Ey Devlet


218. Haftasında, ‘Cumartesi Anneleri’yleydim. Hani çocuklar faili meçhullere kurban gitmiş ve şimdi bir kısmını asit kuyularında aradığımız ‘bu ülkenin evlatlarının’ anneleriyle. İçim burkuldu yine. Cinayetleri işleyenleri cezalandırmak bir kenara, onurlandırırcasına kendi mekanizması içerisinde çalıştırmaya devam eden ‘devletimi’ düşündüm. Acım daha da arttı. “Bu, şu haliyle de benim devletim miydi?” diye kendime sormadan edemedim.

Oysa böyle mi olmalıydı devlet?



EY DEVLET…

Analık et istemiştik senden

Ama nedense sana BABA diyenlerin dolduruşunda, tetikçileri olan bir başka BABA’yı oynadın bize…

Ey hafızasını kaybetmiş devlet, tetikçilerin eliyle mübarek cumalarda, kalabalık kaldırımlarda unutasın kendini diye miydi her şey?

Her şey, başkalarının keyif cumartesilerinde analara kahır çektirmek için miydi?

Kendimizi senden korumak için mi düşlemiştik seni?

Haydutların iktidarında iftiralara kurban gitmek ve varlığımızdan utanmak için mi sevmeliydik seni?

Ya bu halini sevmeli ya terk etmeliydik öyle mi?

Bir cop olarak tepemize inmeliydin ivedilikle…

Erkek olmalıydın ve dövüşmeliydin öz çocuklarınla erkekçe.

Ve niye?

Annemiz olmanı istediğimiz için…

Ve her devletin ancak anne olabileceğini haykırdığımız için…

Ey Devlet;

Ruhunu ele geçirmiş harici ve dâhili bir dolu sakat düşünce ile pusu kurasın bize diye mi borçlandırdın sana kendimizi?

Düşünmek, seni sana anlatmak, ana olmanı istemek, sana hakaret etmekti öyle mi?

Suç işledik hepimiz, suçluyuz.

Doğurgan bir dişi olarak düşlemek isteyerek seni, aştık haddimizi, kendimizi.

Bir baba tokadı olarak yüzümüze inmeni sinemize çekmeli ve susmalıydık hatalarına şahit olduğumuzda, susmalıydık kardeşlerimize ıstırap olduğunda, kol kırılmalı yen içinde kalmalıydı, susmalıydık var olmamışçasına…

Ve yitmeliydi farklılıklar, çiçekler ezilmeli, tek tip karaktersizliklerle “gözümüzü yummalı işimizi yapmalıydık.” Cihan yansa, görmemesine sımsıkı kapanmış gözlerimiz ve acı feryatları işitmeyen kulaklarımız olmalıydı.

Taşı toprağı gözyaşından seller götürse, hiçbir şey olmamışçasına yaşayabilmeliydik. Senin jargonuna uymayan ne varsa kökten sökmeli, topraklarından silmeliydik. Sadece senin için yaşamalı ve senin için ölmeliydik bir tokat gibi hışımla üstümüze indiğin anlarda bile.

Sevmesini de bilmeliydik ama sevmekten çok, korkmalıydık senden. Ölesiye korkmalı.

Yeri gelmeli bir karabasan olmalı, her rüyayı kâbusa çalabilmeliydin.

Hayatımızı elimizden alabilmeliydin hiç yaşamamışçasına ve sevdiklerimize bir faili meçhul armağan edebilmeliydin öyle mi?

Ama suçun yok senin, gerçekten, hepimiz suçluyuz.

Mazlumların ahı alınırken sessizliğe gömülen hepimiz.

Vicdanını susturan her birimiz suçluyuz.

Sesimizi duyurabilseydik tek ses olarak, bakışlarımızı dikebilseydik zalimlerin üzerine,

Sen bizim rüyalarımızdaki anne gibi çıka gelirdin ve okşardın çocuklarının saçlarını vicdanımızdan doğan merhametinle.

KOD: ANKA [2. BÖLÜM]


“Biz yaptık.” dedi “bütün katliamları”. Ve bir bir her şeyi anlattı Musa Baran. Yapay hastalıkları ürettikleri laboratuarlardan, deprem tetikleme çalışmalarına, onun öncesinde bütün dünya devletlerine uyguladıkları çeşitli baskı türlerine değin her şeyi ağlayarak anlatmıştı.

Tabi BM yetkililerince hemen teşhisi konuldu Musa Baran’ın. ANNE virüsü kapmış dendi. Bu durum içerisinde kişi kendisini kaybederek, hayal dünyasının içerisine girip yapmadığı şeyleri yapmış gibi görebiliyormuş. Kaçınılmaz bir sonu vardı bize “hastalık” olarak anlatılan bu durumun. Hastalığa yakalanmış kişinin -ağır vakalarda- çoğunlukla bir hafta içerisinde iç organları eriyor ve bu kişi çeşitli vizyonlar görerek acı içerisinde ölüyordu.

Beklendiği gibi Musa Baran aynen bu şekilde öldü. Ama söyledikleri bir fitili ateşlemişti. Uyanış fitilini!

Protestolar başladı. “Gerçek ortaya çıksın!” çığlıkları sokaklarda yankılanıyordu. İlk başta ufak müdahaleler gerçekleşti. Fakat günler geçtikçe protestocuların sayısı artıyor ve bunların arasına yetkin insanlar dâhil oluyordu. Şüphesiz insanlık bu noktadan itibaren Eşikteydi. Beşikten Eşiğe diyorum bu durum için ben.

Çeşitli bilim adamları özel araştırmalarıyla şu bilgileri halka deklare ediyorlardı:

1. Anne virüsü denilen virüs mutlak manada ölümcül değildi ve bu virüsü kaptığı söylenen birçok kişide virüsün değiştirdiği fizik bilinç dışında hiçbir izi kalmamıştı.

2. Anne virüsünü kapan kişilerin bilinç durumu değişmişti. Beyinsel aktivitelerinde sağ lobun işlevi sol lobun işlevine ulaşmıştı. Sol ve sağ loblar inanılmaz bir biçimde aktivite gösteriyordu.

3. Virüs insandan insana bulaşmıyordu.

Birbirinden bağımsız bilim adamlarının ilk açıklamaları bunlardı. Bu durumun nasıl meydana geldiği konusunda henüz hiçbir fikir yoktu. Ama durum kesinlikle olağanüstüydü. Zira Anne’yi bir dönem taşımış olanlar cesaretleri, özgünlükleri, sevgi ve samimiyet dolu halleri ile protestoları yönetiyor, insanları aydınlatıyor ve insanlarda muazzam bir güven hissi oluşturuyorlardı.

İşte o zaman BM yetkilileri hayatlarının en büyük hatalarını yaptılar. Bu insanları [ Anne Hastalığından geçmiş insanları]bir bir yakalayıp toplama kamplarına götürme hatasını yaptılar. Amaçları uzun sürede onların işini bitirmekti. Bunu kamuoyunun baskısı olduğundan ötürü hemen yapamazlardı. Hadiselerin yatışmasını beklemeli ve arada bu işi sessiz sedasız halletmeliydiler. Fakat işte mucizeye, kendi elleriyle sebep olmuşlardı.

Önce İstanbul’daki toplama kampında başladı her şey…

Kampı korumakla ve kamptakileri denetlemekle görevli olanların kendiliğinden silah bıraktığı ve kamptakilere katıldığı haberleri yayılmaya başladı.

Sonra daha fazla silahlı adam kampa gönderildi ve hepsinde yine aynı şey oldu. Hepsi silahı bıraktı ve kamptakilere katıldı. Ardından son aşama olarak kampı uzaktan imha etmeyi düşündü BM güçleri, fakat halk çoktan harekete geçmiş, kampın önünde birikmişti.

Duyduk ki benzeri olaylar dünyanın dört bir tarafındaki kamplarda da gerçekleşmiş. Hatta Kore’deki bir kampa füze fırlatılmış ve kamp yerle bir olmuş. Ama devamında ne olmuş? Füzeyi fırlatan ve kampı imha etmekle görevli her personel aniden ölüvermiş. Hepsi ölüvermiş. Her biri. Nasıl olmuş bu? Meçhuldü o zamanlar. Ama oluvermesi dünyayı sarstı. Devrim tetiklendi. Ordular işlevsiz kalmıştı.

Bu arada bağımsız bilim adamları şaşırtıcı bir keşfi ifşa ediyordu:

Evcil Grip’ten etkilenen ve daha sonra MX gazı ile tedavi edilen bazı kişilerin DNA’larında ilginç bir biçimde bir kod değişikliği meydana geliyordu. Bu kod değişikliğini kaldıramayan bünyelerin hücreleri bir biçimde zayıflıyor ve hızla ölüyordu. Kaldırabilenler ise dönüşüyordu. Fakat neden bazı hücrelerin bu kod değişikliği karşısında ölmeye başladığı, bazılarının ise dönüşebildiği henüz açıklanamıyordu.

Garip şeyler oluyordu, hem de çok garip…

Her ülkede özgün liderler ortaya çıkıyordu ve hepsi de şunları istiyordu: Adalet ve hak.

BM güçleri kesin zaferi kazanmak üzere oldukları bir anda kendi ürettikleri şer güçlerin tetiklediği olayların akabinde dara düşmüştü. BM mekanizması felç olmuştu. Ordular dağılmış, insanların büyük çoğunluğu 1968 kuşağının gençleri gibi sevgide ittifak etmişti.

Gözlerimize inanamıyorduk! İnsanlar ne kadar narin, ne kadar güzeller, ne kadar İnsandılar! O zamanlarda günlerce ağladım, bu güzellik karşısında ağladım… Bu enginlik karşısında ağladım.

Tanklar, Savaş uçakları imha ediliyordu, silahlar kırılıyordu. 12’likler firar etmişti. Kaçmışlardı… BM dağılmıştı.

Fakat bir Birleşmiş Sevgi oluşmuştu!

İnanılmazdı!

Ama olmuştu! Hem de en onulmaz sanılan zamanlarda olmuştu bu!

Yıllar geçti…

Dünyanın bütün renklerinin temsil edildiği bir yeni dünya için yeni yönetimler kurduk özünde göstermelik değil, gerçek barış olan.

12’likler yani Zion grubunun üyeleri birer birer yakalandı.

Bu arada bilim adamları keşiflerine devam etti:

DNA kodlarında meydana gelen değişiklik vicdani duyarlılığı tamamıyla harekete geçiriyordu; son sınırına dek. Ölenler, hayatları boyunca vicdanlarını örtmüş ya da henüz bu vicdan açılımına hazırlıklı olmayan kişilerdi.

Üstelik bilim adamları vicdan açılımını sağlayacak dışarıdan müdahale yöntemini de bulduklarını açıkladılar. Bunun olumlu görünen yanı şuydu: Uygun olan kişilerde DNA’sındaki belirli kodlar değiştirilerek, fiziksel evriminde ve bilhassa bilinç evriminde bir sıçrama meydana geliyordu. Ama olumsuz yanı da, kimin bu açılıma hazırlıklı olup olmadığı bilinmiyordu. Yani dışarıdan bir müdahale, buna hazırlıklı olmayan kişinin geçmişinde vicdanını örtmesinden pişmanlık duyduğu olayların vizyonu ile kişiyi baş başa bırakıyor ve kişi acılar içerisinde, bu vizyonları görerek ölüyordu.

Şu da keşfedilmişti: DNA’sı değişmiş ve bütün hücreleri bu değişikliğe adapte olabilmiş insanların çocukları yüzde doksan beş ihtimalle bu DNA değişikliği ile doğuyordu.

Böylece yeni dünya güçleri, Kod ANKA adı verilen bu dışarıdan müdahale tekniğini uygulamaktan kaçınmak gerektiği konusunda ittifak ettiler. Fakat istisnai durumlar bırakarak bunu yaptılar; İnsanlığa ve dünyanın dengesine kast etmiş ve milyonlarca insanın hayatıyla oynamış kişilere mahkeme kararıyla Kod: ANKA uygulanabilecekti.

Demek ki kişi idam edilmeyecek, kendi vicdanına terk edilecekti.

Kod ANKA, toplu insan katliamlarına girişenlere uygulanabilecekti sadece.

Her şey özetle böyle gelişmişti.

Gelelim mahkemeye, Bay Henry’e

Bay Henry, yapay hastalıkları üreten ve yayan mekanizmanın gizli başkanıydı. Belgeler ve deliller bunu gösteriyordu. Kendisi zaten suçunu kabul ediyor ve idamını istiyordu.

Mahkemenin istişare için verdiği ara bitince hükmü Kod: ANKA olarak verdi. Çünkü en büyük adalet kişinin vicdanını uyandırmak ve ondan sonra onu kendi vicdanına bırakmakla sağlanır.

Henry vicdanına terk edildi. Öldü.

Küllerinden yeniden doğacak bir insanlık için…

KOD: ANKA [1. BÖLÜM]


“Hikmete muktedir mahkeme! İnsanlığa ve dünyaya karşı işlediği suçlardan ötürü aranan sanık, Eşik’ten 2 yıl 18 gün sonra, yani bundan 1 ay önce yakalanmıştı. 1 aydır devam eden mahkememizde sanığın son kez kendini savunma hakkını kullanması aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Değerli yargı mensupları, bana ve bu davada birlikte çalıştığım diğer arkadaşlarıma verilen savcılık yetkisiyle ele geçmiş bulunan bütün delilleri ortaya koymuş bulunmaktayız. Bu bakımdan mahkeme hikmete ulaşsın demekten daha başka şey diyeceğimiz yoktur. Teşekkür ederim.”

Başsavcı arkadaşlarının bulunduğu kısma doğru yürüyüp, arkadaşlarının yanındaki yerine oturdu. Mahkeme başkanı kibar sesiyle “ sayın sanık, son savunmanız için konuşma alanına gelebilirsiniz” dedi.


Bugün gibi aklımda, o anı nasıl unutabilirim ki?
İnsanlığın “Adalet! Adalet!” diye mahkeme binasının dışında çığlık attığı o unutulmaz an! Bütün dünyanın temsilcileri oradaydı, bu iş artık bitecekti. Dünyanın bütün cinayetlerinin baş azmettiricilerinden, Zion grubunun yakalanan son üyesiydi o. Ve ben oradaydım. Onun yargı giydiği mahkemede. Nasıl unutabilirim ki o olağanüstü günü! O vakur adam, ABD denilen devlette birkaç Başkana ‘Baş Danışmanlık’ yapmış o kibirli herif gitmiş, yerine çökmüş, çöken varlığında tanınmamak için yüzünü de ismini de değiştirmiş Bay Henry gelmişti. Yeni adı buydu. Adaletten kaçmak için kullandığı maske adı buydu.

Ne kadar acizdi şimdi. Oturduğu sandalyeden kalktı, gözleri iriydi. Büyümüştü. Kaşları ilk defa merhamet pozisyonuna bürünmüştü. Fakat yine de vakur olmaya çalışıyordu. Donuk bir ifadeye bürünmek istiyordu. Çoğu zaman bürünebiliyordu da.
Onu gördüm, ayağa kalkıp, son savunmasını yapmak için konuşma alanına gittiğinde onu gördüm. Ümit istiyordu, korkuyordu.

Anlattığım gibiydi. Sonra konuşma alanına vardığında son maskesini de takındı. Beton görünümüyle şunları söyledi:
“ Değerli Mahkeme, bugün burada vereceğiniz karar, insancıl değerleri savunan bir dönemin kararı olacaktır. Şüphesiz daha evvel de kararlar verdiniz. Fakat benim üzerimde vereceğiniz kararın ehemmiyetinin bambaşka olacağını sanırım hepiniz takdir edersiniz.”


Elleri titriyordu. Eline aldığı ve kırışıklıktan eğri büğrü olmuş kâğıda daha da yaklaştırdı kafasını. Cümleleri karıştırır gibi oldu. Kendi kendine gevelendi ve okumaya devam etti:


“ Yaptığımız her şey, dünya içindi. Dünyada iyilikten başka bir şey istemiyorduk. Fakat takdir edersiniz ki insanlar iyi olanı, kötü bir durumla karşı karşıya kalmadan fark edemiyorlardı. Bizim suçumuz neydi?”


O an başını kaldırdı ve mahkeme heyetine döndü, tekrarladı “ Bizim suçumuz neydi? Biz de evrensel iradeyi temsil etmiyor muyduk? Rabbin eli değil miydik?” sonra bize döndü “öyle değil miydi?” dedi. Ardından kâğıdı okumaya devam etti:
“ Bazıları bizi şeytani bir planın bekçileri olarak gösterdi. Savcı beyin sunduğu şeyler özellikle. Ben şahsım adına Tanrı sayar bir adamım, Tanrıya inanırım. ‘Şeytan ayinleri olarak, kayıtlı görüntülerde kendi ağzınızla bahsettiğiniz şeyler de ne o zaman?’ diye sormuştunuz bana, o zaman da dediğim gibi, yine diyorum: Bunlar, dünyanın daha güzel bir yer olması için negatif yıkımı hızlandırıp, pozitif bir dünyaya erkenden adım atmak istememizin seanslarıydı. Şahsen ben bir satanist olduğumu reddediyorum. Biz şeytanı kullandık. Yaptığımız buydu. Ama şeytanlar değiliz.

Milyonlarca insan öldü, üzgünüm. Ama ölmesi gerekmiyor muydu? Zaten ölmeyecekler miydi? Bugün bütün dünya Eşiği geçmedi mi? Bilinç değişimi gerçekleşmedi mi? İktidarımız yıkılmadı mı? Barışçıllığımız artmadı mı? İşte bunda bizim de payımız var. Şimdi çoğunun habis ve çirkin ve şerir gördüğü planımız bu dönüşümü tetiklemiştir. Adil mahkemeniz bunları da göz önünde bulundurursa en adil kararı verecektir. Kendi adıma istediğim şey elbette ki kısasa kısastır. Artık bundan kaçamayacağımı biliyorum.
Kan dökenin kanı dökülmelidir. İnandığım şey bu. Yaptıklarımın sorumluluğunu bu şekilde üstlenirim. Sayın mahkeme, kararınızın bu yönde olacağına inanıyorum. İdamımı talep ediyorum. Sözlerim bitmiştir” dedi ve iki elini de yan taraflarına sarkıttı. ,

Yılların etkisi ve bakımsızlıkla aşınmış bir heykeli andırmıştı.
Mahkeme başkanı “ peki, yerinize geçebilirsiniz sayın sanık.” dedi. Sonra da mahkeme heyetinin kendi arasındaki istişaresi için bir buçuk saatlik bir ara verildi.


Aklım zehir gibiydi, o arada olanları düşündüm. Bu adamların yıllar önce yaptıkları planları düşündüm. Dünyadaki zorbalıkları, vahşetleri, sinsi kurguları varlığımın içinden akıp geçiyordu.
Bunlar beşeri hatalarıyla mürekkep varlıklarıyla, iyi ideallerin peşinden koşan insanlardan ayrılıyordu. Bunların niyetleri kendi egolarına yapışmıştı. Kendilerinden başka kimseyi görememişlerdi. Kendilerini de ego olarak gördükleri için egodan başka hiçbir şeyi görememiş oluyorlardı.

Nasıl muamele göreceklerdi? Mahkemenin kararı ne olacaktı? Sanık, apaçıktı ki düalist bir algının gücü ile konuşuyordu. Hal bu ki insanlığın azımsanamayacak bir kısmı düalist algıyı aşmıştı. Eşiği geçmişti. Yargıçlar arasında Eşiği geçmiş olanlar da vardı, geçmemiş olanlar da. Eşiği geçmeyenler, henüz düalist algının basamağındaydılar.


Ah o Eşik! İnsanoğlunun bilinç evrimini fiziksel varlığına yansıttığı o günler! Ne muazzam günlerdi! Hatta şimdi mahkemede gördüğüm bu davayı da gölgede bırakıyordu o günler ama mahkeme, kişisel deneyimim için önemliydi. Bizzat o mahkemede, bütün dünyadan temsilcilerin izlediği bir mahkemede şahittim ben. O yüzden mahkeme benim için daha başka bir anlama bürünmüş vaziyette.
Ama şüphesiz Eşiğin ortaya çıktığı günler, daha inanılmazdı. Zaten bütün değişim o günlerde başlamadı mı?

Eşik! İnsanlığın bilinç evriminin, fiziksel varlığını da dönüştürdüğü o günlerin sonucu.
Çok iyi hatırlıyorum, Zion’un son çıkarabildiği ve yayabildiği hastalıktı, üstüne bir de deprem tetiklenmişti. Yine Zion tarafından. Üç unsur bir araya getirilmişti: ekonomik yıkım, salgın hastalık, güney Asya’dan tetiklenen ve ‘Ortadoğu’ya kadar ulaşan şiddetli zelzeleler. Tabi bunun üstüne de terör boca edildi. Kaos, ancak Avrupa’daki Ortaçağ döneminin perişanlığını tasvir eden kitaplarda okuyabileceğimiz vebalı dönemlerin kaosuyla mukayese edilebilirdi.

Evcil Grip dünyanın her tarafını sarmıştı. Kedi ve köpeklerden insana bulaşan bir türdü.
Hayvan kıyımı inanılmaz boyutlardaydı. Sokaklar kedi ve köpek ölüleriyle doluydu. Mahallelinin korku içerisinde öldürdüğü hayvanlar, orta yerlerde kalmıştı. Daha büyük hastalıklara da davetiye çıkardılar. Karantina uygulamaları semtlerde rutinleşmişti. Bu grip nasıl ortaya çıkmıştı? Birçok bilim adamı muayyen konuşmalar yapıyordu. Daha önce görülen Domuz Gribinin gelişerek bu seviyeye ulaştığını, gribin artık ölümcül bir hastalık olduğunun kabul edilmesinin kaçınılmaz olduğunu, grip aşılarının belli bir dönemde salgının şiddetini azaltacağını ama salgının daha dehşetli ve virüsün bağışıklık kazanmış bir biçimde geri gelmesinin kaçınılmazlığını yayıp duruyorlardı. Her birimiz korku içerisindeydik. Can kaybı inanılmaz boyutlardaydı. Gripli kişiyle karşılıklı konuşma bile hastalığı kapmanıza yetiyordu. Evcil Gribin Türkiye’de görülmesinden 2 yıl sonra ölü oranı 1.200.000 kişiydi. Şehirler kriz içerisindeydi. Ölümlerin yüzde doksanı şehirlerde görülüyordu. Dünya şehirli ve medeni insan için cehenneme dönüvermişti. Kırsala gidemez olmuştuk. Şehir içi seyahat bile ağır kontroller yüzünden azap haline gelmişti.

Hele o iki ülke! Çin ve Hindistan, resmen bitmişlerdi. Grip resmen katliama girişmişti. Ve bütün bunların üzerine depremler geldi. Yer sarsıntıları. Her şey kontrolden çıkmıştı. Kimi ilçeler çetelerin kontrolüne geçmişti. Dünya orman kanunlarından daha beter kanunlarla baş başa kalmıştı. Bölgesel savaşlar büyük çaplı savaşlara dönüşmeye başlamıştı.


O sırada, BM güçleri dünya barışı adına o zamanın büyük dediğimiz ülkelerin ordu mensuplarını kendi çatıları altında birleştirmek için bir proje geliştirmişti. Adı da ‘Güvercin’ di. Bu proje kapsamında BM genel sekretaryası 12 kişilik bir üst kurulun yönetiminde dünya hükümeti gibi davranıp, merkezi bir koordinasyonla kaosa son vermek için tedbirler alacaktı. İnsanlar bu durumu sevinçle karşıladı. Çok geçmeden BM orduları her ülkeye sıkı kurallarla girdi. Kurallara karşı gelenler genellikle anında, olay mahallinde yargılanıp infaz ediliyordu. Şehirlerdeki çeteler bastırılmıştı.

Sonra birden bire garip bir durum ortaya çıktı. Salgın azımsanamayacak oranda geriliyordu. Gerileme o kadar ileri boyuttaydı ki, tıp otoriteleri bile bu durum karşısında şaşkındı.


Uzun zaman almadı, BM’nin havaya saldığı bir gazın Virüsü kuruttuğu açıklandı. BM tıp birliği, hastalığın yeniden ortaya çıkmasına bile mani olabilecek bu MX ilacını bulmuşlardı.


Kaos yerini kozmosa bırakıyordu sanki. Dünya felaketin eşiğinden kurtulmuştu gözümüzde. O zamana kadar ‘Eşik’ bizim tarafımızdan bu anlamda kullanılıyordu sadece.


İşte bütün bu olanlardan yaklaşık bir ay sonra, ilk başlarda garip dediğimiz vakalar ortaya çıktı. Hastalık son bulmuştu ama bazı insanların fiziksel varlıkları apaçık değişmişti. Birçok kişinin yüzündeki bakış bugün “Anne bakışı” dediğimiz bakışa bürünmüştü. Duraklarda parklarda, sık sık ağlayan insanlar görülüyordu. Neler oluyordu, neler olmuştu?


Herkes bu değişimin nasıl bir değişim olduğunu sorgularken 12’liklerden[ BM Genel Sekretaryasında yer alan 12 kişiden biri] Musa Baran, TV’ye çıktı. Söyledikleri inanılmaz itiraflardı:

KİMİ YAZIYORUM NOT DEFTERİME?


Karanlık bir koridorda ıslık çalarak ışığa çıkmaya koyulmuş seni,

Bir iş dönüşü gecesini ertesi günü tatile bağladığı için birayla sulandırmak isteyen seni,

Aşka ulaşmak isterken saf görülüp bütün masumiyeti çıkara dönüştürmede usta olanlarca varlığı piç edilen seni,

İş yerinde 'iş ahlakından' bahsede duran diksiyonu düzgün, çağdaş görünümlü patronların, patroniçelerin lügatlerinde anlayışın anlamının silindiğini görüp kahrolan seni,

Etik ve mesleki ilkeler babını açıp ve hatta kardeşlikten dem vurup, en açık insani hakkını 'iş disiplini' kılıfı ile estetik bir çalımla gasp edip, patronuna yalakalık etmek için yarışanlar arasında dumur olmuş seni,

Adaletsizlikler karşısında ümidini yitirmek üzere olmaktan üzüntü duyan ve keşke diyen seni,

Yaratıcı yeteneklerinin her birini elinden çalan geçim sıkıntısı karşısında sıradanlaşan benliğine ve topluma isyan edememenin acısıyla yaşlanan seni,

"Başka bir dünya mümkündür" diyenlerin sadece kağıt üzerinde iktidar kurabileceklerine inanmak zorunda kaldığı için, bu dünyada hiçbir amaç ve hedefi tatmin edici bulmayan seni,

İki yüzlü yaşamak zorunda kalmanın burukluğu ile günlerini tüketen seni,

Kendi olma adına verdiği mücadeleyi çoktan kaybettiğini düşünüp, bu düşünceyle kendini yiyip bitiren seni,

Basit bir iş yaptığını düşündüğün için basit görünmenin çarkına kapılmış seni,

"Hiçkimse beni anlamıyor" cümlesini defalarca kullanmış olmaktan bıkıp usanmış seni,

Ekmek kavgasını kaybetmek üzere olduğunu hissedip ürperen seni,

"Yanlış zamanda, yanlış mekanda dünyaya geldim galiba" diyebilecek kadar itilen, horgörülen seni,

Hoşgörü söylemlerinde bile yerini bulamayacak kadar dışlanmış seni,

Toplumun tekerine çomak sokmayı ciddi ciddi düşünmüş olan seni,

YAZIYORUM NOT DEFTERİME.

ve insanlığın devrimini size emanet edildiğini hatırlatıyorum yine, size...

Aziz Nesin, ne demişti bize, Çocuklarıma şiirinin son dizelerinde?


Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz

De ki bütün işe yarayanlar

İşe yaramaz sanılanlardan çıkar