Mağara


Sanırım bugün bile, Yeni Delhi’ye gittiğinizde o kafeyi görebilirsiniz. Pahar Ganj’ın pis ana caddesinde ilk başta göze çarpmayacak bir yerdir. Fakat, özellikle akşam olduğunda, dünyanın dört bir tarafından gelen hippi ruhlu turistlerin, bu kafede koyu sohbetlere daldığını hemen fark edersiniz. Burası, Hindistan’ı ve Doğu’yu keşfe çıkmış bizim gibiler için bir toplanma yeridir. İsmi Madan. Tabelası, kırmızı zemin üzerine beyaz Svastika süslemeleriyle bir Yahudi’yi ürkütebilir belki, ama burada, bu sembollerin Nazizm’le hiçbir ilgisi yok.

Beni hayretler içerisinde bırakan olayın başlangıç yeri, tam burası. Burası, Joseph Kubski ile tanıştığım kafe. Bu isim şimdi size hiçbir şey ifade etmiyor. Hikâyesini dinlemeden önce bana da hiçbir şey ifade etmiyordu.

Muhtemelen 50 yaşın üzerinde, gür, kızıl sakallı, beyaz tenli ve uzun saçlı bu adam, oturacak bir yer bulamadığı için kafenin önünde tereddütle durakalmıştı. Benim yanımda, onun fark etmediği boş bir sandalye vardı. Ona elimle işaret ettim, geldi, teşekkür etti ve oraya oturdu. Sonra, o bilindik 'nerelisin? Kimsin? Nereye gidiyorsun?' muhabbetlerine daldık. Polonyalıymış. Üç gündür Delhi’deymiş ve Delhi'den sonra Katmandu’ya gidecekmiş. Aslında hesapta olmayan bir geziymiş bu ve Katmandu’ya ikinci gidişi olacakmış. “Niye hesapta olmayan bir gezi?” diye sordum. “Bunu öğrenmek için uzun ve inanılmaz bir hikâyeyi sabırla dinlemen gerekli” dedi bana. Ben de zaten bir yazar olduğumu, böylesi hikâyelerin benim için altın değerinde olduğunu söyledim hemen. “O zaman” dedi, “az sonra anlatacaklarımı, mümkünse bölmeden dikkatlice dinle. Bütün hikâye 6 yıl önce Nepal’de, Durbar Meydanı'nda, o rehberi tanımamla başlıyor…”

Joseph Kubski’nin Hikâyesi:

Seyahatimin 6. Günüydü. Rehberimin tavsiyesi üzerine, halk otobüsüyle ortalama beş buçuk, altı saat sürecek bir yolculuğun ardından Pokhara’ya gidecektim.

Açıkçası rehberimi iyi tanımıyordum. Onu Durbar Meydanı'ndaki tapınakların birinde bana tesbih satmaya çalışırken bulmuştum. Tanış olmamızdan iki gün geçmeden, bu genç adam, Pokhara’daki Mahendra Mağarasını’ın derinliğinden, Himalayaların Sarang Kot'tan büyüleyici gözüktüğünden bahsedip duruyordu. Fakir biriydi. Henüz 17’sindeydi. Bir Hindu’ydu. Ticari bir zekâsı olduğu suratından belliydi. Ama aynı zamanda para koleksiyonları yapacak kadar da zevk sahibiydi. Bu yüzden bir tesbihi, 15 zlotiye alabilmiştim. Satın aldığım tespihteki kemiklerin, bir çeşit sığır cinsi olan yak’ın dişinden olduğunu söylüyordu. Benim için bu karlı bir alışveriş sayılırdı. Hem o da halinden oldukça memnun görünüyordu. Şehiriçi gezilerinde de beni cüzzi bir para karşılığında gezdirmişti. Fakat görebileceğim hiçbir şeyin Mahendra Mağarası kadar ilginç olamayacağını söyleyip duruyordu.

Rehberimin bu konuda diretip durması, nedense ona karşı beslediğim saf hislerin bozulmasına yol açmaya başlamıştı. Çok geçmeden, bu hislerin çok da yersiz olmadığını anlayacaktım. Yabancı bir ülkede olmanın verdiği bütün kuşkuculuğumu konuşturmaya tereddüt bile etmedim. Neredeyse Katmandu’daki bütün seyahat acentelerine Mahendra Mağarası'nı sordum. Sadece bir tanesi böyle bir mağaradan haberdardı ve geri kalanların hiçbiri mağarayı bilmiyordu.

Garip bir ruh haline büründüm. Eğer böyle bir mağaranın olmadığından emin olsaydım, Pokhara'ya adımımı bile atmayacak, rehberimle de bütün ilişiğimi kesecektim. Danıştığım acentelerden biri, mağaranın varlığını garanti ediyordu. Fakat mağaranın ağzının bir depremle kapandığını da söylemişlerdi bana. Şimdi ne yapacaktım? Rehberi yalancılıkla suçlayamazdım ama Mahendra Mağarası'nın artık, biz yabancılar için ağzını kapadığını, hiçbir özelliğinin kalmadığını ona hatırlatıp, açık amacını utanmadan sorabilirdim. Böyle de yaptım.

Ertesi gün, Maymun Tapınağı'na gitmek için sözleşmiştik. Sabahleyin erkenden, kaldığım otelin lobisine gelmişti. Telefon sesiyle uyandım. Lobide birer sütlü çay içtik ve oracıkta, kafamda dolanıp duran soru işaretlerini ona açtım.

Sanki, bir gün önce bu konu üzerindeki ısrar kendisine ait değilmişçesine, “peki, Bay Kubski”dedi -Bana soy ismimle seslenmeyi seviyordu-, “benim görevim burada bitiyor demek ki. Öyle demişlerse, onlar daha iyi bilirler”. Bu baştan savmaymış gibi gelen cevap karşısında hepten afalladım. “Sen hiç oraya gittin mi?” dedim, şaşkın bakışlarımla; “daha bir ay önce geldim oradan” dedi.

Aklım karışmıştı. Gerçi, seyahat acentesinden, istersem beni oraya götürebileceklerini ama o mağarada görmeye değer hiçbir şey bulamayacağımı, yine de Pokhara’nın müthiş güzellikleri karşısında hayran kalacağımı, bu şehrin diğer güzellikleri için pek ala görülebileceğini söylemişlerdi bana. Hem o zaman, onlara Sarang Kot'u da sormuştum; orayı biliyorlardı ve görülesi yerler arasında tavsiye ediyorlardı. Demek ki, rehberim külliyen yalan söylemiyordu. Sanırım bir bilgi eksikliği vardı ortada. O mağarayı, başka bir mağara ile karıştırıyor olmalıydı. Zira Pokhara’da birçok mağara olduğunu da öğrenmiştim.

Kararımı oracıkta verdim. “Hayır” dedim “görevin daha bitmedi. Bugün yola çıkıyoruz; Pokhara'ya.” Tebessüm etti. Saat sekizdeki otobüse binebileceğimizi söyledi. Maymun Tapınağı'na gitmekten vaz geçmiştim. Sekiz iyi bir saatti. Ve bu maymunu bol şehirde, maymunlu bir tapınak bana sıradan gelmişti. Kathmandu’ya tekrar döndüğümde, istersem tapınağı görmem mümkündü.

Otobüsümüze, tozun toprakla karıştığı, bu toz toprağın içerisine, canlı tavuklar, sebzeler, meyveler, tişörtler satmaya ve satın almaya çalışan fakir insanların curcunasının da karıştığı, otobüsçülerin müşteri çekmek için birbirleriyle yarıştığı, şehrin kenarında, serseri bir muhitte bindik. Bindiğimizde otobüste hala boş yer vardı fakat sadece on dakika sonra otobüs, ayakta yolcu almakla kalmamış, tepesinde seyahat edecek aceleci ve nispeten daha fakir yolcular da bulmuştu.



Arabada bulunan tek beyaz tenli kişiydim ve dikkatleri üzerime çekmiştim. Muhtemelen insanlar, zengin birinin neden böyle bir araçla seyahat ettiğini anlamaya çalışıyorlardı.

Kıvrımlı dağ yollarından, azgın kahverengi nehirlerin akışını seyredip, tepelerin yemyeşil yamaçlarından sarkan balkonlu pirinç tarlalarının arasından geçerek ilerliyorduk. Dışarıda bir düş manzarası vardı benim için. Bu yabancı ülke, çoktan kalbime sığmıştı.

Otobüsün içinde, Kushal(rehberim) ile havadan sudan konuşuyorduk ki, otobüs ani bir manevrayla sağdan, küçük bir barakanın yanına yaklaştı. Barakanın yanında her çeşit lastik ve bisiklet hurdası vardı. Rehberim merakımı giderdi: “Lastik değiştirecekler.”Ardından “ muhtemelen” dedi “çalgıcı da binecek otobüse”. “Nasıl bir çalgıcı?” diye sordum. “Görürsün” dedi. Arabanın lastiği değişir değişmez dediği gibi oldu. Elinde kemanı andıran bir müzik aletiyle, 20’li yaşlarında, bir âdemoğlu daha otobüste yer edinmişti. Rehbere bunu nereden bildiğini sordum. “Hissettim” dedi. Sonra, “bu müzik aletinin sesiyle birlikte bu yol, insanı tatlı tatlı mayıştırır. Uykun gelecektir.” diye ekledi. Hakikaten de öyle olmuştu. Çalgıcı çocuğun sesi çok güzeldi ve müzik aleti ile sesin ahengi baş döndürecek kıvamdaydı. Bu güzel müziğin zevki ile otobüsün sallanarak geçtiği dağ yolunun manzarası bedenimi tatlı bir hayale dalmaya zorluyordu. Uykuya dalacağımı anlayan rehber, “gördüğün rüyayı bana anlat” dedi. “Peki”, dedim. Uyudum.

Rehberimin uyanmam için omzumu silkelediğini hatırlıyorum, en sonunda şehre varmıştık. Alelacele toparlandık. Otobüsten paldır küldür indik. Neyse ki fazla dolaşmadan, rehberimin bu şehre aşinalığı sayesinde, kalacağımız moteli de uygun bir fiyata ayarlamıştık.

(Bu noktada Kubski, hikâyeyi kesip, bir sigara yaktı. Gittikçe heyecanlanmaya başlamış, göz bebekleri büyümüştü. Aniden, “sıkıldınız mı yoksa?” diye sordu. “Hayır” dedim, “merakla sizi dinliyorum.”O zaman devam etti:)

Akşamüstü, motelde yatağıma uzandığımda, gideceğimiz yerleri düşünüyordum. Elimde bu şehirle ilgili birkaç bilgi barındıran küçük bir rehber kitap vardı. Önce Sarang Kot’a gidecektim. Bunu rehberime de söylemiştim ve olumulu karşılamıştı. “Fakat“ demişti, “ondan sonra Mahendra Mağarası'na gideceğiz”. “Peki, öyle olsun” dedim ona.

Ertesi gün, Sarang Kot’a gitmek için yola koyulduk. Bir taksi kiralamıştık ve bu arabayla, bütün gün istediğimiz yerleri dolaşabilecektik.

Sarang Kot’tan Himalayaları görmek gerçekten söylendiği gibi şahaneydi. Bu dağları görüp etkilenmemek mümkün değildi. Bütün o gizemli yazılarda geçen kayıp şehirlerin, hakikatin kendisi olduğunu iliklerime kadar ilk kez hissettim.

(Dayanamayarak söze girdim: “Agarta ve Şambala mı?” Gülümsedi. Ama konuşmasına müdahale edilmiş olmasından hoşlanmadığı yüzünden belliydi. “Olayların merkezine yaklaştık” dedi. Devam etti:)


Agarta ve Şambala, Cennet ve Cehennem… İnançsız biri olarak geldiğim bu topraklarda, karşımdaki dağ silsilesi içimde bir şeyleri kıpırdatmıştı. Birden İsa’nın “ Hardal tanesi kadar imanınız olsaydı şu dağı yerinden oynatabilirdiniz” sözü çarptı zihnimi. Bu dağları oynatmak… Bu, o ana kadarki düşünceme göre, ancak mevcut teknolojik gelişmelerle gerçekleşebilecek bir şeydi. Bir dağı, bir atom bombasıyla yerle bir edebilirsiniz. İsa bunu mu demek istemişti? Yoksa yeni bir dünyayı, dağların zihnimizde istediğimiz gibi, istediğimiz yerlere yerleştirilebileceği bir âlemi mi müjdelemişti? Bu sorular, karşımdaki dağlara baktıkça, ayaz gibi çarptı beni. Sonra rehberim, manzarayı kendimden geçmiş bir şekilde seyrederken yanıma geldi, oturdu. “O dağlar kutsal lamaların dağları” dedi. “Üzerlerinde ancak bir lama gezinebilir. Dağcıların onlara tırmanma heveslerine aldırma. Gerçekte onlar, hiçbir zaman zirveleri görmediler.” “Ne yani” dedim alaycı bir biçimde “lamalar dışında hiç kimse Everest’e tırmanmadı mı?” Gülümsedi. “Rüyanı hatırlıyor musun?” diye sordu ardından. O zaman, hemen, otobüsteki rüyayı kast ettiğini anladım. Ama hatırlamıyordum. “İlginç bir şey olacak” dedi. “Mahendra Mağarası'nda” hatırlayacaksın.

(Çaylarımız bir iki dakika önce bitmişti. Bu noktada, suskun kaldığını görünce, içeriden iki Hint çayı istedim. Hikâyeye olan merakım sanırım suratımdan okunuyordu. Çaylarımız gelince, Kubski, bunu fark etmiş olsa gerek, anlatmaya kendiliğinden devam etti;)

Sarang Kot’tan indik. Düz arazide biraz yol aldıktan sonra, tepeler arasında gezinmeye başladık. Nihayet bir tepeye çıktık. Etrafı ağaçlarla, iri kayalarla çevriliydi. Tepenin hemen yanı başından bir nehir akmaktaydı. Rehberim, beni koca kayaların ardı sıra sürüklüyordu. Sonra büyük bir kayanın, bir ağzı kapattığı yerde durduk. Katmandu’daki rehberlerin dediğine gelmiştik. “Gördün mü?” dedim, “Mağaranın ağzı kapanmış.”

“Hayır” dedi; “mağaranın ağzı kapanmış olsaydı şimdi burada olamazdık. Bu mağaranın bir sırrı var. Başımıza gelen en kötü olaylardan alı koyar bizi. Kendi keşkelerimizi gerçek kılar.” “Öyle olsa bile, işte ağzı kapalı. Aynen seyahat acentesindeki adamın söylediği gibi. Gelmeye değmez bir yermiş burası” dedim. O zaman rehberim: “siz şimdi” dedi “akıbetinizin ne olduğunu bilmediğinizden söylüyorsunuz bunları.” Atılarak, heceleyip, vurgulayarak “hiç kimse akıbetini bilemez” dedim. Sonra rehber yumuşadı. “Aslında” dedi “girişi sizden sakladım”. Sonra otların ve ağaçların arasından, bulunduğumuz yamaçtan biraz aşağıya sıyrıldı, nehrin kenarında kayboldu. Sesini duyuyordum; “işte giriş!”

Ona yetişip baktım. Gerçekten, bu kocaman bir mağara girişiydi. Nasıl olur da fark edilmemişti! Hayret içerisinde donup kalmışken, rehberim mağaranın ağzında şöyle dedi: “Bazıları akıbeti bilir. Söylediğim gibi; mağaranın ağzı kapalı olsaydı, buraya gelemezdik ve siz de mağaranın sırrını öğrenemezdiniz.”

Hiçbir şey diyemedim. Tam adımımı mağaranın ağzına atmıştım ki rehberim, kuvvetli bir ciddiyetle bana bakıp “dur!” dedi. Kalakaldım. “Rüyanı verecek misin?”

Bütün bu olanlar gözümde tam bir saçmalığa dönüşüvermişti ama rehberin haline bakılırsa, rüyamı hatırlamadan içeri alınabileceğime ihtimal bile vermiyordum. Hatta daha kötü şeyler bile olabilirdi. İyi niyetimle rüyamı hatırlamaya çalıştım, ama olmuyordu işte.

Hiçbir şey hatırlayamıyordum. “İnan bana, hatırlamak istiyorum ama olmuyor” dedim. “İyi niyetinle kapıyı açtın” dedi rehber. Kolumdan tuttu ve işte mağaranın içindeydim. Tam o an inanılmaz bir şey oldu. Mağaranın duvarları aniden ortadan kalktı. Acı içerisindeydim. Zorlukla nefes alıyordum. Elim kalbimin üzerindeydi. Sonra elimi güçlükle kalbimin üzerinden kaldırdım. Kana bulanmıştı. Başımı yavaşça sağa çevirdim. Bir rahibin yüzü, güneş gibi şavkıyordu. Onun gözlerine baktım. Her şey üzerine yemin ederim ki, o gözlerde gördüğümü hiçbir yerde görmedim. Tarifsiz bir huzurla dolmuştum. Hayatımın hiçbir döneminde tatmadığım bir huzurla. Var olduğumdan beri bana yoldaşlık eden bütün acılarımın kaybolduğunu hissettim. Meleki bir varlık gibi göklere havalanmak, o gözlerin içinde erimek istiyordum ve bu gözler isterse bana bunları yaptırtabilirdi. Sonra rehberin kollarımı tutup silkelediğini hissettim. Gözlerimi açtım. Buğulu görüntü yavaş yavaş açıldı. Düşüp, yere yığılmışım. Kafamı kaldırınca göğsüme baktım. Elimle kalbimin üstünü yokladım. Hiçbir yerim kanamıyordu. Rüyamı hatırlamakla kalmamış, yaşamıştım. Şaşkınlığım geçince, rehbere gördüklerimi anlattım. Hiç şaşırmadı. Her şey dediği gibi olmuştu. Her şeyin bu şekilde olması onda vakur bir hal meydana getirmişti. Bense olup biten karşısında kekeleyecek kadar sarsılmıştım. Rehbere merakla sordum: “Bu olup bitenler nasıl oldu?”

( Bu sorusunun ardından müdahale ettim; “bütün bunlar gerçek olamaz!” dedim. O da, eliyle etrafını ve beni göstererek, “belki de, bütün bunlar gerçek olamaz” dedi. Sustu. Sonra rehberin ona söylediklerini ağır ağır aktarmaya başladı bana.)

“ Lamalar kendilerini, yanılsama örtüsüyle kaplanmış bu dünyadan sıyrılmak için eğitmeye adamışlardır. Burada binlerce tapınak vardır. Ama gözle görülen lamaların işleri, gizli tapınakların kapısını açmış, gözle görülmeyen lamaların işleri karşısında harab olur. Ben, sadece rahip kıyafeti giyinmiş lamalardan bahsetmiyorum. Bu mağara, vakti zamanında, Buda’nın yani hakikatin gözleriyle açılmıştı. O yüzden hiçbir deprem onun ağzını asla kapayamaz. Ama bu mağaranın girişine de herkes ulaşamaz. Bu bilgi bana atalarımdan kalmıştır.

Senin gördüğüne gelince; sen Buda’nın gözlerini gördün. Onun gözleri, hakikatin gözleridir. Daha fazlasını ben de bilmiyorum. Ama şunu da söylemeliyim: Yolunu kaybetmiş ve ölümle karanlığa yuvarlanmak üzere olan birini, son anda kurtarabilecek bir tek şey vardır: Buda’nın gözleri. Ve dünyanın sapasağlam dönüp durmakta olması da, bu gözleri taşıyan lamaların bakışları sayesindedir.

Birçok insan, ebedi kahrına doğru sürüklenirken, tam da bu dünyadan göçüp gitmek üzereyken, en son anda, bir lamanın bakışında yeni bir hayatla müjdelenir.

Keşkelerini gerçekleştirmek için bir fırsattır bu. Sadece bir saniyeye, koca bir ömrün sığabileceğini biliyor musunuz? Kader ve alınyazısı, lamaların iradesiyle ricad edip, insanı nuruna dökebilir. Yine de her şey tek başına olmaz. Kendisine imkan verilen ruhun da çabası gereklidir.

İnsanların bazıları ikinci hayatlarını bir lamanın gözlerinde yaşar, zira birinci hayatları heba edilmiştir. Ama Buda’nın gözleri, hakikatin emriyle, bu ruhları kurtarmanın yoluna koyulmuşlardır.”

Rehberimin anlattıkları aklıma hayalime durgunluk vermişti. O bir lama mıydı? “ Bildiğim bir tek şey var; şu anda burada oluşum, Buda’nın gözünde ikinci yaşamımı sürdürmem vesilesiyledir ” dedi. Öyleyse dedim büyük bir tedirginlikle, “ Hayatımı, bir lamanın bakışında, hapis bir şekilde mi yaşıyorum?” “O gözler, size kendisini göstermiş, yanılsamanın perdesini, bu mağaraya girip aralatmışken, sizce bu hayat bir hapis mi?” diye sordu sükûnetle. Cevap vermedim.

(şimdi gözlerini kalbime sokmak istercesine bana bakıyordu)

Bu yaşadıklarımdan sonra, söylenenler karşısında elbette kayıtsız kalamadım. Her şey bir kenara, Tanrıyı tanıdım. Bir lama’nın gözlerinde yaşamak neden korkutucu olsun; üstelik o gözler, sana lütufta bulunmuşken! Tam tersine, kendisini değerli hissetmeli insan.


Dünyanın tanrısal güçlerle, insan aklının kolay kolay anlayamayacağı sırlarla çevrili olduğunu, artık çok iyi biliyorum. O yüzden, buraya tekrar geldim. Yarın, Katmandu’ya uçacağım. Uçak rezervasyonum elimde. Merak, beni peşi sıra sürüklüyor.

Mağarada yaşadıklarımdan yıllar sonra, rehberim bana bir elektronik posta gönderdi; Maymun Tapınağında, bir lama’nın çırağı olduğunu söyledi bana. İşin ilginç tarafları var; rehberim, bu lamanın beni tapınağa çağırdığını söyledi. Rehberime büyük bir güven duyuyorum. Bu çağırıya cevap vermek adına yola koyuldum.

Joseph Kubski’nin Hikâyesinden Sonra:

“Hadi”, dedim, “kendiniz, bir lama’nın sizi içerisinde hapsettiği bir hayal âleminde yaşıyorsunuz. Bu insanlar da mı? Ben de mi bir lamanın gözlerinin içine baktığım bir anı, koca bir ömür zannederek yaşıyorum? Bu anlatılanlara inanmak saçma.”

“Sizce” diye vurguladı. Sonra bildiği gibi devam etti:

“O olaydan sonra, ateşli bir hastalık geçirdim. Sağlığım kötüye gitmeye başladı ve apar topar Nepal’den ayrılmak zorunda kaldım. Bir daha buraya dönmek gibi bir niyet taşımıyordum. Ama şimdi her şey değişti. Eminim ki, bana en büyük sırrı verecek bu lama.

Size ilginç gelecek, belki de deli olduğumu düşüneceksiniz ama ziyaretine gideceğim lama, bu hikâyeyi Hindistan topraklarında, birine anlatmamı, ilk anlatacağım kişinin imanının zayıf olacağını ve söylediklerime inanmayacağını rehberim vasıtasıyla bana hatırlatmıştı.”

“Neyse” dedim-bir deliye çattığımı düşünerek, oradan uzaklaşmak için bahaneler arıyordum ama en sonunda açıkça söyledim-, “ gitmek zorundayım. Tanıştığıma memnun oldum. İyi yolculuklar size”. Adam cebinden alelacele bir kolye çıkardı. “Bir dakika bekleyin” dedi. Duraksadım. “Bu sizindir”. “Hiç gerek yok, teşekkür ederim” dedim. “Hayır” dedi; “rehberim bunu bana mağaradan çıktıktan sonra vermişti. Boynumda yıllarca taşıdım. Fakat artık görevini tamamladı. Hikâyemi bu topraklarda anlatacağım ilk kişiye, bu kolyeyi vermem istendi rehberim tarafından. İçinde bir muska varmış. Bu muska, bundan sonra ancak size iyi gelebilirmiş.”

Hediyeyi almak zorundaydım. Yoksa adam çok fena kırılacaktı. Kabul ettim, teşekkür ettim ve oradan değişik bir duyguyla ayrıldım.

Hikâyeler peşinde olan bir yazar olsam bile, bu olanları, o an için, siz okuyucularla paylaşmak gibi bir niyetim yoktu. Adamın, kafayı sıyırmış olduğunu düşünüyordum. Ta ki…

Ta ki, bu tuhaf adamla tanışmamdan iki gün sonra, bir Hint gazetesinde, “Katmandu’daki Maymun Tapınağında Kanlı Gasp” haberini, bir lokantanın masası üzerinde, sabah kahvaltımı ederken görene dek.

Habere göre; kendini Maymun Tapınağı’nın laması olarak tanıtan bir kişi, tapınaktaki diğer lamalar tarafından, tapınaktan kovulmak istenirken, sabah saatlerinde, saat sekiz gibi, burada bir arbede yaşanmış, bu arbedede Joseph Kubski adlı turist, kalbinden bıçaklanarak, oracıkta can vermişti. Kargaşa, polisin gelmesiyle bastırılmış. Kargaşaya sebep olan ve kendisini, Maymun Tapınağının laması olarak gösteren kişi ise, kayıplara karışmıştı. Gazetenin yazdığına göre, olay, adi bir dolandırıcılık vakasıydı. Öldürülen turist, kendisini lama olarak tanıtan kişi tarafından dolandırılmak istenmişti. Joseph Kubski’nin, kendisini lama olarak tanıtan kişi tarafından, kargaşanın son anında bıçaklandığı ve gasp edildiği iddia ediliyordu.

Haberi okur okumaz, kendimden geçmiştim. Ceplerime baktım, çantamı karıştırdım. Yoktu. Kolye üzerimde ya da çantada değildi. Bu lanetli kolyeden kurtulmalıydım. Dinlediklerim ve şimdi olanlar karşısında dehşete düşmüştüm. Yemeği yarıda bıraktım. Koşar adım otelime gittim. Odama girdiğimde, o lanet şeyi, masanın üzerinde gördüm. Aldım ve onu ayaklarımın altında paramparça ettikten sonra çöp kovasına attım.

Uzun sürmedi. Ondan bu şekilde kurtulamayacağımı düşünüyordum. Sonuçta, içinde bir kâğıt parçası vardı. Her şey, bütün lanet, bu kâğıdın üzerine yazılmış olmalıydı. Ondan kurtulmamın tek yolu, onu yakmaktı.

Çöp kovasına tekrar yöneldim. Parçalanan muhafazadan biraz dışarı çıkmış muska kâğıdını çekip aldım. Sağ elimle cebimden bir çakmak çıkardım. Tam onu yakacaktım ki, katlanmış hali bende bir merak uyandırmıştı; kâğıdın içini görme merakı. Merakla, katlanmış kâğıdı, ellerim titreyerek açtım. Yazılanları gördükten sonra bayılmışım. Çünkü kâğıtta-kendi ana dilimde- Türkçe, şöyle yazıyordu:

“HAKİKATİN BEDELİNİ ÖDEDİ”.

Artık, bu kâğıdı canım pahasına saklıyorum.

Vekalet

Dünyaya altı çocuk getiren bir kadın vardı. Kocası ve çocuklarıyla mesut ve bahtiyar yaşarlardı. Koca, ailesine lütuf ve ihsanda rahmet, izzet ve nimet deniziydi. Kadın, kocasına sevgiyle hürmet eder, kocası da, karısını aşkla severdi.

Günlerden bir gün, oturdukları ülkede bir savaş çıktı. Kadının kocası da, yaşı geçkin olmadığı için, padişahın savaşa katılma buyruğuna uydu, helâllik alıp yuvasından ayrıldı, evin reisliğini de 6 çocuktan en büyüğüne emanet etti.

Yıllar geçmiş ama kadının kocası, savaştan dönmemişti. Bunun üzerine ailenin en büyük evladı, babasının öldüğünü düşünerek, annesine ve beş kardeşine danışmayı kesmiş, evi bildiği gibi yönetmeye başlamıştı.

Öyle acımasız bir aile reisine dönüşmüştü ki, keyfi her kararını uygulatabilmek için kardeşlerini ve annesini hemen her gün dövmekten geri durmuyordu. Annesi ve kardeşleri ağızlarını açacak olsalar, “babamın vekâleti bendedir” diyor, onları babalarına ihanet etmekle suçluyordu.

Anneleri, babanın, vekâleti zorbalık için değil adaletle hüküm için verdiğini ileri sürse de, bu sözler büyük oğulda zerre kadar tesirli olmuyordu.

Büyük oğul iktidarın keyfine kapılmış, gücüne de güvenerek, kardeşlerine boyun eğdirmiş, gücü kullanırken kendini güce esir etmişti.

Lakin bir gün, bu zorba oğlun eli ayağa tutuldu. Ona öyle bir inme geldi ki, kılını bile kıpırdatamaz duruma düştü. Bunun üzerine en büyüklerin ikincisi vekâletin kendisine geçtiğini, büyük kardeşin en çok kendisini dövdüğünü, en büyük acıları da kendisinin çektiğine dillendirerek, hem bundan hem de ikinci büyük oğul olmaktan ötürü reisliğe layık olan oğlun kendisi olduğunu söyledi.

Kendisine azap ve lanet isabet eden, reisliği inilti ve nedamete dönüşen ağabeyleri dışında-ki o artık konuşamıyordu- diğer kardeşler ve anneleri ikinci büyük oğlun bu durumunu kınadı. Diğer kardeşler dediler ki; “işte ağabeyimiz zorbalığının eliyle haksızlığı adet edinmiş, bizim hiçbir derdimize çare aramadığı gibi, yaptıklarıyla derdimize dertler katmışken, şimdi sen de onun yolunda yürümeye mi heves ettin? Yazıklar olsun sana!” O da onlara dedi ki: “ Babamız ağabeyimizi vekil tayin etmekle, haksızlığın en büyünü başımıza kendi eliyle davet etmedi mi? Asıl lanet onadır! Beni kınamayın. Çektiğim acılardan sonra, iktidar bana iki türlü haktır: Hem en büyük ikinci oğul olduğum için, hem de ağabeyimizden intikam almaya yeminli tek oğul olduğum için.” Bu sözler üzerine ortalık karıştı, annenin acısı bir kat daha arttı.

En büyük ikinci oğul, intikam ve hırsla doluydu. İnme inen abisini de evden dışarı atmak için fırsat kolluyordu. Lakin bunu tek başına yaparsa, diğer kardeşlerin birleşip, kendisinin üzerine yürümesi ihtimalinin yüksek olduğunu biliyordu. Bu yüzden kardeşlerden en küçüğünü kendi yanına çekmeye karar vermişti. Bu işi başarabilmek için de, onu diğer işlerden kayırıyor, ona çeşitli ikramlarda bulunuyor, hediyeler sunuyordu ki, o da görüşlerinde onu kayırsın, onun yanında yer alsın.

Diğer kardeşler ise, ikinci büyük kardeşin, kendilerine, en büyük ağabeyleri gibi zorbalık edeceğini düşündüklerinden, ona bir ders vermek için anlaşmış, ona karşı birleşerek reisliğe ortak olmaya karar vermişlerdi.

Anne kederinden ölmek ve bu büyük belalar aileyi bölüp bitirmek üzereydi ki, evin ilk reisi, annelerinin kocası, kardeşlerin babası eve dönüverdi.

Oğulları bir korku ve vicdan azabı aldı götürdü. Babalarını unutmuş olmanın acısı yüreklerine düştü. En çok da en büyük ve ikinci büyük oğlu korku almıştı.

Anne, olup biteni babalarına anlatınca, baba; “düşmanı yendik diye sevinirken, meğer o, cenk meydanından sıçrayıp, ocağımıza atlamış” dedi ve bütün oğullarını yanına çağırdı.

Hepsi boyunları bükük, babalarının önüne çıkınca, babaları en büyük oğlun yanına gitti. Büyük oğul babasının gazabına uğrayacağını düşünürken, babası, onun başını okşadı ve onu kucaklayarak sevdi. Bunun üzerine oğlun inmesi iyileşti. Gözyaşları içinde babasına sarıldı. Sonra babaları, teker teker hepsini sevmeye çağırdı. Hepsi babalarına sarıldı, babaları hepsini öpüp kokladı ve onlara dedi ki:

“Söyleyin bana oğullarım; en büyüklerinize en ağır işleri koştuysam, bu, aranızdan büyüklere karşı zorbalık etmeyi istediğimden midir, yoksa küçüklerin, büyüklerin yapacakları işi yapamayacak kadar küçük olduğundan mıdır?” Oğullar “ ikincisindendir” dediler. O zaman babaları tekrar konuştu: “ Söyleyin bana oğullarım, hepinizin annesi bir olduğu halde ve annenizin aşkı yüreğimi kavurup dururken, annenizden olma hanginize daha az sevgi gösteririm?” Oğullar: “hiçbirimize baba” dediler. O zaman babaları: “Söyleyin bana oğullarım, en büyük ağabeyinizi vekil tayin etmem, onu hepinizden daha fazla sevdiğimden ötürü müdür, yoksa gücüyle sizi kötülüklerden korusun, himaye etsin, ağabeyliğin gereklerini, babasından öğrendikleriyle yerine getirsin diye midir?” dedi. Oğullar hep bir ağızdan “ikincisinden ötürüdür” dediler.

“O halde” dedi babaları “ Benim sizleri idare edişime, sizlere buyruklar verişime bakıp, ‘reislik sadece buyruk vermektir’ diye size öğreten ben miyim?” Hepsi: “Hayır baba” dediler. İçlerinden en büyük oğul ve ikinci büyük oğul babalarının ayaklarına kapanıp, gözyaşları içinde teker teker “affet beni baba” dediler. Baba, iki oğlunu ayağa kaldırdı ve oğullarının hepsine dönüp dedi ki: “ Şimdi hepinizi affettim ve siz de benim affettiğim gibi birbirinizi affedin ama annenize yaptığınız zulmün affını da annenizden dileyin ve benim af dilendiğim gibi siz de af dilenin. Ben de annenizden af dileniyorum çünkü aranızdan en büyüğünüzü vekil tayin ederken, hiçbirinizin annenizin hakkını ayaklar altına alabileceğini düşünemedim. Analık hakkını çiğneyerek reislik yapılamayacağını size söylemedim”.

Ve hepsi birden babalarından, birbirlerinden ve annelerinden af dilendi. Anne de evlatlarına ve kocasına sarılarak: “ailemi bana vererek beni sevindiren varlığınız baki kalsın, siz de ümitsizliğe düşen varlığımı affedin” dedi. Böylece pişmanlıkları yuvalarını onardı ve bundan böyle o aile huzurla şereflendi.

Hikayemi anlattıktan sonra, hikayemi dinleyen çocuk, iç burukluğuyla; ” demek, çocuklarını bu kadar seven, hele çocuklarının anasına bu derece değer veren böyle babalar da var” dedi. “Evet” dedim; “böyle babalar da var”.