“Büyük” düşünen Türkiye’nin “Küçük” zihniyeti






Öfkeliyim. Bu yüzden bindiğim dalı kesmeye razıyım. Haberi öğrendiğim andan beridir içimde beliriveren o ürpertinin git gide soğuyacak yerde kor bir ateşe dönüşmesi yaşanan, yaşatılanla ilgili. 2009 Dünya Gezegeni, yarı modern, ordusuyla kahramanlık destanlarıyla övünen, yere göğe sığmayan sığdırılamayan, İstiklal Marşına gelince avaz avaz söyleyerek “milliyetçi” duygularla coşan, başka bir ülkenin milli marşına “ıslık çalarak” susturmayı maharet algılayan, büyük cümlelerin küçük anlamları altına devrilip boğulan Ülkem..Güzel Ülkem Türkiye’m.


Öfkeliyim. Hangi birinden başlasam bilemiyorum. Son olaydan diyelim örneğin… Elim bir kazada hayatlarını yitiren 5 canın, başına üşüşüveren akbabalar gibi, söylemler mi, elim kaza üstünden seçim söylevlerine çıkanlara mı, sözü döndürüp dolaştırıp politikaya getirenlerden mi, bilemiyorum..Olay esrarengizliğini korurken, o belirsizlikte her kafadan bir ses çıkmasına mı bu en netametli olunması gereken süreçte birilerinin birilerine suçlamalarda bulunması mı, bilemiyorum.


Öfkeliyim..Göz gezdirdiğim gazetelerin sütunlarında karşılaştığım haberlerde; “"Uydu kanalıyla istedikleri yerde istedikleri aracı, bak bu yolda giden araç da olabilir, kaza yaptırabiliyorlar, uçağı düşürtebiliyorlar, gemiyi batırabiliyorlar. Bu, çok özel bir Yahudi grubun elinde.(Gülseven Yaşer’in telefon konuşmalarından bir cümle)” Ayrıntısıyla kesişen İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in, "terör altyapısı uzak veya yakında, her neredeyse vururuz. Caydırıcılığımızı güçlendirecek ve artıracak şekilde, ona zarar da veririz. Bu kuzeydeki, güneydeki bir dizi olayda geçerliydi. Demecini Bu konuda isteyenin kendi hayal gücünü kullanabileceğini belirterek sonlandıran Olmert’in, "Bilmesi gerekenler, İsrail'in erişemeyeceği yer bulunmadığının farkında oldukları" ifadesini kullanabilmesi mi?


İnsan ister istemez sormadan edemiyor. ‘Van Minut’luk adamlar nasıl oluyor da bu kadar kendilerine hakim iken, bu kadar teknolojiye sahip iken biz “Büyük düşünen Türkiye”, geleceği ile ilgili önemli adamlardan birini 2 gün geçtikten sonra “donarak “ölmesine seyirci kalabiliyoruz? Operasyona katılan ve canla başla ellerinden gelen gayreti gösterdiklerinden hiç şüphem olmayan o insanların gayreti dışında, Türkiye’nin elinde teknolojik olarak hangi güç var? Amerika’dan, Avrupa’dan, İsrail’den kısacası yurtdışından alınan Teknoloji dışında Türkiye ne üretiyor teknoloji olarak? Aselsan, Tübitak ne yapıyor? Kitap sansürü dışında ne ürettiği ile kim ilgili gerçekte? Neden meselelerimiz bir takım acı bedeller ödendikten sonra üzerinde tartışılıp veryansın ediliyor? Neden her mevzu hakkında kolaylıkla fikir beyan edebilirken, sığ bilgiler dışında gerçek anlamda derinlemesine bir bilgimiz olmuyor, olamıyor? Neden her şey bana sahte, göstermelik geliyor bu yüzden?


Öfkeliyim. İktidar haklı haksız olsun, aramalar doğru yerde yapılmış yapılmamış olsun, mazeretler ve gerekçeler akli olsun olmasın, ne değişecek? Sorarım, hangisinin “üşüyorum” şiiri ile donarak ölmüş olduğu gerçeği örselenerek farklılaşacak, yiten bir değer yerine bir yenisini getirecek? Orada insanlar dondu. İster politikacı olsun ister olmasın. Donarak ölen, helikopter kazasından kurutulup da donarak ölen insanların gerçeği bütün bu yakınmaların, öfkelerin, sorgulamaların,suçlamaların,savunmaların arasında ortada açık çıplak duruyor. Ve kim ne derse desin, haklı olsun olmasın o donarak ölen helikopter kazazedeleri için bir şey değişmeyecek. Çünkü Onlar sadece ölü.


Saldırgan Üsluplu bir diğer mevzuya gelelim. Hangi insan, kendisinden olmayana karşı bu kadar acımasız olma hakkına sahip? Bir başka ülkeyi nükleer tehdit olarak adledip uluslar arası arenada, kendi ülkesinde 250 adet atom bombası olduğunu söyleyen (ister korkutma, caydırma amaçlı ister değil) söylevi hangi akla, vicdana ,insanlığa sığdırılabilir? Ergenekon olsun olmasın hangi yetkilinin eşi, kendi istediği biçimde şantaj, korkutma, planlama entrika düzenleyerek nasıl bir cüretle katılmadığı bir düşüncenin, uygulamanın, hareketin ,oluşumun sonucuna karar verebilir? Önceki parafta aleni “sığlığın”, “cehaletle”,”bilinçsizlikle”, “acımasızlıkla” ortaya konmuşluğu bu paraftaki “kibri”, “aymazlığı”, “densizliği” alaşağı edemediğini de görüyorum yine öfkeyle.


Allah aşkına bize neler oluyor? İnsanlık olarak nereye gidiyoruz? Okullarda, dini öğretilerde, sosyal doktrinlerde insan olma erdeminde kötü hasletler olarak tanımlanan her şeyin bedenleşmiş halleri olarak boy gösterirken,ağzımızda gevelediğimiz “büyük” cümlelerin “küçük” anlamları altında ezilip boğulurken, dünya nereye gidiyor?


Tuhaf olan gittikçe “insani” duyarlılığımızı yitirmekte olduğumuz. Çevreyi, hayvanları , denizleri, havayı, şiiri, edebiyatı, adaleti, devleti, inandığımız izm’leri, dini, ahlakı koruyacağız da “insan” olamadıktan sonra sayıp döktüğüm bütün bunların hangisinin anlamı olabilir? Önce “insani değerleri” korumayı öğrenelim o halde. Hem de hiç vakit kaybetmeden bugünden itibaren başlayarak…

NOT:Bindiğim dalı keseceğim, razıyım derken bütün bu sıraladığım değerler “insan” türüne dair olan değerler. Ve ne yazık ki bende bu türün bir mensubuyum. Bindiğim dalı bu yüzden kesmeye de razıyım.

Ya Sonra..(Allah googleunuzu versin e mi? )



Siz o filmi gördünüz mü? Ben gördüm. Su katılmamış bir İzmir’liyim. Sek..Dimağımdaki kılcallarda her daim bir oksijen , nöronlarımda bir trafo etkisi. Kafam çalışır yani hemen her zaman. Merak doğuştan gelen bir özelliğim, kalıtsal. Diğerlerinden daha fazla. Neme lazım küçükken hep bu merakım yüzümden azarlanır dururdum, önemsemezdim elbette. Araştırmaya, öğrenmeye devam. Büyük, kocaman bir laboratuar gibi gelirdi gezegen bana. İçinde sonsuz olanaklarla yüklü bir bilgi kütüphanesi. İnsanlarda, durumlarda, olaylarda, hayatta. Bitmek bilmeyen iştahım doyma hissi olmayan balıklara benzerdi, fazla yemekten ölüverenler gibi. Neyse ki öğrenmeye duyduğum açlık ve öğrenmeler beni çatlatacak derece de, ölümle yüzleştirecek noktaya getirmedi. Sorularım bazen ilginç bazense derin olurdu, çoğu zaman saçma. Örnek istenirse çekinmem veririm. Mesela yurdum insanları neden yürümeyi bilmiyor beceremiyor? Yürüyüş şekillerinden onların kişilik analizleri yapılabilir mi? Bir yerlerde okumuştum oldukça da mantıklı gelmişti, cinayet zanlıları gavur memleketlerinde yürüyüşlerinden tespit edilebiliyormuş. Ayak izinin bıraktığı incelemeler ve analizler kesinlikle cinayet işleyen kişinin kişilik analiziyle örtüşüyor bir profil çıkarılabiliyormuş. Kişiliğimiz yürümemize varana kadar etkin demek ki,bir imza gibi...

Yürümek hakikaten de bisiklete binmeye benziyor. Pedalları doğru bir varyata ile ardışıklamazsan dengeni sağlayamıyorsun. Denge ki önemli. Bu dengeyi sağlamak için şizofrenilerin yahut ta içsel bir duygudurum bozukluğunu rahatlatmak için stereo tip hareketler dediğimiz salınım hareketleri bilimsel olarak kabul görüyor örneğin. Dengeyi, iç ile dış arasında bulup konumlamak için gereken bir salınım hareketi yapılabiliyor. Neden buna ihtiyaç var oysa?

Yazmanın ve okumanın da içsel ve dışsal olarak bir dengesi bir içten dışa, dıştan içe yürüme ahvali var mıdır acaba? Biri, yazan veya diğeri okuyan dengeyi bozarsa ne olur?


Yürümek kişiliğimizin uzantısı gibi bir anlam ihtiva ediyor mu? Yürümemizden ne tür açıklar verebiliriz karşımızdakilere? Bizimle ilgili içselliğimizle ilgili ne tür değerlendirmeler yapılabilir? Omuzlarını geriye atıp göğsümüzde bulunan enerji merkezini açarak yürüyenler ile omuzlarını öne doğru düşürüp enerji merkezini daraltarak yürüyenler arasındaki tipolojik farkları biliyoruz. Ya sekerek yürüyenler, basketbolcu adımlarıyla ? Ya Japonlar gibi kısa ve küçük seri adımlarla yürümek bizdeki ne tür özellikleri açık ediyor? Bütün bunların bir anlamı var mı? Yürümenin çeşitleri var mı? Eskiden atların yürüme şekillerine göre kullandığımız deyimlere dair- vız gelir tırıs gider, 4 nala gitmek vb gibi- yürümenin çeşitlerine göre gözlemlerimiz var mı? Dile giren "yengeç yengeç yürüme", "yürrüüü ense traşını görelim" vb deyimler çok mu klişe? Bunlar bizi nereye götürür? Siz nereye yürürsünüz, nasıl yürürsünüz yürütürsünüz yada? Ben yürürsem ense traşımı görürmüsünüz?

Siz o filmi seyrettiniz mi? Ben seyrettim. Katışıksız bir İzmir’liyim.

Meraklıyım, nezaketliyim, inceliğe düşkünüm. Anlama çabam her daim mevcut. Anlamaya güç yetiştiremediğim şeyler de var kuşkusuz. Nedenler ve sonuçlardan ziyade yapılan ve yapılmaya devam eden saçma sapan-anlamadığım şeylere yapıştırdığım yahut anlama uğraşımın, anlama inadımın ötesine "anlamsızlığın" dokunaklı soğukluğu kurulduğu ve bütün bu "anlama"lardan vazgeçtiğim vakitlerde kullandığım bir tür metafor- hatalar, yanlışlar, suçlar vb ya da yapılmayanlar da dahil diyelim bu saçma sapanlara. Kısaca anlamadığım, anlayamayacağıma kaanat getirdiğim için yazdığım bir yazı bu. Günce, hatıra defteri “daerii”, günlük yazmak başka şey, yaşantıladığı düşündüğü hissettiği kısaca kendisine dair olanı paylaşıma açmak ayrı şey.


Bloglardan söz ediyorum. Bizzat okunsun diye yazılan nette herhangi birinin erişebildiği yazılardan. Pek güzel bir paylaşım, pek güzel bir kendini ifade etme yeri. Takdire şayan. Lakin , paylaşan tarafın biri , okuyucu için oturup da kendisine dair olan “şey”leri pek güzel zaman ayırıp yazıyorken ve bu zahmetin karşılığında sadece paylaşmayı umuyorken, okuyan sadece okuduğuyla kalıyor. Öğreniyor, düşünüyor, yeni bağlantılar kuruyor ve belki de bu yeni okuduğu şeylerle hayatına bir şekilde yön veriyor. Elbet daha iyisi daha güzeli için. Yanılıyorsam biri beni düzeltsin. Peki karşılığında ne yapıyor? Söyleyeyim, şu satıra kadar okuma işlemini gerçekleştiren okuyucuya zahmet olmasın aman,koca bir “hiç!” Bazıları okumaktan sıkılıp da, yazılan onca şeye onca emeğe burun kıvırabiliyor bile. Bir küçük,”sağ olun”, bir “hayır katılmıyorum”, bir “iyi güzel ama bir de bu yanı var” diyemeyecek kadarlar. İyi peki. O noktada düşünüyorum bende, körlerle sağırlar birbirini ağırlar durumdayız. Kendim yazarım kendim okurum, oh ne ala. E peki o zaman ne “anlamı “ kalıyor onca yazmanın paylaşmanın düşünüp hissetmenin yaşartılanın yahut dışarıda bırakılanın? Söyleyeyim gene zahmet olmasın aman, koca bir “hiç”

Siz o filmi bildiniz mi? Ben, bildim. İzmir’liyim. Tepkiselim sıcak kanlıyım. Nezaketli olduğum kadar hesap sorucuyum, irdeleyenim. Dürtükleyip itip kakanım yeri geldiğinde. “Ananı al da git”çi olmasam da, “van minut”diyebilirim ben de. Kali ile yazdığımız bloga baktım. Kendimi es geçiyorum yazmış sağ olsun. Zaman ayırmış emek harcamış. Yazılarının çoğu da güzel. Bin küsur kişi de girmiş okumuş, hiç olmadı göz atmış. Yürümüş satırların üzerinde. Adım adım göz gezdirmiş. Peki buna karşılık ne yapmış? Söyleyeyim zahmete reva gelmesin, hemen hemen “hiç” bir şey. Kendi kendime dedim ki acaba bizi okuyanlar “mal “ mı? Evet, bildiğiniz “mal”. Hazırcı mı ? evet, bildiğiniz duyarsız, tepkisiz post modern hazcı, egosal mastürbasyoncunun kralı. O halde neden egosal mastürbasyonuna malzeme vereyim ki? O halde neden yazayım? O halde neden paylaşayım?

Açıkçası Kali ne düşünür bilmiyorum ama ben daha fazla yazmamaya böyle karar verdim. Kolay erişim olunca ve bedel ödenmeyince hakkı verilmiyormuş sanırım hiçbir şeyin. Çoook eskiden okumuştum. Yunanlıların hermes, Müslümanların İlyas peygamber a.s. dediği zatın öğretisinden 3 kelime kalmış. Bu 3 kelimeyi öğrenmek isteyenler 10 senede bir açılan sınava girerler, o öğretinin rahibi olmak için tam 40 yıl sürecek olan ağır eğitim ve sınamalardan geçerlermiş. O sınamalarda sırf o 3 kelimeyi öğrenmek için açlık susuzluk şehvet gibi aklınıza gelebilecek pek çok zorluğu atlatmaları gerekirmiş. 40. Yılın sonuna sağ sağlim varabilenler yine son bir en ağır sınamadan geçirilir ve eğer hala çıldırmamışlarsa ve ölmemişler ise baş rahip tarafından alınıp dağın tepesindeki tapınaktaki en kutsal ve gizli odaya götürülürlermiş. Baş rahip o 3 kelimeyi öğrenmeye hak kazanan; 40 yılını, hayatını, bu öğretiyi öğrenmeye veren kişiye fısıldarmış o 3 kelimeyi: Bil..Bul..Sus...

Bu kadar kolayca,sadece okuyarak bu 3 kelimeyi öğrendiğiniz için bu 3 kelimenin sizin için hemen hiç anlamı olmayacak biliyorum. Ama öğrenen kişiler için o 3 kelimenin anlam kapıları sonuna kadar açıktı, bunu da biliyorum. Bu öyküyü ilk okuduğumda Nazım” anladığını anlatmayan alçaktır” der acaba neden son kelime “sus”, diye sorgulamıştım kendimce. Şimdi bunun anlamını iyiden iyiye biliyorum. Her şeyin bilindiği arama motorları sayesinde artık bilginin de bilmenin de bir değeri yok. Allah google'unuzu versin e mi demekten başka söyleyebileceğim bir şey de yok. Değeri olmayan şeyin önemi de yok, harcanabilir kolayca, üzerine basılıp geçilebilir. İnanıyorum ki, eskiden teknoloji bu kadar gelişmeden önce insani anlamda belki zorluklarla göğüs geriliyordu, belki hayat hiç kolay değildi ama gerçekti. Samimiydi. Bakıyorum aşktan ölesiye söz edip aşktan sürgün sürülmüş bir nesil olarak sadece kelimeler ağzımızda geviş getiriyoruz sadece. Aşk artık yok maalesef çünkü aşkı yaşayacak yaşatacak teknolojik imkanların kalabalıklığından aşka yer yok, özlemeye ve samimiyete de. Değer atfedebileceğimiz, derinleştirip derinleşebileceğimiz kendi içselliğimiz ile kendimizi kavurup hamlığımızı pişirebileceğimiz bir “od” da yok maalesef.

Siz o filmi düşünedurun, ben en dengesiz halimle, arama motorlarının bile bulamayacağı bir sessizlikte, sizi o filmde yolunu kaybetmiş ve yürümeyi beceremeyen bir halde dönenip duruşunuzu seyretmeye devam edeceğim.



NOT:Yazılarımızı okuduğunda nezaketen bile olsa yazan dostlara selam olsun, üzerlerine alınmadıklarının rahatlığındayım. Selametle.

GÜNÜMÜZDE DİN YA DA YENİ DİNE BAKIŞ


21. Yüzyılın eşiğinde hala kafamız karışık. Eğri yollardayız. Özel hayatımız çetrefilleşmiş. Dünyanın buhranı ayrı bir dert, kendi buhranımız ayrı. Nereye el atsak elimiz havada kalıyor. Ama öbür taraftan ‘büyük davetler’ var. Modernizmin davetini zaten doğduğumuzda kabul etmiştik bilmeden, farkında olmadan, sessiz ve derinden. Hatta bir davet olarak bile kabul etmedik onu. Hakikat kılığında girdi benliğimize. Öyle ki, onun dünyasını mümkün olan tek dünya olarak kabul ettik; yine de topyekûn yanlışlardan meydana gelen bir dünya değildi. 80′lere kadar Avrupa’da yaşayanlar için sevimli öğeleri barındırdığı bile rahatlıkla söylenebilirdi. Berlin Duvarı çökmeden önce, komünist bloktaki insanlar -şimdi kapitalizmin egemen penceresinden bakıldığında-hiç de yadsınamayacak daha güzel bir ütopyada; özel mülkiyetin minimize, ortak mülkiyetin maksimize edildiği bir ütopyada yaşıyorlardı.


Avrupa’daki kapitalist ülkeler ve ABD ise 1980′lere gelindiğinde altın çağını yaşıyordu. İsveç güzel bir rüyaydı o zamanlar. Hollanda ve Danimarka gibi ülkeler henüz vahşi kapitalizmin midesinde değillerdi (elbette bu durum başka ülkeleri sömürmedikleri anlamına gelmiyordu). Var olan eşitsizliklere rağmen dünyanın daha eşitlikçi bir yerküreye dönüşebilmesi için demokrasinin gücüne inanılıyordu. Ama 80′lerin sonu, insanlığın ümitlerine dair var olan birçok şeyi yıktı.

Komünizmin görmezden geldiği arızaları kendisini dibe çekmiş, kapitalizmin para babaları da “demokrasiyle gelen eşitlik” rüyasını gören insanlığın uykusundan istifade ederek güçlerine güç katmıştı. 90′lara geldiğimizde uyandık. Gördüklerimiz adeta kâbusa açılmış gibiydi. Karanlık bir çağın eşiğini çoktan geçtiğimizi çok geç fark etmiştik. Aldatılmıştık. Peki, ne yapacaktık?

Bu sefer yeni bir davet çıktı karşımıza; Dinin daveti.

İşte dünyanın gittikçe dinselleşmesi bu döneme rastlar; rüyanın kâbusa dönüştüğü 90′ların başına. Kurtarıcı arayışı, ümidin tükendiği noktada en üst seviyededir. Bu yüzden de dünyanın tam da bu dönemde dinselleşmesi olağandır. Fakat bu dinselleşme Hıristiyanlığın Romalılaşması gibi kısa zamanda özünden uzaklaşır ve modernleşir. İkiyüzlü ve iki yollu olur.

Birinci yüzünde gelenekçilik bahanesiyle sabit kalır ve modernizme bir alternatif olarak sunulur. Ama böyle bir din tamamıyla ölüdür.

İkinci yüzünde ise hareketlidir ama kapitalizmle ittifak kurmuştur.

Hıristiyanlar çok önceden ikiyüzlü bir ahlaka sahip olmuşken, Müslümanların ikiyüzlü ahlakla adaptasyonu bu dönemin başında son aşamasına girer.

Doğal olarak, ahlakın -modernizmle ittifak kurduğu için-’Yeni Din‘ tarafından dönüştürülmesi de bu döneme rastlar. Yeni Din’in bütün eleştirilerden sıyrılıp modernizm adına hükmedebilmesi için ahlakı yeniden yapılandırması şarttır. Buna göre; modernizm, cinselliği açık seçik dışa vuran tutumuyla Yeni Dine-onun sağlam bir biçimde ayakta kalması için- oldukça yardımcı olacaktır. Modernizmin her türlü hazzı reklamlarla pompalanıp bir tüketim aracına dönüştürülürken ve cinsellik temalı ürünleri marketlerde ve hayatın tam orta yerinde yer alırken, Yeni Din, modern insanın bulaşmadan edemeyeceği bu iç içe olma durumunu günahların anası ilan eder. Böylece Yeni Din, kendisini koruyacak en büyük silahı bulmuş olur. Bu silah “Cinselliktir. Onun sayesinde ahlakı yeniden yapılandırmak çok kolaylaşmıştır.

Modern zamanlarda, insanın doğar doğmaz kendisini içerisinde bulduğu “cinsel serbestîlik” ahlakın en büyük düşmanı haline getirilince, bu zaman diliminde doğan hemen herkesin karşı karşıya kaldığı bu özgür cinsellik alanı, belli bir dinin mensubu olarak doğan insanı daima günah ve suçluluk psikolojisi içerisinde bırakacak, böylece “Yeni Din”, cinsellik silahıyla bireylerin üstünde tam bir kontrol sağlamış olacaktı.

Bu silah iki şeyi çok iyi yapıyordu: Birincisi, İnsanların özgür iradelerinin daima günaha meyilli olduğu vaazıyla kişisel irade üzerinde tam bir baskı aracına dönüşüyor, bu baskıdan kurtulmak isteyenleri ise doğrudan modernizmin kucağına bırakıyordu. İkincisi, kapitalizmle sermaye ortaklığı içerisindeki Yeni Din’i ahlaksızlık eyleminden azat ediyordu.

Zira en büyük ahlaksızlıklar cinsel eylemlerle ilişkilendirildikten sonra, sermayenin ahlaksızlığı neydi ki onunla ittifak kurmuş Yeni Din ahlaksızlık emaresi taşısın?

Bu denklem, kapitalizmin borusunu öttüren denklemdir. Ahlakın bütün değerleri cinsel iffetle ilişkilendirilerek, kapitalizmle akraba olmuş Yeni Dinsel sömürüyü sütten çıkma ak kaşık olarak ilan ettiren bir ahlak tanımıdır söz konusu olan. Oysaki bu ahlak tanımı, insanların özel hayatlarını, iradelerini, geçmişlerini ve geleceklerini toplumsal baskının önüne fırlatıp, birey hayatının ırzına geçmek, demek ki; toplumsal baskıyı sermayeyle kurduğu ittifak sonucunda oluşturup kendi iktidarı adına kullanmak için, Yeni Din’in köleliği ayakta tutma girişiminden başka bir şey değildir.

Artık iyice bilinmelidir ki yeryüzünün bütün jigolo ve orospuları, Yeni Din’in şeyhleri, müritleri, hoca efendilerinden daha ahlaksız değildir.

Oysa dindar olarak yaşamak mutlak bir soyutlanma içerisinde çağın dışında yaşamak olmadığı gibi, çağın yaşam biçimine olduğu gibi boyun eğmek de değildir. Kuşkusuz burada amaç sadece şeytan’ı aracı kılıp hakikati idrak etmek değildir. Zira böyle bir eylem, hakikatin sadece belli bir veçhesine ulaştırabilir bizi. Eylem planında gerçeği örtücü şeytan vasıtasıyla kurtuluşa ermek başlı başına bir kurtuluş yolu olamaz. Şeytaniliğin içinden geçen yol vasıtasıyla kurtuluş, ancak yolunu şeytanın labirentinde kaybetmiş birinin arayışını ısrarla sürdürmesi akabinde kendi yolunu tekrar bulmuş olması olarak algılanmalıdır.

Burada şeytan ne demektir? İçsel uyanışımızı örten her türlü araç onun kendisi olarak algılanmalıdır. Dolayısı ile uyanışımızı örten vasıtalarla uyanabilmek imkân dâhilinde değildir. Ama kendi üzerinde deneysel çalışan birinin dışsal olarak uyanışı örtücü olarak görünen eylem ve olguları içsel arayışının tetikleyicisi haline getirebileceği bir gerçektir. Bu noktada bütün uyuşmazlıklar öznenin kendi üzerindeki tefekkürü ile mucizevî bir şekilde uyumun ta kendisi haline gelir. Dışsal olarak günah, içsel olarak esrime olur.

Mahatma Gandi, inancı doğrultusunda amaçlar ve araçların birbirinden ayrılamayacağını söylerken haklıydı. Tanrı söz konusu olduğunda, ona ısrarla şeytan vasıtasıyla ulaşmaya çalışmak abes bir durumdu. Zaten hiç kimse ruhunu derin bir uykuya teslim edecek ilaçlarla uyandırmaya çalışacak değildir. Fakat uykuda olduğunu bildiği halde uykuda kalmaya devam eden bir zümre vardır. Burada Gandi’nin eleştirisine maruz kalamayacak kadar farklı bir durum söz konusudur işte. Tam burada gördüğü düşü, düş olarak algılayıp düşe devam edenlerin tefekkürü söz konusudur. Bu, ne kötülüğü ısrarla yaşatmak, ne de sırf kötü olanla tanrısallaşmak çabasıdır. Bu kötülüğü ve körlüğü özümseyip, kendi gerçeğinin bir parçası olarak kabul edip yoluna bu şekilde devam edenlerin rüyasıdır. Bu, hiçbir yargının kendi gerçeklerini değiştirmeyeceğini kabullenmişlerin tefekkür halidir.

Böyle bir hal –arzu edilmese dahi-gerçekten vardır ve bu hal hakikatin kendisi göz önüne alındığında, hakikati kavrama yolunda hiç de yadsınamayacak hususiyettedir.

Tanrıya gerçek örtücüler( şeytanlar) vasıtasıyla ulaşılamıyorsa bile gerçek örtücüler, hakikate adanmış bir hayatın gerçeğini örtemez, o hayata manevi tecrübeler olarak teslim olurlar.

Bu tür tecrübeler insana dayatılan gerçeğin gerçek olmadığının ansızın, acı verici bir olayla sezilmesiyle başlar. Var olan din, tanrı, değer, ölçü, ahlak, güneşin doğması ile önce biçimsizleşip erimeye başlar. En sonunda bunlar yeni olgunun, yeni durumun görünümünde buharlaşıp kaybolurlar. İnsan yalın gerçeği ile apaçık ve çırılçıplak bir şekilde yüzleşir.

Par Lagerkvist’in Yeryüzü Sürgünü adlı romanında, deri kaplı eldivenleriyle caddelerde sürünen sakat bacaklı ihtiyar, kendisine acıyan adamı evine çağırır, adam onun ev işlerini bir sanat haline dönüştüren tutkusuna, içerisinde bulunduğu sefaleti fark etmemiş olmasına şaşarak söze dalar:

“-Sahi Lindgren, dedim, insan sizin vaziyetinizde, böyle bir sıkıntılı hayata tahammül etmek mevkiinde olunca, bir şeye inanmak, bu dünya dışında bir şeye, her şeye hâkim olan bir Tanrıya ve başımıza gelen şeylerden onun yüksek takdirine inanmak ihtiyacını bizlerden fazla hisseder herhalde, öyle değil mi?

İhtiyar bir an düşündü.

Tereddütle:

-Hayır, dedi. Benim gibi yaşadıkça, böyle bir ihtiyaç hissetmez. Hayır, dedi. Ona muhtaç olan bizler değiliz. Mevcut olsa bile, bize söyleyebilecekleri ancak bizim anladığımız ve minnettar olduğumuz şeylerden ibaret olacaktır.”

Lindgren romanın bir başka yerinde kendisine acıyarak bakana şunu sorar:

“-Önemli bir adam mısınız siz?

Onu hafife alan cevap veremez. Ve Lindgren şöyle devam eder:

- İnsan önemli adam olmalı, buna inanınca yaşamak kolaylaşıyor.”

Hayatın bütün yoruculuğuna, trajedisine ve yıpratıcılığına rağmen onu yoğun bir tefekkürle içselleştirmiş Lindgren en sonunda şöyle diyecektir:

“-Evet… Hayat zengindir, hayatı çok iyi anlıyorum, bunu o kadar kesinlikle anlıyorum ki! Ama günler ne kadar ağır ve zahmetli geçiyor. Çok iyi anlaştığımızı gördüğüm için bunu söylüyorum size. İnsan olduğundan daha iyi görünmeye çalışmamalı, öyle değil mi?”

Lagerkvist’in Lindgren’in ağzından söylettiği bu sözler, teslim olmuş, kendisiyle çatışmayı bırakıp çelişkilerini kabullenmiş adamın dingin ruhunun parıltısını taşıyor. Albert Camus şöyle demez mi:

“Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim. Kendimi herkes gibi yaşamaya, herkese benzemeye zorladım. Kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile bütünleşmek için öyle davranmak gerektiğini söyledim. Ama bütün bunların sonunda felaket geldi.

Şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum, kuralsızım, tereddütler içindeyim, yalnızım ve bunu kabullenerek tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim. Tüm hayatımı bir nevi bir yalan içerisinde yaşadıktan sonra, bir doğru yaratmak zorundayım.

Ben neyi aradığımı biliyorum. Onu ürke ürke adlandırıyorum, o değil diyorum, odur diyorum, ileri varıyorum, geriliyorum. Ama beni zorluyorlar, ‘Bulduklarının adını ver, kestir at.’ diyorlar bana. Şahlanıyorum o zaman. Bir şey, adı konduğu zaman yitirilmiş değil midir? İşte hiç olmazsa bunu söyleyebiliyorum.”

Burada bize önceden öğretilen bütün kavramlar, deneyimin içinde sönüyor ve tecrübî bir iman doğuyor. Dogma ve kavramların var oluşun yalınlığında yittiği ve ortaya saflığın kendisinin bir esrime yarattığı adlandırılması güç bir durumla karşılaşıyor kişi. Bu durumun ismine Tanrı[sal] dediğimizdeyse bu tanımlama Tanrının insan melekeleriyle betimlenemezliği hatırda tutulacak olursa hem eksik hem de çoğunun gözünde mevcut dinlerin betimlemelerine uymadığı için şirk, sapıtma, dinden çıkma olarak algılanıyor. Fakat bu durumu adlandırmadığımızda da yalancılar ve aldatıcılar olarak damgalanıyoruz. Oysaki var olan bütün tasvirlerine rağmen, bu tasvirleri birer sembol olarak kabul etmiş dinler için Tanrı, betimlemelerin hiçbirine uymayan ‘tanımlanamaz’, ‘dile getirilemez’ değil midir?

Ve haykırıyoruz yine: Kötülükle iç içe yaşayan bizler için de tinsellik ve dinsellik mümkündür. Zira bizim bütün çelişkilerimizi kabul etmemiz buna yeterlidir. Ahlak bekçiliğine soyunanların ahlakı yalnız muayyen bölgelerde arama ihtirası, muayyen bölgelerden girip çıkabilen bizler için oraların birer set olmaması, bizim iliklerimize kadar düşmüş olduğumuz intibaını uyandırarak kendileri tarafından hor görülmemize neden oluyor.

Fakat bizler her şeye rağmen onları da seviyoruz. Çünkü bizim sevgimize ne muayyen bölgeler, ne de günah engel değildir. Zaaflarımız vahdeti algılamamıza engel teşkil etmiyor. Yeter ki onların düşündüğü gibi zaaflarımızı YOL’un yegâne parçaları kılmayalım. Öte yandan zaaflarımız YOLumuzun içinde yer almasına rağmen vahdetimizin içinde eriyebilmektedir.

Şu ince ayrım ne kadar da önemlidir: En ucun utançtan geçmesi kötü değildir ama onu utançla sınırlamak dipte büyülenmiş olarak en ucu şeytansallığın içine atmak- ne pahasına olursa olsun- ihanet etmektir. ( Georges Bataille)

Ve biz ellerini avuçlarını ovuşturarak kendimize ihanet etmemizi söyleyen ahlak bekçilerine uyarak, onların bizi görmek istediği gibi şeytanlaşacak da değiliz!

Ama bize ellerindeki taşlarla saldırmak isteyen ‘dini bütünlerimiz’; belli ki taşlayacak fahişeler arıyor. Hâlbuki onları taşlamaya çalışmalarından itibaren evrensel fahişeye dönüşen kendileri olmuyor mu?

Tabi ki kendilerinin nazarında asla!

Ve bütün misallerimize rağmen biz yine yeryüzü lanetlileri olarak bataklığın kendisi olarak görülüyoruz.

Soyut algılarını çoktan kaybedip modernizmin somut alanlarını kabul etmiş bu topluluğun ihtiraslarını ancak somutlaştırabildikleri şeytanları taşlayarak tatmin edebilecekleri bu çağda, bizim gibi maske düşmanlarına şeytan muamelesi yapılması bizi şaşırtmıyor.

En başta savundukları ruha birer maske takıp, bizi ahlaksızlığımızın dibinde gezinmekten ötürü lanetliyorlar. Oysa o çok düşündükleri ruh nerede?

Maskelerin ardında çürümekte elbette ki. Kaldı ki, günahkârlığımıza vurgu yaparken, bütün günahlarımızın ve tabi ki bizi lanetleyenlerin günahlarının ulu orta serilmesini de istiyor değiliz. Ama onların ilk başta çıkartmak istedikleri maskeler, yine zahire odaklanmış düşüncelerinin ürünü oluyor.

Öncelikle eylemlerimizin bütün çıplaklığını sergilememizi, aksi takdirde bunu kendilerinin yapıp bizleri rezil edeceklerini söyleyiveriyorlar. Bunu yapma sebepleri de basit; ruhlarındaki maskeleri çıkartmak istememiz. Üstelik kendi egomuz için de değil. Onların kendi tefekkürleri adına. Bu bile çokbilmişlik ve günahkârlığın körlüğü ile itham edilecektir. Öyle de oluyor.

İtiraf edelim ki; sığınışımızda bize kucağını açan sufileri olmasaydı, İslam, bugün bizim için bütün anlamını yitirecekti. Ömer Hayyam ve Mevlana gibi gönül dostlarımız içinde bulunduğumuz bütün sıkıntılarımıza rağmen bize mana âleminin ışığını karanlığımızda dolunay gibi parlayarak yansıtıyorlar.









SUÇLU VE MASUM



(Stajyerimiz Fehmi Algör'ün Yazısı)

Suçlu ve masum, ikisi aynı kişi.

Önemli olan neyi görmek istediğimiz...

Suçluyu mu masumu mu?

Bir insanın suçlu olabilmesi için adam öldürmesine veya hırsızlık yapmasına gerek yok. Hoşlanmayacağımız bir şeyi yaptığı anda suçlu ilan etmeye meraklıyız çevremizdekleri.

Birinin idam mangası olmamız çok kolay.

Düşünmeyiz bile dar ağacına götürürken gözümüzden düşmüş 'eski' dostumuzu...

Bir kitapta okumuştum;Şeker portakalıydı, evet...

Kimimiz biliriz belki Şeker Portakalını; bir çocuğun hikayesini anlatıyor...

Orada, Bir kişinin başka bir kişiyi, kalbinde nasıl kolayca öldürdüğü güzel açıklanmıştı. 'Toplumun gözünde küçük düşürme' öldürmenin bahanesiydi orada...

Demek ki, kişiyi mezara gömmek gerekmiyor öldürmek için.

Suçlamak ve suçlamanın akabinde silip atmak, bu kadar kolay işte.

Affetmeyi ise unutur olmuşuz...

Affetmek çok küçük bir çerçevede kalmış; gözünden düşmeyi göza alamadığımız dostlarımız için kullandığımız bir çıkar aracına dönüşmüş. Yine de sınırlı, şartı var;"bir daha olmasın!"

Kalbimizde gereksiz ölüm mangaları ve mezarlar taşıyoruz her birimiz.

Oysa çoğumuzun haberi bile yok içimizde taşıdığımız bu ölüm mangaları ve mezarlardan ama ilk fırsatta kurşuna diziyor, öldürüyor, mezarlara gömüyoruz egomuza dokunanları, ya da istemeden hata yapanları.

Düşündüm taşındım, bugün, bu ölüm mangasını, yüreğimde başkaları için kazdığım mezarlardan birine gömmeye, söküp atmaya karar verdim. Bu yazı da buna aracılık etsin istedim.

DÜŞÜŞ


Bir Yüz’ün derinliklerinde kaybolmamla başladı her şey ve gözden düştüm…


Yelkovanın yalnızlığımın ucundan yakalayıp, başıma dolandığı saatlerdi. Rüzgâr şiddetliydi o yüzden, gözlerim sabitlenmiş, ellerim titremedeydi. Sancılanan varlığımda can çekişmekteydim. Sonra fırtına koptu. Devasa Yalnızlık, ihtişamıyla odama girdi. “Ey insanoğlu” dedi “ayağa kalk şöyle de senle bir iki hasbıhal edelim!”. Korkularıma bulanmış duygularımla ayağa kalktım. Bana baktı. Acır gibiydi. Ardından etrafımdaki fırtınadan daha şiddetli bir biçimde üfledi üzerime. Sonradan anladım; Ruhuymuş. Bulandığım korkular üzerimden soyuldu, düştü. “Otur insanoğlu” dedi. Yüceliği içime üşüştü. Konuşan bendim ama söyleyen onun ruhuydu ve ağzımdan şunları döküyordu;


“ Ey insanoğlu; kendini gölge iken güneş sanırsın, ham iken olgun, bataklık iken duru, kuru iken su, ancak maskelerinle aynalara yaklaşıp, gördüğünden ya umutlanır ya üzülürsün doğrusu. Ey insanoğlu; bana şarlatanlıklarını erdemlerin olarak yutturmak için gelirsin, içimde ancak eğlenirsin. Umutlarını ya tüketir ya da maskeli balolarında yalanlardan üretirsin.” Sustu. Derin sessizliğin varlığımı zerrelere ayırmasını bekleyene kadar sustu. Sonra tekrar onla doldum ve ağzımdan döküldü; “Bugün, sabredenlerin sabırlarının mükâfatlandırıldığı gün, bugün, korkularına rağmen aynaya maskelerinin arkasından değil, çıplak yüzünün görüntüsüyle bakabilen adamın günü. Âşıkların günü. Ölümün günü bugün. Ne korkunçtur maskeler için aşk ve ölüm. Kendi balolarının sonu, üzerinde yüzsüzlük yazan eski sandıklarına kilitlenecekleri hakikatin biricik yoludur. Hakikat, maskeler için ne acı! Çıplak kalabilmek ey insanoğlu” dedi, duraksadı ve kararlılığıyla “beni kucaklayabilmektir. Budur, erdemin altın tacı” .


Derinde ama tatlı bir pınarı keşfetmenin sevinci ile dolmuştum. Kendime dönük hayatımda kendimi kavramış gibiydim nihayet. Çocuklar gibi şenlenmiştim. Gözlerim sevinçten yaşarmış, dizlerimin bağı mutluluktan çözülmüştü ilk defa. Kalbimin her atışından, bütün dünyaya yetecek kadar mutluluk pompalayabileceğimi bile düşündüm. Yerlerde yuvarlanıyordum. Kalktığım zaman da dans ediyordum. Bu benle Yalnızlık arasındaki ilk sohbetti. Bu, ondan öğrendiğim ilk dersti. Çıplak kalmak!


Maske kalabalığında ayıplanacak bir çıplak meczup olarak girdim. Gözlerinde ve sözlerinde ben sadece düşüştüm. Ebedi saadetten düşmüş bir mecnun. Küçümseyici bakışlarında alay ve acıma vardı. Fakat bu bakışlardan beslenen ruhumun büyüklüğü, onların varlıklarını kuşatmış, onları okşamaktaydı.


Sonra kollarıma baktım, işte ahtapot kollarıydı, her birinde onlarca dokunaç, her birinde sonsuz kapısını açan anahtar, her birinde her ruhun kalbinden anlayan sinir uçları, her birinde hakikatin avuçları vardı. Şaşkın ruhumla kalakalmışken, Yalnızlığım bir kez daha dalıp yanıma, başlattı anlatmaya:


“İnsanoğlu, bunlar yeni uzuvların. Benim sana armağanım. Varlığı da yokluğu da yakalayabileceğin uzun kollarındır. Onlarla dokunduğun her şey, kalbinde atan can olur. Ayrın gayrın kalmaz dokunduğunla aranda. Dokunaçların umudun da umutsuzluğun da zerresini tutup yakalar, kâinatın yüreği senin yüreğin olur, onunla açar bu yürek, solacaksa onunla solar, yok olur. Aşktan bana gelenin mükâfatı budur!” Yine sustu, bekledim uzun süre, içimde bir olumsuzluk depreşti, Yalnızlık geldi tekrar dile;


“Yalnız, bir durum var! Verdiğim kollar her âleme girip çıkabilir insanoğlu. Bunu iyi belle. Fakat cinler âleminde büyük bir cin var ve onun çoklu suretleri. Çarpılmandan korkarım. Ona dokunmaktan sakın! Yoksa bu güzel kolların, kendi sonunu hazırlar sana, benle düşman yaparlar seni, derin yaralar açarlar çıplaklığına ve maske de takamazsın bir daha! Geri dönülmez bir yoldur bu. Sonu, vicdan ölümü ile biter.”


Dehşetli bir hisle dolmuştum. Kollarım bu cin tasallutunun bende yaratacağı dehşetli etkiyi şimdiden âlemlerin dört bir tarafından aldıkları dokunaçlara odaklayıp, sadece bu dehşetin hislerini biriktirip içimi dolduruyorlardı. Cehennemi alevler etrafımı sardı. Ama Yalnızlık yine söze daldı;


“Oyalanma!” dedi “yürü!”


Yürüdüm, sonsuzmuşçasına yoğun ve etkin bir sonbaharda başladım yürümeye. Dökülen yapraklar yüzüme çarptı hep. Onları döken deli rüzgâr beni de saçıp savurmak ister gibiydi. Yalnızlığın gücü ile yürüdüm fakat. Hiçbir engel tanımayan ahtapot kollarımla yürüdüm. Garip âlemler gördüm yolumun üzerinde. Garip insanlar. Bu yüzden durakladım bazen. Baktım onlara, dokundum ve dokunaçlarımdan aldığım bir ruhla doldum.


Yolumun ilk mertebelerinden birindeydi. Bir çınarın altında ihtiyar bir adam gölgelenmekteydi. Hava soğuk mu soğuktu oysa. Yanına yaklaştım, sordum;


“Hava çok soğuk. Cılız Şems’in seni yakmak bir kenara, ısıtmayacağı bile ortada! Neden bu yersiz davranıştasın?”


“Hele bu yolcu neler de biliyormuş!” deyip, üzerindeki kıyafeti iyice çözdü. Oyuk ve mor gözleri ile bana baktı, yaslandığı ağaçtan biraz doğruldu;


“ Ebedi alev’e atılacağım o günün korkusundan, bu ağacın gölgesine sığınırım” dedi.


“Yürü, Kalk!” dedim, “ ‘Kutsal Ateş’in imtihanından kim kurtulabilir öyleyse? Boşuna donduruyorsun kendini!”


Ama adam şuh bir kahkaha atarak, sözlerimi doğar doğmaz boğdu.


Yalnızlık kelimelere bürünerek ağzımdan çıktı o an;


“ Yürü” dedi “Ey Kali, senin alevin onu tıpkı yaz güneşi gibi yakar. Daha fazla durma yanında. Bu daha gençken içi geçmiş adamlardan yolun üzerinde çok var. Bunlar, korkularına yenik düşmüş insanoğulları. Şemsi görmüş ve donmuşlar. Kendilerinden daha parlak olan her şeyden ya tiksinerek kaçarlar ya da korkudan titreyerek diz üstü kapanırlar. Sığındıkları bu ağaç, geleneğin ağacıdır. Sanırlar ki, bu ağacın altında yaşam sürerek, korunacaklar. Oysa ona hayat veren hiçbir şey sunmuyorlar. “


Yalnızlığımla o adam ve o adam gibilerinden ayrıldım. İşte söyledikleri hakikatti. Yolun üzerinde onun gibi sayamadığım kadar adam belirdi. Her biri de bir ağaç altında yuvalanmıştı.


Sonra sonbahar yapraklarının düştükleri toprağa bereket verdikleri bir mevsime denk geldim. Yeşil bir yaz, cıvıl cıvıl önümdeydi. Akan derelerin şırıltılarına muhabbet kuşları eşlik ediyordu. Yalnızlığım manzarayı görünce; “ Ne güzeldir Yalancı Yaz! Diriymiş gibi gösterir ölüyü, hayali gerçek kılar sanki, seraplardan düzmece aşklar yaratır, ne kötü!” dedi. Bu sözler üzerine yüreğim burkuldu, duyduğum yakıcı mutluluğun üzerine su dökülmüş gibiydi. Yalnızlığa kızdım. “Burada konaklamak istiyorum” dedim. “Dilediğince! İstediğin kadar!” diyerek beni şaşırttı. Bu izni vermeyeceğini sanıyordum. Şaşkınlıkla ona sordum; “ Neden müsaade ettin bana?” Çekip giderken arkasını döndü ve dedi ki;


“ İşte beni unutacağın ya da en çok özleyeceğin yer!”


Sonra da şu mısraları okudu:


Mutlu adam,


Rüya görürken,


Hayalet sevgililere âşık.


Yokluk çölünde seraba sarılmış,


Serap sevgilisi, yol düşmanıymış.


Mutlu adam,


Kum fırtınasına meltem derken mutlu,


Yüzüne vuran tokada aşkın busesi,


Ve elinde tuttuğu kedere,


Mutluluk kâsesi diye bakarken mutlu.


Fakat bilir Yalnızlık bu oyunu.


Ey Kali’nin Rindi,


Önce kendi çölümüzü görmeli


Serabın kuma dönüştüğü


Aldanışın acısını bilmeli,


Gerçeğin cevabını kabullenmeliyiz.


Ardından yokluk çölümüzden geçmeli


Mavi denizimizin derinine inmeliyiz.


Bu büyülü sözlere kanmaya niyetim yoktu. Çok susamıştım. ‘Güzel Yaz’ın şalelerinde yıkanıp, ırmaklarından doya doya içmek istiyordum. Hiç çekinmeden “güle güle” dedim Yalnızlığa. Ahtapot kollarıma güveniyordum.


Çok vakit geçmeden, büyülü güzellikler etrafımı kuşattı. Bin bir zevkin içerisine dalmış olmanın heyecanı ile kalbim hıphızlı atıyordu. Burada insanlar ne hoştu! İlk dünyamın maskeli balosunun gerçek kılınmış haliydi bu âlem. Çıplak varlıkların daldıkları bir düştü burası. Hiçbir yerde maske yoktu. Ne güzel. Kim kimi aldatabilirdi ki öyleyse? Yüzümüzü gizleyecek hiçbir yüzsüzlüğün olmadığı bu maskesizlikte, kim kimi kandırabilirdi?


Fakat çok geçmeden bu diyardan da karanlıklar ortaya çıktı. Ahtapot kollu insanların başkalarının değil, kendi yaratılarının kurbanı olduklarını gördüm burada. Bin bir çeşit zevki tek bir âlemden tatma gafleti içindeydi birçoğu. Burası birçoğunun ebedi durağıydı. Kâbeleri bellemişlerdi burayı. Oysa işte, ‘Ahtapot Kolluların Oyun Sahası’ yazıyordu bu diyarın girişindeki tabelalarda. Dayanamadım, aldanışın kurbanı olmuş birini yanıma çektim, tabelayı gösterdim ve dedim ki “Nasıl olur da buraya çadırını kurarsın? Yazıyı okuyamıyor musun?” Şaşkın bir ifadeyle bana baktı “ Okuma yazmam iyidir benim” dedi önce, sonra da eliyle çadır kurduğu toprağı işaret ederek “Âlemin kendisi oyundan ibaret değil mi? Burası da âlemin merkezidir o zaman” deyiverdi.


Mevsimlerden sadece birine “kıble gâhım” diyemezdim. Daha başka mevsimleri de görmeliydim. Bu diyardan çekip gitme vaktinin geldiğini anlamıştım. Yüklendim bütün yüklerimi. Diyarın çıkışında Yalnızlık beni beklemedeydi. Sevindim.


Ama bu diyarın çıkışında öyle insanoğulları gördüm ki, çadırımı bu yalancı yazın üzerine kurmadığıma önce üzüldüm. Sonra da işin mahiyetini öğrendim. Sevindim.


Gördüklerimin hepsi zaatüreye tutulmuş gibi bedbin ve bedbahtı. Bu ümit diyarının çıkışından bu kadar yoğun ümitsizlik sızsın, hiç aklıma gelmezdi! “Yazık! Ne yazık!” dedim. Bunlar kimlerdi? Merak ettim. Birinin yanına yaklaştım. “Ne oldu sana, size?” diye sordum. “Cin tasallutu” dedi bana “hepimizi böyle etti”. Yalnızlığıma döndüm. Titriyordum. “Burası nasıl bir diyardır?” diye sordum.


“ Ey insanoğlu” dedi “ Renklerin kuruduğu bir kasvetli bahçe”. Sonra kükredi: “ Eğer tekrar bana dönmemiş olsaydın, halin nice olurdu gör!”


"Hangi cin insanoğlunu bu güçlü haliyle, üstelik ahtapot kolları varken yakalayabilir?” diye sordum titremeye devam ederek. Dedi ki; “Şu yanına yaklaştığın bedbahta sor”. Sordum. Cevapladı:


“Duygularımı gasp eden yaratılarımın kurbanı oldum.


Bilirsiniz, ben de herkes gibiydim...


Soluyorum, yalnızca soluyabiliyorum şimdi. Bütün duygularımı kaptırdım. İçimde bir hapishane inşa edildi. Sürgün yedim, sürgündeyim.


Neşeli ve iyimser başlamıştım yola ve daha da ileri gidip, dünyayı daha iyi kavrayabileceğimi düşündüğüm ahtapot kollar yaratmıştım bir zamanlar yalnızlığımla dans ederek. Bana ne maharetler sunmuşlardı bu ahtapot dokunaçları. Ama birden bire her şey değişti. Sanayi denilen ve teknoloji denilen cinlere dokunmuşlar, onları da hayatıma sokuşturmuşlardı. Bu dokunaçlara güvenmiştim. Var oluşu en ince ayrıntısına kadar değerlendirmek, anlamlandırmak ve derinlere dalmak için çırpınan bu dokunaçlar, insani var oluşumun melekeleriydiler o zamanlar. Şimdi ise gırtlağıma yapışıp insanlığımdan hesap sorarlar.”


Tasallutun etkisiyle kendi kendine konuşur gibiydi. Müdahale etmedim. Devam etti:


“Sahi, ben niçin var ettim sizi ahtapot dokunaçlarım? Cinleri neden yakaladım sayenizde? Bana büyülü dünyanın kapılarını aralayacaktınız hani onların vasıtasıyla? Onların üfürükleriyle uçurtacaktınız hani beni?


Ah, haksızlık edemem size! Gerçekten de demir kanatlarınızla taşıdınız beni, bir diyardan bir başka diyara. Fakat ruhum nedense yeryüzünün bataklıklarına saplanıp kalmıştı. Bunun sebebini sorduğumda da çok geçti artık.


Dokunaçlarımın ihanetine uğramış, cinlerim tarafından çarpılmış, yalnızca nefes alabileceğim minnacık bir penceresi olan zindanımda gözlerimi açmıştım.


Ah cinlerim! Bana seyrettirdiğiniz tatlı hayalin dozunu arttırın! Yoksa içimdeki sesin yankısı, beni attığınız zindanda delirmeme sebep olacak. Daha fazla insani duygu yükleyin damarlarıma!


Ama şiddetimi daha fazla beslemeyin ne olur! O zaman tıpkı sizin gibi, isyan edebilirim arıza verip ve sizin şırıngalarınızla yüksek dozajdan ölebilirim.
Ama… Evet… Evet ya…


Fakat beklide en manidarı bu! Ölmek…


Belki de içimdeki öfkenin dozunu arttırmak sizin dediğiniz gibi, en iyisi! Sonsuzmuş gibi görünen çilehanenin kapısını kapamanın yolu bu olacaktır, evet! Bu, cehennem halinin nihayetidir. Evet, ikna oldum. Bütün acımasızlığınızla zehrinizi boşaltabilirsiniz şimdi.


Hani en başta bir koşul ortaya atmıştınız; ‘ya bizleş ya da sin’. Ben sinmeyi seçmiştim ya hani… Vazgeçtim… Sizleşmek, hissizleşmek istiyorum, böylece sessizleşmek. İçimdeki çığlıklardan kurtulmak.


Sizin bana biçtiğiniz gibi, önce ‘cin’sel’ varlığımdan başka varlık tanımadığımı kabul ediyorum, Sonra da varlığımı otomatik acımasızlığınızla taradığınız eski dünyama, cinnet geçirmiş varlığımı teslim ediyorum tıpkı istediğiniz gibi.


Kendi kendimi imha etmeyi kabul ediyorum…


Artık her türlü insani yapıya, cinlerimin adıyla, intihar saldırısı düzenleyebilirim.”


İşte bunları söyledi bana. Sonra sustu, geri çekildi. Yabani bir hayvan gibiydi. Gözüme, kolunda takılı bir saat ilişti. Yavaşça yaklaştım yanına, ürkütmemek için adımlarımı belli belirsiz atıyordum. İyice yaklaştığımdan emin olunca, kısık bir sesle kolunu işaret edip “Bu ne?” dedim.


Ani tebessüm etti ve tekrar somurttu, başını öne eğdi, gücenmiş bir çocuk gibi “Bilmiyor musun?” dedi. “Hayır” dedim. Sonra başını kaldırdı, yeniden ani bir gülümseyişle “Kurtuluşum” dedi. Kolunu bana iyice yaklaştırdı ve “Al bak” dedi.


Baktım, şunlar yazıyordu:


“ Kendiyle çarpıldı…


İmha işlemi başladı…


Yürütülüyor…


Geri sayıma giriliyor…


Kalan süre 72 saat 10 dakika.”


Korkunçtu her şey. Bedenimi saran titreyiş beni hepten korkutuyordu artık. Ben de çarpılmış mıydım? Şüphe her tarafımı sardı. Sonra bu diyarın birçok adamı etrafımda toplaşmaya başladı. Neler olduğunu anlayamıyordum. “Çekilin” dedim “yaklaşmayın bana!”. Ruhsuz kahkahalarla saldırdılar önce. Ardından ruhuma musallat ettikleri şüphe tohumunun cümlelerini sayıkladılar: “Sen de bizdensin! Sen de bizdensin!”. Gözyaşlarına boğuldum. Yalnızlığımı aradım. Kaybolmuştu. Yolumun üzerinde derin bir yarık açıldı. Ümitsizlik dört bir yanımı sardı. Sayıklamalar devam etti: “Seni Sonbahar makamından geçerken gördük, içi bitmiş, içi geçmiş bunaklardan biri olmalısın!” dedi biri. Bir diğeri “Kendini erdemin yoldaşı sanıp, buraya düşenlerden biri işte!” dedi. Bir başkası “Yazda gördüm seni, ‘Keyif Putu’nun peşine takılıp buraya düştün demek benim gibi!”deyiverdi. Öbürü “Sen hep burada değil miydin?” diyerek üzerime yürüdü. Sonra hep bir ağızdan “Bizdensin sen de, bizdensin” diye tutturdular.

Ağlıyordum, yere kapanmış, kendi zavallılığıma, düşkünlüğüme ağlıyordum. Tam o sırada başıma bir el dokundu. Kafamı kaldırdım. Yalnızlığım gülümsüyordu.



“Gözyaşların, uçurumunu doldurdu çocuk” dedi. Yolumun üzerinde beliren yarığa tekrar baktım. Denize açılan boğaz olmuştu. Hayret ettim! Kalbim sevinçle çırpındı. Yalnızlığıma sımsıkı sarıldım. Ağlamaya devam ettim. “Güzel çocuk” dedi, “kendi boğazına” dokun. Ve dokundum. İşte açılıp kapanan delikler vardı. “Bunlar senin solungaçların” dedi gülümseyerek. “Yunus gibi denizine ulaştın! Haydi, dal şimdi. Bu enginlik, bu derinlik senindir.”


Ey aşkım, artık sana, beni sürüklediğin yolu bildirdim. Senin ‘yüz’ünden başlayan yolculuğumu sana anlattım. Varsın senin yüzünden, -gözlerinden- düştüğüm yoldan ötürü aşağılasınlar beni, istersen sen de kına! Fakat ‘Yüz’ünü görmekten asla pişman değilim. Zira ‘Yüz’ünden doğan bir güzelliğe şahit oldum ki, buna âşıkların dışında kimse akıl, sır erdiremez! Biline ki, senin gözlerinden düştüğüm her yer mabettir.

Sömürgeciliğin 2. Adımı: Coğrafi Keşifler [1]



-1-

Fransa'da, geçmişte uygulanan sömürgecilik politikasının okul müfredatında olumlu gösterilmesini savunan yasanın değiştirilmesi yönünde muhalefetin verdiği teklif reddedildi. [2]


Evvelâ, Haçlı seferleri vasıtasıyla Doğunun dillere destan zenginliklerine uzanmaya çabalayan Hıristiyan Katolik Avrupa’ya, Türkler aracılığı ile İslam dünyası adına münasip cevap verilince, bu sefer de farklı vasıtalarla Doğuya ulaşmak hevesi Avrupalının kafasında ağırlık kazandı. Türklerden kaçarcasına sömürülecek yerler araştıran Avrupalı Katolik Hıristiyanlar en sonunda hayallerini süsleyen Doğuya ulaşmak için-bu emellerini gerçekleştirmede Türklerin kendilerine musallat olma ihtimalinin zayıf olduğu- deniz aşırı seferlere çıkmaya karar verdiler. [3] Gerçekte inançgelenek yine bir maske olarak kullanılıyor ve yeniden sömürüye alet ediliyordu. Demek ki Batıda Dini İnanç sadece anlamsız değildir. Dini İnanç aynı zamanda haksızlıklara vasıta edilmektedir. Bu durum Doğu ile manevi irtibatını koparmış bir medeniyetin nasıl bir mecraya yöneleceğini ortaya koyar. Bu yüzden Batıya yön veren saf Hıristiyan değerleri değil, ondan daha fazla çıkar ve kibirdir. Hal böyle olunca da, Batı, keyfi değerlere göre yönlendirilir. Bundan ötürüdür ki kendini attığı haz denizinde boğulma ihtimali yüksektir. Batı öyle bir şekilde keyfi yönetilmiştir ki İngiliz Kralı sırf yeniden evlenmek için yeni bir Kilise kurdurmuştur:


1509 da 8.Henry İngiltere tahtına geçince, meşhur Ütopya’nın yazarı Thomas More, Kral tarafından yargıçlığa atandı. 1521 senesinde ‘Sir’ unvanını alan More, durmadan yükselmekteydi. Nihayet Ekim 1529 da Başyargıç sıfatıyla tüm adalet mekanizmasını denetimi altına aldı. Ne var ki kısa bir süre sonra 8. Henry siyasi nedenlerle ağabeyinin dul eşiyle evlenecek, ancak yine kısa bir süre sonra başka bir kadına, Anne Boleyn’e âşık olacak, böylece kendi eşini boşayıp, onla evlenmeyi kafasına koyacaktır. Fakat bu o kadar da kolay değildir. Çünkü Katoliklerin boşanması ancak Papa’nın nikâhı bozmasıyla gerçekleşebilirdi. Ancak Papa bu yetkisini kullanmaya yanaşmadı, çünkü Kralın evli olduğu yengesi Chaterine, İspanya ve Almanyayı elinde tutan 5. Şarlken’in yeğeniydi. 8. Henry eninde sonunda karısından kurtulmaya kararlıydı ve bu uğurda Oxford, Cambridge, Paris, Bruges, Bolonya, Padua Üniversitelerinden boşanmayı meşrulaştıracak fermanlar kopardı. Bunu Parlamentoda okuttu. Aynı zamanda Kilise’nin mallarına da göz dikmiş ve en sonunda kendisini İngiltere Kilisesi’nin Başı ilan ettirmişti. İngiltere’deki din adamlarının birçoğu Kral’ın gazabından çekindiklerinden hiç ses çıkarmadılar. Ancak Thomas More, Kralın boşanmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Bu yüzden sağlık durumunu mazeret göstererek Başyargıçlık görevinden çekildi. Fakat 8. Henry ülkenin ileri gelenlerinin, kendisini İngiltere Kilisesi’nin Başı ( böylece Anglikanizm’in temeli atılmıştı) yapan yasaya açıkça ant içmesini istiyordu. Fakat Thomas More vicdanının sesini dinleyerek bu andı içmeyecekti. Neticede bu itaatsizliği canına mal oldu ve idam edildi. Ne kadar düşündürücüdür ki, ne Papa’nın ne de İngiltere Kralı’nın bu evlilik hadisesi karşısındaki tutumu salt anlamda dini değildir. Papa siyasi nedenlerle boşanmaya izin vermezken, Kral, tamamen Keyfiyetle hareket edip kendisini İngiliz Kilise’sinin Başı ilan eder. İki taraf da çıkar ve keyfiyete geçit vermiştir.


İşte, tıpkı bu hadisede görüldüğü gibi, her ne kadar Hıristiyanlık için gerçekleştirildiği bahanesiyle bulanmış olsa da, ilk coğrafi keşiflerin, aslında Portekizlilerin ve İspanyolların keyfi tutumları neticesinde katliamlarla süslenmesi gerçeği bu yüzden karşımıza çıkmaktadır. Bu katliamların arkasında olsa olsa çarpıtılmış bir dini inanç vardır. Avrupalı çoktan kibir ve çıkarına esir olmuş ve inancını da bunlara alet etmiştir. Bu noktadan sonra, samimiyet, içtenlik, hoşgörü gibi erdemlere yabancılaşmış, gözü sadece alıp, satmaya odaklanmış, dini inancını dahi alıp satmış, böylece en büyük tanrısı alım satımı kolaylaştıran ‘makine’ olmuştur:


“İnançlara bağlılık, yasalara saygı, iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince, bunların bizde onlardakinden(Kızılderililerdekinden) daha az olması işimize pek yaradı. Bu üstünlükleri yüzünden(onlar) mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp çiğnettirmişlerdir.


Bizim çeliğimizi delebilmek için ne yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma İmparatorluğunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan kalkanlar; sözde dostluğumuza iyi niyetimize güvenip acayip şeyler görme merakıyla faka basan insanlar… İki dünya arasındaki bu ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer olmaktan çıkıyor.


Kim ne zaman bezirgânlığı alış verişi böylesine bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor, dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin? İnciler, biberler alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar! Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları böylesi korkunç bir kinle birbirine düşürmemiş, bu kadar yürekler acısı kıyımlara yol açmamıştır.


Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli, güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu gibi orada da kendilerini yerlilere övüyorlar. Barışsever insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış; yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pekiyi davranacaklarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.”[4]


İşte İspanyol Fatihlerin asıl gayesinin altın ve para olduğunu ne güzel ifade eder Montaigne. Hem de öteki olarak gördüklerine hiç acımadan, onlara, yani ötekilerine ait ne varsa yağmalamayı ve yok etmeyi meşru bulduklarını ne güzel açıklar. 2003 senesinde, ABD askerlerinin Bağdat’ı ele geçirmesinden sonra meydana gelen yağma olaylarının akabinde, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “yağmanın bir özgürlük olduğunu” söyleyerek, Monaigne gibi vicdana sahip Avrupalıların değil, soykırımlara alkış tutan İspanyol Fatihlerinin yolundan gittiğini ispatlamış oldu. Kendi kibrinin bu kadar esiri olmuş bir Avrupa, kendi insanlarına vahşetle muamele etmişken, nasıl olur da diğerlerine öyle davranmazdı ki?


“..... Kıtlık durumunda, onun için kente göç etmekten, orada olabildiğince yığılmaktan, sokaklarda dilenmekten, tıpkı Venedik veya Amiens’de XVI. yüzyılda bile olduğu gibi orada ölmekten başka bir çözüm yoktur. Kentler bir süre sonra, yalnızca yakın çevrelerinin ihtiyaç içindeki insanlarının olayı olmayıp, aynı zamanda da bazen çok uzaklardan gelen gerçek fakir ordularını harekete geçiren bu istilâlara karşı kendilerini korumak zorunda kalmışlardır. Troyes kenti 1573’te, kırsal alanında ve kendi sokaklarında, paçavralar içinde, bit ve pireyle kaplı, aç “estrangers”, yabancıların zuhur ettiğini görmüştür. Bunlara buralarda ancak 24 saat ikamet izni verilmiştir. Fakat burjuvalar kısa bir süre sonra, bizzat kentteki ve yakınlardaki kırsal alanlardaki sefiller arasında bir halk ayaklanması tehlikesinden kaygılanmışlar, adı geçen Troyes kentinin zenginleri ve yöneticileri bu durumdan kurtulmak için toplantı yapmışlardır. Bu toplantının kararı, bunları kent dışına atmak yönünde olmuştur. Bunu yapabilmek için, oldukça bol miktarda ekmek pişirtmek, bunları dağıtmak üzere fakirleri kapılardan birinin önüne toplamak gerekecektir. Onlara sır vermeden, her birine ekmeğini ve bir miktar parayı dağıtırken, bunlar bu kapıdan dışarı çıkarılacaklardır, sonra en sonuncusu da çıkınca, kapı kapatılacak ve surların üstünden onlara hayatlarını kazanmak üzere başka bir yerde gitmeleri ve Troyes’a gelecek hasattan önce dönmemeleri söylenecektir. Yapılan iş de bu olmuştur. Dağıtımdan sonra Troyes kentinden kovulan fakirler iyice korkuya kapılmışlardır...


Burjuva vahşeti XVI. yüzyılın sonuyla birlikte, ondan da fazlası XVII. yüzyılda ölçüsüz bir şekilde ağırlaşacaktır. Sorun: fakirleri zarar veremez duruma getirmek. Paris’te ezelden beri hasta ve sakatlar hastanelere sevk edilmekte, sağlamlar ise, ikişer ikişer zincire vurulmuş olarak ağır ve iğrenç bir iş olan, kentin çukurlarının temizlenmesine yollanmaktadırlar. İngiltere’de kraliçe Elizabeth’in saltanatının sonundan itibaren poor laws ortaya çıkmaktadır, bunlar fiilî olarak fakirlere karşı yasalardır....” [5]


1492 de Amerika kıtasının keşfi ile yeni zenginliklere uzanan Avrupalılar, yeni bir para politikasının ortaya çıkışını ve bankacılığın gelişmesini de içeren bir döneme adım atmış oldular. Bu yeni sisteme merkantilizm denir. Merkantilistler altına, gümüşe, paranın sonsuzluğuna ve serbest ticarete vurgu yaparlarken, aynı zamanda dünyayı yağmalayacak olan yeni sitemin de temelini kuruyorlardı. Bu sistem hammadde kaynaklarının sınırsızlığı varsayımı üzerine kurulacaktı. Artık sermaye stokçuluğu bankacılığı geliştirecek ve faiz önem kazanacaktı. İspanyollar için Fransa’dan tahıl, tuz, kâğıt ve mobilya, İngiltere’den bez, Baltık ülkelerinden de gemiler için kereste getirtiliyordu. İspanyollar, Cenovalılar ile Almanlara faizle borç para veriyor, altın her şeyin teminatı oluyordu.[6] Bu yüzden altına ulaşmak önemliydi. Colomb’un tayfalarının, yerlilerin burun ve dudaklarında bir süs eşyası olan altının farkına varmaları ve dağ ve tepelerdeki ırmaklardan yerlilerin altın parçaları topladıklarını görmeleri gecikmedi. Bunun akabinde Cortez’in gaspettiği Montezuma’nın (1519) hazinesinden tutun da -ki kendisi Aztek İmparatorluğunu yıkmıştır. Cortez, 1519'da yanında 11 gemi, 508 asker, 100 dolayında gemici ve 16 at ile ‘yenidünya’ya ayak basacaktır. İnançlarına bağlı Aztekler, "yıllar önce uzak diyarlara gitmiş sakallı bir tanrının, gün gelip yeniden döneceğine" ilişkin kehanete inanmaktadır. Bu yüzden de sakallı Cortez'i adeta bir "tanrı" gibi karşılarlar. Peki, Cortez onları nasıl karşılar? Aztek medeniyetini iki yıl içinde yerle bir eder. En iyimser tahminle 250 bin Aztek yerlisini korkunç işkenceler altında bağırta bağırta öldürür.-, Pizarro’nun yağmaladığı Atahualpa’nın hazinesine (1533) kadar ve sonrasında devam edecek olan tahayyül sınırlarını aşan miktardaki altının Amerika’dan araklanıp Avrupa’ya kaçırılması önlenemez olmuştu. Bu durum Fatih Sultan Mehmet’le başlayan İslam Rönesans’ının önünü tıkamış, Avrupa Rönesans’ının önünü açmıştı. Böylece İslam’ın Doruk Noktasına tam ulaşılacakken, Coğrafi Keşifler bu miladı İslam’ın aleyhine, Avrupa’nın lehine çevirdi.


-2-


Papaz Bartolome de Las Casas 1542'de İspanya Prensi II. Philip'e anılarını takdim etti. Dominiken Tarikatına mensup olan Las Casas tarihin tanık olduğu en büyük katliamlardan birinin nasıl işlendiğini ayrıntıları ile apaçık bir şekilde anlatıyor ve Tanrı adına yola çıkılan bu seferlerde, Tanrı adına hareket edenlerin nasıl vahşileştiğini gözler önüne seriyordu:


"İspanyollar atlarıyla, kılıçlarıyla ve mızraklarıyla yerlileri kolayca savuşturup öldürdüler ve onlara karşı her türden vahşeti sergilediler.


Yerli yerleşim bölgelerine zorla girerek, küçük çocuklar, yaşlı erkekler, hamile kadınlar, hatta yeni doğum yapmış kadınlar dâhil karşılarına çıkan herkesi katlettiler.


Şiddetle vurarak parça parça kestiler, sürüler halinde ağıla toplanmış koyunlar gibi karınlarını yardılar. Bir adamı tek bir darbede ikiye bölüp bölemeyeceklerine veya bir kişinin başını gövdesinden ayırıp ayıramayacaklarına ya da tek bir balta darbesiyle bağırsaklarını çıkarıp çıkaramayacaklarına dair bahislere bile girdiler.


Yerli liderler, yavaş yavaş ölürken çaresizlik içinde inliyorlardı. Zavallıcıkların inlemeleri İspanyol komutanın uykusunu bölmüştü. Hemen esirlerin boğulması için talimat verdi. Ancak, ortalama sıradan bir cellâttan daha kana susamış olan infaz müfrezesinin başındaki iki adam (bu adamın kimliğini biliyorum, hatta Sevilla'da bazı akrabalarıyla görüştüm), onları boğarak eğlencesini yarıda kesmek istemiyordu. Bu yüzden gürültü yapmalarını engellemek için bizzat kendi elleriyle ağızlarına tahta tıpa yerleştirdi ve kendi canı istediği zaman ölmeleri için ateşi artırdı.


Bütün bu olanları ve başka olayları kendi gözlerimle gördüm. Yerlilerin bir kısmı, bu merhametsiz ve insafsız katillerin pençesinden kurtulmak için tepelere ve dağlara kaçınca, insan türünün bu amansız düşmanları, izlerini bulmak için av köpeklerini eğittiler.


Bir yerliyi görür görmez saldırıp ısıran, parçalara ayırıp adeta bir avı yer gibi etlerini silip süpüren bu vahşi köpekler, yerlilere çok zarar verdi; katliama ortak oldular. Ara sıra da olsa yerliler bir Avrupalıyı öldürdüğünde (ki kendilerine karşı işlenen suçların
büyüklüğü göz önüne alınırsa buna hakları da vardı), İspanyollar kendi aralarında gayri resmî bir anlaşma yaparak öldürülen her Avrupalı için yüz yerlinin idam edilmesine karar veriyorlardı.” [7]


Yerliler vahşice katledilir ve değerli madenler Avrupalı tarafından gasp edilirken önemli bir ahlaki ve felsefi sorun ortaya çıkıyordu: ‘ötekinin önemsizliği’ anlayışı. Vahşete ve hırsızlığa uydurulan kılıf medeniyetti ve bu güçlü Avrupa medeniyetine boyun eğmek gerekiyordu. Vahşet ve hırsızlık meşrulaştırılıyordu zira coğrafi keşiflerin Tanrı’nın lütuf olarak bağışlandığına inanılıyordu. Eğer Tanrı Hıristiyanlara bu toprakları lütfetmişse[8], o halde onlardan memnun kalmış olmalıydı. Demek ki şimdiye değin Hıristiyanların ötekilerine karşı sergilediği muamele meşruuydu:


2005 senesinde Amerikan NBC televizyonunun kaydettiği görüntülerde, Irak’taki Felluce kentinin güneyindeki bir camiye düzenlenen saldırıda yaralanan bir Iraklı esir, ABD askerlerince kafasından vurularak öldürülüyor. Kayıtta, Amerikan deniz piyadeleri bir gün önce şiddetli çatışmanın yaşandığı camiye giriyor. Kan gölünü andıran camide ceset torbaları ve 5 yaralının hala acı içinde yerde yattığı görülüyor. Bir ABD askeri yaralılardan birinin kafasına yakın mesafeden otomatik tüfekle birkaç el ateş ediyor. Ancak infazın gerçekleştiği sırada görüntü kararıyor. Görüntü yeniden geldiğinde ise bu kez askerlerin silahlarını yerde yatan bir başka yaralıya doğrulttukları görülüyor.


Yukarıda aktardığımız hadise Bencil bir dünyanın parçası. Öteki’ni insan olarak kabul edemeyecek kadar Bencil bir dünya. Bu dünya daha en başından, Doğunun maneviyatından uzaklaşan inancın, Batıda anlamsızlaşmasından kaynaklanıyor. Bu sadece basit bir Amerikan askerinin dünyası değil, aynı zamanda bir ABD Başkanının da dünyası. Öyle ki ABD Başkanı Roosevelt Küba meselesi patlak verince Öteki’yi, tıpkı camide infazı gerçekleştiren asker ve kendinden sonra gelecek birçok ABD Başkanı gibi es geçmişti; Herry White'a yazdığı bir mektubunda ABD Başkanı Theodore Roosevelt, “Şu anda o rezil küçük Küba Cumhuriyeti'ne o kadar kızgınım ki, bütün Küba halkını dünya yüzünden silip süpürmek isterdim. Onlardan bütün istediğimiz kendi kendilerine idare edip mutlu olmalarıydı; böylece müdahale etmek zorunda kalmayacaktık. Oysa şimdi, işe bakın, mazur görülemeyecek anlamsız bir devrim başlattılar. Ve işler o derece sarpa sarabilir ki, müdahale etmekten başka çaremiz kalmayabilir. Bu da Güney Amerika'daki pimpirikli aptalları müdahale etmeye zaten hevesli olduğumuz konusunda ikna etmeye yetecektir” diye haykırıyordu... Zaten bu kapitalist medeniyetin müdahaleci bir özelliğe sahip olduğunu biliyoruz. Ama aynı zamanda insanlığı tehdit edecek kadar bencil bir yapılanmaya sahip olduğunu da unutmamalıyız.


Bir ülkeyi haritadan tamamen silmeye ya da sömürmeye varacak sebepler-sadece en basit maddi hırslarla beslendikleri için- o kadar basittir ki, bunlar, Batı insanının ruh halinin hiç de sağlıklı olmadığının göstergesidir. Bu bakımdan Rudyard Kipling’in[9] şiiri ne kadar da anlamlıdır; sanki sadece bireylere değil, bizzat -ama biraz da alaylı bir biçimde- Amerika Birleşik Devletlerinin ve onun nezdinde Batı’nın Kendisine ders verir gibidir bu şiir:


Eğer


Bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
Ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
Eğer sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen,
Eğer sana kimse güvenmezken, sen kendine güvenir
Ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
Veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla is görmezsen
Ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
Bütün bunlarla beraber ne çok iyi, ne de çok akıllı görünmezsen,
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen,
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
Ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen
Ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
Ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
Ve bir yazı tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen
Ve kaybedip yeniden başlayabilir
Ve kaybın hakkında bir kelimecik olsun bir şey
Söylemezsen
Eğer kalp sinir ve kaslarını eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
Ve kendinde "dayan " diyen bir iradeden başka bir güç
kalmadığı zaman dayanabilirsen
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen
Ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen,
Eğer ne düşmanların, nede sevgili dostların seni
İncitemezse,
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen,
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı altmış
saniyede koşarak doldurabilirsen,
yeryüzü ve üstündekiler senindir.
Ve dahası, sen bir İNSAN olursun oğlum/kızım.


[1] Cristoph Colomb’dan çok önce Amerika keşfedilmişti. Ama Batı, Amerika’yı, gerçekten de Cristoph Colomb ile yeniden keşfediyordu.


[2] SABAH gazetesi - 29–11–2005


[3] Artık bu aşamada Katolik Hıristiyanların tamamıyla yalnız olmadıklarını, içlerinde Katolik Hıristiyan’mış gibi gözüken birçok Yahudi’nin-mesela Cristoph Colomb- Altın ülkesi için rota çizdiğini biliyoruz.


[4] Montaigne, Denemeler, Amerika’nın Bulunuşu bölümü, ( Cem yayınevi, Eylül 1995 )s 102–104


[5] Fernand Braudel, Maddi Uygarlık, Ekonomi ve Kapitalizm, XV-XVIII. Yüzyıllar, Gündelik Hayatın Yapıları, C.1, ( Çev. M.A. KILIÇBAY, Ank, 1993) s. 55–56


[6] Görüldüğü gibi faiz, Avrupalı Katoliklerin dahi ellerini bulaştırmak zorunda kaldıkları bir kirdi artık. Bu yüzden de bu kiri kir olarak göstermeyecek acil bir çıkış yoluna ihtiyaç vardı. O da Protestanlık olacaktır. Ama yine de İspanyada yayılma alanı bulamayacaktır.


[7] Bartolome de Las Casas, Kızılderililer Nasıl Yok edildi? (Şule yayınları 1999)


[8] Ama Yahudilerin nazarında Hıristiyanlardan daha fazla Yahudilere lütfetmişti.


[9] Rudyard Kipling, Batı’nın kendini beğenmişliğinin perçinleyici aydınlarından biridir.

Tabiatta Konuşma ( Cüneyt Uzunlar'ın Yazısıdır)





“Neyin perdeleri perdelerimizi yırttı”

Mevlâna

Yegâh/Tekmîli Aksak

Kıracın ortasında demgâhda iki derviş zihinlerindeki bir sarayı dolaşıyorlardır. Bir ellerinde marpuç, diğerinde otuz üçlük fikir tespihi, bulut olup kırağı kesiyor; biri açarı veriyor yekdiğeri periciği uyandırıyor; biri içeri girerken cankuşu dışardan eyitiyor; dem alıp den veriyorlardır. Boyunlarında teslim taşları, keşküller, nefirler tıngırdıyor; bir yanda kaşağıları öbür yanda asâları kıraat eyliyor; erbainin ardından köşeye dayadıkları muînleri, onları seyrediyor; önlerinde açıp açıp dökündükleri bir gülabdan, terli arakiyelerinin arasında güzelleşiyordur. Hulâsa, dü yek-yek dü ve esasen iki dubara derviş ak aksak usûl eyleşiyordur.

Çargâh

Önce biri sual eyledi dokuzyüzdoksandokuzluk tespihinden bir kehribar damlası çekerek. Dedi ki, “Tabiat ne öğretir?”

Anahtarı alan kapıyı açtı, “Kendini.” dedi. Eyvallah! “Ben sorayım,” dedi sonra, “tabiat ne düşündürür?”

“Her şeyi,” dedi cevabının eri “demine kurban!” Tespihlerden birer cereyanlı damla daha çekildi. Demgâhın ortasında meydan aynası parladı.

“Ya tabiatın nâmı nerden gelir?”

“Tereddütlüyüm,” dedi aksinin yüzünden farksız yüzüyle “doğmuşluktan mı, doğmaktan mı desem, tabiat bilmekten mi yok ya da doğurtabilmekten mi?”

Gül suyu döktü avucuna faraza karşısındaki, misk koktular. Gülle güzelleşenlerden biri sual eyledi, kendine der gibi “Tabiat kendini nasıl tanır?”

“Bize bakarak” diye kırağı kesti, bulut açtırdı, vakti sabah etti öbürü. Boyunlarındaki teslim taşları, keşküller, nefirler tıngırdadı âdetten.

Segâh

“Pekâlâ, tabiat bizi nasıl tanır?” anahtarı atıp aynısı, aynasına bakıp.

Öbürü güldü. Sarsıla sarsıla, göbeğini hoplata hoplata ve eyitti “Tanımaz.” Haydee!

“Peki, ne işimize yarar tabiat?” sarayın en geniş odasını aralayacaktı bu sualin karşılığı.

“Süratli, çok süratli koşmamıza.” dedi öbürü nefes nefese.

“Amma!..” dedi bulut oluban yekdiğeri. “Çoğu kere işlerimizi de bozar, niye?”

“O kadar da süratli koşmayalım diye.” buyurduktan sonra kaşağısını alıp sırtını kaşıdı. İkisi de erbainin ardından, sohbetin katığından tatlıya acıktı. Lâkin sohbetten caymadılar. Sanki biri onları dinliyordu da ona kıyamadılar.

Sekizinci taşıl damlayı çekti beriki, “Tabiat erişilmez bir güç müdür?”

“Erişilmez mi bilmem. Lâkin, güçsüzlüğün gücüdür.” Deyip kat etti sarayın en geniş odasını. Ve arkasına dönüp baktı canına, “Tabiatı zikredip durmaktayız durmasına da, sen söyle, tabiatı sever misin?”

“Hayır.” Dedi hemen öbürü. Eyvallah! Ve aldı açmazı açarı, “Tabiat deyince cahilin us gözüne kuş, börtü böcek, çayır, çiçek ve daha mühimi bir azamet gelir, niye?”

“Esasen tabiatı görmek istemeyiz. Nazarımızdır sebep.” dedi açıp da cahil alnını. İkisi de dönüp, kirişin üstündeki hilyeye bakakaldı.

“O vakit tabiat insanda tezat mı yaratır, mâna bu mu?”

“Haliyle.”

“Amenna. De öyleyse, tabiat bir saksıya sığar mı?” dedi hınzır.

“Hah hah ha! Ağzına bile sığar.” Güldüler. Bir oluncaya ve dahi birin içinde iki oluncaya dek.

Gülmenin peşine eyitti ki ay parçası, “Garp uleması iki alemle çatışırlarmış, ‘Tabiat zihnimizde midir yoksa zihnimizin dışında kendi başına mevcut mudur?’ diye. Hangisi?”

“İkisi dahi.” En zor sual en kolay geçildi. Bahsin uçlarına erişildi. Oda bitti merdivene gelindi.

Dik Hîsar

“Peki tabiatnın özünde ne vardır.”

“Dedik ya! Kendisi.”

“Peki tabiatı yaratan ne o zaman?”

“Düşün! Zaman zaman.” Destuuur! Anlaşıldı, tatlıya ziyadesiyle acıkıldı. Anahtarlar perilerini şaşırdı. Meydan aynası aylandı. Akıllar köpürdü mayalandı. Tez, aşure pişe. Keşküllere döküle. Tez boğaza can gele. Ye haydi!.. Ohh!.. De haydi!

Dedi ki “Tabiatı aşabilir miyiz?” devasına.

Dedi ki “Aştığımızı zannedebiliriz.” derdine.

“Yek vücut olabilir miyiz onla?”

“Dedik ki aynı şey.” Aman!

“Tabiat eyitir mi bizim gibi?”

“Bizim gibi dinleyene eyitmez. Kendine eyitir.” Sükût ettiler. İki aynı hem de ayrı san olarak. Boş keşküllerini yaladılar. Ayağa kalkıp asâlarını ellerine aldılar, arakıyelerini geçirdiler taçlarına. Boyunlarındakiler tıngırdadı âdetten. Gül suyu dökündüler ellerine yüzlerine, içlerine. Koktular misk-ü amber. Artık yola dökülme, seyir zamanı. Tespihler kuşağa gire. Adımlar damlaya ayaklardan.

Velhâsıl

Hangi köyde bir nefîr nefesi duyula, oraya hemmen bir demgâh kurula. Dilenir ki iki olsun, derviş oraya hep yek gele. Mâzi unutula, âna bakıla. Ezelde ebedde onda. Kudûm duyula. Yallah!