Altın Balık


Ortak noktamız deniz. Fakat sen, onu benden iyi tanırsın. Dibe dalmayı biliyorsun ve kolayca su üstüne çıkabiliyorsun. Bense bunu hiç denemedim. Açılmak bile bana yabancıyken, senin yüreğinin açıklıklarından sızmıştı sana deniz. Yine de ikimiz de aynı denizin balıklarıyız. Bu engin suların tadını çıkarmalıyız öyle değil mi? Yüzdüğümüzde birbirimizin dalgalarını kolayca kucaklayabiliriz değil mi? Başka sularda doğmuş olabiliriz. Yine de şimdi aynı denizdeyiz.

Levrek misin sen, yoksa sazan mı? Belki de hamsi! Lüfer olabilir misin? Ama tavada değiliz öyle değil mi? O zaman ne fark eder! Ağlara gelmeyen balıkların denizinde yüzerken, cinsimizin ne önemi var? Zaten ne sen ne de ben küçük balıkları avlamayız. Felsefemizde büyük balık küçük balığı yutmaz. Karınlarımız birbirini yiyerek doymaz bu denizde. Biz, bir düşüncesi, bir fikri olan balıklarız. 2 saniyeye kâinatı sığdırırız. Varsın dalgasını geçsin köpek balıkları. Biz o dalgayı da kucaklarız.

Canlarımız, ruhlarımıza emanet edilmişken, can derdiyle ruhlarımızı avlatacak bir oltaya takılacağımız yoktur. Sadece gönül oltasına takılırız ki o da hakikatin emriyledir. Varsın o oltada canımız da yansın, o emanet de üstümüzden alınsın. Bedenlerimiz, Hakkı gözetmeyen boğazların keskin kılçıkları olur icabında, o boğazlardan geçmeyiz.

Altın balık; bizim hikâyemiz: Diğer balıklar ona akıntıya karşı yüzmesi gerektiğini, aksi takdirde akıntının sonundaki cehennemde kavrulacağını söyleyip duruyordu. Hemen herkes, gücüyle övünüp, yüzgeçlerini akıntıya karşı çekiyordu. En güçlü de, akıntıya karşı en iyi yüzen sayılıyordu. Ne demişlerdi o hakir görülen, akıntının sonunu merak eden balığa? “ Ya ölü balıklar oraya gider, ya da balıkların en güçsüzleri. Bu yüzden akıntıya karşı diren”. “Hayır” dedi o. “Ben bu akıntının beni çektiği kadere razı olacağım.” Diğer balıklar şaşırdı: “Yani cehenneme mi gideceksin? Bu güzel, duru suyu bırakıp, kaynayan, fokurdayan suda yanmaya mı gideceksin?” O da cevap vermişti: “Bedenleriniz ölünce, muhakkak onun tarafından sürüklenir, gidersiniz. Yüzgeçlerimi, asla baş edemeyeceğim bu güce karşı yüzdürmek istemem. Üstelik sizin ‘o cehennemden, o karanlıktan kaçıyoruz’ deyip kulaç çırptığınız yerde, atalarımızın birçoğu, ağlara takılıp, karaya vurdular. Sizin en güçsüzlerin gittiği yer dediği, hakir gördüğü o yeri, gözlerimle, diriyken görmek isterim. Çünkü bu sulardaki bütün emekleriniz, eninde sonunda ya ağlara takılır ya da akıntıya kapılır” deyip, sonunda kendisini akıntıya bırakmakla kalmamış, sürüklediği yöne yüzgeç çırpmıştı. Karanlık suların içinde, ışığın boğulduğunu düşündürten korkular etrafını sarmışken, yüzmeye devam etti. En karanlık gecede kulaç çırptı ve bu gecenin tam ortasındayken bir nurun ateşiyle nar gibi kızardı önce, sonra pullarındaki acı, suyun içindeki güzelliğin ahengi ile zevke çaldı. Mest olmuştu. Gördüklerine şaştı kaldı. Balıkların balığı, cennet balığı, deryanın diğer balıklarıyla sıraya dizilmiş, onu bekliyordu.

Yunus; cennet suyunun, yani sonsuz hayatın bekçisi Yunus oradaydı: “ Ey korkusunu aşan, ölüm ve ateş sanılana atlayan balık, canken bu suya doğru kulaç çırpanlar canan olurlar, diriyken gelenler diri kalırlar” dedi. O hakir görülen balığın adını da değiştirdi, ona ‘Altın Balık’ adını verdi.

OROSPU



1

Sorular

Sorular; nefretimden damlar düşer varlığımdaki çamura,

Kulluktan isyan eden bir şeytanın ağzında, sorular!


Söyle!


Bir dinsize de gösterebilir misin yol?


Bir pezevengi bağışlayabilir misin?


Ve arka sokakların kabuk bağlamış karanlığında, bir orospuyu aydınlatabilir misin?

2

Çıtı pıtı yürüyüşüyle gece karanlığının içinde dans eden çekirgemdi o. Tek bir kişiye gönül vermez, herkesi severdi. Tek bir erkekle yetinmez, değişir, değiştirirdi. Yüreği, oyunu bilirdi. Oyalanıp eğlenirdi. Ondan güzel eğleneni gördüğümü de söyleyemem.

Hiç kimseye sahip değildi. Sahip olmayı sevmezdi. Severdi, sevdiği kadar bedenlerde gezerdi. Sonra tükendi dediği bedenden başka bir bedene sıçrar giderdi.

Güzelliğe hayrandı, en çok da kendi güzelliğine. Hayran bırakmayı da severdi. En yakışıklı erkekleri kendine tav eder, âşık olacakları safhada onları terk eder, giderdi. Erkeğini ağlattığında, “uçma vaktidir” derdi. Kısacası, ruhsuz ve narsis bedenlerden, gözyaşları içinde kalmış ruh var etmeyi severdi.

Yine de hemen herkes ona orospu derdi. Oysa o, onlara manayı verip, bedenden öteye götüren başöğretmendi.

Seçtiği erkekleri bilirdim. Benimle tanıştırırdı ilkin. “Dostum” derdi, “bu ‘Jelâtin Murat’”. Evet, tam da böyleydi o. Avına lakap takardı. Öyle yerdi. O erkekleri ruhsuz bulurdum hep. Mankenlik ajansının donuk ifadeleri: baby face’leriyle takılır dururdu çekirgem. Beden güzelliklerinden başka sunacak hiçbir şeyleri olmadığını düşündüğüm tipleri dolardı hayatına. Sonra da âşık olamadığı için yanardı. Çünkü ruhsuz mankenlere ruh katar, onları aşka atardı. Ve çekilip giderdi aradan, kabaca; tekmeyi basardı.

Ama geride kalanlar, anlardı. Anlardı dünyanın yaşanası ve ölünesi tek hakikatini. Gözlerindeki yaşların suladığı gönül bahçesinin en tatlı meyvesini tadarlardı. Çorak topraklarına su damlar, adam olmayanlar, dertleşecek âdem arardı.

Futbolla, arabalarla, seks muhabbetiyle kurulmuş ‘hayat’ları aşka çalardı, yutamazdı onları artık. Onlar da anlarlardı.

Anlarlardı ama tek bir şey anlaşılmazdı: Jalenin orospu değil Jale olduğu.
Ona bunu diyenler de bilirlerdi ki, bu orospu, hayatlarının önlerine dikilen aynaydı. Bu yüzden gözlerine yaş düşerdi. Ne yazık, onlar da ‘beden’ değillerdi. Bunu öğrendiklerinde, aynada yiterler, aşkın acısını kabullenmemek adına ona ‘orospu’ derlerdi.

Oysa o sadece jaleydi. Âşık değildi. Aşkı aradı. Ama kendisine âşık ettiği erkeklere hayat bahşederken, kendisini aşktan ederdi.

Sonra bir şey öğrendim...

Jale âşıkmış. Hem de herkese, her şeye değil…

Önüme serdiği erkek arkadaşlarıyla başımı döndürmek isteyen, sevdiğini söyleyemeyecek, küçük bir kız çocuğu gibi söyleyememeyi türlü şekillere sokup, kalıplara dökecek kadar bana âşıkmış.

Bana, seni seviyorum diyemeyecek kadar âşıkmış.

Beni aldatacak kadar bana âşıkmış.

Ve daha kötüsünü de biliyorum artık:

Ben de ona âşıkmışım.

Şimdi ona öfkeyle OROSPU diyecek kadar hem de.

BULGARİSTAN’IN KÖŞE TAŞI



Komünist dönemin faşizan Todor Jivkov’unun korumalığından, Bulgaristan Başbakanlığına sıçrayan Boyko Borisov, misyonunu kimden devraldığını da gelir gelmez açığa vurdu. Irkçı ATAKA partisinin, 'Osmanlı döneminde Bulgarlara soykırım yapıldığı ve bu yüzden ulusal bir anma günü uygulanması gerektiği' talebine “Bulgarlara soykırım yapıldığına ben de inanıyorum. Soykırımı anma gününe destek verebilirim” diyerek karşılık veren Borisov, tarihi misyonun dayanağını da işaret etti.

Osmanlı’nın -yuvarlak hesap-500 yıllık hâkimiyeti karşısında, bu iddia, elbette ki bir ‘inanç’ meselesinden başka bir şey olamaz. Zira realitede, 500 senelik dönemin, herhangi bir noktasında- bu nokta isterse Osmanlının son dönemine denk gelsin-Osmanlının, intikam duygularıyla beslenen bir insan gibi hareket etmesinden itibaren, Bulgarlara ait tarihin, Sümerlerinkinden ayrılamayacak kadar, ‘kaybolmuş kavimler’ tarihine dönüşebileceğini, az çok mürekkep yalamış herkes öngörebilir.

Ama tarihlerini ve varlıklarını-çıkarları gereği- Türk ve Müslüman düşmanlığı üzerine kurgulamış olanlar, bunu öngörmemelidir. Kin ve nefret yaygınlaştırılmalı ve halk, kin ve nefret üzerinden kendisini tanımlamaya devam etmelidir.

İstatistikler göstermektedir ki, dünyada nüfusu en hızlı azalan ülke Bulgaristan’dır. Bulgaristan içerisinde, nüfusu en fazla azalan etnik topluluk ise ‘etnik Bulgar topluluğudur’. Bulgar milliyetçileri, soykırımlarının kaynağını, bizzat kendi yaşam biçimlerinde arasalar, milli varlıklarını korumanın yolunu da bulabilirler.

Bütün bunlar yaşanadursun, geçtiğimiz günlerde, görünüşte oldukça absürt bir vaka, ırkçıların –nedense- görmezden geldikleri 1989 öncesi gerçeğe de yeniden işaret etmiş oldu.

Önce, 9 Ağustos 2009 tarihli SABAH gazetesinin manşetine bakalım:

“Tarihi Komedi: Bulgar arkeoloji profesörünün 1500 yıllık antik bir yolu keşfettiğine kanıt gösterdiği tarihi taştaki yazı Çoban Niyazi’ye ait çıktı.”

Haberin detayı şöyle:

“Bulgaristan’ın Kırcaali kentinde, geçen hafta, Profesör Nikolay Ovçarov, ‘Perperikon antik kenti’nde yeni bir ‘antik yol’ kalıntısı bulduklarını açıkladı. Prof. Ovçarov, gazetecilere kanıt olarak M.S 4. Veya 6. Yüzyıllara ait olduğunu söylediği bir taşı gösterdi ve üzerindeki yazının kentin aldığı isimlerden biri olabileceğini belirtti. Yazıyı Türkçeye benzeten muhabiri de Profesör “Biz çözemedik sen nasıl çözdün?” diye azarladı.

‘Tarihi buluş’, Bulgar basınında geniş yer alırken, Kırcaalide yayımlanan ‘Yeni Hayat’ın Türk editörü, taşın üzerinde ‘Niyazi Kazım’ yazdığını gördü. Araştırmalar sonucu yazıyı 1989’da Türkiye’ye göç eden çoban Niyazi Kazım’ın yazdığı belirlendi.”

Antik kent arama sevdasının, gelip 'Etnikçi Bulgarlar'ın ‘1989 Kültür Soykırımı’nı örtmek için severek kullandıkları terim olan “Büyük Gezi”ye işaret etmesi, yakın zaman önce Bulgaristan Türklerine, Pomaklara ve Çingenelere yaptıkları vahşeti görmek istemeyenlerin ayağına çelme takmış oldu.

Todor Jivkov’un mirasını üstlenecek ideolojik bir parti, faşizanca gayret ederse, orada 20 sene içerisinde oluşturulmuş bir ‘antik kent’ de yaratabilir belki. O buldukları taş da, camiler yıkıldıktan, azınlıklara dair ne varsa talan edildikten, taş taş üstünde kalmadıktan sonra, neden bir zamanlar burada hüküm sürmüş büyük bir uygarlığın ufak bir işareti olmasın? Bulgar faşizan gruplar, bunu çoktan düşünmüştür sanırım.

Taşın üzerine kazınmış ‘Niyazi Kazım’, ‘Büyük Gezi’ de Türkiye’ye sığınmış, Bulgaristan’dan-can, mal ve manevi varlığından şüphe ederek- kaçmak zorunda kalmış bir çobanın nazarında, kendi ayıplarını örtmenin yolunu, katlettikleri insanları ‘soykırımcı’ olarak göstermekte bulanların ayağına çelme takıyor. Bu adın nakşedildiği taş, etnik temizlik çabası içerisine girenleri deviren, kayıp köşe taşı olmasın sakın?

VAR OLUŞTA ERKEK ve KADIN FORMLARI


1

Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki irtibatın adı olan aşk, doğmak için aradığı nesneyi nihayet bulmuştur; Bu nesne, tanrısal tezahürlere olabilecek en geniş spektrumda yol açabilen insan bedenidir.

Bütün kasları –eğitilerek-ortaya çıkmış erkek bedeni ise, tanrısal gücün yeryüzündeki en doğrudan tezahürüdür. Böyle bir beden karşısında doğan ilgi, bu gücün ve güzelliğin aynı zamanda ‘erdem ve soyluluk’ barındırdığı yanılsamasıyla doludur. Böyle bir beden, insan gözüne en hoş gelen yüz hatlarıyla da donatılmaya görsün, işte o zaman aşk, bu bedenin cazibesine düşen kişinin gönlüne, o kişinin gönül bahçesini nasıl işlediğine, onun toprağını nasıl kullandığına bağlı olarak, tohumlarını da bırakır. Sırf bu yüzden, kadınlar için iffet, aşka ulaşmada engelleri kaldıran bir vasıtadır. Toprağın (bedenin) verimli kullanımı, aşkın ilahi veçhesiyle doğmasını sağlar; İffetsiz erkeği de, kadının temsil ettiği iffetin elinde, tanrısal güzelliğine uygun bir biçimde yoğurarak pişirir. Ham erkek böyle olgunlaşır.

Peki ya kadın? Onun güzelliği tanrısal olanın doğrudan tezahürü değil midir?

Kadın ve erkek, bedensel varlıklarıyla doğurdukları ilgiyi, bütün şartlar oluştuğunda, göksel bir irtibata aracı kılarlar. Bu aracılıkta kadının ve erkeğin aşka ulaştırıcı yolları farklıdır.

Potansiyel olarak kadın bedeni, mutlak gücün naif ve zarif yönünü yansıtarak göz doldurur. O, tanrısal olanın rahmetine tekabül edebilecek bir potansiyelle var olur. Bedensel narinliği, gücün işlenebilirliğine ve kaba formundan sıyrılarak, yumuşak görünen bir form içerisinde de en ihtişamlı bir biçimde var olabileceğine işaret eder.

Kadın, gücün işlenmiş halidir.

Diyebiliriz ki, kadın tümden gelir, erkek tüme gider.

Kadın, var oluşu ile erkeği gücün narin tarafına çekmeye çalışan bir öğretmeni andırmaktadır. Sanki onun beşeri varlığı, erkeğin bedeninde en doğrudan bir biçimde ortaya çıkan fiziksel gücün ve ham güzelliğin işlenerek nelere tekabül edebileceğini göstermek ister gibidir.

Ama öbür tarafta kadın formunun içerisinde var olan ruhun da erkek bedeninden öğrenecekleri vardır. Bunlardan biri, sahiplenme ve güç tutkusunun bencillikle harmanlanmasına mani olabilmektir. Şüphesiz burada bahsetmek istediğim şey erkekte de doğabilen fizyonomiyle ancak dolaylı bir ilgisi olan psikolojik bir kıskançlık durumu değil, bedensel yapıdan kaynaklanan genel bir statükodur. Yoksa erkek kıskançlığının da en az kadın kıskançlığı kadar etkin olabildiğine ve kimi zaman kadın kıskançlığını da aşabilecek ölçülere ulaşabildiğine şahit olabilmekteyiz. Fakat bu kıskançlık durumuna rağmen erkek, kadının aksine, eşini kolayca aldatabilecek eğilimler içerisine girebilir. İşte bu bedensel bir statükodur. Bir veçhesiyle penisseldir.

Kadın, her ne kadar doğurgansa da, bir kadının edinebileceği çocuk sayısı bir erkeğin edinebileceği çocuk sayısına asla erişemez. Sırf bu durum bile, kadın formunun –doğurganlığı ve çocuk edinmede erkeğe oranla daha sınırlı bir forma sahip olması-daha sahiplenici ve-potansiyel olarak-daha iffetli olabilen varlığına bir gönderme gibi durmaktadır.

Kadınlar arası dostluğun zorluğu, kadınların kendi aralarındaki haset ve kıskançlığın erkeklerle kıyaslanamayacak oranda zuhur etmesi, rahmani özelliklerle donatılmış kadının zamanla bu özelliğini çok kısıtlı bir çevreyle ve kandaşlık ilişkisi içerisinde devşirip, bencilleştirmesi ve kısıtlamasının sonucudur.

2

Dinsel metinleri mitsel birer öykü olarak kabul etsek bile, ilk insanın erkek formunda yaratıldığını ve bu şekliyle Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğunu dile getiren bütün bu öyküler, erkeği, tanrısal yansımanın ilk formu olarak kabul ederler.

Bu öyküler, feminist akımın birçok temsilcisinin iddia ettiği gibi, kadın düşmanı yahut kadını ikinci sınıf bir yaratık olarak gören toplumların kendi varlıklarını meşrulaştırmak için uydurdukları masallar mıdır? Yoksa bu ‘mitosların’ anlatmak istediği şey, özsel bir durumdan mı kaynaklanmaktadır?

Ben, bu çalışmamda düşüncelerimi kendi öznel deneyimlerimle harmanlayarak yansıtmak istiyorum. Bunu yaptığımda da, erkeğin, ham bir form olarak doğada var olduğu, beceri ve iradesini-iyi ya da kötü bir biçimde- kadının varlığı ile şekillendirebildiğini düşünmekten alı koyamıyorum kendimi.

Her erkek ilk şeklini bir kadının elinden alır. Ve kadın hiçbir zaman bir erkeğin elinde şekillenmez. Erkek ancak kadının önüne deneyimlerini döker ve kadın, bunlardan istediklerini seçer.

Erkek, katışıksız gücün temsilcisi olarak gerçekten tanrıya benzeyişte ilksel bir rol oynar. Ona baktığımda, çocuksu coşkunluğu yok edilememiş ham bir form görüyorum. Oysa kadın, ilk zamanlardan beri, savruk yaşayabilecek ve çocuksu coşkunluğunu olduğu gibi yansıtabilecek özelliklerini, büründüğü bedenin etkisiyle, içgüdüsel bir biçimde kontrol etme eğilimi içerisine girer. Muhakkak ki çocukluğunu yitirmez fakat o, hayatının, başıboş etkileri kontrol etmek ile iç içe olduğunu sezinleyen yapısı ile var oluşun halleri karşısında temkinli olmayı öğrenmiştir. O, koruyucu ve kollayıcıdır. Rahim sahibidir. İçe dönüktür. Vajinaldir.

Erkeğe gelince; başıboş etkilerin peşinden sürüklenmek onun kendine özgü doğasıdır. Penis dışarıya uzanmak isteyen bir çıkıntıdır. Önce dışsaldır ve ancak bu dışsallıktan sonra içsel olabilir. Erkek, büyük bir merak duygusuyla bu etkileri anlamak için onların içerisine girmekten çekinmez. Başıboş etkileri kontrol etmekten çok, onları gözlemlemek ve belki de onlara kapılmak doğasının belirgin yönüdür.

Ama tabiat ona, kapılacağı en büyük bedensel etki olarak- istisnalar bir kenara- kadın formunu seçmiştir. Demek ki, erkeğin dışsallığını içselleştirebilmek de, büyük ölçüde kadının elindedir.

Kadının içgüdüsel olarak bildiğini erkek deneyimlemek ister. Bu bakımdan o, ya mutlak bir biçimde mahvolur yahut mutlak bir biçimde kurtuluşa erer.

Ama mahvolan erkekler, kollayıcı özelliğini yitiren kadınların çoğalmasıyla çoğalır.

Onu tanrısal olanla bu kadar irtibat içerisine sokan durum da bu veçheden kaynaklanmaktadır. Kadın, içgüdüsel bilgilerini deneyimlemediği sürece, içgüdülerinin kenarında bir şüpheyi de barındıracak ve bu şüphe, onun içgüdülerini sakatlayacaktır. Oysa erkek, deneyimimin ortasına balıklama atlamakta hiçbir mahzur görmez ve eğer gerçekten deyimlerini biriktirir ve yüreğine kazırsa, onun için tanrısal öze yaklaşmak kolaylaşır.Bütün bu özellikler ona fizyolojisi ve fizyonomisi tarafından verilmiştir. Gücü fizyolojik bakımdan ham ya da ilksel olarak yansıtmakta kadın fizyolojisinden farklı olan erkek fizyolojisi, erkeğin, vücudunda tezahürlerini gördüğü güce de güvenerek, ergenlik döneminden itibaren, orta yaşına kadar ölümsüzlüğü yakalamışçasına hareket etmesini sağlamıştır. Bu durum onun cazibesini arttırır. Ve bu hareket tarzı, var oluşun hallerini deneyimlemekte, erkeğe, kadından daha fazla cesaret vermiştir.

Ama gök, kadına hiç de kapanmış değildir. Kadın erkeğin bütün deneyimlerini içselleştirebilmedeki marifetiyle, gök’ün aşkınlığına şaşırtıcı bir hızla yükselebilir. Onu gökle irtibatlandıracak şey, bir erkeğin bütün deneyimlerini içselleştirebilecek kadar-ki bu onun rahimsel bir özelliğidir-, kendisini ona verebilmesi ama öbür taraftan kadın fizyonomisinin ona sunduklarını bertaraf etmemesidir. Bu durumda kadın aşkı doğurabilecek kıvama gelir.

Aşk erkeğin başını döndürürken, kadını çoktan hakikat sofrasının ziyafetine taşımıştır. Aşk, erkeği hakikate ancak yaklaştırabilirken, kadını direkt göğe ulaştırır. Ve ancak göğe ulaşmış bir kadın, bir erkeği, deneyimin riskinden azat ederek kanatlandırabilir.