmüş üç ahmaktan başkası değildi bunlar. Ezkaza, bir çiçek koparılmıştı işte. Fakat durum gittikçe garip bir hal alıyordu. Araba ilerledikçe, O sesin emrine yaklaşıyordu. Deniz fenerinin denizin üzerine çaldığı ışığa hayran bir biçimde bakabilmişler ve balıkçıların yanından geçerken çöpleri karıştıran martıların sesinden başka hiçbir sesi işitmek istememişlerdi üçü de. Bu hislerine ben de ortak ve tercüman olmuştum. Allah’ın rızklandırışının sesiydi martıların sesi. Düpedüz huzurdu bu. Sonra kendilerini Taksim’de bir bara attılar. Alkol kullanıyorlardı. “Ayyaşlar!” dedim içimden, nasıl olabilir de kerametin sahibinin kerameti bağladığı sıfatlara sahip olabilirler ki! Ama sonra fark ettim, o farkında lığın heyecanının açıklayacak bir kelime bulabileceğimi hiç sanmıyorum. Ey büyük Allah’ım, bugün bile bu durum aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor; üçlünün isimleri şöyleydi: Emin, Emrullah, Erkan.

En sonunda, bulunduğum benzin istasyonunun karşısında, biraz sağı tarafta kalan ve boğazın dibine yerleştirilmiş bankın üzerine oturdu üçü de ve aralarından Emin olan, ayağa kalktı ani bir hareketle boğaz suyuna atladı. Bacakları suya değer değmez, bütün boğaz buz kesti. Hatta grostonluk bir geminin önü, aniden, duvara toslamış bir bıçak gibi büküldü. Ardından diğer ikisi de boğaza atladılar. Buzun üstünde, sükût, hüzün ve huzurla yürüyorlardı. Onlardan başka orada yürüyen yoktu. İnsanlar hayret içerisinde kalmışlar, olan bitene akıl sır erdiremeyen ifadelerle, onlar da kaskatı kesilmiş, adeta donmuşlardı. Ama bu üçü haricinde, hiç kimse boğaza atlamak cüretinde bulunmadı. Sanki kerametin sadece onlara has olduğunu biliyor gibiydiler. Bunlar, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün altına kadar yürüdüler. Yürüyüşlerinde hiçbir şaşkınlık ifadesi eşlik etmiyordu onlara. 2 saat geçmeden geri döndüler ve boğazda yürümeden evvel oturdukları banka yaslandılar tekrar huzurla.

Ebette ki bir düşün içindeydim. Bunun gerçeğin zerresi bile olamayacağının farkındaydım. Kendi kendime telkin ediyordum; işler çığırından çıkmadan, bu olayların ucu sana dokunmadan uyanmalısın Hikmet!

Nihayet güçlükle uyandım… Terlemiştim. İçerisi kaynar kazanlarla ısıtılmış gibiydi. Hava almak için dışarı çıktım. Farkında olmaksızın, otomatik bir biçimde bir sigara yakmak için çakmağıma ve gömleğimin cebindeki sigara paketime uzandım. Tam sigarayı yakacaktım ki rüyamda gördüğüm bankın üzerinde üç kişi oturuyordu. Derhal kendimi çimdikleyip tokatladım. Hala uyanamamış mıydım(?)! Hayır, bu sefer kesinlikle bir düşün içerisinde değildim. Şu an gerçeğin ta kendisiydi. Çimdikleyebileceğim bir kolum vardı. Her şeyim, her yerim yerli yerindeydi ve üstelik çimdiklendiğim ve kendime tokadı bastığım zaman acı bile hissetmiştim.

Herhangi birileri o banka oturmuştu. Oturabilirdi. Merak işte! İçten içe kemiriliyordum. Ama yine de, birkaç dakika önce gördüğüm şeylerin gerçekle en ufak bir irtibatı olsun istemiyordum. Çıldırmaktan korkuyordum. Gerçi, bu rüyanın gerçekle irtibatı olabileceğini sanmıyordum.

Evet, en iyisi bu işi kurcalamamaktı.

Gecenin ilerlemiş bir saatiydi. Gözlerim şaşkınlığın doruklarındaydı. Tuvalete üç kişi girmişti ve bunlar maalesef onlardı! İşlerini bitirmelerini bekledim ve titrek bir halde karşılarında durup; Emin, Emrullah ve Erkan değil mi? dedim. Yüzlerini görmeliydiniz; hortlak mı görmüşlerdi? Ben bir hayalet miydim? Uçmuş ve dehşete düşmüş bakışlarıyla ismi Emin olan “evet” dedi “biziz”. Hemen atıldım: az önce boğazın buz kesmesine sebep olan kerametinizle, boğazın üzerinde yürürken, günlük bir işi gerçekleştirir gibiydiniz. Şimdi ise, sizin isminizi siz söylemeden ben bildiğim için mi dehşete düştünüz?

Allah’ım; bu nasıl bir andı? Üçü de yere çömeldi. Birinin şoktan gözleri kararmıştı, “göremiyorum” dedi. Olanlar açıklanabilir gibi değildi fakat benim için bu dehşet aşaması, burada düğümlenmemeliydi! Bu insanlar, boğazı dondurmuş ve üzerinde yürümüşlerdi. Onlar kutsanmışlardı! Ellerini öpmek istedim. Beni geri ittiler. Benden korkuyorlardı. Oysa ben çıldırmamak için zorlukla kendime mukayyet olabiliyordum. Neler oluyordu? Anlayamıyordum. Delirmiş miydim? Onlar aslında yok muydu?

Hayır, dostum… Hepsi gerçekti. Ya da hepsi ve ben dâhil külliyen bir hayaldim. Olanları öğrenince bunu söyleyebiliyorum sadece…

Boğazın buz tutması ve bu üç kişinin boğazda yürümeleri, sadece o an hayal ettikleri bir kurguymuş. Aralarından ismi Emin olan, bir zamanlar boğazın buz kestiğini hatırlatarak, "keşke şimdi 2 saatline bütün boğaz buz kesse de, sadece biz yürüsek boğazda ve ebette ve ezelde buna benzer bir hadise bir daha yaşanmasa" diyerek dalmıştı bu hayale.

Anlayabiliyor musun? Ben o hayalin gerçekleştiğini görmüştüm! Şimdi Allah’a, o anı bana unuttursun diye dua ediyorum. Çünkü artık-her ne kadar bu olayı size tatlı bir dille anlatmış olsam da- bu yükü taşıyamıyorum. O üç kişiye gelince; umarım benimle tanıştıkları o anı onlar da Allahın izniyle unutmuşlardır. Yoksa delilik, benim peşimi bırakmadığı gibi, onların da peşini bırakmayacak. Zaten Allah her şeye kadir değil mi?

O gece tam dört kişi, farklı benliklerden, hakikate bakmıştı. Onlar, kendilerinin kurduğu bir hayalden haberdar olmam karşısında afallayadursunlar, ben bizzat, onların ‘hayal’ dediği şeyi yaşayıvermiş ve onları da yaşarken görüvermiştim. Artık gördüğümün bir rüya olduğunu söyleyemezdim zira Emin, Emrullah ve Erkan rüyamdan kopup gelmemişlerdi. Evet, evet… Yoksa rüyamdan mı kopmuşlardı? Her Neyse…

Zâhir/Bâtın


Zâhir: Yeryüzünde kullanılabilecek en iğrenç imgeleri kullanmaktan, hayallerini kirletmekten, müstehcen cümlelerle hayatı aşağılamaktan, insanlığı küçültmekten ötürü suçlusun. Üstelik bunlarla da yetinmedin. Beni kendinden tamamen ayırarak, içinde yaşattığın iğrençliği daha da derine saldın. Namusu benim omuzlarıma verdin ve insanları aldattın. Söyleyeceğin son söz nedir?

Bâtın: Kendimle paylaşmam gerekenleri kendimle paylaşmaktan başka bir şey yapmış değilim. Sen, her şeyi açığa vurduğunu sanarak, senin ellerine geçmiş hakikatimin kokuşmuşluğundan yakınıyorsun. Oysa onu benden, yani denizinden ayırdığını sanarak, ellerinde vehimle çürüttün ve şimdi de vehmin çürümüş kokusundan rahatsız oluyorsun.

Zâhir: Gördüklerime mi inanayım sana mı?

Bâtın: Henüz görmediklerine, olmamışa ve oluşmamışa inan. Bütün hareketlerinin döküleceği o büyük okyanusa inan.

Zâhir: Bunlar senin laf ebeliklerin. Haydi, haydi artık kabul et; varlığının çürümüşlüğünü, eylemlerinin rezilliğini kabul et.

Bâtın: Kayıt altına alındıkları için mi onları kabul edeyim?

Zâhir: Sana ait olan bu çirkefliklerin hepsi şimdi ellerimde.

Bâtın: Hiçbir şey elinde değil. Gördüğün sadece kendi vehmindir.

Zâhir: Bunları da bana yutturmaya mı çalışacaksın?

Bâtın: Asla eylemlerimin özüne küfretmedim. Onların gayesini gizli niyetimle süsledim. Benden olanı nasıl inkâr edebilirim. Ama senin ellerinde tuttuğun şey, -henüz 'işin özü'nü fark etmediğin için-benden olan değil. Senin ellerinde tuttuğun şey, senden olandır; zira hiçbir hakikati hiç kimseye zorla kabul ettirmem.

(O zaman, Zâhir'in beyninde bir şimşek çaktı, uyandı. Bir çığlılık attı.)

Zâhir: Bu, olamaz!

Bâtın: Elindekine iyi bak! O, kâinatta, senin yüzünü gösterebilen tek aynadır.

(Ve Zâhir gördüğü çirkinliğin kendisi olduğunu kabul etti. Ama sonra, sonra aynadaki yüz değişti, değişti ve Bâtın oldu. Bildiğini sandığının, bilmediği olduğunu gördü ve pişmanlık Zâhir’de Bâtın bir ateş oldu. Sonunda bu ateş Zâhiri kavurmaya başladı. Nihayetinde susuzluktan çatlayan bir at gibi çatladı Zâhir; yeri, göğü Bâtın'a devretti.

O da Bâtın'dı ve Bâtın'a göç etti. Aslında kendisi de çirkin değildi. Onu, güzellik ve çirkinlik vehmi eritti de, en sonunda Bâtın'a nakletti. Fakat, Bâtın'ın da naklolacağı bir okyanusu vardır. Ama batın yanarak 'hiç' olmaz, zira hikmet ondadır ve o, boynunu bükerek bu okyanusa dökülür, 'hep' olur. Bundandır ki 'huzur', onun en büyük hediyesi ve belirtisidir.

Aklının köşesine yaz insanoğlu; Hakikat'in kendi kendiyle muhabbeti, -Onun ilmiyle donatılmış Bâtın'a ve iyi / kötü, -bir zâhire gebedir.)