21. Yüzyılın eşiğinde hala kafamız karışık. Eğri yollardayız. Özel hayatımız çetrefilleşmiş. Dünyanın buhranı ayrı bir dert, kendi buhranımız ayrı. Nereye el atsak elimiz havada kalıyor. Ama öbür taraftan ‘büyük davetler’ var. Modernizmin davetini zaten doğduğumuzda kabul etmiştik bilmeden, farkında olmadan, sessiz ve derinden. Hatta bir davet olarak bile kabul etmedik onu. Hakikat kılığında girdi benliğimize. Öyle ki, onun dünyasını mümkün olan tek dünya olarak kabul ettik; yine de topyekûn yanlışlardan meydana gelen bir dünya değildi. 80′lere kadar Avrupa’da yaşayanlar için sevimli öğeleri barındırdığı bile rahatlıkla söylenebilirdi. Berlin Duvarı çökmeden önce, komünist bloktaki insanlar -şimdi kapitalizmin egemen penceresinden bakıldığında-hiç de yadsınamayacak daha güzel bir ütopyada; özel mülkiyetin minimize, ortak mülkiyetin maksimize edildiği bir ütopyada yaşıyorlardı.
Avrupa’daki kapitalist ülkeler ve ABD ise 1980′lere gelindiğinde altın çağını yaşıyordu. İsveç güzel bir rüyaydı o zamanlar. Hollanda ve Danimarka gibi ülkeler henüz vahşi kapitalizmin midesinde değillerdi (elbette bu durum başka ülkeleri sömürmedikleri anlamına gelmiyordu). Var olan eşitsizliklere rağmen dünyanın daha eşitlikçi bir yerküreye dönüşebilmesi için demokrasinin gücüne inanılıyordu. Ama 80′lerin sonu, insanlığın ümitlerine dair var olan birçok şeyi yıktı.
Komünizmin görmezden geldiği arızaları kendisini dibe çekmiş, kapitalizmin para babaları da “demokrasiyle gelen eşitlik” rüyasını gören insanlığın uykusundan istifade ederek güçlerine güç katmıştı. 90′lara geldiğimizde uyandık. Gördüklerimiz adeta kâbusa açılmış gibiydi. Karanlık bir çağın eşiğini çoktan geçtiğimizi çok geç fark etmiştik. Aldatılmıştık. Peki, ne yapacaktık?
Bu sefer yeni bir davet çıktı karşımıza; Dinin daveti.
İşte dünyanın gittikçe dinselleşmesi bu döneme rastlar; rüyanın kâbusa dönüştüğü 90′ların başına. Kurtarıcı arayışı, ümidin tükendiği noktada en üst seviyededir. Bu yüzden de dünyanın tam da bu dönemde dinselleşmesi olağandır. Fakat bu dinselleşme Hıristiyanlığın Romalılaşması gibi kısa zamanda özünden uzaklaşır ve modernleşir. İkiyüzlü ve iki yollu olur.
Birinci yüzünde gelenekçilik bahanesiyle sabit kalır ve modernizme bir alternatif olarak sunulur. Ama böyle bir din tamamıyla ölüdür.
İkinci yüzünde ise hareketlidir ama kapitalizmle ittifak kurmuştur.
Hıristiyanlar çok önceden ikiyüzlü bir ahlaka sahip olmuşken, Müslümanların ikiyüzlü ahlakla adaptasyonu bu dönemin başında son aşamasına girer.
Doğal olarak, ahlakın -modernizmle ittifak kurduğu için-’Yeni Din‘ tarafından dönüştürülmesi de bu döneme rastlar. Yeni Din’in bütün eleştirilerden sıyrılıp modernizm adına hükmedebilmesi için ahlakı yeniden yapılandırması şarttır. Buna göre; modernizm, cinselliği açık seçik dışa vuran tutumuyla Yeni Dine-onun sağlam bir biçimde ayakta kalması için- oldukça yardımcı olacaktır. Modernizmin her türlü hazzı reklamlarla pompalanıp bir tüketim aracına dönüştürülürken ve cinsellik temalı ürünleri marketlerde ve hayatın tam orta yerinde yer alırken, Yeni Din, modern insanın bulaşmadan edemeyeceği bu iç içe olma durumunu günahların anası ilan eder. Böylece Yeni Din, kendisini koruyacak en büyük silahı bulmuş olur. Bu silah “Cinselliktir. Onun sayesinde ahlakı yeniden yapılandırmak çok kolaylaşmıştır.
Modern zamanlarda, insanın doğar doğmaz kendisini içerisinde bulduğu “cinsel serbestîlik” ahlakın en büyük düşmanı haline getirilince, bu zaman diliminde doğan hemen herkesin karşı karşıya kaldığı bu özgür cinsellik alanı, belli bir dinin mensubu olarak doğan insanı daima günah ve suçluluk psikolojisi içerisinde bırakacak, böylece “Yeni Din”, cinsellik silahıyla bireylerin üstünde tam bir kontrol sağlamış olacaktı.
Bu silah iki şeyi çok iyi yapıyordu: Birincisi, İnsanların özgür iradelerinin daima günaha meyilli olduğu vaazıyla kişisel irade üzerinde tam bir baskı aracına dönüşüyor, bu baskıdan kurtulmak isteyenleri ise doğrudan modernizmin kucağına bırakıyordu. İkincisi, kapitalizmle sermaye ortaklığı içerisindeki Yeni Din’i ahlaksızlık eyleminden azat ediyordu.
Zira en büyük ahlaksızlıklar cinsel eylemlerle ilişkilendirildikten sonra, sermayenin ahlaksızlığı neydi ki onunla ittifak kurmuş Yeni Din ahlaksızlık emaresi taşısın?
Bu denklem, kapitalizmin borusunu öttüren denklemdir. Ahlakın bütün değerleri cinsel iffetle ilişkilendirilerek, kapitalizmle akraba olmuş Yeni Dinsel sömürüyü sütten çıkma ak kaşık olarak ilan ettiren bir ahlak tanımıdır söz konusu olan. Oysaki bu ahlak tanımı, insanların özel hayatlarını, iradelerini, geçmişlerini ve geleceklerini toplumsal baskının önüne fırlatıp, birey hayatının ırzına geçmek, demek ki; toplumsal baskıyı sermayeyle kurduğu ittifak sonucunda oluşturup kendi iktidarı adına kullanmak için, Yeni Din’in köleliği ayakta tutma girişiminden başka bir şey değildir.
Artık iyice bilinmelidir ki yeryüzünün bütün jigolo ve orospuları, Yeni Din’in şeyhleri, müritleri, hoca efendilerinden daha ahlaksız değildir.
Oysa dindar olarak yaşamak mutlak bir soyutlanma içerisinde çağın dışında yaşamak olmadığı gibi, çağın yaşam biçimine olduğu gibi boyun eğmek de değildir. Kuşkusuz burada amaç sadece şeytan’ı aracı kılıp hakikati idrak etmek değildir. Zira böyle bir eylem, hakikatin sadece belli bir veçhesine ulaştırabilir bizi. Eylem planında gerçeği örtücü şeytan vasıtasıyla kurtuluşa ermek başlı başına bir kurtuluş yolu olamaz. Şeytaniliğin içinden geçen yol vasıtasıyla kurtuluş, ancak yolunu şeytanın labirentinde kaybetmiş birinin arayışını ısrarla sürdürmesi akabinde kendi yolunu tekrar bulmuş olması olarak algılanmalıdır.
Burada şeytan ne demektir? İçsel uyanışımızı örten her türlü araç onun kendisi olarak algılanmalıdır. Dolayısı ile uyanışımızı örten vasıtalarla uyanabilmek imkân dâhilinde değildir. Ama kendi üzerinde deneysel çalışan birinin dışsal olarak uyanışı örtücü olarak görünen eylem ve olguları içsel arayışının tetikleyicisi haline getirebileceği bir gerçektir. Bu noktada bütün uyuşmazlıklar öznenin kendi üzerindeki tefekkürü ile mucizevî bir şekilde uyumun ta kendisi haline gelir. Dışsal olarak günah, içsel olarak esrime olur.
Mahatma Gandi, inancı doğrultusunda amaçlar ve araçların birbirinden ayrılamayacağını söylerken haklıydı. Tanrı söz konusu olduğunda, ona ısrarla şeytan vasıtasıyla ulaşmaya çalışmak abes bir durumdu. Zaten hiç kimse ruhunu derin bir uykuya teslim edecek ilaçlarla uyandırmaya çalışacak değildir. Fakat uykuda olduğunu bildiği halde uykuda kalmaya devam eden bir zümre vardır. Burada Gandi’nin eleştirisine maruz kalamayacak kadar farklı bir durum söz konusudur işte. Tam burada gördüğü düşü, düş olarak algılayıp düşe devam edenlerin tefekkürü söz konusudur. Bu, ne kötülüğü ısrarla yaşatmak, ne de sırf kötü olanla tanrısallaşmak çabasıdır. Bu kötülüğü ve körlüğü özümseyip, kendi gerçeğinin bir parçası olarak kabul edip yoluna bu şekilde devam edenlerin rüyasıdır. Bu, hiçbir yargının kendi gerçeklerini değiştirmeyeceğini kabullenmişlerin tefekkür halidir.
Böyle bir hal –arzu edilmese dahi-gerçekten vardır ve bu hal hakikatin kendisi göz önüne alındığında, hakikati kavrama yolunda hiç de yadsınamayacak hususiyettedir.
Tanrıya gerçek örtücüler( şeytanlar) vasıtasıyla ulaşılamıyorsa bile gerçek örtücüler, hakikate adanmış bir hayatın gerçeğini örtemez, o hayata manevi tecrübeler olarak teslim olurlar.
Bu tür tecrübeler insana dayatılan gerçeğin gerçek olmadığının ansızın, acı verici bir olayla sezilmesiyle başlar. Var olan din, tanrı, değer, ölçü, ahlak, güneşin doğması ile önce biçimsizleşip erimeye başlar. En sonunda bunlar yeni olgunun, yeni durumun görünümünde buharlaşıp kaybolurlar. İnsan yalın gerçeği ile apaçık ve çırılçıplak bir şekilde yüzleşir.
Par Lagerkvist’in Yeryüzü Sürgünü adlı romanında, deri kaplı eldivenleriyle caddelerde sürünen sakat bacaklı ihtiyar, kendisine acıyan adamı evine çağırır, adam onun ev işlerini bir sanat haline dönüştüren tutkusuna, içerisinde bulunduğu sefaleti fark etmemiş olmasına şaşarak söze dalar:
“-Sahi Lindgren, dedim, insan sizin vaziyetinizde, böyle bir sıkıntılı hayata tahammül etmek mevkiinde olunca, bir şeye inanmak, bu dünya dışında bir şeye, her şeye hâkim olan bir Tanrıya ve başımıza gelen şeylerden onun yüksek takdirine inanmak ihtiyacını bizlerden fazla hisseder herhalde, öyle değil mi?
İhtiyar bir an düşündü.
Tereddütle:
-Hayır, dedi. Benim gibi yaşadıkça, böyle bir ihtiyaç hissetmez. Hayır, dedi. Ona muhtaç olan bizler değiliz. Mevcut olsa bile, bize söyleyebilecekleri ancak bizim anladığımız ve minnettar olduğumuz şeylerden ibaret olacaktır.”
Lindgren romanın bir başka yerinde kendisine acıyarak bakana şunu sorar:
“-Önemli bir adam mısınız siz?
Onu hafife alan cevap veremez. Ve Lindgren şöyle devam eder:
- İnsan önemli adam olmalı, buna inanınca yaşamak kolaylaşıyor.”
Hayatın bütün yoruculuğuna, trajedisine ve yıpratıcılığına rağmen onu yoğun bir tefekkürle içselleştirmiş Lindgren en sonunda şöyle diyecektir:
“-Evet… Hayat zengindir, hayatı çok iyi anlıyorum, bunu o kadar kesinlikle anlıyorum ki! Ama günler ne kadar ağır ve zahmetli geçiyor. Çok iyi anlaştığımızı gördüğüm için bunu söylüyorum size. İnsan olduğundan daha iyi görünmeye çalışmamalı, öyle değil mi?”
Lagerkvist’in Lindgren’in ağzından söylettiği bu sözler, teslim olmuş, kendisiyle çatışmayı bırakıp çelişkilerini kabullenmiş adamın dingin ruhunun parıltısını taşıyor. Albert Camus şöyle demez mi:
“Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim. Kendimi herkes gibi yaşamaya, herkese benzemeye zorladım. Kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile bütünleşmek için öyle davranmak gerektiğini söyledim. Ama bütün bunların sonunda felaket geldi.
Şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum, kuralsızım, tereddütler içindeyim, yalnızım ve bunu kabullenerek tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim. Tüm hayatımı bir nevi bir yalan içerisinde yaşadıktan sonra, bir doğru yaratmak zorundayım.
Ben neyi aradığımı biliyorum. Onu ürke ürke adlandırıyorum, o değil diyorum, odur diyorum, ileri varıyorum, geriliyorum. Ama beni zorluyorlar, ‘Bulduklarının adını ver, kestir at.’ diyorlar bana. Şahlanıyorum o zaman. Bir şey, adı konduğu zaman yitirilmiş değil midir? İşte hiç olmazsa bunu söyleyebiliyorum.”
Burada bize önceden öğretilen bütün kavramlar, deneyimin içinde sönüyor ve tecrübî bir iman doğuyor. Dogma ve kavramların var oluşun yalınlığında yittiği ve ortaya saflığın kendisinin bir esrime yarattığı adlandırılması güç bir durumla karşılaşıyor kişi. Bu durumun ismine Tanrı[sal] dediğimizdeyse bu tanımlama Tanrının insan melekeleriyle betimlenemezliği hatırda tutulacak olursa hem eksik hem de çoğunun gözünde mevcut dinlerin betimlemelerine uymadığı için şirk, sapıtma, dinden çıkma olarak algılanıyor. Fakat bu durumu adlandırmadığımızda da yalancılar ve aldatıcılar olarak damgalanıyoruz. Oysaki var olan bütün tasvirlerine rağmen, bu tasvirleri birer sembol olarak kabul etmiş dinler için Tanrı, betimlemelerin hiçbirine uymayan ‘tanımlanamaz’, ‘dile getirilemez’ değil midir?
Ve haykırıyoruz yine: Kötülükle iç içe yaşayan bizler için de tinsellik ve dinsellik mümkündür. Zira bizim bütün çelişkilerimizi kabul etmemiz buna yeterlidir. Ahlak bekçiliğine soyunanların ahlakı yalnız muayyen bölgelerde arama ihtirası, muayyen bölgelerden girip çıkabilen bizler için oraların birer set olmaması, bizim iliklerimize kadar düşmüş olduğumuz intibaını uyandırarak kendileri tarafından hor görülmemize neden oluyor.
Fakat bizler her şeye rağmen onları da seviyoruz. Çünkü bizim sevgimize ne muayyen bölgeler, ne de günah engel değildir. Zaaflarımız vahdeti algılamamıza engel teşkil etmiyor. Yeter ki onların düşündüğü gibi zaaflarımızı YOL’un yegâne parçaları kılmayalım. Öte yandan zaaflarımız YOLumuzun içinde yer almasına rağmen vahdetimizin içinde eriyebilmektedir.
Şu ince ayrım ne kadar da önemlidir: En ucun utançtan geçmesi kötü değildir ama onu utançla sınırlamak dipte büyülenmiş olarak en ucu şeytansallığın içine atmak- ne pahasına olursa olsun- ihanet etmektir. ( Georges Bataille)
Ve biz ellerini avuçlarını ovuşturarak kendimize ihanet etmemizi söyleyen ahlak bekçilerine uyarak, onların bizi görmek istediği gibi şeytanlaşacak da değiliz!
Ama bize ellerindeki taşlarla saldırmak isteyen ‘dini bütünlerimiz’; belli ki taşlayacak fahişeler arıyor. Hâlbuki onları taşlamaya çalışmalarından itibaren evrensel fahişeye dönüşen kendileri olmuyor mu?
Tabi ki kendilerinin nazarında asla!
Ve bütün misallerimize rağmen biz yine yeryüzü lanetlileri olarak bataklığın kendisi olarak görülüyoruz.
Soyut algılarını çoktan kaybedip modernizmin somut alanlarını kabul etmiş bu topluluğun ihtiraslarını ancak somutlaştırabildikleri şeytanları taşlayarak tatmin edebilecekleri bu çağda, bizim gibi maske düşmanlarına şeytan muamelesi yapılması bizi şaşırtmıyor.
En başta savundukları ruha birer maske takıp, bizi ahlaksızlığımızın dibinde gezinmekten ötürü lanetliyorlar. Oysa o çok düşündükleri ruh nerede?
Maskelerin ardında çürümekte elbette ki. Kaldı ki, günahkârlığımıza vurgu yaparken, bütün günahlarımızın ve tabi ki bizi lanetleyenlerin günahlarının ulu orta serilmesini de istiyor değiliz. Ama onların ilk başta çıkartmak istedikleri maskeler, yine zahire odaklanmış düşüncelerinin ürünü oluyor.
Öncelikle eylemlerimizin bütün çıplaklığını sergilememizi, aksi takdirde bunu kendilerinin yapıp bizleri rezil edeceklerini söyleyiveriyorlar. Bunu yapma sebepleri de basit; ruhlarındaki maskeleri çıkartmak istememiz. Üstelik kendi egomuz için de değil. Onların kendi tefekkürleri adına. Bu bile çokbilmişlik ve günahkârlığın körlüğü ile itham edilecektir. Öyle de oluyor.
İtiraf edelim ki; sığınışımızda bize kucağını açan sufileri olmasaydı, İslam, bugün bizim için bütün anlamını yitirecekti. Ömer Hayyam ve Mevlana gibi gönül dostlarımız içinde bulunduğumuz bütün sıkıntılarımıza rağmen bize mana âleminin ışığını karanlığımızda dolunay gibi parlayarak yansıtıyorlar.