Kürelerde Köşe Kapmaca


“Ürünlerin ve ağaçların aşağı doğru büyüyeceğine yağmurların ve karın yukarı doğru yağacağına inanacak kadar kafasız bir insan olabilir mi?”

Küre dünyanın varlığına akıl erdiremeyen Hıristiyan tanrıbilimciler Avrupa’nın Ortaçağı’nda dünyanın küre şekline bu soruyla karşılık veriyorlardı.

İnsanoğlunun pratik hayatında bir geometrik şekli varsa o da şüphesiz kare ya da türevi dikdörtgendir. Hitler, Napolyon ve birçok savaşçı, dünyanın küresel şekline karşılık planlarını kareler ve dikdörtgenler üzerinden yaptılar. Küre, insanın pratik kullanım alanını kısıtlıyor gibiydi. İnsanoğlunun ideal şekli, kullanım kolaylığı ve kendi gözünde daha estetik görünüşü itibari kare ya da dikdörtgendi.

Köşe sevdası uzun zamandır egomuzun baş zevkleri arasında. Hem biyolojik tabiatımızın derinlerinde hem de kendi işlevselliğinin getirdiği cazibede temellenen köşeli düşünceler, planlar ve programlar, egomuzu okşamanın en güzel yolunu da açmış gibiler. Buna karşılık yuvarlak ve yuvarlaklığa yakın olan her şey zihnimizdeki somut merkez algısını darmadağın eder. Hitler hiç kuşkusuz dünyayı ele geçirme planlarını küre bir maket dünyadan çok, onun dikdörtgen bir biçime sığdırılmış haritasından yapmıştır. Köşeleri seven bu gibi adamlar için bundan daha beklenir bir davranış biçimi de olamazdı. Nitekim aynı kişi, yine köşeli bir şablon kullanarak oluşturduğu sınıflandırmalarda, kendi istediği şablonuna sığmayan ya da bulunduğu şablonda kendisi için işe yaramaz ve zararlı olarak görünen ne varsa yok etme eğiliminde olmuştur.

İnsanoğlu oldum olası köşe kapmacadan hoşlanmıştır. Şu halde onu, kaptığı ya da kapmak istediği köşelerin yontulmasından daha fazla rahatsız edecek bir şey de yoktur.

Köşeli yapılarda hatlar gözün görebileceği kadar belirgindir ve bu, insana sınır duygusunu aşılar. İnsanoğlu varoluşu boyunca çevresindeki insanları sınıflandırma isteği ile yanıp tutuşmuştur. Bunu yapmak hem zihnindeki belirsizliğin onda yol açtığı tedirginliğe engel olacak, hem de diğer insanları kendi eylemleri için daha işlevsel bir biçimde kullanabileceği şekle sokacaktı.

Köşeli şeylere olan tutkumuz da-onların sadece çok uygun bir yapı şekli olmalarından değil aynı zamanda- belirsizliğe ve sınırsızlığa olan tahammülsüzlüğümüzden kaynaklanır. Daire ve küre ise keskin olmayan hatları ile insanoğlu için pratik bir hareket alanı sunmaz gibidir.

Ama yine de uzun zamandır arabalar tekerlekler üzerinde dönüyor ve kubbeli mimari ihtişamını koruyor.

Buna rağmen düşüncelerimizde hâkim olan şey küresellik değil karesellik ve buna bağlı olarak çerçevelerdir.

Yaftalamak uzun soluklu bir alışkanlığımızdır ve bu alışkanlığımız gözümüzün görmek istemediği ayrıntıları anında gözümüzün önünden çekip alabilecek özelliği ile bizde bir rahatlık yaratıverir.

İnsanları en basit ve bayağı bir biçimde sınıflandırmanın yolu, hatları keskin çizmekte yani köşeli düşüncelerle beslenmekte yatar.

Mesela asker askerdir. Öyle algılanmalıdır. O yüzden askeriyeye dâhil olan herkesin tek tip kıyafet giymesi, tek tip davranışlar segilemesi mecburidir. Aksi takdirde o askerin bir asker olduğu düşüncesi dışında bir baba, bir oğul, bir âşık, bir öğretmen, bir bilmem ne vs. olduğu düşünceleri de doğacaktır ki, o zaman bu insanların görmek istemediğimiz yönlerini görmemiz, o insanlara yaptırdığımız işten maksimum verim almamızı engelleyecektir.

Örneğin bir savaş alanında, her biri rengârenk ve farklı elbiseler içerisindeki insanların öldüğünü görmek bizde bu insanların her birinin şahsiyetini düşündürtecek duygulara yol açacak ve savaşın vahşeti yüreğimizi hiç olmadığı kadar sızlatacakken, aynı savaş alanında aynı kişilerin tek tip elbiseler ve saç kesimi ile ölmesi acımızı azaltacaktır.

Bir insanın şahsiyetini görmek istememe, onu belli bir çerçeveye sokma eğilimimizin en belirgin aşamasıdır. Böylece, şahsını görmek istemediğimiz bir insanı, kurguladığımız bir iş için vicdanımızı harekete geçirtmeden mal gibi kullanmamız ve işimizi gözümüzü kırpmadan yapmamız mümkün olacaktır.

Oysa tabiat, bütün köşeleri yontma ve aşındırma eğilimindedir ve atomlar dahi tabiri caizse yuvarlaklardan mürekkeptir.

Her madde mümkün olduğunca köşelerinin aşınması sonucunda küreselliğe yaklaşma yönünde hareket eder.

İnsanın karesellik eğilimine karşılık kâinat ona küreselliği fısıldamaktadır. O yüzden bir binanın en fazla darbe alan kesimi köşeleridir.

Kulağı olan işitsin.


İnsanlardan ve Balinalardan Nefret Ediyorum


Akdeniz’in bilmediğim bir tarafında, sanırım Malta’ya yakınmışız. Malta! Tam da kendimi yeniden insan hissetmişken bana oyun oynadı. Sen Malsın der gibi…

Malta yakınlarında adi bir zenciyim ben. Kara Afrika’dan kaçmak istedim, teknemiz devrildi. Boğulmak üzereyken kurtarılan onlarca zenciden birisiyim. Bir Türk gemisi kurtardı bizi. “Hayatımda ilk defa kendimi insan olarak hissedebildiğim bir anı verdi bana bu Türk gemisi” derken, çok geçmeden mal olduğum, hiçbir şeyin değişmediği bir tokat gibi vuruldu suratıma. Vicdanıyla bizi kurtaran Türk personel tarafından değil, medeniyetin beşiğini temsil eden İtalya ve Malta tarafından, Avrupa tarafından kısaca… Çünkü diğer medenilerin de aynısını yapacağından eminim.

Bu gemi hiçbir Avrupa ülkesi tarafından karasularına sokulmuyor(Ve bu saatten sonra sokulsa da çok geç). Nedeni mi? Çünkü adi mallar var içinde. Aç sefil, kara mallar.

Şu öldürülen balinalar için ayağa kalkan insanlar, ne mal olduğumu hatırlattı bana…

Biliyorum, belki de bu balinalar için ağıt yakanlar, benim onurum için de çarpışmışlardır…

Ama artık çok geç…

Ben, medeni âleme sığınmak isterken, Afrika’dan kaçtığım canavarlığın Avrupa’daki adını, Akdeniz’in orta yerinde fark etmiş şapşal Zwengitse.

Balinalardan ve insanlardan nefret ediyorum.

Çünkü ben insan değilim ve iyi ki de değilim…

İddiam yok! Bir mal olduğumu kabul edebiliyorum şimdi. Ne görgüm, ne bilgim yetmiyor insan olmaya.

Hayvanlar gibi, korku ve ümitle yaşadım. Her adımımı bir sokak hayvanı gibi tedirginlikle ve korkuyla attım. Her çöplükten umut ettim; bugün de yaşayacak kadar ekmek bulabileyim diye…Yalanlar söyledim kendime.

Ben Afrikalı Zwengitse,

Balinalardan ve insanlardan nefret ediyorum.

Medeniyetten nefret ediyorum…

Sadece yaşamak istedim şimdiye dek. Sadece var olabilmek. Bu bile ne kadar çok bir şeydi gözümde. Bu bile nimetti bana. Oysa sadece yaşamayı istemek beni insan kılmıyor. Öyle değil mi? Hayvanlar da sadece yaşamak istemiyor mu? Hayır, hayır… Ben daha beteriyim. Biliyorum. Bir mal olarak bile işe yaramam. Bu yüzden içinde bulunduğum gemi hiçbir ülke tarafından kabul görmüyor değil mi?

Ben Afrikalı Zwengitse,

İnsanlardan nefret ediyorum…

Balinalardan nefret ediyorum…

Dünyanın kara tarafından ak tarafına yol alırken devrildi filikam. O zaman gözlerim bambaşka baktı dünyaya.

Akdeniz’in orta yerinde, dalgalarla boğuştuğum sırada, yaşayabileceğime dair bütün ümidimi yitirmek üzereyken, bir Türk gemisinin mürettebatının vicdanı tarafından soğuk sudan çıkarıldım.

Ama benim için çok geç…

Üzgünüm. İlk defa insan olduğumu zannettim o an. Oysa medeni âlem bir süre sonra haddimi bildirdi bana. İyi ki de bildirdi. Beyaza boyanmış kömürü gördüm böylece ve tenimin karanlığına sevindim. İlk defa Kara Afrika gözümde nurlandı ve Avrupa, benim boğulmak üzere olduğum bu yerde, Akdeniz’in ismine inat, karanlığın sularına gömüldü.

Ben zenci Zwengitse;

Bizi sadece ekmek için yaşıyoruz diye boğmak istediler bu sularda. Oysa yaşanacak hemen hemen her şeyi bizden çalmışlardı.

Sonra papazları gelip İsa’nın şu sözünü söyledi bize:

“ İnsan sadece ekmekle yaşamaz”

Ve ben Afrikalı zenci Zwengitse

İnsan değilim…

İnsanlardan ve balinalardan nefret ediyorum.