YAŞ/ÂSÂYDIM…


Deniz manzaralı boğazına uçurum yalnızlığıyla takılı kalan koca bir evreni, çocukluğuyla-tekil çokluğuyla- tıkayan bir çığlıktım sadece. Yaşasaydım 24 yaşında olacaktım. Yer’yüzüne basan zamanın ayağındaki mayasıl bulaşmış olmalı; çürüyorum!bu büyük çaplı HASTALIKTA ben gözle görülmez bir ayrıntı,basit bir MİKROP kadarım. Yüreğim anca bir ölü beden sıcaklığında. Kalbim-kendine bir yalan!- atıyor.... teker teker gidiyorlar hiç olmayan ülkelere, hiç olmayan coğrafyalara hiç olan haritalarda! 2 cenaze arası mola vermiş iştahlı bir ölü taşıyıcısı gibi yabancı kalmış ruhum! Artık, içimde büyüttüğüm her şeyin beni büyütmesini istiyorum. Herkesin ağladığı bir açık artırmada daima gülen bir çocukportresi olmak istiyorum. Azraile bile yaşadığımı inandırdım. Kalbim o kadar büyüdü ki göğüs kafesimi kırdı sonunda. Ya da bu hasar 24. Kattan atladığımda mı oldu? Ah, ağzımın içinde ağ tutmuş kelimeler. İçimden yüksek volümde arabalar geçiyor:şizo’Fren yapamıyorum, altımda kalıyor aşklar,aldanışlar, yaşanamayacaklar....

Kanayan her hücresine kapatılmış,mahkum edilmiş yalnızlıklarımı avutuyorum şiirlerimle. Bir yangın gibi büyüyoruz oysa. Yarım kalmış bir düet, belli belirsiz bir çığlık gibi...tanrı eli değmemiş yalnızlıklara dayanıyorum kendi gölgesine dayanan evliya sabrı gibi,korkunun cesaretlendirdiği noktadan virgüle umudumu yiyiyorum tırnaklar yerine...

Bu,
 

sus payı

_________



na- sır paydası !
 

YÜRÜYE YÜRÜYE GEZ’EGENİMİN karanlık yüzünde kaybettiğim aydınlık suretimi arıyorum. Haydi, bırak beni. Derisini bırakan yılan gibi bırak. Kendini yenileyen biraz da bu yüzden eskiyen,eskidikçe bu eksikliğini yeniyle örtmeye aldanan zaman gibi bırak! Bırak ki, ben kum olup akıyorum cam bir kavisten diğerine. HER ÇÖL KENDİNE DE! Sürgündür ya bir de. Yer-yüzünden aşk yüzüne inen kaba bir tokat gibi patladı hayatım. Konfetiler,ışık yağmurları,dönen gezegenler boşluğumda-ruhumla bedenim arası lağımda ya da- HEPİMİZ MEZARIYIZ KENDİMİZİN! yahut, kendinden başka konacak yeri olmayan bir yaralı martıyız diyelim-

Uysallaştıkça deliye dönüyorum! Genleriyle sevişen ve git gide çürüyen bir mikro(p) evren!
 

Acil kalp nakline ihtiyacım var! Aklın tütsülemediği,günahın gölgelemediği,şüpheyle bıçaklanmayan,ihan’etle burkulmayan, aşka ölesiye hazır aşka ölesiye tapan! Acil kalp nakline ihtiyacım var...

Derin bir gölün siluetinde boğdum çünkü yansımı. Kiş’iliksizim. Kiş’ilik kan seriyim. Sere serpile kendi kanımın ya da –her hangi bir ânımın –pıhtısında dondum! Anlıyor musun? Kanımca, yalnız kalamayız, biz hiç kalabalıklaşmadık ki!

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte kirli çıkın kabuksuz bir iç yaranın sızılarından bile hesap soracağım. Yeniden bulabilmek için kaybedeceğim ilkin! Biz, bir seraba düştük! Bir düşe gerçekliktik biz! Oysa alfabetik sırayla kurşuna dizdiler bizi,satır satır kestiler,kelime kelime...hiç hececilerdendik ve yalnızca burnumuzu çekebildik,mendilsiz salladığımız yoksul ellerimizle ,giden trenlerin ardından!

Su,ateşe yanmasaydı nasıl öğrensin di böyle güzel söndürmeyi? Her şeyi bilmeyi deneyerek hiçliğin kaybına zaferlendim ben. Vücutsuz bir ruh olmak kolaydı, peki ya ruhsuz bir vücut? Yazık ki, bu soru’nun cevabı hafızasını kaybetmiş bir yaradır bende,kendi kabuğundan alel’ecele soyulmuş...Tam anlamıyla azılı bir yalnız, densiz bir yara’tığım topu topu...
 

Yaşasaydım 24 bahar ve onbinlerce kış gördüm diyebilecektim. Karanlığından ritimsiz geçtiğim bir flütün delk deşik kalbiyim bu yüzden en az,geceden büyük gözleriyle geceyi seyreden bir çocuğun kırılması muhtemel düşüyüm en fazla...

Kalbin, taşınmayacak kadar ağırlaştığında “biri gelse de çalıp götürse!” duanım...işte bu yüzden,sırf bu yüzden işte yaşlandığın düşün bekleme salonunda ne kadar zorlasan da yere basmaktadır ayakların! Büyü(y)dün!

Çünkü,aşkın kafasına dayayıp tetiği çektiğinde geri tepti hayat! O kalpsiz doğduğu için herkesten daha yürekli.

Velhasıl,

Oda sıcaklığında muhafaza edilecek kayıplarım kalmadı,intihar etiketli aldanışlarım da,tedbiri aşktan alınmış ve yalnızlığı dahası acıyı üzerime kuma getirecek bir bekleyişimde!-kelimelerimin arası –ölümcül- uçurumdur dikkat;
 

AĞLAMAYI GÖZE ALMADAN okuma!

Kısa ama sonsuz






1.

Yıldızlarından kan damlıyordu gecelerin...

Her gece zifiri karanlık, zifiri karamsarlık ve zifiri mutsuzluklarımla yürüyüp duruyordum tek başıma. Sanki birileri durmadan dünyayı ayaklarımın altından alıp uzayın o iğne atsanız yere düşmez tenhalığında bir başıma bırakıyordu beni. Günden güne Azrail ruhumu zimmetine geçiriyordu. Deniz kenarına düşürülmüş küçük bir ekmek parçası gibi minik minik azalıyordum.

Her gün biraz daha, her gün biraz daha…

Dünyanın bütün acıları çıkmaz sokaklarımda birer müstakil hayat kiralayıp beynime açılan kapıların menteşeleriyle kırıştırmaya başlamıştı. Yani diyeceğim o ki; uçurumlardan inşa edilmiş bu hayatın içinde mutsuz, çok mutsuz bir adamdım…

2.

Ruhum aklına estiği gibi terk edip gidiyordu bedenimi… Hayatın tam ortasında… Aniden … bir bardak su içerken mesela, mesela bir filmin en sıradan sahnesinde, ya da sağ bacağımı pantolonuma giydirmezden hemen önce ruhumun arka kapıdan çıkıp gittiğini duyuyordum. Birileri… Kim bilmiyorum birileri rüyalarımın kadehine uyku hapı atıp çırılçıplak fotoğraflarını çekiyordu. Vantriloğu ölen bir kukla gibiydim. Durmadan, hiç durmadan kurşuna diziliyordum. Bir gün bir de baktım ölmeyi unutmuşum. Bir de baktım nasıl ölüneceğini soracak kimse kalmamış etrafımda…

Sanırım bu yüzden sürekli ceset kokuyordu gökyüzüm. Sanırım bu yüzden bütün çocukları, bütün çiçekleri ve bütün şiirleri bir bir toplayıp gittiler içimden... İşte bu yüzden benim odalarımın bir tarafı gizli tünellerle krematoryumlara (* ölülerin yakıldığı oda) açılır biliyor musunuz?

Hiçbir gün endişelerime, umutsuzluklarıma bıyık çizemedim. Olmadı,ya da izin vermediler. Bütün kahkahalarımı engizisyonun avlusuna bırakıp kaçtım … Tanrısı Schopenhauer olan bir dine secde ettim.

Bir gece ne kadar uykum varsa hepsini beş on paraya İncubus’a sattım. Hani şu uykudayken kadınlara tecavüz eden iblis var ya işte ona.

Ben kimim biliyor musunuz?

Ölümün, tanrının ve hiçliğin köşelerini yağmaladığı bir üçgenin iç açıları toplamıyım. Türkçe’nin sadece hiçliği anlatan o kayıp, o unutulmuş otuzuncu harfiyim. Şu mitolojide adı geçmeyen Zeus’un kızı Hestia’yım ben. Ölmek fikri zangocumdur. Şeytanın ikinci el günahlar pazarladığı, yasa dışı ayetler tabettirdiği bir katedraldir kafamın içi. Nitzche’nin ruhu emzirmiştir dudaklarımı…

Bu kadar mutsuz olup ta sebebini bilen biri varsa aranızda, bir dar ağacına tutunup boynuma dolansın hemen…

3.

Bir şizofrenseniz Descartes’in apış arasında yaşamaya mahkûmsunuzdur. Filozof’un şu ünlü “sistemli şüphe metotçuluğu” ‘nu ipe dizip boynunuza asmaktan başka şansınız yoktur… Gerçeklerin ve Sanrıların savaşlarıyla kana boyanır sokaklarınız. Tadilatı mümkün olmayan enkazlar altında kalmak siner gündeliğinize. Hala köle ticareti yapılır aklınızın bütün limanlarında. Ve hala tedavülden kalkmış sözcükler dökülür ağzından suskunluklarınızın. Bir sabah uyandığınızda garip varlıkların yüzerek gelip sahilinize yumurtalarını bıraktığını fark edersiniz. Bir sabah uyandığınızda valizinize sadece tüylenmiş kazağınızı ve ayak tabanlarınızı tıkıştırıp uçarak başka dünyalara gitmeye karar verirsiniz. İçinizden bir ses ayağa kalkıp bu gerçek değil der. “Gerçek olan bu değil!” Sanrının birisi elindeki baltayı masaya vurup hırlamaya başlar. İşte o anda, tam o anda sokağın ortasında yapayalnız bekleyen küçük bir çocuksunuzdur. Şehrin çoktan boşaltıldığı ama sizin unutulduğunuzu fark ettiğiniz bir andır o. Bir nefretin iknasızlığıdır bütün yaşanan…

Bütün diyeceğim eğer bir şizofrenseniz içinizdeki o ağlamaktan çatlayan aynalarda ararsınız gerçek yüzünüzü… Gerçek diye bir şey olmadığı için bulmak diye de bir şey yoktur artık.

4.

Hayatı olduğu gibi bir kâğıda sarıp, günahlardan zıvana yapmak ve ağlaya ağlaya tüttürmek istediğim bir geceydi o… Yürüyordum… İpinden sımsıkı tutulmuş bir uçan balon gibi gökyüzüne bakıyordum. Bir uçan daire gelse diyordum kendi kendime, bir uçan daire gelse de götürse beni… Elbiselerimi bile o sahil kenarında bıraksam. Yok olsam. Bir sigara dumanı gibi uçup gecenin atar damarlarına sığınsam…

Elimdeki kaçıncı şişeydi, daha önce içtiklerimi nereye fırlatmıştım onu bile bilmiyordum. Düşünmekten tahriş olmuş beynimi çıkarıp denize atmak istiyordum.

Yürümeye devam ettim. Yürümeyi sevdiğimden değil yapacak başka bir şeyim olmadığından yapıyordum bunu. Ben yürüdükçe gökyüzü biraz daha uzaklaştı. Ne kadar sonra bilmiyorum bir arabanın, benden yirmi adım ötede sağa yanaşıp durduğunu fark ettim. Yanından geçerken penceresi aralandı. Kadının biri kafasını camdan çıkarıp ateşim olup olmadığını sordu. Zar zor çakmağımı uzatıp özür diledim. “Ben yakmak isterdim sigaranızı ama çok sarhoşum…” Güldü. O gülünce kısacık bir sonsuzluk sokuldu tenime...

Adımı sordu. Ya senin ki ne dedim, senin adın ne? Azıcık düşündü ve kendisine Uranüs dememi istedi.

Hani şu gezegen olan mı … ?

Evet, işte o…

Sigarasını yaktı. Gözlerimin içine bakıyordu. İrisine kıvrılıp ağlayarak uyumak istedim Gözleri kokusuyla bir olup canımı yakmaya başladı. Napıyorsun burada…

Cevap vermedim.

Gazı açık bırakıp beraber uyuyalım mı bu akşam diye sordu.

Kafamın içinde hep bir ağızdan binlerce dijiridu ( * Avustralya yerlilerine ait bir tür bas perdeli üflemeli çalgı) bağırmaya başladı. O gece onunla, başka bir kutuya yanlışlıkla paketlenmiş delirium tremens ( * lat. : içmekten delirme hastalığı ) tanılı iki pazıl parçası olduğumuzu hissettim. Çünkü her ikimiz de yabancıydık çerçevenin hikâyesine, hiçbir alakamız yoktu resimdeki kompozisyonla… Sorsam büyük bir ihtimalle o da bir barograf taşıyor olacaktı iç cebinde tıpkı benim gibi… Hayat hikâyeni anlat desem, tıpkı benim gibi o da içindeki gettolardan bahsedecekti biliyorum.

Arabaya bindim. Beklediğim o uçan dairedeymişim gibi dünyaya el salladım. Yıllardır gördüğüm en tenha kalabalıktı o aklımın avlusuna toplanan. Evine gittik. Onun yatağında buldum kendimi. Gözlerimi kapatmadan önce ne düşündüm biliyor musunuz? Tam sırat köprüsünden geçerken öte âlemin elektrikleri kesildiğini ve beni geri çağırdıklarını… Araf dağının üzerinde çömelmiş oturan insanları bile görmüşken arkamı dönüp hayata doğru gerisin geriye yürümeye başladığımı…

5.

Sabah uyandığımda yanımda yoktu. Sanırım benimle uyumamıştı. Mülkiyetsiz ve bandırasız gözlerimi ilk kez duvarları lila renginde bir odanın içinde açıyordum. Hayatımda ilk kez kendimi bir rahmin içindeymişim gibi hissettim. Daha düne kadar uykularından kanlar içinde uyanan ben şimdi forsepsi görür görmez gülmeye başlayan bir bebek gibi açıyordum gözlerimi hayata.

Bir an için endişelerimin bıçak çekip yolumu kestiği o anların çok geride kaldığını sanmıştım. Ama noldu biliyor musunuz? Dün gece aklımı kaçırıp bütün endişelerim, bütün hüzünlerim ve bütün yalnızlığımdan fidye isteyen o kadın bir anda yatak odasına girdi. Üzerinde ham ipekten bir gecelik vardı. Onu görünce illegal acılar aktı içime. Ne diyeceğimi bilemedim. Ne söylenebilirdi ki; ben seni dün akşam bir kadın zannetmiştim. Çok sarhoştum… Bir transseksüel olduğunu anlasaydım… Yani çok üzgünüm… mü deseydim.

6.

Öylece çekip gittim. Tek bir kelime dahi etmeden, bir hayvan gibi…

Bir süre daha sırat köprüsündeki tadilatların bitmesini beklemek ve yükseklik korkusu olan bir uçurtma gibi ait olmadığım bu hayatı terk etmek niyetiyle geceleri yürümeye devam ettim. Geceleri yürümeye devam ettim de günler geçtikçe, ben artık o eski ben miyim? sorusu aklımın arterlerinde dolanmaya başladı. Sonra fark ettim ki onunla yani şu kendine Uranüs diyen transseksüelle karşılaştıktan sonra pek çok şey değişti. Sahip olduğum bütün acılar, toplama kamplarımdan ellerini kollarını sallaya sallaya bir bir çıkıp gittiler. Sinüsleri tıka basa cerahatle dolu hayatımın çekirdeğine bir anda hava enjekte edilmiş gibi nefes almaya başladım. Yıllardır atmosfer görmeyen ciğerlerim yanıyordu artık. Bütün bunların o transseksüelden sonra olması bir tesadüf değildi herhalde.

Nihayet bir gece, çığlığımın sesleri kısılıp, avazım çıktığı kadar bağırdım. Sonra…

Sonra yürüyüp yürüyüp dünyanın sonuna gelen ve daha fazla ilerleyemeyen bir adam gibi durdum.

Adımlarımdan birini daha attım. Diğeri arkada kaldı. Zerdüştlerin yırtıcı kulelerinde kuşları bekleyen cesetler gibi olduğum yere raptiyelendim. Naptın sen… dedim kendime… naptın sen!!! Bir gece önce sarhoş olup MeryemAna’nın heykeliyle oynaşan monumentofiliya tanılı bir rahip gibi kafam önüme aktı. Asefal bir heykeldim o an. Vandal bir el tarafından yarım bırakılmış müptezel (değersiz) bir heykel…

7.

Kalbim göğüs kafesime tekmeler yağdırıyordu. Bir yandan koşuyor bir yandan da ondan nasıl ve ne şekilde özür dileyeceğimi düşünüyordum. Sahi kendisine nasıl seslenmemi istemişti. Bir gezegen adı mıydı. Uranüs müydü? Gerçekten Uranüs müydü?…

Soru işaretlerimin sivri ucuna değdikçe canım yanıyordu.

Çok tuhaf!!! Koşarken bir anda aklıma ne geldi biliyor musunuz? K.Reeves’in oynadığı bir film vardı. Hani kötü adam otobüse bir bomba koyuyordu ve otobüsün belirli bir km.nin altına inmemesi gerekiyordu. Hızını düşürürse infilak edecekti. Hızını düşürürse patlayacaktı içindeki herkes ve her şeyle beraber! Bir an bile durmamalıydı, bir an bile durmamalıydım. İnfilak etmekten korktuğum için değil. Tabi ki değil!!! Onu kaybetmemek içindi her şey… Onun o sabah yatak odasındaki kırılan halini usumda yapıştırıp seyretmenin dayanılmazlığı içindi anlatabiliyor muyum? Kendimi bir an önce affettirmezsem kabı delik bir su gibi azalıp, eksilip,yok olmamak, Recm cezasına çarptırılıp kendimi kıyasıya taşlamamak içindi…



8.

Mayınlar için korku her ayak sesi duyulduğunda geçen o bekleyiştir.

Kapının önünde beklerken içimdeki şarampollerin uğultusunu duyuyordum. Pişmanlığın cüzamlı şavkı vuruyordu yüzümün kıyılarına , yüzümün kıyılarında tonozlara bağlanmış esrik ve ihtiyar ve de yorgun tekneler yüzüyordu yarı çıplak…

Zile dokunmak için kolumu kaldırdığım da fark ettim ellerimin yokluğunu, ellerimi bulamıyordum. Korkudan kuruyup düşmüş olmalıydılar. İnsan kendi ellerine bile güvenemezse, kime inanabilir ki bu hayatta söyleyin. Kendi etinizden kendi teninizden bir parçanın bile bir zaman gelip nasıl davranacağını bilememek çok acı değil mi?

Adrenalim dizleri üzerine çökmüş çığlık çığlığa kusuyordu… Dizimdeki gevşeyen vidaları sıkıp derin bir nefes aldım. Bir ses duymak ümidiyle eğilip kulağımı yanaştırdığım sırada kapı aniden açıldı. İğdiş bir bandeneonla, topuğu kırık bir tango pabucunun şarksıyla irkildim.

Parmak uçlarımda içeriye girip dizleri üzerine çökmüş af dileyen bakışlarla çıktım karşısına…

Odanın köşesindeki tuvalin önünde duruyordu.

Arkasını dönüp parmağıyla susmamı ve oturmamı işaret etti Geleceğimi biliyordu. Nasıl ve ne şekilde bilmiyorum ama biliyordu işte.

Sanki primitif bir insanın, mağarasında gizlice yaptığı dini bir törene tanıklık ediyordum Duvarlardaki tabloların mırıltısıyla kafamı diğer tarafa çevirdim. Tangonun ereksiyonlu tınıları şaşkınlığıma sürtünüyordu.

Kökleri gökyüzüne tutunan ağaçlar çizmişti, ağaçların üstünde mink minik kuş mezarlıkları vardı…

Falcının arkasından bıçaklarla yaklaşan tarot kağıtları…

On haleli Uranüs gezegeni

Öylesine canlıydılar ki…

Ruhuna üflenmiş olan o yaratma gücüne secde etmek istedim. Gerçeğin kuyruğuna teneke kutuları bağlayışına, hayatın siyah beyaz fotoğrafına tükenmez kalemlerle bıyık çizebilmesine hayranlıkla bakıp durdum. Böylesi kontemplatif (tanrıyı seyre dalış) bakışlar arasında şunu düşündüm. Tanrı bir günlüğüne dünyaya inmeye kalksa, eminim bir eşcinsel olmayı tercih ederdi.

Elindeki fırçayı yavaşça yere bırakırken, yüzündeki o rekatlar dolusu huzura bulanmak istedim…

Noldu? Niye geldin …

Söylemeyi planladığım her şey bir anda evin arkasındaki karanlık odalara kaçıp saklandı.

O an sanki birileri kafamın içindeki sekoya ağaçlarını kesiyordu. Bir şeyler söylemek isteyip de dile getiremediğimi ,dahası can çekiştiğimi bilebile uzunca bir süre beni seyretti. Tuvalini odanın diğer tarafına taşıdıktan sonra üzerini örttü ve şöyle dedi ; Pişmanlık dağarcığındaki tek harf olan “ğ” ‘yi kullanarak kurar bütün cümlelerini…

Özür dileyişlerimin yerini doldursun diye aciz bir mırıltı gönderdim yanına… Ceset torbalarına sarılmış bir sessizlik uzandı aramıza.

Ne kadar sonra bilmiyorum. Kızmadım sana… dedi. Beklemiyordun böyle bir şeyi hepsi bu…

Üzdüm seni… diye atıldım. Üzdüm seni biliyorum, çok üzdüm … Üzüldüğünü inkar etmedi. Fırçalarının yanına doğru yürürken ağzından çıkan cümleleri zorlukla işitebildim. “Ben bir amip gibi yaşar, bölünerek ağlarım. Bunu sakın dert etme kendine… Sen birbirini aynı dalda sevip farklı şişelerde şarap olan iki üzümün hikayesini bilir misin?” Kafamı salladım. Az önce çalıştığı tablonun örtüsünü düzeltirken bir ara hatırlatırsam anlatabileceğini söyledi.

9.

Kimseye ama hiç kimseye söylemezseniz şunu itiraf edebilirim size , tanıdığım hiçbir kadın onun kadar güzel gülemiyordu…

10.

“Sabah akşam aklının ucunda oturup kendimi bekliyorum… “

Elimi cebime attığımda bana yazmış olduğu bu notu buldum ve ağlamaya başladım. Barajlarım taştı, duvarlarım yıkıldı. Bütün şehir gözyaşlarımın altında kaldı bir anda.

Olmuyordu. Onu bir sevgili olarak görebilmem için tanrıya gitmeli ve beni tekrar yaratması için yalvarmalıydım. Genlerime sinmiş olan bu yaradılış beni dişlerini kin bürümüş pirhana havuzlarına mahkum ediyordu. Hayatın çüküne kendi ellerimle takıyordum o lanetli kondomları… Nefret ediyordum her sabah kürtaj sehpasına yatıp bacaklarımı açmaktan. İdrak yolları iltihaplarıyla yaşıyordum. En olmadık zamanlarda bana geçmişte nasıl yaşamam ,nasıl giyinmem , nasıl sevişmem hatta nasıl ölmem gerektiğini öğreten insanların ayak çıtırtılarını duyuyordum … Aynaya sıkılmış kanlı bir cerahat gibiydim. Çıkmaz sokaklara dalıp cebimden düşen gökyüzünü bulmaya çalışıyordum. Onun yanımda olmadığı zamanlarda dünyanın bütün tenhalarına haykırıyordum tutkularımı … Gözlerini kırpıp kırpıp yıldızlar yapıyordum kendi gökyüzüme … Çırılsıklam, sırılçıplak bir aşkla alazlanıyordu dört yanım… Ama odanın içinde baş başa kaldığımız o anlarda bir şişe rakıyı denize döküp beyazlamasını hayal eden balıkçılar gibi onun bir kadın olmasını istiyordum

İşte bu yüzden , sırf bu yüzden tıpkı eski günlerde ki gibi tanrıdan ve herkes den nefret etmeye başlamıştım …Vaftiz edilmemiş kalemlerle günahlar yazmak ve onları cennetin sokaklarında illegal yollarla dağıtmanın planlarını yapıyordum içimden. . Olmuyordu. Bir erkeğe dokunmayı günah sayan kodlanmışlığımı silemiyordum kafamdan … G noktamı çarmıha gerip günahları download ettiğim kara kaplı klasörlerimi ateşe vermek ve koşarak uzaklaşmak istiyordum kendimden. Onunla tanışmadan önce dayarım namluyu şakağıma , saklanırım silahın şarjörüne olur biter… diyordum ama artık o da yoktu. Varlığı intiharıma yasaklar koyuyordu, kokusu Azrail için açtığım ihaleye fesat karıştırıyordu... Ölemiyordum , bırakıp gidemiyordum onu bir türlü…

11.

“Otobiyografobisi” olan iki insan gibi sürekli hayattan ve gelecekten konuşuyorduk. Geçmişimize giden yollara mayınlar döşedik , dikenli teller ördük , kimsenin bilmediği tuzaklar kurduk dört yanına…

Ayağa kalkıp yanıma oturdu. Saçlarımı okşamaya başladı. Bana yaklaşacak ve hazır olmadığım bir istek de bulunacak diye ödüm kopuyordu. Kırmak istemiyordum onu. Yanına uzanıp kafamı kucağına yerleştirdim. Sustum, sustum… Derken sesim titreyerek onu sevdiğimi ama dokunamadığımı söyleyiverdim. Her zamanki gibi gülümseyişi yetişti imdadıma.

Sana bir hikaye anlatmak istiyorum dedi.

Güzel, gerçek ve sonsuz bir aşk hikayesi…

Misafirlikteyken annesinin kucağında uyuyakalan bir çocuk gibi rahatlayıp gözlerimi kapadım … Göz kapaklarımın ardına sızan tek şey mumların o alıngan ve kırılgan alevleriydi.

Bir kapı açıldı önümde , rengarenk ışıklara doğru birkaç adım attım … Orada bir banka oturup gerçek dünyada anlatılan hikayeyi rüyalarımın zimmetine geçirmeye başladım. Öylesine huzurluydum ki o an , kendimi bir masalın ortasında buluverdim … ;

.

12.

“ Şehir içi vapur seferlerinde görevli bir kaptan vardı.” Diyerek başladı hikaye…

“ Utangaç biriydi. Utangaç ama senin kadar yakışıklı bir adam … Beyaz üniformasını giyer , her sabah yediyle beş buçuk arası Suhulet adlı gemisini iki iskele arasında götürüp getirirdi. Baderna edilmiş halatların yaşamına benzetirdi hikayesini…

Mutluluğa alarga duruyordu yıllardır.

Bir sabah vapurunu ikinci sefere hazırlarken camdan dışarı baktı ve aynen şunu düşündü. “Tesadüf tanrının adlarından biridir”

Kadının vapura binişini, geminin kıç tarafına doğru yürüyüp oturuşunu, sonra kendine bir çay söyleyişini, çantasından kitabını çıkartıp kucağına koyuşunu, etrafına bakışını, etrafına bakarken martılara gülümseyişini, çayın gelmesiyle beraber kitabını açıp okumaya başlayışını seyretti.

Kaptan yüreğinden aldığı emirle vapurun hızını düşürdü. Kontemplatif ( Tanrıyı seyre dalma) bir yoğunlukla iki iskele arasında dümeni gökyüzüne çevirmek istedi. Yüreği o bir anın içinde sürmenaj oluverdi. Poseydon’a dönüp aşık olduğunu müjdelemek, bağırmak haykırmak istiyordu. Yüreğinin terra incognito (keşfedilememiş bölge) yazılı haritalarını yakıp küllerini denize saçmak gibi çılgınlıklar esiyordu kuzeyinde …

Kaptana göre vapura binen o kadın yıllardır deneyip de yapamadığı aşkın tarifiydi. Nazım Hikmet’in yastık altında unutulmuş kayıp bir şiirdi o.

İşte her şey o gün o saatte kaptan köşkünün camından tesadüfen gördüğü o kadına aşık olmasıyla değişiverdi. Aşk ilk iş olarak uykularını haczetti. Elindeki falçatayla gözkapaklarını kesip attı. Sanki yüreğine mutluluk transplantasyonu yapan cerrahlar, içinde koca bir ümitsizlik unutmuştu. Günden güne sancılar patlak verdi. Arka bahçesinde aşkın suladığı dişi kenevirler bitmeye başladı. Tutkunun parlayan dişlerini görüyordu şah damarında… Tutkunun parlayan sivri dişleriydi onlar

Aslında kendi de pekala biliyordu o beyaz üniformanın içinde hoş bir adam olduğunu ama elinde değildi. Nolucak abi … diyordu , alt tarafı gidecek ve bir merhaba diyeceksin… Ama güvenmiyordu işte kendine , en çok da dilinin ihanetinden korkuyordu. Biliyordu onu orada bir başına bırakıp gideceğini. Ya… diyordu bu kadın benden hoşlanmazsa, ya reddederse beni… Dünyanın bütün utangaçları gibi , o tanıdık reddedilme korkusu çullanıveriyordu üzerine, ateşe veriyordu cephaneliklerini…

Her sabah gemisine binip karşı iskeleye götürdüğü bu kadınla konuşamamak günden güne içinde öyle büyük yaralar açtı ki yemeden içmeden kesildi… durduk yere kusmaya başladı.

Garip hayaller kuşatıyordu etrafını , mesela ; gemiyi batırıyordu. Gemi batıyor ve o da koşup sevdiği kadını kurtarıyordu. Bu onunla konuşmaktan daha mı kolay bir yoldu. Tabi ki hayır ama ona göre öyleydi işte. Islak bedenini kıyıya kadar taşıyıp ona merhaba diyecekti. Belki de filmlerdeki gibi sırılsıklam öpüşeceklerdi o anda…

Günler geçti. Yüzmeyi unutmuş ,boğulmak üzere olan bir su damlasıydı artık. Kınında mastürbasyon yapan bir bıçak gibi uykularında bileniyor , gün be gün edilginliğini kıramadığı için kendinden nefret ediyordu.

Her şey bir anda oldu. Dümeni bırakıp hızla aşağıya indi. Kadının oturduğu banka doğru yürüdü , yürüdü ve tam ayaklarının dibinde durdu. Kadın kitabın arkasından doğup kaptana baktı. Adam elleri ve sesi titreyerek de olsa merhaba… dedi. Kadın sustu. Önce ayağa kalktı , sonra… sonra oturdu. Ne diyeceğini bilemiyordu. O güzel kırmızı dudaklarını ısıran dişleri göründü ve ağzından ürkekçe bir merhaba uçup gitti. Onun da sesi titriyordu. Kaptan bundan aldığı cesaretle kendisini her sabah gördüğünü , daimi müşterisi olduğu için gelip konuşmak istediğini söyledi. Eğer gemi batarsa ne yapacağını bilip bilmediğini sordu. Gülüştüler.

Kaptanın yanında durmayacaksın… dedi adam , çünkü gemiyi en son o terk eder…

Peki ya uğruna ölünecek bir adamsa … derken kadın neredeyse ağlıyordu

Kaptan vapuru iskeleye yanaştırdıktan sonra tekrar kadının yanına koştu ve adını sordu. Burcu … dedi kadın ama sen bana Zuhal de olur mu?...

Her ikisinin de tokalaşmak için uzanan ellerinde mavi kıvılcımlar çıtırdadı. Kaptan , Zuhal ‘in geriye doğru ilerleyen adımlarında evine dönen mutsuz bir kadın gördü. Arkasını dönüp ufukta batmasına daha bir saat olan güneşi seyretti. O kadın, Goethe’nin bahsettiği şu bizi yükseklere çeken kadının ta kendisiydi.

13.

Çok geçmeden arkadaşlıktan doğup aşkın koca sularına dökülen bir nehre dönüştüler.

Özlemek denilen şey yastıklarına, duvarlarına, gecelerine sinmişti. Defalarca dolup boşalan kül tablaların, göz kapaklarının hemen ardında bekleyen hayallerin, ağlamaktan makyajı akmış gecelerin çağlar süren o karanlık rengini yaşıyorlardı…

Bir süre sonra geminin arka tarafında bir arkadaş gibi buluşup konuşmak, kokusunu duydukları tene dokunamamak, bir şişe rüzgârla yıkanmış saçlarını içememek akıllarına deli gömleği giydirmeye başladı Olmuyordu. Birbirlerini bir gün dahi görmeseler kanları çekiliyor, çıldırışlara iltica ediyorlardı. Artık biri şırıngaysa, diğeri serum lastiği olmuştu… Her ikisi de kriz geçiren hasretlere enjekte olmak için bekliyordu. Beklemekten kamburu çıkmıştı artık yalnızlıkların…

Bir gün Kaptan ,sabahın ilk ışıklarıyla iskeleye gittiğinde Zuhal ‘i orada ağlarken buldu. Adamcağız beynini asit havuzuna düşürmüş gibi yalpaladı. Canı yandı. Öyle bir sarıldı ki sevdiği kadına , işte o saat kaçmaya ve çok uzaklara gitmeye karar verdiler…

Ama biliyorsun dedi Zuhal; ailemin zoruyla yapmış da olsam ben evli bir kadınım…Bunun senin için önemli olmadığına emin misin?

Kaptan sevgilisinin gözlerine baktı ve dudaklarına bir çift kanat takıp onunkilere kondu …

Her şeyi ayrıntısına kadar planladılar. Adam deniz aşırı seferler yapan bir yolcu gemisinin ikinci kaptanı oldu. Bir süre denizlerde yaşayacaklar sonra kendilerine en uygun olan yerde yeni bir hayat kuracaklardı. Sevginin saf maddesinden inşa edilmiş yeni bir yaşam bekliyordu artık onları…

Nitekim 13 Ekim sabahı Zuhal evden işe gidiyormuş gibi ayrıldı. İki aşık Karagümrük limanının kapısında buluştular. Kaptan yeni işine ve yeni hayatına attığı o ilk adımdan öylesine emindi ki , adımları doğru karar vermiş insanların ki gibi basıyordu toprağa …

Tam otuz beş yıl aşklarını dünyanın bütün limanlarına kazıdılar. Uykudayken bile birbirlerini özlüyorlardı. Bunun gelip geçici bir heves olmadığını , birbirleri için yaratılmış olduklarını artık kimse inkar edemezdi. Ne var ki her güzel şey gibi bu da bir anda geçip gitti. Kaptan emekli oldu. Bir kıyı kasabasında güzel bir ev satın aldılar. Hayatta bir çocuk dışında istedikleri her şeyi elde ettiler. En güzeli de birbirlerini hala ilk günkü gibi seviyor olmalarıydı. Tek bir çatlağı tek bir kırığı bulunmayan yüreklerinin hala birbirleri için çarpıyor olmasına ,mucizenin gizli öznesi adını koydular. .

Her şey masal kitaplarından kırpılıp hayata yapıştırılmış gibiydi. Lakin yıllar sonra bir sabah evlerine bir sessizlik sokuldu. Kaptan karısına bir rüya gördüğünü ve ölmüş olduğunu anlattı. Sonraki günlerde dudakları sanki artık konuşmamaya yeminliymişçesine çok nadir aralandı. Yaşlı adam o günden sonra en fazla üç saat uyumaya başladı. Aniden yataktan kalkıyor prostat telaşlarıyla balkona çıkıp gözünü uzaklara, çok uzaklara dikiyordu. Zuhal ise bunca yıldan sonra yanındaki yastığın boş kalmasına bir türlü alışamıyordu. Denizin ve mutlu bir hayatın getirdiği enerjiyi hala yüzünde saklasa da , o da artık ihtiyar bir kadın sayılırdı. Ve kocasının bu durumu onu hayatında hiçbir şeyin etmediği kadar kahrediyordu.

Bir gece sabahlığını giyip kocasının arkasından balkona çıktı. Hala deliler gibi sevdiği adamın beyaz saçlarından öptü, kokladı. Cebindeki tokayla saçlarını bağladı ve karşısına oturdu. Bir süre daha aşık olduğu adamı seyretti. Ve şöyle dedi ; Çok mu mutsuzsun…

Adamın kederli gözleri hala uzaklara değiyordu. Seni böyle görmeye dayanamıyorum dedi Zuhal … adam gözündeki bir damla yaşı koluna silerek ses telleri kısılmış bir sinek gibi vızıldamaya başladı;

- Olmuyor , yapamıyorum… Çok fazla zamanımız kalmadı… bu hayat… bu hayat yetmedi bana be sevgilim ,doyamadım daha sana sarılmaya ,doyamadım sabahın o ilk saatlerinde kokunla uyanmaya… hazır değilim daha seni kaybetmeye anlıyor musun … ölecek ve bir daha seni göremeyecek olmak yakıp yıkıyor beni, içimdeki her şeye tecavüz ediyor , canımı acıtıyor artık… silemiyorum bunu aklımdan, kazıyamıyorum bir türlü … Hala öyle çok seviyorum ki seni keşke bunun bir çaresi olsa diyorum kendi kendime, keşke bunun bir çaresi olsa….

Zuhal yerinden kalkıp kocasının boynuna sarıldı. Gözyaşları adamın beyaz saçlarına karıştı. Sonra kısacık öpüştüler. Dönüp tekrar sandalyesine oturduktan sonra ;

Biliyor musun dedi … sana hiç yalan söylemedim ama bildiğim her şeyi de anlatmadım.

Adam telaşlanır gibi oldu. Zuhal bildiği için kocasının huyunu “telaşlanma…” dedi hiçbir sorun yok… Kocasının derin derin nefes alışını bekledikten sonra devam etti …

Şu an sana anlatacağım şeyleri aslında bilmemen gerekiyor. Bu yüzden biraz korkuyor ve endişeleniyorum. Ama senin bu halini gördükçe, inan her gün tekrar tekrar, defalarca ölüyorum? Beni şimdi çok iyi dinle olur mu bi tanem

*

Bundan yüzyıllar önce cennette yaşıyorduk. Senin güzel bir karın vardı. Belki de meleklerin en güzeliyle evliydin. Ama biz birbirimize hayır diyemedik. Vazgeçemedik. Ayrılmaktansa günahkar olmayı tercih ettik. Tanrıya gidip her şeyi anlattık. Ve bizi sonuna kadar dinledi. Sonra kutsal adaletin gereklerini anlattı. Zaten her şeyi biliyorduk, razıydık cezamıza…

İki meleğin aşk için günahkar olmayı seçmesine kızmadığın ı, dahası erdemli bile bulduğunu söyledi tanrı ve aynen şunu ekledi ;Ancak… ; bu aşkın mükafatı olduğu gibi, ihanetinizin de bir cezası olmalı ...

Aşkımızın ödülü; dünyaya gönderilmek ve altı kez reenkarne olup birbirimize tekrar , tekrar aşık olmaktı. Altı insan ömrü boyunca yaşanacak büyük bir aşktı bize vaat edilen. Yalnız Tanrı’nın bir de şartı vardı elbette. Bu sırrı sen, yani erkek melek bilmeyecekti. Her seferinde ne pahasına olursa olsun dişi melek erkeği bulacak ve o sonsuz aşkı başlatacaktı. Her ne şartta olursa olsun erkek melek bu sırrı öğrenirse şayet ,cezamızın verileceği yedinci hayatta çekeceğimiz çile ona göre artacaktı.

Ve şimdi artık sen bu sırrı biliyorsun…erkek melek , sırrı öğrendi bi tanem… bu yüzden korkuyorum, çok korkuyorum anlıyor musun?

**

O, ağzında kaktüs çiğniyormuş gibi duran , avurtları çökük ihtiyar bir anda ayaklanıp bağırmaya başladı. Ne yani dedi seni bir sonraki hayatımda da görebilecek miyim!? Zuhal şaşırmıştı. Böyle bir hikayeye hemen inanmasını beklemiyordu. İnandın mı dedi kaşlarını kaldırarak. Tabi ki inandım… dedi adam , seninle yaşadığımız bu aşkın daha başka ne gibi bir açıklaması olabilirdi ki… İhtiyar ayağa kalkıp karısına sarıldı. Sanki bir delikanlıymış gibi belinden kavrayıp ayaklarını yerden kesti. Onu önce boynundan sonra dudaklarından öpücüklere boğdu Hemen içeriye koşup bir kırmızı şarap açtı ve gökyüzüne bakıp dakikalarca Biliyordum diye bağırdı, biliyordum…biliyordum!!!!

O günden sonra tekrar eski günlerde ki gibi huzurdan ördükleri hayatın içinde sıcacık bir aşk yaşamaya devam ettiler. Ölene kadar her gün bir öncekinden daha güzeldi..

Güneşli bir nisan sabahı Kaptan uykusunda öldü , ondan iki yıl sonra aynı tarihte de Zuhal ‘in gözleri kapandı...

Zavallı kadıncağız bir sonra ki hayatta ne olursa olsun sevdiği adamı görebilmek için son nefesini verirken dahi sürekli tanrıya dua ediyordu

14.

Hikaye bittiğinde her ikisi de ağlıyordu.

Uranüs gözündeki yaşları silerek şöyle dedi; tanrının merhametinden şüphem yoktur ama bu kadar acımasız olabileceği aklıma gelmemişti. Görüyorsun ya başka çarem yoktu. Senin, yani sevdiğim adamın öyle her gün tekrar tekrar öldüğünü göreceğime bir sonraki hayatta cezaların en büyüğünü çekmeyi tercih ettim.

Bir erkek olarak dünyaya geldiğimi anladığımda gökyüzü kafama düşüp parçalandı. Nolucak şimdi dedim kendime ... nolucak şimdi !!!

Düşündüm. Seni çok daha önce bulmuştum aslında. Yürüyordun. Yüzündeki o mutsuzluğun sebebini bile bile sana yardım edemiyordum. Sonra başka çarem kalmadı ve gidip bir kadın oldum. Sırf senin için. Ama sen şimdi bana dersen ki “bunu kabul edemem”… daha önce yaşadığımız altı hayat bile değerdi bu yaptığıma be sevgilim.

SON…

Karşımdaki o kaba hatlı yüz bir anda güzel bir meleğe dönüştü. Ya da ben öyle görmek istedim bilmiyorum. Kendisine Uranüs ,yani yedinci gezegenin adını veren bu kadını ne kadar çok sevdiğimi ve ne kadar çok özlediğimi işte o yedinci hayatımda bir kez daha anladım. Kafamı kaldırıp onu taaa içimdeki dehlizlere doğru çekerek öptüm. İşte o an tekrar anladım ki ben bu dudakları zaten yüzyıllardır öpüyordum …

Kısacık bir sonsuzluktur seni öpmek (

ARAMA, O YOK!





Aşkı tarafından karşılık görmemenin acısıyla yoğrulmuş karmaşık düşüncelerle, kendisini sokağın kalbine götürecek banliyö trenine bindi. Kendisini terk etmekten çekinmeyen âşık olduğu kızın, başka bir erkekle sevişmesini aklından çıkaramıyordu. “Tamam, sakinleş” diye telkin etti kendi kendisine, “öyle ya da böyle hayatın merkezinde seks var” diye düşündü. Var olan insanların tümü seksin ürünüydü. İşte şimdi trende karşısına oturmuş yaşlı kadını bile seks var etmişti. Oysa beyazlamış kıvırcık saçları ve kırışık çehresiyle ne kadar da seksten arınmış bir ifadeye sahipti. ‘Yanılsamalar ve aldanmalar’ içerisinde yaşıyoruz dedi içinden.

Din, ahlak, kurallar, toplumsal yargılar, hepsi de aslında seksin kışkırtıcılığını denetlemek adına uydurulmuş şeyler değil miydi? Çevresine bakındı. Güzel iki kız ve az ileride yakışıklı bir oğlan gördü. Kızlar uzun saçları, göğüslerini ima eden dekolteleri ve bacaklarını gün ışığı ile buluşturan kısa etekleri ile seks kokuyordu. Oğlan jöle sürüp kirpi gibi dikleştirdiği saçları, yapılı vücudunu kaplayan kısa kollu dar tişörtü ve kendisine serseri havası veren açık mavi, yer yer yırtık kot pantolonu ile kızları kollarına almayı ima eden “buradayım ve hazırım” görüntüsüyle seks kokuyordu. Her şey bir kenara, sadece kızların süründükleri parfüm seks kokusunun ta kendisi değil miydi? Baştan çıkarıcı, arzuyu, beğeniyi var eden bu koku, adeta onu koklayan için içine çekilmesi gereken bir nimet gibiydi. Gel gör ki bunu o parfümü süren kıza söylese bir sapık damgası da yiyeceği kesindi. Peki, ama o zaman bütün bu fino köpeği gibi süslenmelerin, parfüm şişeleri içerisine dalıp gitmelerin manası neydi? Bu soruyu sorsa ne diyeceklerdi? Erkek büyük bir ihtimalle seksi olmak istediğini itiraf edecekti. Çünkü erkeklerin dolaylı ifadelerden hoşlanmadığını biliyordu. Ama ya kızlar? Onlar bunun seksle hiç de alakası olmadığını, insanın kendisine bakmasının ne zaman sekse indirgendiğini fark edemediklerini falan geveleyeceklerdi. Oysa gizli özne belliydi. Seks.

Bütün beğenilme güdüsünü tetikleyen, insanın kendine bakmasını sağlayan şey, ötekidir. Öteki de ancak ne zaman dikkate alınır? Ancak ona ihtiyaç duyduğumuz zaman. Bunca güzelliği ortaya çıkarma çabasının asıl gayesi ihtiyaç duyduğumuz her ne ise onu elde etmek öyleyse. Fakat şimdi aklı daha da karıştı. O zaman dedi, seks, başka tür ihtiyaçların karşılanması için de kullanılabilir. Mesela çekici görünen bir sekreter, hiç de çekici görünmeyen bir sekretere göre daha rahat iş bulur. Bunun da sebebi çekiciliğin arzuyu doğurmasıdır. “İlginç” dedi içinden. “Demek ki kadın, var olabilmek, sözünü geçirebilmek için seks satıyor ve erkek de aslında çekici olan sekreteri tercih ederek seks satın alıyor. “

“Eyleme geçsin ya da geçmesin. Bilinçaltını yöneten şu seks bütün üretim tarzımıza, tüketim tarzımıza, giyinişimize, yürüyüşümüze, beğenilerimize, adetlerimize mührünü vurmuş.” Reklamları düşündü yüzde 95 i seksti. Var olan şiddeti düşündü yüzde 95 i bastırılmış cinselliğin cinnete dönüşmesiydi. Dönüşüm geçirmek isteyen insanları düşündü. Dönüşümlerini öyle ya da böyle seks tetikliyordu.

Dindar olmak isteyen de dinsizliği seçen de seksle yatıp kalkıyor, bir şekilde seksle yaşıyordu. Fahişelerin, jigoloların kurtuluşu, din adamlarının kâbusu. Gençlerin yeni tattıkları büyük nimet, orta yaşlarda şöhrete, makama, saygınlığa ket vuran büyük korkuya dönüşüyordu.

En çok gençler seviyordu seksi. Çünkü yeni tanıyorlardı. Fakat yaşlandıkça seksin tek boyutlu bir ilişki biçimi olmadığını, çok boyutlu bir ilişki biçimi olduğunu da fark edeceklerdi. O zaman seksin sadece zevk aracı değil, tehdit, sindiricilik, şantaj, şiddet, maliyet, kar, alış, veriş, hastalık ve ölüm aracı olduğunu da anlayacaklardı. İşte o zaman gençlikte safça yaşanan cinselliğin yerine ihtirasla sulandırılmış hayvani aç gözlülüğümüzün kâbusuyla karşılaşacaklardı. O zaman seks, çoğu zaman tiksinilen ama yine de kendisinden kaçılamayan bir karabasana dönüşecekti. Dönüştüğünde ne olacaktı? Psikolojik ve sosyolojik travmalardan ibaret, ikilemler ve belirsizliklerle dolu, şiddetin her türlüsüyle karşılaşıla bilinir modern çağın istediği kişi olacaktı. Sürüye hoş gelecek, keşmekeş içinde gidecekti. Bu oyuna katılacak, gözü yükseklerde olmayacak, boynunu modern dünyaya eğecekti. Tecavüz kaçınılmazdı. Zevk alacaktı. Bu söz aklına takıldı: tecavüz kaçınılmazdı; zevk alacaktı.

Haz ve acı arasında gidip gelen döngünün argodaki karşılığı bu şekildeydi. Ama öyle bir döngüydü ki bu, en büyük hazlardan en kesif acılara itiyordu insanı. Hem de öyle sıradan insanı da değil, en narinini, en hislisini ve en şefkatlisini. Çünkü en fazla onlar aldanıyordu hayatta, en fazla onlar sömürülüyor, onlara karşı süregeliyordu hayat. Hayat narin yüzünü gösteren kişiye yumruk vurmaktan çekinmiyordu. Narin ve kendini hiç de sakınmayan güzel yüzlerin, ileride niçin bir nemrut suratına dönüştüğünün açıklamasıydı bu. Bu hisli varlığın, dünyanın kavuruculuğu altında hissizleşmesiydi. Ölü canlar istiyordu şimdiki hayat. Devir ölü canların devriydi. Duygu ve hislenmek zaafın daniskasıydı. Beden gerekiyordu sadece, ruh ise bu hayatta kavrulup haşlanmalı, ölü gibi olmalıydı.

Bir zamanlar günlüğüne şunu yazmıştı Murat:

Herkesten kaçtığım, kendimi kendi dünyamdan ayırmadığım, hiç kimsenin benim için önemli olmadığı, hiç kimsenin de beni incitmesine izin vermeyeceğim buzlar ülkesine gidiyorum. Orada kimse bana dokunamaz, buna cesaret edemezler ve bu benim biricik gücümdür. Üstelik kendi dünyamda istediğim zaman, istediğim gibi incitebilirim istediğimi. Ama yine de kesif buz gibi bir iklimle baş başayım; umutsuzlukla.

Bu yüzden kendimi hazlara veriyorum, zevk almak için değil, içimdeki boşlukla, kalbimdeki kırıklıkla yüzleşmemek için.

Tam sekiz yıl sonra felsefesinin sonuna geldiğini öğrendi. O derin korkusuyla yüzleştiği gün önce intihar etmek için bir köşecik aramış, sonra da eskiden takıldığı bir mekânın kollarına atmıştı kendisini.

Murat korkuyordu. Bir yalnızlık girdabının içinde kaybolmuştu. Var sandığı bütün güzellikler uçup gitmişti şimdi. Oyun bitmişti. Kendisini sevdiğini söyleyenlerin, sevgi sözcüklerinin çoktan buharlaştığına şahit olmuştu. Şimdi sıra bunları söyleyenlerin kendilerinin buharlaşmasındaydı. Bundan sonra –kendi yarattığı oyunu aracı olmadan- gerçekten hiç kimseyi sevemeyecek, hiç kimse de onu sevemeyecekti. Hatta birilerinin onu sevmesinden bile acı duyacağını, çünkü bunun acımadan başka bir şey olamayacağını düşünüyordu. Gerçekle bağının koptuğu ya da gerçek sandığı her şeyle irtibatının kesildiği sınırda duruyordu. İnsanları sevmek isterken, bedenini onların beğenisine sunduğu güzel anların bedelini mi ödeyecekti?

Gerçek aşkı bulmak uğuruna, kendini sevdirebilmek için aracı kıldığı bedeni, artık sevgi konusunda ona aracılık yapamayacağını mı haykıracaktı? Tanrı katında kendi suçunu düşündü. Tamam, seviştiği herkesi daha sonra yüz üstü bırakıyordu. Anlık olarak alacağını alıyor, sonunda da yoluna devam ediyordu. Ama seviştiği herkeste ‘onu’ aramıyor muydu? O biricik aşkını. Bütün sevişmelerindeki iştah, o aşkın bir pırıltısıyla buluşma ihtimali için değil miydi? Sevişeceği bedenlere, kendisini bu umutsuzluktan çekip çıkaracak ‘bir tanesini’ bulma ihtimalini barındırdığı için gitmiyor muydu? Cevabı her zaman bilmesine rağmen,-yine kendisi tarafından umutsuzluğa mahkûm edildiğini bile bile- kendisini kandırmak uğuruna seviştiklerinde aşkı bulma ihtimalini arıyordu. Ve bu ihtimal yüzünden bu kadar berbat bir haldeydi şimdi. Adaletle hiçbir bağı olmayan bir cezanın bedeninde şaklattığı kırbacın sesi ruhunu ürkütmüştü.

Ağlıyordu. Sevebileceği bütün dostlarını artık sevemeyeceği için ağlıyordu, bir zamanlar ruhunu doğrudan ortaya sürüp elde edemediği sevgiyi, şimdi bedeni aracılığı ile de elde edebilme ihtimalini tamamıyla yitirdiği için ağlıyordu, kendisini en büyük edepsizlerle bir araya koyacak toplumun nazarındaki iğrençliği için ağlıyordu. Hep sevmek, sevilmek istemişti. Ama bunun da bir bedeli vardı. Bütün insanlığı eşit ölçüde sevemezdi demek. Onları deneyemezdi, Onları aynı kefeye koyamazdı, evet, kesinlikle hepsine aynı değeri veremezdi. Verdiyse, bedelini ödeyecekti demek ki. Korkuyordu. Sevgisizliğe mahkûm edildiğini hissediyordu ve bu onu daha da korkutuyordu. Bütün dünyanın değeri bu korku tarafından yutulmuştu. Sevilemeyeceği ve sevemeyeceği bir dünyanın anlamı kalmamıştı. Karanlık ruhuna değiyordu artık. Anlamsız bir hayatın içinde onca güzelliğin varlığı kendisine acı vermekten başka hiçbir şey yapmayacaktı artık. Kendi sefilliği, başkalarının birbirlerine karşı duydukları derin sevgide iyice kabaracaktı. O sevilmeyecek, o sevemeyecekti ve sanki onun haricindeki herkes sevilecek ve sevebilecekti.

Bundan sonra bütün dünyanın kendisine kapanmış olduğunu düşündü. Bu kendisine düşman, kendisinden nefret eden dünya ile hiçbir ilişiği kalmamıştı. Ona zerre kadar sevgi beslemediğini fark edivermişti. Ondan kurtulmak, onu yok etmek istiyordu. Karanlık her yerden bastırdı, hiçliğin anlamsızlığı onu sımsıkı sarmıştı. Boğulacak gibi hissediyordu, nefes almakta zorlanıyordu. Adaletin zerresine dahi sahip olmadığı bu dünyadan tiksiniyordu artık. Varsın o başkalarının olsundu. Onda anlamı bulmaya çalışmak, onda sevgiyi aramak dışında hiçbir şey yapmamıştı. Buna rağmen kendisine ihanet etmiş bu dünyayı asla sevemeyecekti. Ve bu dünyanın yaratıcısı; onu da hiç sevemeyecekti. Kendi hastalığını lanetleyen tanrısı tarafından da reddedildiği söylenmiyor muydu kendisine. Evet, böyle düşünenler de vardı. Tanrının gazabına uğramıştı. HIV Pozitifti.

Şimdi kendisini otomatik olarak bu eskimiş kafeye atan zihnin emri ile nargilesini fokurdatıyor ve bütün olanları düşünüyordu. Evet, nargilesini, o an hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve öğrenince kendisinden iğreneceğini düşündüğü hastalığının acısında, gözyaşlarını dökerek fokurdatıyordu.

Aralarındaki en ahlaksız o muydu? İşte çoğu böyle düşünürdü dedi içinden. Hala kendisini ötekilerinin nazarında yargılıyordu. Tam karşısına güzelliği ile ışık saçan bir bayan oturmuştu. Göz göze geldiler. Murat, bakışlarını ve düşüncelerini ondan ayırmıyordu. Bu kadını kendine âşık edebilirdi. Evet, bunu gerçekten yapabilir, onu gerçekten sevebilirdi. Ama artık bunun hiçbir anlamı yoktu. Onunla asla sevişemeyecekti. Sevgisinin derinliklerini ona gösteremeyecekti.

Oracıkta sevgiye lanet okudu. Bir zamanlar sevdiği tek kişiye ayırmak istediği cinselliğini, reddedilmenin ayyaşlığı ile boşuna harcamasının ürünü değil miydi AIDS? Eğer âşık olduğu kız ona evet deseydi, onun sevgisini kabul etseydi, dünyanın en erdemli insanlarından biri olmayacak mıydı? Ama şimdi kendisini en sefilleri arasında sayıyordu. Bu alçalmışlığın sebebi de sevgi denen yalandı. Onu bu yalan hasta etmişti.

Bir oyun oynamış ve yenilmişti. Nargilesini oracıkta bırakıp, İstanbul manzarasına eşlik eden korkuluğa doğru yürüdü. Az önce kafeye girdiğinde kendisiyle muhabbet etmeye çalışan ihtiyar yan tarafında korkuluğa yaslanmış, yüzüne vuran sert rüzgâra aldırmadan ufka bakıyordu.

Yaşlı adam piposunu yaktı, önünde uzanan şehrin silueti yüreğinde burkulma hissiyle karışık bir azim harmanı meydana getirdi.

Murat, beyaz sakallı, kasketli ihtiyarın şehri seyreden gözlerine ve yüz hatlarına bakınca, deminki sohbetten daha fazlasını gördü. Yıllanmış çizgilerle süslenmiş ihtiyarın yüzü, onda dünyaya bırakılmış olmanın derin ızdırabını anlamlandıran bir manaya bürünmüştü. Yaşlı adamda, sanki dipsiz bir kuyudan çıkıp gelen ve yine oraya hiç korkmadan dönecek olan bir taş misali varlığını olduğu gibi kabullenen vakur, sonsuz seyahatini sürdürmeye azimli bir adamın bakışı vardı. Bu bakışın etkisinde kaldı. Kendinden geçmişti. Sonra beynini kemiren düşüncelerin tokadıyla kendinden geçişin etkisinden sıyrıldı. Acı çeken benliğine geri döndü. Hayat bu derecede huzurla karışlanabilecek kadar basit mi yoksa dedi? Ama değildi ya. Basit değildi. Olsaydı kurtulmak ister miydi bu dünyadan, kaçmak, yok olmak ister miydi?

Çok yaman bir çelişki bu diye düşündü. Beni boğan şu sıradanlık dünyayı karşımda yenilmez yapıyor ve ondan ebediyen kurtulmak için kendimi öldürmek fikrine sımsıkı sarılmama sebep oluyor. Dünyanın basitliğinden duyduğum tiksintiden daha korkunç değil gözümde ölüm.

Bunları düşünürken. İhtiyar piposunu yavaşça dudaklarından ayırdı. Tütünün dumanını ağır ağır seyrettiği siluetin üstüne bıraktı ve duruşunu bozmadan, gözleri şehri süzmeye devam ederken kafasını yanındaki delikanlıya çevirmeden, konuştu;

-Bu sığlığa mı yenileceğiz?

Nasıl bir soruydu bu? Az önce düşündüklerini aynen okumuşçasına zuhur eden ihtiyarın sorusu karşısında nefesi kesildi ve soru zihnini okuyormuşçasına ortaya çıktığı için, ‘senin her şeyini biliyorum’ der gibiydi ve bu yüzden hakaretvari ve alaycı geldi Murat’a, ama ihtiyarın o an gözleri ciddiyet içerisindeydi. Hele yüzündeki kıvrımlar ve sakalındaki aklar alay namına ne varsa tüketmiş olduklarını ortaya koyar gibi görünüyorlardı.

-Yoksa bu sığlığı anlamlandırarak derinleştireceğiz mi? Diye davam etti. Ardından, biraz duraksadı…

- Hım ben buna evet derim. Bir usta olmak istiyorsak evet, harcı elimize almalıyız. Şimdi önümüzde harç için gerekli kum, biraz su ve bunun gibi malzemeler var. Bunlar en basitinden şeyler öyle değil mi? Ama bunlardan harç yapar ve bu harçla kendi binamızı ördüğümüzde bizim için apayrı bir anlam kazanırlar.

‘Yalnız bir sorun daha var’ diyerek ışıldayan mavi gözlerini Murat’ın gözlerine dikti yaşlı adam. ‘Bizim için anlamlı olan genel olarak anlamlı değilse, buhran devam edecektir. Ve kazandırdığımız anlamlar mutlak bir huzura ulaştırmayacaktır bizleri’ diye ekledi. Ve devam etti ihtiyar: Huzur basitlikten değil, yiğitlikten kaynaklanır. Binayı yap yıkılacağı için üzülme, üzüm bağını dik üzümleri düşünme, ateşi yak söneceğine dövünme, oku at, vuramaz diye gerilme.

-Bunları bana neden söylüyorsun? Diye hiddetle köpürdü Murat ve devam etti aynı hiddetle: Artık mucizelerin olmadığı bir çağda yaşadığımızı biliyorsun değil mi? Hepimiz aynıyız. Bütün Muratlar aynı. Bunu biliyorsun. Hepimizin arayışta olduğunu, farklı olana tapındığımızı biliyorsun. Çok okumuşsun ve bu bilgiçliğinle aniden kafede oturan biriyle bir bahaneyle söyleşiye giriyor ve ardından birkaç basit muhabbetten sonra masadan fırlıyor, dalgın dalgın uzaklara kilitleniyorsun. Ve tabii, ben aptalım ya, hemen peşinden geleceğim. Evet, senaryon buraya dek tıkır tıkır işledi. Hemen peşinden geldim ve kendi yarattığın mucizene şahit oldum. Sonra aniden birkaç büyük laf ettin ve etkilendim. Bunun olduğunu zannediyorsun. Modernizmin evliyaları olmaz ihtiyar. Ve biz bu dümenleri biliriz. Hepsi sahte, hepsi yapay. İğreniyorum senden. İşte oyununu bozdum. İstediğin beklediğin tepki nerede? Yok. Bu anlamsızlığa seni de gömmek istiyorum. Çünkü senaryolarla yaşıyorsun. Gerçeğe bir bak. Bütün o zahmete küfürvari isyankâr sözlerim için katlanmış oldun. Sana acıdım şimdi.

İhtiyar ağlıyordu.

Murat koşarak oradan uzaklaştı. Kendi hakkında düşüncelere daldı. Binayı yapmış ama yıkılmıştı, bağı dikmiş ama üzümden yiyememişti, ateşi yakmış ama ateş sönmüştü, oku atmış hedef şaşmıştı. Artık ümit kelimesini duymak bile istemiyordu. Koca bir yalan değil miydi ümit? Bütün o bilgiç arayışları, kendini bir şey olmuş sanmalar, başkalarının öğütleri, çare diye sarıldıkları hepsi yitivermişti. Hepsi oyalamıştı onu ve çare olarak göreceği yeni şeylerin de az zaman sonra aynı akıbete uğrayacaklarından o kadar emindi ki artık. Kendine acıyamıyordu bile. Beyni sağdan soldan gelen fikirlerle dolmuş bir çöplük gibiydi. Karanlık basmıştı. Kendi hakkında söyleyebilecekleri belliydi işte: Soğuk caddelerde yürüyen berduş bir adamdı o, yürüyor ve düşünüyordu. Nereye kadar yürüyecekti? Yolun sonu neresiydi? Bunları düşündü. Manevi kar bastırdıkça bastırıyor hava tipiyi andırıyor ve ağzından çıkan sıcak hava soğuk hava tarafından anında yutuluyordu. O hala sorup duruyordu, evet, nereye kadar yürüyecekti? Bu soru onda derin bir yalnızlık hissini doğuruyor, yalnızlığında kayboluyor ve sanki eriyordu. Kimdi? Neydi? Nereden gelmişti? Niçin yaşıyordu? Ve nereye gidiyordu? İşte şimdi yürüyordu, nereye ulaşabilirdi ki? Dışsal anlamda ulaşacağı yer bir sokağın sonu, bir apartmanın önü, bir kefenin içi ya da bir insanın siması olabilirdi. Ama içsel olarak bu yürüyüşün bir anlamı olması gerekmez miydi? Kendisini çevreleyen bütün varlıklara baktı. Bana neyi anlatmaya çalışıyorsunuz dedi: “Her biriniz varsınız. Her biriniz çevremdesiniz. Her biriniz bir mesaj mısınız? Bana neyi anlatmaya çalışıyorsunuz? Okumalıyım sizi. Yaşam o kadar anlamsız ki ama varsınız işte. Hayali de olsa, vehim olarak da olsa varsınız, yalnızlığımın bir parçası olsanız dahi varsınız.”

Yıllarca peşinden koştuğu, dualarla yakardığı, gözyaşlarıyla isyan ettiği ve varlığına kızdığı tanrıyı son bir kez daha düşündü. “Neden bana sahip çıkmıyorsun?” diye haykırıyordu içten içe. “Neden hiçbir iyiliğimin karşılığını alamadığım duygusuyla baş başa bırakıyorsun beni? Neden en kötüsünü çıkarmakta ısrarcısın bana? Neden suskun bir tanrısın, Neden dilsizsin ve neden suskunluğunla insanlara rahman değil, gaddar olduğunu düşündürteceğini düşünemeyecek kadar bile bir muhasebeden yoksunsun?”

Artık yolun sonuna geldiğini hissetti. Ilık bir iklim vücudunu sardı. Hâlbuki fırtınanın ortasındaydı. “Aradığım sen olamazsın. Ulaşmak istediğim, yıllardır peşinden gittiğim şey sen olamazsın” dedi içinden. “Peki, sen kimsin, seni kim var etti?” Bu sorular zihnini keskinleştirdi. Kalbi çırpındıkça çırpındı, daha sık nefes alıyordu şimdi. Göğsünün arasında bir heyecan sıkıştı. Sanki ölecek gibiydi ve sanki aynı anda yeniden doğacaktı. Heyecanı yürümesine engel oldu. Dizlerinin bağı çözülmüştü, artık yürüyemiyordu. Gönlündeki çarpıntıyla eğildi ve çömeldi. Gerçek aniden geldi. Nefesi kesildi. Gözleri parladı. Gönlü bir kuştu ve şimdiye dek çırpınıyordu. Ama şimdi kanatlarını açmıştı. Delirmişti adeta; başını göğe çevirdi, özgürlüğe kavuşan ve göğe yükselen gönül kuşuna bakıyordu. Sonra etrafına göz attı. İnsanlar ona hayretle bakıyordu. Ama o aldırmadan yere kapandı. Ağlayacak gibi oldu. Sarsılıyor, titriyordu. Ardından yavaşça kaldırımın bitişiğindeki binanın duvarına yaslandı. Ağzını hafifçe aralamış gözleriyle karşısındaki bir binanın penceresindeki demir parmaklıklara odaklanmıştı. Nefes alışı sıklaşmış ve yüzünde bir tebessüm belirmişti. Demir parmaklığa baktıkça tebessümü artıyordu. Ve birden kahkahalara boğuldu. Şaşkın bakışlar kendisine yönelmiş, gelip geçenler deli olduğuna kanaat getirmişti. Fakat onlara aldırmadan kahkahaya devam etti. Ve en gür sesiyle bağırdı; ‘Arama! O YOK’ ve ardından ‘seni BEN var etti ve şimdi öldürdü' dedi. Kendi yarattığı hayali demir parmaklığın hayali esiri olduğunu nihayet anlamıştı.

Hükümsüz Filozoflar [ Bölüm 1]


20 Ocak 2009, İstanbul, Yıldız Parkı,

Marx, her zamanki dakikliyle buluşma saatinden önce buluşma yerinde belirdi. Önce içkici ayyaşlara benzetilmenin acısını yaşattıkları için, daha sonra da Usama Bin Ladin’inkilerle mukayese edildikleri için sakallarını kökten kazıtmıştı. Nietzsche’nin bu haliyle kendisini tanıyamayacağını düşünüyordu.

En son olarak 1974 yılında bir araya gelmişler, bu izdivacı da Bergson’un Saklı Filozoflar Derneği sayesinde gerçekleştirmişlerdi. Ama Bergson, herkese dağıttığı yaşam iksirinden istifade etmemişti. Her zamanki âlicenaplığı ile hayatını başkalarına adamış, kendisine ise ölümü yakıştırmıştı. Ne var ki Marx da Nietzche de hayatta kalmak için bir çok sebebe sahipti. Öncelikle her ikisi de Tanrıyla kavgalıydı. Nietzsche, öldüğünde, öldürdüğü tanrının hortlamasından korkarak, Bergson’un iksirini sakladığı dolaptan hakkından fazlasını almıştı. Bir nevi araklamıştı yani. Marx’a gelince; o, Bergson’un geliştirdiği formülü bulmuştu. Ama yaşlı ve inatçı ihtiyar’ın bilerek bu formül’de bazı detayları atladığı ve ilelebet ölümsüzlüğe engel olmak maksadı ile gerçek ve kusursuz formülü beyni ile birlikte toprağa gömdüğü açıktı. Zira Marx’ın seneler geçtikçe bünyesi zayıflıyordu.

Biraz sonra bankın kenarındaki çalılıkların arasında elinde bir şişe rom’la top sakallı bir adam belirdi. “Bayım” dedi, “ içmez misiniz?” Marx ürktü ve sinirlendi. İşte sakalı olmadığı halde kendisine hala ayyaş muamelesi yapan kaçıklardan biri daha karşısındaydı. “ sen” dedi en gür sesi ile “ Toplumun yüz karasısın. Şu sömürgeciler seni ne hale getirmiş bir bak! Arlan biraz!” “Arlanmak mı?” dedi adam. “ Ben arlanmazlığın kalesiyim, utanmazlığın bekçisiyim” Marx adamın üste çıkmaya meyilli karakterini bir yerlerden hatırladı. “ Sen bir toplum düşmanısın öyle mi?” diye sakinleşerek sordu. “ Die Heilige Familie”[1] dedi adam. “Ben işte o ailenin mensubu olarak, çürümüş ve kokuşmuş toplumun düşmanıyım.” Sonra da ekledi: “Die Heilige Familie order Kritik der kritischen Kritik”.[2] Marx artık onu tanımıştı:

“ Seni çatlak seni” deyiverdi. “Benim eserimle bana oyun oynarsın demek? Ama dur bir dakika o şişe dibi gözlüklerin nerede senin ve o kocaman bıyığın?” “Ooo Marx” dedi alaycı bir tavırla, “Senin sakallarının yanında benim bıyıklarımın ve gözlüklerimin lafı olmazdı. O modası geçmiş şişe dibi gözlüklere ve süpürge gibi bıyığıma hiç ihtiyacım yok artık. Lens denen bir teknoloji var. Kullandım rahat ettim.” “Fakat beni nasıl tanıdın?” Diye üsteledi Marx. “ Seni o orak çekiç gibi kaşından ve gözünden tanıdım tabi ki” deyip kahkahalar attı Nietzsche.

Aslında birbirinden hiç de hoşlanmayan bu iki filozof, yüzyılın karmaşasında, geçmişten gelen paylaşımlarından ötürü, kederlerini ancak kendi aralarında paylaşabiliyorlardı. Marx ve Nietzsche’yi ölüm döşeğindeyken kurtaran, ama onların ölümsüzlüğünü, ünlü kimliklerini yadsıdıkları takdirde, tanrının izni ile bahşedebileceğini iddia eden Bergson’un vaadine kanmışlardı. Garip bir biçimde, kendisinden hiç hoşlanmadıkları bu adamın lütfu sayesinde yaşıyorlardı. Bergson, iksir ile bu iki filozofu da kendisine bağımlı hale getirmişti. Nietzsche için bu pek dert değildi. Ama Marx’ın içi içini yiyordu. Bergson onu bir nevi Afyon bağımlısı gibi bir şeye dönüştürmüştü. Yaşamak için ona muhtaç olmuştu. Bergson’un ölümsüzlük iksirinin formülünü bulduğunda ise iş işten geçmişti. “Ben Karl Marx’ın ta kendisiyim!” diye bağırdığı andan itibaren tımarhane onu bekliyor olacaktı. Tarihsel olarak etkisini kaybetmişti.

İki filozof bankta yan yana oturdular. Bu buluşmayı çoktandır istiyorlardı. Ama Saklı Filozoflar Derneğinin son zamanlarında, her biri kendisini başka bir ülkeye atmıştı. Çünkü CIA böyle bir derneğin varlığından bir şekilde haberdar olmuş, birçok Saklı Filozof CIA’nin eline düşmüş ve bir daha bu filozofların akıbetlerinden haberdar olunamamıştı.

“Ah Türkiye” dedi Nietzsche, “Bir zamanlar ne kadar bakir ve güzeldi, kendine özgüydü. Şimdi ise, bizim aptallarımıza uşaklık ediyor” Marx itiraz etti; “ Senin bu ikiyüzlü doğana bir türlü alışamadım doğrusu. Hani güç istenci denen bir şey vardı? Hani din dışı insan, üst insan denen bir şey vardı? ‘Bizim aptallarımız’ı senin fikirlerin var etti. Kendilerini her türlü yazgının üzerinde gören bir yığın budalaya devlet yönettiriyor senin fikirlerin.” Nietzsche elindeki romdan biraz tadarak “ Gelir gelmez yine seni fikirlerimle pataklamamı istiyorsun demek” diye mırıldandı. Marx, Nietzsche’nin gözlerinin içine baktı. “ Senin şu temelsizliğine hayranım. O kadar kaygan ve vıcık vıcıksın ki, temelsizliğin sayesinde her şeyi retoriğinle kendi lehine dönüştürebiliyorsun. Söz sanatı ustasısın sen.” Nietzsche romu ağzına dikti ve birkaç yudum aldıktan sonra elinin tersi ile ağzını sildi. “ Sevgili Marx, Senin toplumsallığına bir bakalım. Ne oldu? Komünizm denen bir makine kültü yarattın. İnsan için öngördüğün hiçbir şey gerçekleşmedi. İnsanları o eski emperyal tutkulardan kurtardın da ne oldu? SSCB’nin emperyal emellerine teslim ettin insanlığı. Sanırım sen şahsiyeti göz ardı ederek hata yaptın. Cahil kitlelere neyi teslim edersen et, değeri bilinmez. Komün yaratmakmış! Üst insan olmadıktan sonra komün neye yarar? Cahiller bir araya gelip ortaklaşabilir mi? Paylaşabilir mi? Temel eğitim ancak sıradan insanı, vasat insanı vaad edebilir. Vasat insan ise ancak bir kümesi yönetebilir. Sense ona bir devleti teslim ettin.” Marx, uzun pardösüsünü esen rüzgarın soğundan korunmak için daha da vücuduna sararak. “fikirlerimin zerresini anlamamışsın” deyiverdi. Nietzsche ekledi “ sen de.”

Bir süre derin bir sessizlik yaşandı. Marx üzerlerindeki güneşi gölgeleyen ağaca baka kalmıştı. Nietzsche ise, biraz ileride köpeğini dolaştıran genç bayana tiksinerek bakıyordu. Sessizliği Marx bozdu.

“İkimiz arasındaki bunca husumete rağmen CIA her ikimizi de istiyor. Seni Nazi Almanyası’nı yaratmaktan, beni ise SSCB’yi var etmekten ötürü.” Nietzsche köpeğini gezdiren kadına bakmaya devam ederek “ merak etme, artık büyük bir tehdit unsuru değiliz. Usama Bin Ladin üzerimizden büyük bir yük aldı.” “Adımızın onunla birlikte anılması bile ne iğrenç” diye üsteledi Marx. “ “Şahsen ben” dedi Nietzsche “bu durumdan hiç de rahatsız değilim. Adım nelerle birlikte anıldı. Varsın bir de onunla anılsın.” Bunun üzerine Marx yumuşayarak “ Doğrusu, Stalin’le birlikte anılmamdan daha kötü değil” deyiverdi. “Emin ol Bush’tan daha kötü olamazdı” deyip kahkaha attı Nietzsche.

Marx, derin düşüncelerinin yüzünde bıraktığı kırışıklıklarını yere yöneltti. Kendi ayaklarına bakıyordu. Utangaç bir kız çocuğu gibi duruyordu şimdi. Fakat gözleri aniden Nietzsche’nin ayaklarına bakmaya başladığında yüz ifadesi hoşnutsuz bir şaşkınlığa büründü: “Converse!” Diye bağırdı. Nietzsche ani bir refleksle kendi ayaklarına baktı ve sonra Marx’a döndü “Kesinlikle sana göre değiller, şekilciliğin kalıplarından kurtulmuş beyinler için sıradan bir ayakkabı bunlar ama şekilci beyinler için kıyamete dönüşebiliyorlar ” deyiverdi. Marx öfkelenmişti. “ Yüzyılın bütün bayağılıklarının senin kafa yapından beslendiklerini unutuvermiştim Nietzsche, bağışla beni. Oysa bu yüzyılın bencil bireylerinin hayatta hiçbir şey olmadıkları halde bu abuk subuk markalar yüzünden kendilerini bir şey sanma hastalığının senin fikirlerinle paralel gittiğini hemen anımsamalıydım” deyip acı acı gülümsedi Marx. Nietzsche sinirlerini aldırmışçasına sakin bir edayla “ Benim için meşru olanların başkaları için de meşru olabileceğini kim söyledi! Ah dostum, işte bu ayakkabılar senin gibiler için birer lekeden başka bir şey olamaz. Kendini ancak marka ayakkabılar ya da bunun gibi ıvır zıvırları giyinerek ya da satın alarak değerli hissedenlere gelince, onlar her devrin aptal adamları işte! Eğer ben de bu aptal adamların paylaştıkları bir şeyi paylaşıyorum diye suçlanacaksam, öncelikle bu suçlama soluduğum havadan yola çıkılarak başlasın. Çünkü hiç istemediğim halde bir yığın alt zeka ile aynı havayı solumak zorundayım. Bu yüzden de beni eleştirebilir misin?” Marx Nietszche’nin sakinliğine sakinlik katarak “ Aynı şey mi bunlar? Biri bir zorunluluk öbürü ise tercih.” Dedi. Nietzsche “kesinlikle! Kesinlikle!” diye bağırdı. “Şu aptallık dolu ön yargıları kırmak için mükemmel birer tercih bunlar da!”

Nietzsche ve Marx bu hararetli tartışmalarının ortasındayken, karşıdan kendilerine doğru gelen kot pantalonlu ve uzun pardesülü adamı fark edememişlerdi bile. Kulaklarının dibindeki ses ile irkildiler:

“Beyler kimlik kontrolü!” Marx sinmişti. Nietzsche ise nispeten daha rahat bir edayla “ önce biz sizin kimliğinizi görsek” diye atıldı. “ Demek bana kimlik soracak kadar cesursun park ayyaşı” deyiverdi adam. Marx araya girme ihtiyacı hissetti “Memur bey kusura bakmayın! Arkadaşım biraz içkili ama sizin ayyaş gibi hakaret içeren kelimeler kullanmanızı da kınıyorum, lütfen sadece görevinizi yapın. Hakaret etme hakkına sahip değilsiniz” deyip kimliğini çıkarttı. “Raşit Öztürk” adına düzenlenmiş bir kimlikti. Yıllarca Almanya’da kalmış bir gurbetçi vatandaş adınaydı Marx’ın kimliği. Nietzsche içerisinde bulunduğu abuk sabuk durum olmasaydı, adamı hemen oracıkta boğazlayabilirdi. Neyse ki Marx onu orak çekiç misali kaş göz hareketleri ile rahatlatmasını bilmişti. “Evet, kimlik?” dedi adam Nietzsche’ye dönerek. Nietzsche Kimliğini uzattı, “Şükrü Sönmez” yazıyordu. Bulgaristan göçmeni biri adına düzenlenmişti kimliği. Adam Nietzsche’nin kimliğine bakarken, “Parklarda içki içmenin yasak olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Nietzsche “ Kusura bakmayın bu hükümetin icraatlarını yakından takip etmiyorum. “ diye cevapladı. “Oysa toplumu ilgilendiren bütün olayları sorumlu bir vatandaş olarak takip etmelisiniz” diye ekledi polis. Marx, “ Karşı olsa bile, toplumun ne derecede haksızlığa uğradığını analiz etmek için takip etmeliydi elbette!” diye atıldı. Hararetle devam etti sonra “ bireysel kopukluklar en sonunda toplumsal adaletsizliklere geçit verir. Toplumsal adaletsizlikler de tek tek bireysel adaletsizliklere dönüşür. “Mesela” dedi enselenmemiş olmanın rahatlığıyla “Sizin üslubunuz aslında kişisel hakaret içeren bir suçtur. Bir memur vazife başındayken memuriyet davranışının dışına çıkacak davranışlar içerisine giremez TCK’ya göre. Ama bireyler kazanılmış haklarını bile bilmezlerse, bireysellikleri onlara hiçbir fayda sağlamaz. Oysa gerçek özgürlük, bireysel haklara sahip çıkan bir toplumsallaşmadan geçer.” Nietzsche hiddetle “ Kazanılmış haklar bile uygulanmıyorken, toplumsallığa nasıl inanabiliriz! İşte toplumun haklarını savunsun diye toplum tarafından seçilen kişiler, yasaları bile sadece kendi güçlerini muhafaza edebilecek şekilde yorumluyorlar. Adalet yerine göre eğilip bükülüyor. Şu halde toplumsal yasaymış, şuymuş buymuş, hepsi iğrenç yalanlar! Herkes gücün peşinde. O cezp edici gücün. Bizim için en iyi olan, gücü güce en uygun bir biçimde kullanacak şahsiyetlerin ortaya çıkmasıdır.”

Polis, karşısındaki bu iki kişinin alevlenen tartışmasını hayretle seyrediyordu. Marx ve Nietzsche tartışırken kendilerinden geçmişlerdi. Etraflarındaki hiçbir olayı görmez olmuşlardı. Polis bir süre daha bu hararetli tartışmaya seyirci kaldıktan sonra, tartışmanın ABD’de başlayan ekonomik krizi de içermeye başladığı anda en gür sesi ile bağırdı: “Marx’ın hayaleti ortalarda dolanıyor diyorlar doğru mu?”

Marx kas katı kesilmişti. Polis kendisini fark etmiş miydi? Yoksa o CIA görevlisi miydi? Nietzsche, tam rom şişesini bir sopa işlevinde kullanmayı amaçladığı bir anda polis “sakin olun arkadaşlar! Benim Engels!” deyiverdi. Nietzsche “seni dalkavuk, şaklaban!” diyerek Engelse hakaretler yağdırdı. Engels ise heyecandan kalbini tutan kadim dostunun yanına oturarak, dostunun kalbini tutan elini tuttu. “ Ya Marx, geçti. Özür dilerim. Ne yapayım kendime engel olamadım. Kötü bir şakaydı. Tamam, bunu telafi edeceğim” dedi. Marx “ bir daha böyle bir şey yaparsan Engels mengels demem, seninle dostluğumu bitiririm ona göre!” diye üsteledi. Engels Nietzsche’ye dönerek “ Hadi kalkın gidelim, akşama Obama başkanlık yemini edecek, ‘Arif’in Yeri’nde biralarımızı yudumlarken, bu tarihi ana tanıklık edebiliriz. Hadi kımıldayın uyuşuklar, Alman hesabı yok! Türk usulü! Bendensiniz” dedi.

Üç filozof, yıldız parkında, bu nispeten soğuk havadaki hararetli sohbetleri, ağızlarından çıkarttıkları sıcak havanın buharından fark edilirken, Dolmabahçe taraflarına doğru tartışarak yürüdüler.

[1] Kutsal Aile

[2] Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi

Tehafüten felesife (filozofların yıkımı)


“bir akvaryumu yazmak/
bir akvaryumda yaşamaktan daha kolaydır
bu yüzden her dize biraz eksik
her şiir biraz yalandır!” yılmaz odabaşı


-1-
..
g ö r d ü n ü z m ü d o k t o r ,
s i z d e g ö r d ü n ü z m ü ?
i ç i m d e n b i r
 
y ı l d ı z k a y d ı
k a l b i m i t u t u n (!)
..
Aslında, nereden başlayacağımı bilmiyorum.
Belki başlamayı bilmiyor olmaktan
 
Eskiden eskilerden başlamalı ya da .
 
Hep öyle dersiniz ya. yani şey...
doktorlar öyle der.
ben...herkes gibi...yani hastalanmadan ve
 
hastalandığımı hiç kimseye belli etmeden,
Açıkçası bu konuda çok iyiyim,anlaşılmamasıdır umudum
Eğer öğrenilirse hemen işimden kovulabilirim
 
çünkü,çok hassas bir işim var,malum!
En iyisi ben aklıma gelen her şeyi
bir çırpıda söyleyivereyim.
 
Böylesi daha iyi... ve “sanırım” güvenli....
BİLİYOR MUSUNUZ,
 
FELSEFEYE “PLATON!İK” BİR İLGİM VARDI.

Düşünüyorum öyleyse varım diyordu bir filozof
-şimdi adını anımsamıyorum-
Bu, oldukça makul.
 
Demek düşündüğümde var ve gerçek oluyorum.
 
peki ben de diyelim ,bir adam düşünüyorum
 
ve bu düşündüğüm adamın düşündüğünü de biliyorum.
 
böylece o adam da en az benim kadar gerçek ve var oluyor.
 
bundan sonrası işte, aklımı karıştırıyor,
 
düşündüğünü düşündüğüm böylece
 
var ve gerçek olduğunu bildiğim bu adamın
 
beni düşlediğini düşünüyorum,
 
hayır bırakın
sözümü toparlıyorum,
nerede kalmıştım? Evet,
o halde o gerçek ben ise düş oluyorum.
 
belki de herkes
 
birbirinin düşündüğünü düşlüyor
 
ve gerçek oluyor ve sahi ve sahici
kraldan çok kralcı ve peygamber, bir elçi?
yahut belki de ben düşlüyorum bütün bunları...
Tüm bunların garip bir şairin
Kaleminden düştüğünü ,düşünden çıktığını ve bir garip oyun olduğunu,
 
Buradaki hayatın gerçekliğini okuyucuları ve bu satırda gezinen gözlerin sahibini,
Konuştuğum bu doktoru,-sizi- ve hastayı-kendimi-

...neyse neyse..
ben bana döneyim.
Ben, -bulabilirsem-
Bir sihirbaz gibi
 
arada bir kendimi kaybedip
Arada bir kendime gelmekteyim!

-2-

kin tutmak için nedene ihtiyaç duymadığımız
savruk, günü-birlik, defolu sabahlar yaşadım...
sebebsiz hüzünlerin
dostlarımda ilenç, bende yağmur bıraktığına tanık oldum
yağmur...
yağmurla birikirdi camımda buğulu bir akşamüstü türküsü
gencecik bir kızdım.
 
Gonca bir gündüm şafağın alacasında açılmayı bekleyen
masallardaki kül kedisiyle eş tutuyordum kendimi.
 
acılarımı böyle hafifletiyordu beynim belki... Belki.?..
 
o gecelerde ben en çok bedenimin içinde ağladım
görünmez bir yağmurdu zaman
yeryüzünü umarken, atmosferde parçalanan
görünmez bir yağmurdu zaman...,
sırılsıklamdım o yaşta, acıların rutubetiyle hırpalandığımdan...
belki..?
ne kadar inkar etsem az
vurmalı çalgılarda geçiyordu içimden
kemandan vurmalı çalgılara akıyordu hayat
ancak...
tutunamıyordu içimde hiç kimse
ve hiçbir şey geri getirmiyordu kaybettiğim acıları...
şimdi dokunduğum her ülke haritalardan siliniyor
adı kadar büyük ihanetler giriyor koluma
düşlerimize ortak ettiğimiz kaldırım taşları bir bir yıkılıyor
katiyyen!.. KATİYYEN!
utanmayı - utancı çoktan azadetmiş birileri
doğal nedenlerle işledikleri günahlardan bahsediyorlar durmadan
yalnızca garip adsız bir hüzün
 
ve bana sevdalı bir bakkal çırağından
 
gelen birkaç satır randevu notu zayıf kılıyordu beni
sivilcelerini beslediği aydınlık suretine iliştirdiği
 
utangaç göz kaçırmalarına tanık oluyordum.
 
paylaştığımız tek şey bu tanıklıktı sadece,
 
fazlası yoktu, olamazdı....
Siğilleri yüzünden kendisini öpecek tek prenses
 
bulamayıp cadının lanetini
omuzlarında ağır bir dağ gibi taşımaya şartlanan
öksüz-öksesiz
 
ve artık telaşsız bir prensti...
öpsem, belki de büyü bozulacaktı.
 
öpsem belki tılsım çözülecekti.
 
öpsem...
ARTIK GÜNÜMÜZDE HANGİ PRENSİ ÖPSEN KURBAĞAYA DÖNÜYORDU,
 
BİLİYORDUM BUNU...
 

-3-

yaş on altı...
on altı yaz ve on binlerce kış yaşamıştım.
 
İçimin üşümesine olanak sağlamayan tek bir günüm bile olamamıştı.
 
İçimde felçli bir göçebe göç aylarındaki eşdeşlerine bakıyor
ve bunun tutanaksız yazgısıyla kahrını acısına katık ediyordu.
Evet edebi cümleler düşüyordu dilimden....
 
dışarıda bırakılmışlığın, yabancılığın,
 
aşk mensubu olarak her türlü
 
dayatmayı, alayı,
küfrü,sineye çekmeyi bilmenin bileyiyle
 
içime döndüm.
 
İçimde kök saldım,
 
öyle olmak zorunda bırakıldım...
Duygularımı ancak yazıyla ifade edebiliyordum,
 
bunu yapmazsam hepten çıldıracaktım.
 
o yüzden bırakın yürek gücüm bir buna
 
elverişli olsun...
yüreğim Öyle çok şeyin altında ezildi ki,
inlemeleri bir ritmi,
 
dilim bir şiirselliği ister istemez yakaladı.
 
yaş...on altı!
 
herkes de bir coşku herkeste bir muamma!
hormonların organik diktasıyla herkes aşık herkese,
 
birbirini sevenler sevilenler ayrılanlar birleşenler....
karnaval havası hakim anlık aşkların
 
hormonal dopingli koşuşturmasında!
bense...
 
Aşk'tan ölesiye korkup aşk yapan
kapıma dayanan, ve içimde tutunmaya çalışan kim kaldıysa
bir bir, öldürüyordum...
Günü gelmemiş kutlamaları sevmem
Seks geçirmez bir sevda için
asla planlanmamış intihar tasarılarım vardı
Aşık olduğunda saldıran
 
ve çan sesleri hiç susmayan bir bodrum katında
'ölüm döşekleri' yapıyordum beni terk eden dostlarıma
Geçmişin ayrıntılandıramadığım kısmındaki acıyla
günü geldiğinde kutlanacak bir tufanın açılış törenini bekliyordum
sayenizde gecelerce tasavvuf'tan nağmeler dinledik.
 
ve yine sizin sayenizde her söz,
 
sırtımda ürpertili kızarıklıklar bıraktı.
 
daha dikkatli bakınca onların doğum izi olduklarını farkettim.
 
tanrı bende allerji yapar doktor.
 
ömrümdeki eksiltiye kesme şekeri baz alıyorum artık.
 
kesme şekerim, şarkı bitsin.
 
Şeytanın ne acelesi var gay' ler tuvaletini kullansın.
 
o da herkes kadar eşsiz yara…
 
2 0 0 g r a m e t i n
 
f a z l a l ı ğ ı
c i n s i y e t i n i z e
 
h ü k m e t m e s i n .
öz diyordunuz doktor; toptan perakende kendinizi satıyordunuz..
sağ beynim sol beynime baskı kuruyor 'en çok ben ağladım' diye.
 
oysa herkes, eşit ölmüyorsa da.. eşit ağlar doktor.
 
çocukken akrebin zehirli kuyruğunu kuğu kuşu sanırdım. Şimdiyse “akrebin zehirli oluşu onun bir insanı sokma suçunu hafifletmez” diyorsunuz.
İki dudağınız arasında tek bir gerçeği bile geveleyemiyorsunuz,oysa ben yüreğimi ağzınıza vermiş geviş getiriyorum!
Yüreksiz bir dalga için
 
Büyük bir bedeldi bu
 
haydi doktor sende Tadını çıkar..
yağları gözünden dışarı akan pis bir kurbağa kalbime kumpas kurdu. düşlerime sıçradı. yeterli değildi doktor ..anlamıyorsunuz,
 
o uzaklıktan düşemedim.
 
kalbimde çıkan siğillere ülser nöbetlerimden arda kalan asiti boca ettim. uykularınıza kan sıçrattım doktor, uyanın artık.
tanrı beni yarattı, ben tanrıyı yedim.
en görkemli intiharınızda bile beni öleceksiniz.
 
hadi ama kırılmayın ;

k ı s ı r b i r k a n g u r u n u n
 
b i l e b u k u s u r u n u
 
t a ş ı m a s ı i ç i n
b i r k e s e s i v a r d ı r.

şiirler okuduğu ve erkek gibi koktuğu için
bir uzay adamına aşık olmuştum.
 
kırmızıyı ve piliç ızgarayı seven,
 
beyaz şarap içen ve durmadan gülen tuhaf biriydi.
(hala öyledir.)
bir gece deprem oldu ve bir tek odam yıkıldı.
 
ailemin ileri gelenleri
 
beni yıllarca o enkazın altından çıkarmaya çalıştılar.
(hala öyledir.)
oysa ben biliyordum.
 
o uzay adamı bir gece önce beni 'bencilliklerimi parlatırken'
 
suçüstü yakaladı.
bu bir rihter ölçeğine göre kaç şiddette seyreden bir yıkımdır doktor ?

..kalbiniz mi ağrıyor yine ? ..affedin.
 

çıplaklığınızı kapatacak kadar büyük ellerim olmadı hiç.
 
hepsi kırıldığımda yüzümü kapatacak kadardı.. nasıl ?

ah, '..hiç yoktan iyidir ' diyorsunuz.
 
sahi mi doktor ?
 

'h i ç',
'y o k' t a n
 
i y i m i d i r s i z c e (?)

kendi yarattığım labirentlerin dar geçitlerinde sıkışıp kaldım
beni boşver, sen kendini kurtar!

-4-

sevgili doktor,
tamam, tamam....evet anlatmaya devam edeceğim. tıpkı geçen hafta sözleştiğimiz gibi...
sen orada-o doktor koltuğunda hiç oturmuyorsun ve hatta hiç olmamışsın gibi-
evet..O...İlk Aşk...
".. siyah bir jüri karşısında rastladım ona. bana gözyaşı sattı. ağlarından başka kimseye güvenmeyen biriydi doktor,
 
ve 6 bacağı vardı.
 
'aldatırsan kırarım birini.' dedim. korkmadı..
 
'insan değilim ki.' dedi..
b e n d e n n e u m a r s a n,
a n c a o k a d a r ı n ı
 
y a ş a r s ı n.
gülüyorduk ..
 
ne çok şey umulmuş bizden
 
ve ne kadar azına sahipmişiz meğer.
doktor ; artık canım yanmıyor dans ederken.
 
içimde bir el feneriyle gemiler batırdım.
 
anlayın artık, dualarınız hiç bir işe yaramadı.
herşeyi yakıp kaçmaya karar vermiştiniz doktor,
 
kimse incinmesin istemiştiniz.
 
gerçekte aradığınızın ne olduğunu bilmeyi isterdim.
 
doktor ; düşümden gelse size başka bir son isterdim.
aylar sonra ilk kez içinize girdim.
 
çocukluğunuz yine aynı camın kenarında,
 
ertelenmiş sızılarını seyir halindeydi.
5 adımdık doktor,
 
5 adım ötede bir sızıydı alt tarafı.
anlamalıydım bunu.
 
bu tutukluluk hali derinlerde korkunç bir sebep barındırıyor olmalıydı. geceleri yüzüme kanatlarında biriken mum suyunu döken martılardan biri gizlice içime kaçmış olmalıydı.
elimde kimliğinize dair somut hiçbir delil yoktu.
 
olması gerekmiyordu zaten, uyandığım sabahlar yetiyordu.
 
durdurulamaz bir kavis, devasal bir iç monolog.

a n l a m a n ı z g e r e k i r d i d o k t o r
k a t i l h e p b i r b a ş k a s ı ..

eteklerime kurşun rengi mum suları döktüm.
 
söylediğim şarkıları seviyorsunuz
 
ama onlar da kilometrelerce uzaktaydı artık.
 
Kollek’siyonisttik! Açılımımız iki nokta üst üste,alt alta
Sevişir gibi yani yarım yalnızlıklarıyla tamamlanmayı hedeflenen umudu
biraz şiir okuduk, birkaç parça antika ve kocaman beyaz bir ayıcık.. hepsi bu. (?)
doktor anlamadınız mı beni kurtarabilirdi !
..boşverin, ben de onu-inanmaya değecek tek yalanı,
dünün intikamı,bugünün hududunu;
umudu-kurtaramam artık.
 
hiçbir şey tahmin edilen kadar sıradan değil.
 
evet yalanı seviyorum doktor, haklısınız ..
 
çünkü canımı en az o yaktı.
 
kimsenin yüzüne bakmadığı aynalardan dışarı beni o çıkardı.
 
simlerimi temizledi. hayat ve tutunduğum öz için bana şans tanıdı..
 
bunu kimse yapmadı doktor !
bir kış gelirdi, bir ağıt.. bir kış gelirdi, bir ölüm..
 
gitmeliydim anlayın, kabulsüzlük istiyordum,
 
saf beklentisizlik arıyordum.
bir ülke gelirdi, bir martı.. bir ozan gelirdi, bir kâbus..
 
kabusun orta yeri kavuniçi aşk, kavuniçi tesadüf.
 
içinden nehirler ve tesadüfler geçen kavuniçi bedenler.
 
beni yalanla örttünüz doktor. bir yalanı yalanla kapattınız.
 
canımı öyle yaktınız ki ağlamamayı öğrendim.
yaşamın her dilimine eşit dağıttığım karakterlerime
 
kendilerini varetmelerini öğrettim.
 
hikayelerime 'uysallaştırıcı huzur' sansürü koydum.
 
herşey bir hüznü ajandanıza habersiz iliştirilen bir tabloda görüp incinmenize bağlıydı. siz hiç kendinize veda ettiniz mi doktor ?
cam kırığından elbiselerin içine yüzyıllardır sizinmiş gibi keyifle girip sırtınızı kesen acıya güldünüz mü ?
 
ben; tüm bir şehir yaşadıklarına bir isim koymaya çalışırken, metal bir tabutla denize atılan dilsiz martıma adımı verdim.
 

ya siz n'aptınız doktor ?
 
ağlamasını durdurabilmek için hangi kışa yalan söyleyebildiniz ?
 
kaçıncı ölü doğumu hayat karşısında avutup,
 
yeryüzüyle dengeli kılabildiniz ?

ışıktan kör yağmurlar çarptı yüzüme.
 
yıllarca karanlık ve küf kokulu cennetlerde boğdular beni !
 
oysa bir martı ölünce sürüden hiç biri sağ kalamıyordu.
 
bunu yıllar sonra anladım doktor.
 
ben dahil oniki kızkardeşim öldü. 12sinide ben uydurmuştum doktor...
 
bu hazzı koklayabiliyor musunuz ?..

hadi.. o denli açıktım ki yaralanmaya,
 
yıldızları tuttuğumda
 
dilekler kaydı yeryüzünden.
 
yoo, ne düşündüğünüzü biliyorum!
Aklınızdan geçenlerden ezbereyim...
 
Siz son sözü söyleyeceksiniz yine. ancak bırakın bitireyim benimkileri..
artık intiharcılık oynamak için çok yaşlısınız doktor..
 
ve haklıydınız;
b i z t ı p k ı b i r a y n a
 
g i b i y d i k,
t ı p k ı b i r a y n a g i b i
 
t ı p a t ı p t e r s i y d i k
 
b i r b i r i m i z i n.

sizinle aynı hızla soluduğum ayrıntılara lanet olsun !
bir gömleği değiştirir gibi kolay öldürebilirdim sizi.
 
korkularımla yüzleşiyorum doktor, sizse kaçıyorsunuz anlasanıza !.. dokunduğum her yerinizle dışındasınız hayatın.
 
içinizin güneş görmeyen odasında tüm hayvanlığınızı çarpa çarpa öldürdüğünüz o duvara o gece beni de çarpmalı,
 
ya da bir çokları gibi yaşamıma girip, aşkla terkedip,
 
usulca çıktığınız kapıyı benden yana kapatmalıydınız.
ben yalnızca iyi biri olmayı denedim doktor.
 
size şarkılar söylediğim o kapının ardında,
 
keskinliğinden utanan bir 'kama' ya annelik ettim.
 
içinizdeki boşluğa dokunabilmek için sihrimi sattım.
bir aşk bitince insan n'apar doktor ?
b e n ,
 
k e n d i m e y a l a n l a d ı ğ ı m
h e r u z a k l ı ğ ı n a r d ı n d a n
 
b i r v e d a b e d e l i g i b i
d a n s e t t i m .
Bu arada
k ı p ı r d a m a y ı n d o k t o r ,
s ö y l e d i ğ i n i z
y a l a n l a r ı n k u y r u k
 
u z u n l u k l a r ı n ı
 
ö l ç m e l i y i m .
g e r ç e k l i ğ i n i z i
 
t e ğ e l l e m e l i y i m ,
h e m e n h e m e n b i t t i
 
s a y ı l ı r .

- 5-

yağ satarım, bal satarım..
sizden iyi olmasın ustamı ben öldürdüm doktor
nakış yerine suç işlediğim mendilimi ardınıza bıraktım.
 
hadi doktor çeperinizi yırtıp kovalayın beni.
 

i ç i m d e k i b o ş l u ğ a
 
sizin boşluğunuz yankı bulmuyor. Sesiniz var mı doktor ?
 
sözleriniz 180 dereceden yanık kokuyor. iyi oyuncusunuz doktor. HAYAT KULVARINDA OYUNCULUK PARKURUNDA BİR EŞİNİZ DAHA YOK!
bütün odalarınızı gezdim, banyonuzda bile ayna yok ! başkalarına yapıştırdığınız yüzlerinizin size bir oyunu olmalı bu..
 
ama fikrimi soracak olursanız bu son yüzünüz, kasıklarımın arasında sırıtan cesedinizi çok açmış.
 
doğum gününüzde ben de size böyle kışkırtıcı güzellikte bir kılıf almayı çok istedim, inanın.
 
hatta sırf bunun için bütün gün mezarlıkları bile gezdim
 
..ama param yalnızca bu veda mektubuna yetti.
 
hadi ama doktor, Elimdekinin reçete olduğunda ısrar etmeyin artık...
Böyle sudan bir bahaneye kırılacaksanız bilmenizi isterim ki;
 
söylediklerim içimdeki öfkenizin en uysallaştırılmış haliydi.
hala anlamıyorsunuz değil mi ?
 
biraz daha devam edersek vurabilirim sizi
 
kalbimi verdiğim bütün aldanışlara hesap sorabilirim.
 
cinsiyetsizliğinize bir son saniye perisi olabilirim.
 
duyuyor musunuz doktor ?
 
işitiyor musunuz beni ;
 

s i z d e n d a h a k a l a b a l ı k ö l e b i l i r i m !

-6-

neyse neyse...
sevgili doktor ;
haftalardır sizinle bu konu üstünde konuşmak istiyordum.
 
nasılsa birbirimizi tanıyoruz artık (?) diye düşünüyordum..
 
ne tuhaf değil mi, bir psikolog hastasının tüm geçmişini bilme hakkını en başından sahiplenir. ama siz hep susuyorsunuz doktor..
 
sizinleyken kendimi 23 nisan ulusal çocuk bayramındaki
 
renkli görüntülere sinmiş hissediyorum.
 
her birimiz kendi ülkemizin minyatür birer benzeri gibi eleleyiz.
 
elele yuvarlak bir dünya resminin etrafını çerçeveliyoruz.
 
sırası gelen çıkıp kendini kendi dilinden diğerlerine anlatıyor.
 
kimse birbirini anlamadan seviyor-gibi yapıyor.
 
ranzamın üstünü, dilini bilmediğim united colors of benetton tadında yabancı tanıdıklarla paylaşıyorum doktor.
 
tanıdıklığımızın kanıtıdır ki her birimiz duvara yansıyan ellerimizin gölgesinden kuş yapabiliyoruz.
 
o kuşu gecelerce birbirimizin yabancı teninde gezdirip,
 
aynı tonda ağlayabiliyoruz.
 
anlaşılamama korkumuzla çıktığımız yoldan yalanlarla döndüğümüzde,
 
korkularımıza etiketlenmiş ve üstünde 'anlaşılabilir olma' yazılı
 
bir U dönüşü tabelası buluyoruz.
 
doktor, söylediklerinizin tek kelimesini bile anlamıyordum.
 
yalnızca bir gölge oyununu yanıtlıyordum size.
 
anlayışsızlığınızda huzur buluyordum. sizin gibi olmasın meslektaşlarınızdan pek çoğuyla karşılaştım.
bir çokları hayatım üstüne tez verir gibi kafa sallayıp,
 
reçetesine bir şeyler karalıyordu.
 
birileri adımın anlamını bile bilmeden içimi okumaya kalkışıyordu. aşka, aşkıma dil uzatılıyor, bilmemnelojik tanılar tanımlamalar getiriliyordu.
 
siz olsanız 'ne hadle !' derdiniz.. doktor, anlamıyorsunuz
 
..siz hiç orada olmadınız.
 
duygularınız, kendilerini sadece sözlük anlamlarıyla var edebilen
 
birer cümlelik iç çekişlerdi.
 
obur bir fare gibi kemirdiğiniz o kitaplardan kaldırın başınızı artık.
aşkın alfabesi yoktur doktor,
 
bir öfkenin telif hakkı ödenemez.
 
bunu Hitler bile yapamadı !
 
hayatın yalnızca belirli anları insana zevk verir doktor
 
reçetenize büyük harflerle yazın bunu;
h a y a t ı n e r o j e n b ö l g e l e r i v a r d ı r.
çocukluğunuzun sperm sayısı cinsel ilişki esnasında söz konusu bedeni terk ederken duvarlarınıza kuş gölgesi ölüleri bırakır.
anlayın artık doktor;
h a y a t t a n y o l a ç ı k a r a k
 
d e n k l e m i n i k u r d u ğ u n u z h a l d e
a ş k' ı n h a y a t a
 
s a ğ l a m a s ı y a p ı l a m a z .


-7-

suskun muyum ? ..arada sırada, evet.
biliyor musunuz; dün gece bir martı daha vuruldu. düş kelebeğim koptu..
 
sarsıntıdayım.
uzun burunlu bir adamın peşinden kuzeye gittim. çocukluğumda pinokyoya aşık oluşumun etkisinden midir bilinmez...
tüm sevgililerimden veda mektupları yağıyordu.

ç ü n k ü b e n u y u m a d a n ö n c e ü s t ü m d e n
 
h e p y e r y ü z ü n ü ç ı k a r d ı m.

doktor; siz ne zaman ağlasanız ben kadın oldum. ne tuhaf değil mi ?
 
hiç bilmediğim sahnelerde, aynı repliği başka partnerlerle yineliyorum.
 
bana benzeyen diye tanıştırıldığım ama benim hiç benzemediğim
 
kendi normallerimi büyütüyorum.
 
doktor; sırf kuru çiçeklerim için hayatta kalıyorum.
kristal bir elden ağır bir tokat yedim. yüzümde derin yaralar açıldı. dostlarım gelip sardılar hemen. onları hiç bağışlamadım ..Sizde bilirsiniz,
her yaz sezonu bitiminde sahil kasabalarının vitrin camlarında telaşlı yazılar belirir;
a ş k' t a ş o k i n d i r i m (!)
v e d a m e k t u p l a r ı
e t i k e t i n y a r ı f i y a t ı n a
 
aşk..
doktor.. aşk.. doktor.. aşk.. AşKaŞkAŞkaşKaŞK
 
doktor; öyle ustalaşmıştım ki artık sihir gerekmiyordu.
 
her sabah çalar saatimden 5 dakika önce uyanıyordum.
 
sanırım o da uyanamayacağından korkup beni kuruyordu.
 
uyaklı olsun diye devrik süsü verilmiş
 
yazınsal aşk yapıtlarım olmadı hiç.
 
edebiyat tarihine yapıştırılmış soğuk kanlı bir imla hatasıydım
 
şair deyimiyle.
 
dilimin ucunda ağız dolusu söylenecek milyon tane sözcük vardı anne.. yine de ağzım doluyken konuşmadım hiç.
hadi boşverelim doktor ;
 
herşeyi son süratten boşa alalım.
 
gecelerdir kibrit kutularında biriktirdiğim çöp adamlarımla
 
'çocuk asmaca' oynuyorum .
 
t e k s u ç o r t a ğ ı m
 
g e ç m i ş i m d i r.
anlayın doktor..
 
kırılmaz bu aynalar yüzünüzde asılı kaldığınca
g ü n a y d ı n ö p ü c ü ğ ü b o r c u m u z v a r d ı.


***8****

günaydın doktor.. Freudyen, değil mi ?  
yoksa Wundçu mu demeliydim..
ah tabii ya şu işe bakın, ne aptalım.. Adlerci olmalıydı.
 
hepsinin toplamı içinizdeki boşluğu doldurmalıydı oysa.
neyiniz var doktor ?
 
tedirgin görünüyorsunuz..
 
lütfen kırılmayın ciddi bir niyetim yoktu.
 
izin verin çoktandır sizin bile dokunmaya korktuğunuz kamburunuzu okşayayım biraz.. umursamayın n'olur.
insan uyandığı ilk 5 dakika içinde böyle saçmalıyor işte.
 
lisedeyken fatih adında elleri kadifeden bir arkadaşım vardı. Şimdi ölmüş çürümekle meşgül.
 
sizin de kalbiniz varmı doktor ? nasıl ?..
 
ah, unutmuşum. siz insanların ruhlarını onarırsınız, öyle ya..
 
peki söylesenize, kendi ruhunuzu da o karanlık mağaradan günışığına çıkarabiliyor musunuz, arada sırada da olsa ?
 
ruhunuzu hakediyor mu hastalarınız ? peki onarabiliyorlar mı sizi ?
birbirimizi kandırmayalım doktor ..Hastam dediğiniz kişilere doktoru oynuyorsunuz. belki onlarda size hastayı oynuyorlardır. iyi bir alış-veriş sessiz sedasız bir oyundaşlık! belki de taraflardan hiç biri diğerinin oynadığını bilmek istemiyor bile. böylesi daha iyi, daha huzurlu. Peki ya
oynadığınız yüzler, sizinle oynamaya başladığından bu yana kaç yıl geçti? kaçıyla seviştiniz çıplak bırakarak içinizi ? 

"bana karanlık mağaralarımızdan dışarı çıktık ve insan olduk demiştiniz, Çıplak bırakarak içimizi demiştiniz"
hadi doktor, yapmayın; çıplaklık bile bir oyundu belki. hatırlayın, 'belki de o karanlık mağaradan dışarı hiç çıkmadınız siz !' yalnızlığınızdan öte kimseyle sevgili değildiniz..
 
beni de bir çok gece böyle kırdınız. anlamalıydık artık:
 

siz, başladığınız noktayı kaybettiniz doktor !
kendinizden doğurup, yeryüzüyle seviştirdiğiniz bütün kimlikler
 
usulca yanağınızı tokatladı.
 
siz kendinizi tedbiri çoktan alınmış intiharlarla kanattınız.
 
kalbinizin yerini ağrımadığı sürece bulamıyordunuz artık.
 
size benzeyenlere kırdırıyordunuz onu. hatırlayın doktor..
 

'y ü z ü n ü z ü y ü z ü n ü z e
d ö v d ü r ü y o r d u n u z !'
size benzeyenler tükendiğinde , potansiyelde kalbinize yakın duran hastalara, kırılası muhtemel yüzlerinizi yapıştırdınız..
 
elinizin tersi, elinizi eskitti doktor.
 
'çıplaklık bir oyundu belki' ler bile bir oyundu artık..
 
koca puntalı bir nokta koyup repliğinizin sonuna,
 
yüzünüzü yalnızlığınıza çevirip uyudunuz.
 
size sarılanlar, şifa bulmayı ve iyileşmeyi umanlar
 
-çıplak bıraktıkları kehanetlerine-
sarılıyorlardı aslında.
siz, son sözünüzü, duvar kenarında kaybolmuş, uyku mahmuru gözleriyle ağlamayı çoktan unutmuş çocukluğunuza fısıldadınız..
 
hadi doktor; birbirimizi kandırmayalım.
sizin bir son sözünüz bile yoktu artık.

i ç i n i z d e k i k a m b u r u
a c ı t m a y ı n

'kendinizi saklamanın en kolay yolu çok görünmekti.'
 
iyi ama doktor,
 
siz kendinizi kendinizden kaçırdınız ! son hız koşarken ardınıza düşürdüğünüz kırmızı rujlarınız mı..
 
mor dudaklı bir tanrı mı.. yaralı bir tay mı..
 
yoksa çirkin bedeninize kılıf uydurduğunuz
 
gümüş renkli kuyruğunuz mu..
sürüncemede kalan,
 
okunaksız bir kehanetin yazgısıdır;
yazık ki artık, siz bile bilmiyorsunuz yanıtını.
 
yankısı bile sesini aldatan düş ormanınızdan
 
kendi denizime dönüyorum ben.
 
bir sonraki perde için 'orman cini' kostümünü 'yaralı taylar' kulisine bıraktım. çıplak bıraktığım kehanetlerimiyse umursamayınız.
ne kadar kalabalıksınız doktor, ne kadarım yer edinebildi içinizde ?
 

hadi doktor,
 
kalbimi ağzınıza vermiş geviş getiriyorum,
 

sırtınızı ürperterek son repliklerime parmak uçlarımla dokunuyorum.
 
çocuk kalan yerlerinizi dövdürmeyin bana (!)
 

d a ğ ı t s a ç l a r ı n ı eftelya
 
e l ç i d ö n m e y e c e k .. 

hiç bir insan bir başka insana teselli olmayacak, olamayacak.
günümüzde kimsenin gücü bir başkasına mucize olmaya yetmiyor!; anlasanıza....
denizin dibi nasıl kokar bilir misiniz doktor ?
 
bir gün rahminizde sancıyan kalbinizi,
 
avuçlarınıza almayı becerebilirseniz, beni deniz ülkemde ziyarete gelin.
 
ardınızda bıraktıklarınız, sizin yarattıklarınızdır.
 
hadi doktor; ..birbirimizi avutmayalım.
 
yaralarınıza kapatmaktan vazgeçin beni. tuzlu su canınızı yakabilir.
i ç i n i z d e n y ü k s e k v o l ü m l ü
'f r e n' s e s l e r i g e ç i y o r..
k a p ı l a r ı n ı z ı a ç ı n d o k t o r (!)
k a p ı l a r ı n ı z ı a ç ı n;
a ş k h e r a n h a y a t ı n
a l t ı n d a k a l a b i l i r..

aşk
heran
hayatın
altında
kalabilir !

oyuncak anne yüzüm kırıldı çünkü.  
18 yaşımda sığınak diye avutup gözlerimden yeryüzünü gizlediniz, ilk aşkımla paylaşacağımız sexten daha huzurlu bir omuzda uyuma ihtimalinin varlığıydı, engellediniz
 
20'sinde kalbim düşük yaptı, hayata inancım tümden sarsıldı.
 
bunu sizden değil kendimden saklıyordum ben.
 
alınmayın ama çok kabaydınız doktor.
 
dizlerime kapanıp yüzümü tokatlayabilecek kadar kabaydınız !
 

zeki olduğunuzu sanıyordum. 
ileride benim kadar olabileceğinizi bile savunuyordum hatta..
 
yazık ki yüzümü kara çıkardınız doktor..
 
yüzüme yara yaptı yapışkanlığınız.
 
yüzüm doktor, oyuncak anne yüzümü kırdınız.
 
koca bir ormanı, kısık sesli bir yalanı, yaralı bir tayı,
 
bir orman cinini kırdınız.
uyandığınızda doktor, orada olmayacağım.
 
biliyorsunuz, başından beri bu gerçeği ikimiz de biliyorduk.
 
hikayeniz doktor.. sona yaklaşıyoruz. hazırlanın.
hayattan ikmale kalan bir oğlan çocuğu değilsiniz artık.
 
tamam peki bakmıyorum yıkayın yüzünüzü.
 
utancınız gerçek kalan yerlerinizin farkedilir olma korkusuydu.
hatırlıyor musunuz doktor, ilk tanışmamızda içinizdeki çocuğun
 
kendinize açılımlı sağlamasını yapmıştınız.
 
mora anlam yüklediğiniz örtülerinizin altında ağlamıştınız.
hatırlar mısınız bilmem,
 
Kama'lyalı kadın elbiseleri içinde çok sexi olduğumu söylemiştiniz.
 
dudaklarınız kurumuştu.
kırmızı rujunuzu intiharın kuzeni aşk'ta unutmuştunuz.
gözyaşlarımı çatlaklarınızın arasına nem yapmıştım.
 
çocukluğunuzla uyumuştum.
 
elleriniz tedirgin dokunmuyordu ama çocuk sırtınız terlemişti doktor.
 
o gün ilk kez sizden önce uyumuştum
..o gün ilk kez itiraf edilecek bir son arzunuz vardı çünkü. tereddütlerinizde sonuna kadar haklısınız.
 
kimliğinizle yabancılaştırdığınız ağrılarınızı bile,
 
boy ölçüşülebilecek kadara ayarlamıştınız.
 
yaşanmış her eksiltiyi “içimizdeki”hüzün çocuk' bir portreye kapatmıştınız.
 
anlamalıydık doktor,

y e r y ü z ü n d e n k a n a m a l ı ,
 
a ş k y ü z ü n d e n
 
m ü t e m a d i y e n s a b ı k a l ı y d ı k .

siz bir yalanın ardına sığındınız,
 
ben bir yalana ihanet ettim.
 
masalları ucuz barlara taşıyan kalbimize silahı ilk çeken
 
ikimiz de olamadık. siz şiddetten yana çekimser oy kullandınız doktor, benimse nedenlerim farklıydı.
 
uzak mesafeden cinayet romanları yazamadım hiç. çünkü ben bıçak sırtı bir çocuk küskünlüğü taşıyordum içimde.
işte bitti.. istediğiniz kadar yıkayın.
 
silinmez izler bıraktım içinizde. ben 'sen'sin demiştiniz,
 

hatırlayın doktor. 
tüm cinsiyetsizliğinize rağmen üç kişi seviştik desenize.
 
hayır doktor, üzgünüm ama size katılmıyorum. bu bir oyun değil.
 
bu koca bir yalan, bu pis bir ihanet.
 
ilk kez söylenecek sözlerin geç kalınmış ağrısı.
 
demek ucuz bir fahişeyim ben, demek incittim sizi..
 
peki ya siz doktor ? çocukluğunuza bulanmış ayrıntılarınız,
 
kaçış yollarında boğulduğunuz erkek yarınız,
 
yatağınıza nüfus eden yalanlarınız..
kamçıladığım yüzlerin öfkesini biriktirdim ben.
 
daha az acı yok, başka bir hikaye yok doktor.
 
verin ben bağlayayım kravatınızı, rujunuz dağılmış yine.
 
içinizde gerçek kalan yerleri de verin doktor.
 
üzülmeyin, yokluğunuzu görmeye gelenlere aratmam onu..
 
hadi alın, bu kurabiyeler CAN yakmaz...Kendini arayan
 
alice 'e rastlarsanız selam söyleyin benden.
 
ona ' daha az acı yok ' deyin.
daha az acı yok doktor !
 

kendinize bir bakın; bu oyun en başından adıyla kaybetti.
 
yine de haklısınız.. silahı ilk çeken kazanırdı.
 
fakat ufak bir ayrıntıyı atladınız..
_
 


b i r u ç u r u m ö l ü r k e n
t ü m g e ç m i ş i n i
 
y a n ı n a a l ı r !


geçen hafta
masanızı hızla terkettim doktor.
 
çünkü aslını isterseniz,
 
sizin başından beri orada olmadığınızı farkettim ..
inanamıyordum !
 
beni bir dublörle seviştirdiniz.
 
bu itiraf içinizi acıtmasın ama;
 
sizden iyi sevişiyordu yokluğunuz.
hala anlamıyorsunuz değil mi doktor;

s i z , i ç i m e ö f k e
 
o l a b i l e c e k k a d a r
 
ç o k t u n u z !
...
içimdeki çocuk düşük yaptı,
içimdeki anne babayı boğdum
ve daha da iyisi
içimdeki doktordan böylece kürtaj oldum.
 
Peki ya o herkeste bulunan
 
Ve herkesin İç ininde saklanan “o” hastadan?
 
Sanmıyorum!