1Bilginin yakalanamaz uçuculuğu; işte en sonunda karşılaşacağımız Gerçek. Nesnel olanın tosladığı asıl realite işte bu. Yaşamsal kurallarımızı koyarken dikkat etmediğimiz bu durum, hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük illetine yakalanmakta bize yardımcı olmuyor muydu?
Rasyonel doğruların irasyonalitesini keşfettiğimiz bu çağda, içimizi oyan belirsizlik karşısındaki çaresizliğimiz eşlik etmekte şimdi bize.Ne yazık! Elimize aldığımız hemen hemen her şey bir müddet sonra buharlaşıveriyormuş!
Oysa 18. Ve 19. yüzyılın bilgi teorilerinde, aşınmaz olduğu iddia edilen keskin sınırlar vaad edilmişti bize. Hepsi de şimdi gazımsı bir nitelikte gözden kayboluverdi. Postmodernizm, bilimin çelişkili ifadeleri, ‘Doğa Bilimleri’nin sadece inşa etmediğini, imha da edebildiğini tecrübe etmemiz sonucunda yükseldikçe yükseldi karşımızda.“Nietzsche haklıymış!” Duymadığımız bir vargı değil bu. Akıl, en sonunda kendisini de inkâr etmeliydi! Peki, şimdi ne olacak?Hakikat hiçbir zaman gözlerimizle görüp, ellerimizle dokunulamayacak kadar uçucuysa, ne olacak? Evrensel bir ahlak yasasını aramaktan çoktan vaz mı geçmeliydik zaten? Her şey aynı zamanda doğru ve aynı zamanda yanlışsa, ne tanrıyı ne şeytanı, ne karmaşığı, ne basiti olduğu gibi algılayamıyorsak, hakikati ebediyen kaybetmiş bir var oluş şeklimiz varsa, Foucault’un dediği gibi aslında zaten her şey yorumsa, ne olacak?2Şimdi kısa süreliğine bu soruları bir kenarda tutmak istiyorum. Çünkü yaşam beni çağırıyor yine. Hakikatin kavranılmazlığı ya da kavranılabilirliği meselesini göz ardı ettiğim bir “an”a doğru ilerliyorum. Yaşamak istiyorum. Derinden bir istenç beni bu yaşıma kadar yaşattı. Bu yaşıma kadar yemeyi, içmeyi ve daha birçok edimi yineledim. Ölümün kaçınılmaz içiciliğine karşın, uçucu hayatım ölümün kasesine düşecek bir damla olmadan, henüz gaz halindeyken, bir çok âleme dalmak istedim. Oysa ölümün önünde çoktan ölmüş bir yazar için kısacık yaşam arzusundan bahsetmek ve ona yapışmak ne trajik. Ama Gerçek. Nedir öyleyse bizi yaşatan?Anlamsızlıkla yoğrulduğumuz anlarda dahi bizi toprağın üstünde tutacak kadar yoğun olan içimizde, nedir?Onu kokladım ben. Kendi üzerimde hem de; İSTENÇ; Ben olmayan BEN o. Kâinatı bir arada tutan öz.Hayatımı madem her halükarda ele almış durumdalar, bu ikili üzerine kurmak istiyorum; BİLGİ ve İSTENÇ.Hiçbir zaman kendini bilmek istemeyen ve bilinmek istemeyen bilginin istenci. İşte Evrenim bundan ibaret. Peki, bu yalnız benim evrenim mi? Bilemiyorum. Fakat Evrenin Sırrını aklı aşan bir Bilinmezliğin üstüne kuracağından içsel olarak eminim.Tasarım evrensel olabilir. Olmaya da bilir. Ama bütün kati tasarımların, bir başka paradigmada eritildiği göz önünde bulundurulacak olursa, tasarımım sadece benim tasarım olması ya da evrensel olmasının ne önemi var? Önemli olan onu içsel olarak doğrulamak. Ben doğrulayabiliyorum. Hepsi bu.3Gözlerimin önünde bilginin kendisini bilmemesi canlanıp duruyor. Bu ne anlama geliyor? Bilgi, kendisini işaret eden bütün parmakları yadsıyor. O sadece keşfedilebilir ama kendisini keşfetmez. Bu yüzden de sonsuz defa keşfedilse bile gerçekte asla keşfedilemez. Demek ki amaç değil. O, nihayet değil. Bilgi, var olan ve var olmayan göz önünde bulundurulursa, anlayacağız ki Bilinmez olmaya mecbur kalacaktır. O yüzden asla nihayet değildir. Parçada her şeyi bildiğimizi iddia edebiliyorken, bütünselde bilinmezliğe tosluyoruz. Demek ki ‘hakikat’ bilmenin ötesinde.
Ama bir de Gerçek var. Yaşamın kuralı olan Gerçek. Gerçek, bütün değişkenliğine rağmen, onun üzerinden edindiğimiz bulgulardan dünyada istifade edebildiğimiz materyaller sunar bize. Gerçek, dünyasal varlığımıza uygun koşullarda yaşamamız için bir fırsat olarak vardır.Nihayetinde o da değişkendir ama ondan edindiklerimiz sayesinde hakikate yaklaşma ya da hakikatten uzaklaşma adımını attırabilir bize.Eğer Gerçek[ler] bizi evrensel bilinmezliği ve ‘bütünsel bilgi’yi daha fazla göz önünde bulundurmaya sürükleyecek mahiyetteyse, aydınlatıyor, aksi durumda ise gözümüzü gönlümüzü karartıyor.4Dinler de bu Gerçek doğrultusunda parlıyor ve yine bu Gerçek doğrultusunda yozlaşıyor. Hakikat, somuta indirgenebilecek bir Gerçek olarak algılanmaya başladığı andan itibaren o dinin özünden uçup gidiyor. Onu bir nehir olarak düşlersek bu durumda, kuruyor yani. Bizler de nehrin kupkuru, taşlı topraklı yatağını kutsuyoruz zavallılığımızla hakikat diye.5Peki, bilginin -insan üzerinden- istenci nedir?6Küresel dünyamızda karesel ideolojilerimizle yönetiliyoruz. Yıkımlar karşısında çare olarak öne sürdüğümüz bütün ideolojiler, yıkımı da kendi içerisinde barındırır oysa. Bu gerçek kadim zamanlardan beri bilinir. Yine de kendimizi belirsizliğin tedirginliğinde var etmektense, kati sınırların uyandırdığı güven duygusunun içinde var etmeyi yeğleriz. Sınırlar ne zaman gözümüzün seçemeyeceği derecede belirsizleşmeye başlasa, o zamanlar yeni sınır taşlarını belirlemek isteyen bir fikir de doğum sancılarını çektirmeye başlar onu doğuracaklara. Bu çok doğaldır ve insan doğasının yaratısıdır aynı zamanda. Sorun, yeni sınırları tarif etmek için beynimizde üremeye başlayan fikirler değildir. Sorun, bu fikirlerin öncülüğünde bir yapılanmaya da girişmek değildir, sorun, bu fikirlerin çareyi arayan dünyada, alelacele bir nihayet olarak kabul görmesi; izm’e dönüşmesidir.O zaman, bir taassubu yıkmak adına doğan fikrin kendisi-materyalist olsun, metafizik olsun- dokunulmaz bir kutsiyete bürünür. İstibdat yıkılır ama sadece yeni fikrin istibdada dönüşmesi süresince: Çarlık rejiminin bir anda yıkılıp, devletin Sovyetler Birliği’ne dönüşmesi ve bu isyanın Rus Devrimi adını alması karşısında, Ukrayna’da, Kronştad’ta yeni iktidara kara bayrak açan on binlerce anarşistin kıyıma uğramasında görülebileceği gibi, yeni fikir, iktidar koltuğuna oturur oturmaz, -duruma göre- kendisini ağır ya da hızlı bir biçimde ele geçirecek istibdat hastalığına yakalanır.7İstibdat gerçeğine rağmen, bir kural işlemeye devam ede durur: Zamanı geldiğinde, Marx'ın vakti zamanında söylediği gibi; katı olan her şey buharlaşır (kendi adına yaratılan izme bir gönderme daha). Fakat bu durum, katı hiçbir şey inşa etmememizi mi salık verir? İnsanoğlunun inşa edeceği her şeyde bir katılık olacaktır. Bu gerçekten kaçamayız. Fakat bu gerçekle birlikte katı olan her şeyin buharlaştığını da göz önünde bulundurursak, inşa edeciğimiz yapıların, buharlaşma etkenini göz önünde bulundurarak inşa edilmesinin, bir şeyi hangi şartlar altında ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olarak kabul ettiğimizin de açıklıkla dile getirilmesinin zeminini oluşturacağından, daha işlevsel olacağını rahatlıkla öngörebiliriz.8O yüzden, kas katı görünen her fikrimin, bilginin istencini yoklaya durmuş varlığımın bir parçası olduğunu unutmanızı istemem. Katı fikirlerimin, şimdiki modern düzene -ve onun postişini moderne- baş kaldıran bir kılıç olduğunu düşünmenizi isterim ki bu kılıç, vazifesini tamamlandığında ya da amacını aştığında-insani zaaflarımdan ötürü sık sık aşabilir- kırılabilsin.9Elbette ki Bilginin yakalanamazlığı karşısında, küskün başların nihilizmi yayılabilir. Gerçekler hakikati yakalamaya yetmiyorsa, insanoğlu bütün gerçeklere sırtını çevirip, hakikatin tamamını yadsıyabilir, bütün bunlar onun gözünde cilveli bir oyuna dönüşüp, bilgisizlik bilgiye, cehalet erdeme tercih edilebilir.İşin aslı, insanoğlu bu tercihi farkında olmadan da gerçekleştirmiş olabilir.Öte yandan bilinçli bir bilgi istencinden sonra da var oluşun doğası gereği cehalet peşimizi mutlak olarak bırakmayacaktır.Dünyanın bugünkü hali bu durumdan çok mu farksız? Erdem ve cehalet, bilgi ve bilgisizlik, akıl ve akıl dışılık o kadar iç içe girmiş ki, bütün akılcı söylemlerin altından akıldışının alaycı tebessümü, bilginin yolunda bilgisizliğin temelleri belirebiliyor. Haklı olan kim? Suçlu olan kim? Belirsiz.Oysa yadsınamaz belirsizliğin de bir amacı vardır. Bu amaç doğrultusunda ona yaklaşıldığında o, anlamsızlığı doğurmaktan vazgeçecektir. Mutlak bilgiye dünyasal bir materyalle ulaşamayacağımızı kabul etmemiz demek, neden bütün temellerin yadsınması, her şeyin anlamsızlaşmasını doğursun ki? İstenç, insanoğlunu onun kendi var oluşundan beri bilgiyi aramaya sevk etmiş, bu macera, -iyi olsun kötü olsun-insana muktedir olduğu potansiyel vasıflarını açımlama imkânını sunmuştur. Bilgi her zaman eksik kalmış, fakat o haliyle bile, insan kavrayışına ve dimağsına algı alanını genişletecek tohumlarını da atmıştır.İnsan, bugün aklının sınırlarında dolaşmaktaysa, akıl dışına bu kadar yaklaşmış bulunmaktaysa,-varlığını en uğursuz bir biçimde gerçekleştirerek-doğal değil, denetlenen modern deliliğin- çok isabetli kullanımıyla ‘ruh hastalığının’- vadisinde bir modern akıl hastanesini kurduktan sonra kendisini oraya tıkıp yaşatmaktaysa, bu şüphesiz bilginin niteliği üzerindeki tartışmalardan da kaynaklanmaktadır. Fakat bilgi vardır. Soyut gerçekliğinin somut birkaç parçası ile var oluşumuza yansımış olarak vardır. Ay’ın dünyadan görebildiğimiz yüzü olarak vardır. Bu ilişki biçimi onun algılanışını karmaşıklaştırır. O, eksik algılanışı ile hatayı, cehaleti de yanında taşır.O halde Bilgi, dünyaya değen ama kendisini tamamıyla dünyaya bırakmayan uzuvları ile neye işaret eder? Yeniden sorumuza geri dönüyoruz o zaman:Bilginin istenci nedir?
Sevgili Günlüğüm. (Başlık böyle kalsın ayol)
Saat 01.15
Jartiyerimi giyindim. Görünümüm; Türkiye Cumhuriyetinin standartlarına uymayacak ölçüde kışkırtıcı. Ölçüsüz diyebiliriz. Elimde Nişantaşı’ndaki bir mağazadan aldığım çantamla bir zamanlar üzerinde çokça çalıştığım şık ve dişi adımlarımla Harbiye Caddesinin kenarlarında arzı endam ettim yine. Bu halim için 20. yüzyıl başlarındaki sosyete hanımlarının gecelik kıyafetiyle sokaklardayım denilebilir. Küçük orospu rolümü iyi oynamaya kararlıyım. Bi saniye, birileri yaklaşıyor…
Saat 01.23
Gelenler civelek oğlanlar… Benden daha hanımlar ayol. ‘Naber yavrum’ dedi biri olabilecek en erkeksi sesiyle. Ama yemezler. Amaçları sadece eğlenmek. Aklı sıra t.şak geçecekler. ‘Gel gel bi dalgamızı geçelim’ dediğini duyuverdim bunların aralarından birinin. S.mek istiyorlarmış. ‘Ayy’ dedim, ‘ben sizi s.miyim şimdi. Gidin başımdan.’ Tam caddenin karşısında arkadaşım Ayla da olduğu için, bu kadar cesurane davrandım. Korkup kaçtı yavrucaklar. Er-kek-çik-lerim benim.
Ah sevgili halkımızın ‘erkek kesimleri’, biz aşağılıkların ve bayağılıkların insanlarına kendi günahlarını da yüklemek için F1 yarışındaki pilotlar gibi yırtınıyorlar. Sonra da bize yükledikleri bütün günahlarını unutup, bizi orospuluğun kraliçeleri ilan ediyorlar ayol. Ay biri daha geliyo, defterime not aldığımı gördü. Yazar bir dönme ilgisini çekti sanırım. Laf Atıyo…
Saat 01.42
Parada anlaşamadık. Üçün beşin hesabını yapıyo pezevenk. Sonra küfretti, anama. Ama alışığız biz. Her zaman edilir bizim anacığımıza en ağır küfürler. Gerçi anacığım da red etti beni. Kabul etmedi, ama anlayabiliyorum anamı. Milletin yüzüne nasıl bakabilir benim gibi bir pislik yüzünden? Anam affet beni. Sana dünyanın en beter küfürlerinin edilmesine yol açan aşağılık varlığımı affet. Bunca küfürden sonra sinirlendim, ‘bu parayla değil s.mek, s.lmen bile mümkün değil’ dedim pezevenge. Bi kahkaha patlattım inadına.
İçim darmadağın oldu ama yine. Adam korkup kaçtı. Tam gaz kayboldu ufuktan. Fakat içimden bir şeyleri ezip gitti pezevenk. İnsan olarak doğmak isteyen bi şeyi ezdi gitti. Anama küfretti orospu çocuğu. Ne oldu bak, ben de onun anasına küfrediyorum işte! Neler oldu bak!
Ayy, niye şimdi bu kadar sinirlendim ki? Daha önce de böyle küfürler edenleri duymazdan gelmiş hatta en olmaz küfürleri edenlerle, önerdikleri yüklü paranın karşılığında yatmıştım. Hayır, hayır, yosmalığım ölmemeli. Aç kalmamalıyım! İçimdeki orospu ölüyor mu yoksa ayol? Kendine gel Banu! Aç mı kalacaksın? İnadına daha fazla kazan, garantiye al kendini. Senin onlardan neyin eksik?
Ah, sahi fazlam var, kopasıca!
O fazlalığımı red ettiğim için başıma geliyo ya bunlar. Ayy, döndük diye nerdeyse bütün dünya 24 saat dönüp durduğunu unuturcasına, becerecek bizi. İyi ki döndük! Ayy, Banu! Seks uğruna dönmedin mi? Al sana seks!
Gözlerim doluyo günlüğüm, ya da geceliğim diye mi seslenmeliyim sana! Bir geceliğim! Hal bu ki ölümüne sevmiştim. İntihar etmiştim. Hayat inadına yaşattı. İnadına yaşıycam dedim ben de! Seni ölümüne sevmemiş miydim lan! Kendimi bile seninle sevmeye başlamamış mıydım? Bana güzel sözler, aşk sözcükleri fısıldamamış mıydın? Adını anmak istemediğim Kahpe!
Ne oldum bak! Kadın, güzeller güzeli, hanım hanımcık bir kadın, edepli, cilveli, işveli bir kadın olacaktım ben; kibar, hisli, duygulu. Erkek görünümümde olduğundan daha kaba oysa ruhum şimdi.
Orospuluğuma sevin günahını yüklendiğim dünya, ezildiğim aşk!
Gözyaşlarımı gizlemeliyim. Makyaj çantamla işim var sevgili gecelik!
Saat 02.02
Biri geldi, fiyatta anlaştık. Bu gecelik bu kadar.
1Cumartesi Anneleri’nin haklı nümayişine katıldığım günün akşamında yazdığım ‘Ey Devlet’ adlı yazımda külli duygusal bir dil kullanmış olduğumu söylememe rağmen Kaçak kova’nın eleştirileri, yazının devleti olumlayıp olumlamadığı noktasında kilitlendi.Eleştiri şu kıvamdaydı: Yazı, devletle ilgili bunca eleştirisine rağmen, devleti yine insanın üzerinde tutarak, olası devlet despotizmine öyle ya da böyle pirim vermiş oluyordu. Devlet ne ‘Ana’, ne ‘Baba’ olmalıydı. Rasyonel ele alınmalı, İnsanın en temel özelliklerine ihtiyaç verecek basit bir yapı olarak düşünülmeliydi. Bu anlamda benim yazım bunu yapmıyordu. Devleti eleştirse bile, ona bir çeşit kutsiyet atfetmeye devam ediyordu.Elbette ki mevzuun ‘politik’liği su götürmüyor ama bu yazıyı o kadar duygusal bir mahiyette ele almıştım ki, -şimdi bu düşüncem bana dahi çok safça gelse de-onun yine külliyen politik bir platforma çekileceğini pek de düşünmemiştim. İçerisinde bulunduğum ruh halini entelektüel bir çabaya girmeden yansıtıvermiştim.Ama bu ruh hali, devlet konusundaki düşüncelerimi ele mi vermişti?Aslında pek de teorisini kurmadığım bu konu, gerek Cüneyt’in gerekse Kaçak Kova’nın yazı üzerindeki eleştirilerinin akabinde, gerçekten hangi tarafta yer aldığımı kapsamlı bir biçimde irdelememe, kendimi de eleştirmeme yol açtı.Nedense Kaçak Kova’nın eleştirilerinin ardından aklıma ilkin şu geldi “ Platon’un özellikle Sokrates’i aşk konusunda konuşturduğu metinlerinden etkilenerek, tam bir Plâtoncu olup çıkmış mıydım? Onun Devlet anlayışını da mı savunur olmuştum?” Ardından ikincil olarak Farabi’nin El medinet’t-ül Fazıla adlı eseri aklımda uyanıverdi.Sonra da John Lennon’un devletleri ve dinleri ortadan kaldıran ‘İmagine’ adlı parçası, diğer düşünceleri dağıtıverdi. Bir an, John Lennon’un şarkıyı söylerkenki dingin ifadesini aklıma getirdim. Eğer dinler ve devletler ortadan kalktığında herkes John Lennon gibi dingin olabilecekse, ne güzel olacaktı!Herkesin dinsiz (vurguyu tanrıtanımaz manasında kullanmadım, tabi dileyen o manada da ele alabilir) ve devletsiz bir biçimde yaşadığı bir dönem, peygamberlere, liderlere ihtiyaç olmayan bir bilinç macerasının akabinde neden mümkün olmasın? Gerçekten de insan bilincini, kendi varlığını mümkün olabilecek en ileri seviyede idrak edebilecek bir noktaya getirir ve o noktaya varmayı kapsamlı bir tür eğitimle, hemen hemen herkese başartabilirsek, bu neden mümkün olmasın? Bir aralar elime geçen dini bir kitapta şu yazıyordu “ Bir zamanlar peygamberlere gerek yoktu çünkü herkes peygamberce yaşam sürüyordu.” Tabi bu tabiri illa dinsel anlamda ele almaya da gerek yok;“En kalıcı ve yaygın söylencelerden birine göre, bir zamanlar, huzurun ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir Altın Çağ vardı; sonra bir şey oldu ve bu saf ve hoş yaşam ortadan kalkarak yerini sıkıntılara ve acılara bıraktı. İsmi Aden ve ya her ne olursa olsun, burası eski avcı-toplayıcı atalarımızın yaşadığı yerdi ve düş kırıklığına uğramış toprak işçilerinin yitik özgürlüklerine ve rahatlarına olan özlemini ifade etmektedir. ( John Zerzan, Gelecekteki İlkel, , Kaos yayınları, 2. Baskı, İstanbul, Ekim 2004, s. 25)”Modern toplumumuzun beşiğinden bakınca avcı-toplayıcı atalarımızın hayatı gerçekten de ‘yeryüzü cenneti’ kavramını anımsatır:“Tayland’ın batısındaki Andaman adası yerlileri lidersizdirler, sembolik temsil hakkında bir fikirleri yoktur ve herhangi bir hayvanı evcilleştirmemişlerdir. Ama aynı şekilde aralarında saldırganlık, şiddet ve hastalık da yoktur. Yaraları şaşırtıcı bir biçimde çabuk iyileşir, görme güçleri ve işitme duyuları özellikle keskindir. Avrupalıların 19. Yüzyılın ortalarında bölgelerine girmelerinin ardından bu özelliklerinin azaldığı söyleniyor. Ama hala da şu çarpıcı fiziksel özelliklerini koruyorlar; sıtmaya karşı doğal bağışıklık, doğum sonrası çatlakları ve yaşlılıkla gelen kırışıklıkları ortadan kaldırabilen deri esnekliği ve ‘inanılmaz’ bir diş kuvvetliliği: Cipriani dişleriyle çivi kıran 10 ila 15 yaş arası çocuklar gördüğünü söylemiştir. Ayrıca Andamanlıların hiçbir koruyucu giysi kullanmadan, bal toplama faaliyetlerine de tanık olmuştur; ‘Buna rağmen asla arılar tarafından sokulmuyorlardı ve onları seyrettikçe uygar dünyanın yitirdiği binlerce yıllık bir gizemin içine dalmış gibi hissediyordum kendimi’.(aynı kitap, s. 28)”Peki, ne olmuştu da insanlığın büyük yekûnu bu cenneti yitirivermişti?Cevabı J.J Rousseau’ya bırakıyorum:“Bir parça araziyi çitle çevirip “Burası benimdir” demeyi akıl eden ve kendisine inanacak kadar saf insanlar bulan ilk insan Uygar toplumun ilk yaratıcısıdır. Bu insan ortaya çıktığında, kazıkları söken ya da tarlanın sınırlarını belirleyen hendeği tekrar toprakla dolduran ve ‘sakın bu düzenbaza kulak asmayın; meyvelerin herkese ait olduğunu, dünyanın ise kimseye ait olmadığını unutursanız mahvolursunuz’ diyen başka bir insan ortaya çıksaydı, insanlığı kim bilir kaç suç, savaş, cinayet, acı ve korkudan kurtaracaktı, kim bilir?( Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, kitabın ikinci Bölümünün başlangıcı)İnsan tarım yapmaya başladığı andan itibaren benim ‘doğal hürriyet’ dediğim durumunu yitirivermiştir. Fakat yine de tarıma başlar başlamaz tabiattan kopmuş değildir. Öbür taraftan göçebe yaşantıdan verilen tavizin insanlık tarihinde bir uğursuz dönüm noktası olduğu da aşikar.Kabil, rabbine ekip biçtiği ürünleri sunmuştur fakat onun sunusu kabul edilmemiştir. Demek ki tarım toplumunun, yerleşik toplumun ürünleri kâinatta olumsuzlanmıştır. Öbür taraftan sunusu kabul edilen Habil-ki rabbine göçebe toplumu ve hareketliliği simgeleyen koyun kurban etmiştir-Kabil tarafından öldürülmüştür.Laneti üzerine alan Kabil’in ‘yerleşik’ çocuklarının ürünü olan bu medeniyet, kan üzerinde yükselmiştir. Fakat yine de Tanrısal yasa, bütün lanetliliğine rağmen, Kabil ile temsil edilen ‘medeniyet’e tamamen sırtını çevirmemiş, onun içerisine düştüğü aç gözlülük ve haset girdabından kurtarmak için hikmetini çeşitli biçimlerde yeryüzüne indirmiştir.Elbette ki iyi olan şeyler, müesseseleşeceği gibi, kötülükler ve kötü alışkanlıklar da müesseseleşebilir:…Ve rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt’i Haram’a yönelmiş kimselere (tecavüz) ve saygısızlık etmeyin… Mescidi Harama girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi tecavüze sevk etmesin! İyilikte ve sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın (Kur’an-I Kerim Maide 5/2).”Bu meyanda İnsanlığa kötü bir kadere mahkûm etmekte muktedir olabilecek ‘Yerleşik Toplumun’ iş bölümü, ortaklaşması, yardımlaşması, din’in mazlumların yanında yer alan tavrıyla bütünleştiğinde mazlumların haklarını müdafaa edecek bir biçime de dönüşebilir. Nitekim kültürümüzün temelinde yer alan İslam’da ‘Devlet’ düşüncesi ezilenlere ve zulüm görenlere yardım etmek, onları zulümden kurtarmak üzerine yükseltilmiştir:“Muhakkak ki Allah, idarecileri zayıflar için bir yardımcı, güçlüler için de bir engelleyici olarak tayin etmiştir. Onlar, güçlüyü zulümden alıkoyarlarken, güçsüze de hak üzere yardım ederler.” (İslam Peygamberinin, Yemen’deki valilerinden Amr b. Hazm’a gönderdiği yazı)Anlaşılacağı üzere toplumumuzun ‘ Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ sözü- her ne kadar daha sonra, devletin meşruiyetinin nerede başlayıp nerede biteceği hiç düşünülmeden faşizanlığın düsturlarından birine dönüştürülmüş olsa da-, faşizan bir yekûnun andı olarak doğmamıştır.Bütün bunlardan sonra ‘Kurumsal Din’in ve kurumsallaşmış ve örgütlenmiş bütün yapıların Kabil’in(ki sembolik anlamda kullanılmıştır) içerisine düştüğü durumun ‘zorunlu’ bir sonucu olarak görmek aşırılık olmasa gerek.Din, bu meyanda despotların iktidarını sınırlayan bir içerikle doğmuştur ( Museviliğin, Hıristiyanlığın, İslam’ın, Budizm’in doğuşu vb.) Etkisini yitirdiğinde, yozlaştığında, adalet yerine zulüm saçmaya başladığında ve despotların elinde bir silaha dönüştüğünde ise bambaşka bir yoldan ve yine devrimci ilkelerle kendisini göstermiştir. Gösteremediği noktada da hurafe ve ‘boş inanca’ dönüşmüştür.Bütün büyük dinlerin- daha sonra ne kadar yozlaştırılmış olurlarsa olsunlar- barış( İslam kelimesinin etimolojik kökenlerinden biridir. İslam, Esselam, Selam) ve sevgi temelli olması tesadüf olabilir mi?“Çeşitli ilim ve kuruluşlara katkıda bulunmalarına rağmen eskiler, coğrafi ve siyasi milliyetçiliklerinin dar görüşünden ne yazık ki kurtulamamışlardır. Hatta eski dinler, tüm insanlık için evrensel bir boyut taşımaktan ziyade milliyetçi bir özellik arz ederlerdi. Bununla beraber, eski dinler başlangıçta yine de sevgiyi ve barışı telkin etmişlerdir. Afrika, Amerika ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde hala canlı olan renk ve üstün ırk duygusu, bence kabul ettikleri dinlerin emirlerinden değil, putperest ve dinsiz dönemlerdeki nesillerin düşünce kalıntılarından gelmektedir. ( Muhammed Hamidullah, İslamda Devlet İdaresi 8. Bölüm 78. Paragraf)”Din üzerine bu kadar durmamın sebebi, Doğu toplumlarının, özelde ise ‘Kültür Dairesi’ içerisinde yer aldığımız İslam’ın, devleti algılama biçimimiz üzerindeki etkisini ortaya koymak içindir.Dinin, devletin niteliğinin nasıl olması gerektiği konusundaki yönlendiriciliği kuşkusuz toplumumuzun ‘devlet’ anlayışını şekillendirmiştir.Mesela Kur’an-ı Kerim; “Ey âmenû olanlar (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Muhakkak ki; ahbarlardan (yahud âlimlerden) ve ruhbanlardan (rahiplerden) çoğu, mutlaka insanların mallarını bâtılla (boş yere, haksız olarak) yerler ve Allah’ın yolundan engellerler (mani olurlar). Ve altın ve gümüşü biriktiren ve onu Allah yolunda infâk etmeyen kimseler; artık onlara elîm azabı haber ver(Tevbe Suresi 34).”diyerek servet biriktirmeye ve servetin bu şekilde belirli ellerde toplanıp tekelleşmesine açık seçik tavır almaktadır.“Cehennem ateşinde üzerlerinde (demir) kızdırıldığı gün, böylece onunla, onların alınları, yanları, sırtları dağlanır. Bu, kendiniz (nefsiniz) için biriktirdiğiniz şeylerdir. Böylece biriktirmiş olduğunuz şeyleri tadın! (Tevbe Suresi 35)”Demek ki İslam, öz itibari ile ‘kapitalizme’ karşıdır. Nitekim Halife Ömer şöyle dediği rivayet edilir; “Eğer hükmettiğim kadar iktidarda kalırsam, zenginlerin artma malını hep fakirlere veririm.”İslam bu meyanda, zengin olma hırsını ve maddi varsıllık vasıtasıyla güç elde etme yöntemini insanın içerisine düşebildiği bir zaaf olarak görmekte, aç gözlü insanların örgütlenmesine engel olmak için, devleti, haksız kazanç biriktiren, kazancını sosyal yardımlaşmaya ya da dayanışmaya aktarmayan kişinin malını celp eden, haksızlıkları önleyen, mazlumları koruyan, zalimlerle savaşan bir araç olarak benimsemektedir.Demek ki insanın yerleşik hayata geçtikten sonra, iş bölümünün insanlar arasında bir çeşit bağımlılığa yol açmasından ötürü üst bir örgüt kurması kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu örgütün ezenlerin dilini mi, yoksa ezilenlerin dilini mi benimseyeceği hususudur.Eğer, ezilenler hiçbir biçimde bir örgütlenme içerisine girmezlerse, ‘Yerleşik Toplum’un doğal bir sonucu olarak ezenlerin örgütlenmesi ve devlet kurması kaçınılmazdır.
2Gerçekten de içerisinde bulunduğumuz toplumun eski hükümdarlarına yazılmış nasihatnamelere baktığımızda, devlete atfedilen bütün olumlulukların hangi sebeplere dayandığını daha açık seçik görmekteyiz. Ne Kutadgu Bilig, ne de Siyasetname, Machiavelli’nin tüyler ürperten öğütlerinin zerresini içermez.Her ne kadar şimdi-modernizmin sayesinde hepsi birbirine benzemiş olsa da- Doğu devlet geleneği ile Batı devlet geleneğinin vakti zamanında birbirinden çok farklı olduğunu kabul etmek gerekecektir. Batı Avrupa tarihinde devlet, külliyen despotik bir nitelikte şekillenmeye başlamış, bu bakımdan halk, devlete karşı örgütlenmiştir. Avrupa’da çok erken dönemlerde Magna Carta’ların ortaya çıkmış olmasının, halk ayaklanmalarının sık sık görülmesinin sebebi budur. Sivil toplum geleneğinin Avrupa’da bu kadar güçlü olmasını da -tamamıyla değil ama- bir bakımdan buna bağlamak gerekir.Batıda Kilisenin devletle işbirliği içerisine girmesi ve devletlerin bir anlamda ‘Tanrısal’ bir rol üstlenerek hükmetmeye başlaması, ama hükmedenlerin kiliseyle kurdukları ortaklık neticesinde, her türlü vahşeti sergilemesi ve üstelik Papalığın, engizisyonuyla bu vahşetlere vahşet katması, bütün bunlar olurken de devletin, sürekli olarak kendi kutsiyetine vurgu yapması (Bazen aleni bir biçimde: Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nda olduğu gibi. ) Avrupa da birçok yerde hem kiliseye(Katolikliğe) hem de devlete karşı olan nefretin tohumlarını atmış, öte yandan devlet algısını tamamen sakatlamıştır.İlk bakışta ‘Kültür Dairemizde’ oluşturduğumuz devletlerin durumu da Avrupa’da ortaya çıkmış ‘Ortaçağ’ devletlerini andırmaktadır. Her ne kadar eski Türklerde de yönetimde bir kutsama ve tanrısallık anlayışı mevcutsa da, Kut’u alan hakandı ve böylece devletin tamamı kutsal değildi ( Bununla birlikte dağlar, nehirler, gök kutsaldı. Fakat bu anlayış eşyanın tamamının Tanrı’nın lütfü olarak görülmesinden kaynaklanıyordu.)Nitekim Kut alametleri hakanın soyunun yanı sıra adaletine, halka hizmetine sıkı sıkıya dayanıyor, zalim hakanın kutsalla ilişiğinin kesildiğine inanılıyordu.Türklerin Müslümanlığından sonra da bu durum Osmanlı Devletinde ‘Halifelik’ adı altında devam etmiştir. Osmanlı Devleti gerçekten de kendisine Devleti Aliye (yüce devlet) demiştir. Ancak İslam’ın ruhban sınıfına geçit vermez yapısı, bu devleti Batıya benzer bir teokratik kuruma dönüştürmediği gibi, meşruiyeti asla sorgulanamaz bir kutsiyete de yükseltmemiştir. Devlete, İslam geleneğinin kendisine biçtiği rol göz önünde bulundurularak (Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker) yüce denmiş, ama katiyen varlığıyla ‘keramet’ sergileyen bir konumda, kerim devlet olduğu iddia edilmemiştir. Devlet yöneticilerine halife denmiş ve bu kavram hiç olmadığı kadar çarpıtılmışsa da, İslami gerçek, hükümdarın değil, insanın kendisinin halife olduğunu haykırıyordu (Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve direkt sufi ekolüne bağlı olmayan bir çok Alevi, Şii ve Sünni bilgin). Derin sufi gelenek ve Anadolu’nun dört bir yanında konuşlanmış tekkeler, gerçek hilafeti ve sultanlığı bu şekilde anlatıyordu.Ayrıca, çok erken tarihlerde devlet meselesi hakkında düşünmüş filozoflarıyla İslam Uygarlığı, yönetim konusundaki ilkelerinin temellerini Hıristiyan Avrupa’dan çok önce ve çok sağlam atmış olarak karşımıza çıkar. İslam Uygarlığının devlet meselesi hakkında kafa yoran düşünürlerinden biri olan Farabi(871-950), Kitabü Arai ehli’l-medinet’t-ül Fazıla da erdemli şehrin yöneticisinde bulunması gereken vasıfları şöyle sayar:“Doğruluğu ve doğruları sevmeli, yalandan ve yalancılardan nefret etmelidir… İzzeti nefs sahibi ve cömertliği seven birisi olmalıdır… Altın gümüş ve diğer dünyevi şeyleri basit görmelidir… Tabiatı gereği adaleti ve adil kimseleri sevmeli, haksızlıktan, zulümden ve bunları işleyenlerden nefret etmelidir (Mahmut Kaya, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri, ,Klasik yayınları, İstanbul 2003,s146)”Elbette ki Doğuda da çok bilinen despotik hükümdarlar ortaya çıkmıştır. Fakat burada anlatmaya çalıştığımız şey, (özellikle İslami kısmının) bu despot hükümdarların, geleneğin ‘çokça tekrar etmiş’ olan temel davranış şekline uymadığıdır.Bu devlet geleneğinden ötürüdür ki, Osmanlı Devletinin milliyetçilik isyanları ile boğuştuğu, karıştığı son dönemlerinde dahi Osmanlı Devletine karşı ayaklanmış Z. Stoyanov gibi Bulgar Milliyetçileri bile şunu söylemekten çekinmemişlerdir:“ Türk idaresi, tamamen demoralize olmasına rağmen, her zaman çeşitli zabitlerin, ayanların, çorbacıların ve hatta bağımlı knezlerin (prenslerin) zalimliğine karşı halkın tarafını tutmuştur. Din ve milliyet farkı gözetmeden, halkın en küçük bir şikâyetinde, birçok paşa ve kaymakam kovulmuş ve makamlarından indirilmiştir… Böylece beyaz sarıklı Türk halifeleri, Hıristiyan hükümdarlardan, incilin kurallarına çok daha iyi uymaktaydılar.(Dr. Leman Ergenç’in TTK yayınlarından 1989 yılında çıkmış Bulgar Yayınlarında Türkler adlı kitabında Z.Stoyanov’un, İz, Zapiski po Bılgarskite Vıstaniya adlı kitabının 235. Sayfasından alınan alıntı.)”3Diğer taraftan Batıdan filizlenmiş olan Modernizm, en sonunda-neyi temsil ederse etsin-devletin varlığına baş kaldıran düşünürler ve filozoflarla da karşımıza çıkar. Devletin tamamen ortadan kaldırılmasını savunan Max Stirner’e göre devlet erki, en despotun elinden en faziletlinin ya da tamamıyla halkın eline geçse de nihayetinde ‘efendiler değişikliğini’ içerir. Bu bağlamda devletin ekonomiden bağımsız bir taahküm aracı olduğunu vurgular. Deleuze’ye göreyse devlet, Marx’ın öne sürdüğü gibi tarımsal üretim tarzının bir sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Deleuze, tarımsal üretim tarzının çok öncesinde de devletin var olduğunu savunur. Hatta öncesiz ve sonrasız bir ‘Devletten’ bahseder Deleuze. Ona göre her zaman bir devlet var olmuştur.Devletin Tarım toplumundan önce var olduğu tezi, bir şekilde göçebe ya da yarı göçebe toplumların (mesela bir zamanlar Türkler) devlet örgütlenmesine sahip oluşu ile doğrulanabilecek gibi gözükmektedir. Fakat kanımca tarımsal üretimin başladığı ilk anlardan itibaren, tarım toplumları ile göçebe toplumlar arasında bir takım çatışmaların yaşanmaya başlanması, örgütlenme fikrini göçebe toplumlara da yansıtmıştır. Günümüz devlet anlayışının tarımsal üretimle temellendiği konusunda Marks ile paralel düşündüğümü söyleyebilirim.Devleti - böyle bir niyetleri yokmuşçasına-bütün kötülüklerin kaynağı olarak göstermeye uğraşan Deleuze ve Stirner, onu kutsallaştıranların karşısına -farkında ya da farkında olmaksızın- onu şeytanlaştırarak dikilmiş oluyorlardı. Oysa bu da bir çeşit ‘negatif’ kutsallaştırma değil miydi?O halde, anarşist Deleuze’nin devleti olumsuzlayan algılayış biçimi ile devleti kutsayan ‘Nazi’ Schmitt’in algılayış biçiminin bir noktada çakışmasına şaşmamak gerek. Çünkü Schmitt’e göre de devlet, burjuvadan bağımsız, toplum öncesi, ezelî, otonom bir olgudur.Schmitt’e göre siyaset ‘dost’ ve ‘düşman’ ayrımına dayanır. Devletin bekası da bu ayırımın iyi idrak edilmesine bağlıdır. Siyasetin amacı bertaraf etmektir; hem fizyolojik hem de psikolojik olarak.Carl Schmitt gibi ideologlar devleti dokunulmazlığın zirvesine taşıyarak kutsallaştırmayı bir devlet fetişizmi mertebesine çıkarmışlardır. Carl Schmitt, Nazi dönemindeki faaliyetleri yüzünden, Nazi sonrası Almanya’nın üniversitelerinde ders verme hakkı elinden alınan nadir hukukçulardan ve bir kürsüye sahip olmayan ender profesörlerden biriydi. Schmitt, Nürnberg’de kalmış, daha sonra, 38 sene boyunca, vefat edene kadar memleketi Plettenberg’deki (Vestfalya) evinde yalnız yaşamış ve-kimin mirasçısı olduğunu bir daha belgelemek istercesine bu eve, Machiavelli’nin sürgün olarak gittiği yer olan “San Casciano” ismini vermiştir.Bu kadar değerlendirmeden sonra şu sorunun zamanı gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, içerisinde yer aldığımız kültür dairesinin toplumumuzda yer edindirdiği ‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ sözünü besleyecek nitelikte bir devlet geleneğine tekabül etmekte midir?Bu sorunun cevabını Güneş’in Kırmızı Benekli Pinpon Topu adlı çalışmasından verelim;“Türkiye’de “devletin bekaası” kavramını devlet faaliyetlerinin nihai meşruluk referansı durumundadır, yasallık ancak bu referansa uygunluk içerdiği sürece mevcuttur. Şayet devletin bekasından kaygılanılırsa söz konusu tehdidin savuşturulması adına alınacak tedbirler de yasallık vazgeçilmez şart olarak değerlendirilmez…Türkiye de böylesi bir durumun ortaya çıkması egemenliğin nihai taşıyıcısının sözü geçen organ olduğu ve Carl Shmitt’in egemenlik tanımına uygunluğunu ortaya koymaktadır…Tehdit öngörüsüyle Milli Güvenlik Kurumu’nun aldığı karar doğrultusundaki sıkı yönetim, olağanüstü hal kararı, tıpkı Schmitt’te olduğu gibi “düzen” karşısında hukuk’un, nihai meşruluk referansı karşısında legalitenin , arka plana düşmesidir.Normatif düzlemde tanımlanan, “legalite+insan hakları” formülüne dayanan “maddi hukuk devleti” modelinin geçerliliği, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2. Maddesinde net bir şekilde ifade edilmiştir.Buna rağmen yaşamsal pratikte karşılaşıldığı üzere ve anayasanın bu taahhüdüne “alternatif” pek çok düzenleme mevcuttur. Bunlardan en dikkat çekici olan 2. Maddenin taahhüdünün samimiyetinin sorgulanmasına sebebiyet verebilecek “olağanüstülüğü olağanlaştıran(!)” bir düzenin istenci rahatlıkla gözlemlenebilmektedir.”4İçsel çelişkilerimiz, içsel savaşlarımız olmasaydı, o çelişkilerimizin yansıması olan dışsal savaşlar da olmayacaktı. Dünyanın bu kötü gidişatı, bizim içselliğimizden ayrı olarak düşünülemez. Fakat gerek Deleuze, gerek Stirner, dışsal koşulların tamamen değiştirilmesiyle içsel değişimin de ‘otomatik’ olarak meydana geleceği düşüncesini muhafaza ederek, bu noktada hiç de Marks’tan ayrılmış olmuyorlar. Onlar da tıpkı Marks gibi, dışsal koşulların değişmesinin, problemi çözmede tek başına yeteneksiz kaldığını idrak edememişlerdir.Bu derece bir günah keçisi arayışı, ya da tam tersine bu derece bir kutsallaştırma, insan problemlerini, insan varlığının temel yapısından soyutlayarak dışarıda aramaya alışmış sakat bir maneviyat ve sakat bir materyalizm saplantısının bir ürünüdür. Oysa ‘ben neysem dünya da odur.’ Bu düstur, sorumluluğun içselleştirilmesinin ve problemin dışarıda bir yerde aranmamasının çözümün ta kendisini barındırdığını ortaya koyar.Bütün bunlardan sonra devletten ‘ana’ olmasını istemek, ona bir çeşit kutsiyet atfetmek midir? Ben, devletten beklediğim analığı, annenin çocuğu ile kurduğu ilişkinin kadim niteliğine dayandırıyorum. Anne, içgüdüsel olarak koruyup, kollar. Benim fikri lügatime göre eğer devlet ‘ana’ olamıyorsa meşruiyetini kaybetmiş demektir. Devlet, babasal var oluşunu gizlemek için traş olup, ağda yapsa ve peruk taksa da, halkına davranış şekli ile hiç de anasal kucaklamayı yansıtamaz ve kendisinin ne olduğunu ele verir. Böyle bir devlete karşı halkın ve hakkın yanında durmak, kimi zaman yasal olmasa da insani bir sorumluluktur.O halde Devlet’in meşruiyeti insanın üzerinde yükselmez. Devlet ne her şeydir, ne hiç bir şeydir. O, ancak zalimlerin zulmüne son verecek, adaleti dağıtacak bir araçtır ve varlığı o zaman anlamlıdır, nitelikseldir.Ve ‘en adil’ denilen zamanlarda dahi Güneş’in dile getirdiği şu soruyu sorumluluk anlayışı içerisinde zihnimizin bir köşesinde bulundurmamız ‘iyi ‘gözüküyor;“ …Herkesin bir defa geldiği ve yine herkesin “biricik” yaşantılama öznelliği dâhilindeki bu hayatta; kim ya da kimler, hayatı nasıl yaşamamız gerektiğine karar verebiliyor ve bu kararın, karara uyanlar için “iyi” olduğuna nasıl (!) hükmedebiliyorlar?”