“Yıkıl Duvar! Göremiyorum Enginleri”


Son zamanda Ajda Pekkan’ın ağzından dinlemeye iyice alıştığım ‘Eğlen Güzelim’ şarkısında geçen bu sözlerin çağrıştırdıkları ile kafamda oluşan birden fazla duvar çeşidi, çok kısa bir süre sonra algıda seçiciliğe yol açmış olsa gerek, önce ‘Berlin Mucizesi’ adlı filmde, ardından da daha başka şarkı sözlerinde karşıma çıkıverdi: Zeynep Casalini’nin “Ben o duvarlara çarpa çarpa nasır tuttum” sözlerini içeren şarkısı gibi.

1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında, artık toplumları ayrıştıran hiçbir duvarın kalmayacağına, bu duvarla birlikte psikolojik ve ruhsal körlüğe yol açan duvarların da yıkılacağına ve hatta ‘duvarcı ustaları’nın işsiz kalacağına safça inanılabiliyordu. Gelin görün ki eski duvarların nostaljisini yaşatmak isteyenlerin, duvar diken ayrıştırıcı atalarının mirasına sahip çıkarak yepyeni duvar projeleri ile karşımıza çıkması, bu iyimserliği taşıyanlar için sürpriz oldu. Ne toplumlar kenetlenecekti, ne de söz meclisten dışarı ‘duvarcı ustaları’ işsiz kalacaktı.

Avrupa’da ‘Utanç Duvarı’ yıkıldı derken, çok değil o ‘Utanç Duvarı’nın yıkılmasından 3, 4 sene sonra, beyinlerini Irkçı nazariyelerin boş sayfalarına emanet edenler, kendinden olmayanları kafalarında inşa ettikleri duvarlarla ‘Onları’ beyinsel gettolarına sürüp, imha etme planları kuracaklardı Bosna ve Hersek’te.

Bugün herkes biri birine duvar örmenin derdiyle, harıl harıl çalışıyor: ABD, Meksika sınırına, işgal ettiği Irak’ta Şii ve Sünni muhitleri ayırmak için Irak içlerine, İran Iraklı Kürtlerin denetimindeki sınıra, Iraklı Kürtler de İran’a misilleme olsun diye, İran’ın ördüğü duvarın karşısına, Mısır, Gazze sınırına, İsrail Gazze’ye duvar örmekle meşgul bugün. Hatta İsrail hızını alamayıp Akdeniz sahillerine de duvar örüyor. Her ne kadar Gazze’den geçişleri engellemek maksadıyla örülen bir duvarsa da bu, bana nedense doğaya karşı da örülmüş bir duvar izlenimini edindirdi.

Herkes herkesten korkar, Herkes her şeyden şüphelenir oldu. Böyle bir dünyada duvarlar sadece devletlerin birbirine ördüğü yapılar değil artık. Gerçekten doğaya karşı da duvar örüyor devletler. Küresel ısınmanın neticesinde denizin dibini boylamamak için harıl harıl çalışan ve doğaya ördükleri duvarla karşı koyabileceklerini düşünen dünya devletleri var.

Sonra psikolojik duvarlarımız ve ruhsal duvarlarımız da var. Zaten bütün bu fiziksel duvarlar o duvarların sonucu. Modern dönemin zuhuru ile Kendimizi önce özel bir siteye, ardından bir eve hapsediyoruz. Daha sonra evin içindeki bireyler kendilerini ayrı ayrı odalara hapsediyor; Ötekine kapanan bol kilitli dış kapılarımızın ardından, kendimizden saydığımız insanlardan da ayrılıyoruz en sonunda ve kendi küçük, kilitli odalarımıza sığınıyoruz. Nihayetindeyse beynimize inşa ettiğimiz duvarlarla korumaya alabileceğimizi düşünüyoruz kendimizi. En sonunda sanal dünyaya geçiş yapıyoruz ve kendi özgürlüğümüzü orada bulduğumuzu ‘Sanarak’ sanallaşıyoruz. Bilgisayar ya da Televizyon ekranına eklemlenmiş işlevsel bir cihaza dönüşüyoruz anlayacağınız. Hayatı böyle kaybediyoruz işte.

Bu kadar bol ekranın arkasından dünyayı yönetmek, bir oyunu yönetmek olarak algılanırken, bu iktidar savaşının arasında kalan insanlar, bilgisayar oyunlarının bir unsuruymuşçasına acımasızca ‘imha edilebiliyor’. Öldüren için her şey ‘sanal’.[1] ABD toplumu ve onu okşayan sözüm ona Uygarlık, bu kadar fazla ekranın ardından sanal ile gerçek arasındaki ayrımı kaybetmiştir. Gerçek sanallaşmış, sanal gerçekleşmiştir. Bu yüzden bunca kanı akıtan kendi devletlerine ses çıkaramayan bu yığın, ancak gerçekten yaşanmış savaşların bilgisayar oyunlarına ilgi gösterebilmekte. Önemli olan Oyun.

İtiraf etmeliyim ki Zaman zaman sanal dünyaya balıklama dalan şahsım da bu hayatı bir oyun olarak görüyor. Bu bakımdan Sanal Dünyaya entegre olmuş olan Uygarlıkla ortak bir noktam olduğu söylenebilir. Fakat benim için oyunun anlamı, Dünyayı ekrandan seyredenlerin oyuna biçtikleri anlamdan çok farklı.

Ben, bütün oyunları başlatan oyunu görüyorum; azman egonun başlattığı vahşet ve dehşet oyununu. Ve o oyunun dışında tek hesap vereceğim ‘oyun dışı tek şey olanı’ -onu henüz kavrayamasam, ona henüz dokunamasam da-; ‘Hakikati’ görüyorum. Özgürlük odur.

“Viva Liberte”

[1] Yakın zamanda bir gazetede, ABD ordusunun askerliği cazip hale getirmek için bir takım sanal savaş oyunlarını kullandığı, orduya alım merkezlerinden birinde savaş simülasyonları ile savaşın cazibeli hale getirilerek gönüllü asker sayısını arttırmayı amaçladığını okumuştum. Savaşı bir bilgisayar oyununa benzeten bu uygarlığın dünyasında tabiî ki ölen insanların zerre kadar değeri olmaz.

-Modernite, Suç, Suçlu-


*Kimimiz başını öne eğmişti*

*Herkes ödeseydi kefaretini*

*Biliyorlardı ki onun yerine*

*İpte kendileri can vermeliydi*

*Yaşayan birine kıymıştı o*

*Onlarsa ölüyü öldürmüşlerdi.*[1]**

Tabi ilk iki dizede utançtan ve duyulan sorumluluktan kaynaklanan başı öne eğme hadisesi modern toplumun bireyine pek az tanıdıktır. Demek ki sorumluluğu kabul etmede yeteneksiz bir toplum biçimidir bu. Ama her şeye rağmen bu durum, o toplumun suçu var etme ve suçlu üzerindeki sorumluluğunu yadsıtacak güçten yoksundur. Olsa olsa sorumluluğu sadece kısmi bir biçimde bertaraf edebilir.

Fiziksel-somut-suçlar üzerindeki aşırı ceza düşkünlüğümüz, modernizmin kendini aklamada kullandığı, fiziksel suçları gerçekleştirmiş suçluların azmettirici öznelerine -ya da önderlerine- dokunmayan bir adalet[sizlik] yasasına yataklık etti. Tetiği çeken el daha suçludur anlayışı, tetiği çektiren zihniyeti tereyağından kıl çeker gibi kurtarıyordu. Şair şiirinin devamında şöyle demiştir:

*Kabil’in Habil’i öldürdüğü*

*Günden beri hiç dinmedi acılar*

*Çünkü insanların insanlar için*

*Koymuş olduğu bütün yasalar*

*Tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi*

*Taneyi eleyip samanı tutar. [2]*

Modern zamanların adalet[sizlik] yasasına ne de uygundur bu dizeler. Kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı tahakkümle zihnin bu derece maniple edildiği modern dönem, suçluyu kendi eliyle yaratıp, onu kendi görsel şöleninde -ki artık dünya modernizmin nazarında bir maskeli balo değildir de nedir?- etkileyici bir biçimde kurban eder.

Neyin uğruna? Kendi iktidarının meşruiyeti uğruna elbette ki. Kurbanlar gereklidir. Hem iktidarın iktidarını teyid etmek için, hem de iktidarın adaletsiz olduğunu ortaya koyabilecek her türlü kuşkudan arındırılması için gereklidir.

Tabi modern sistemi eski “merhametsiz” sistemlerden ayırmak için icad edilen hapishaneler de gereklidir. Hapishanelerin endüstriyel üretim biçimiyle eşzamanlı ortaya çıkan modern bir icat olmaları şaşılacak bir şey değildir. Kitlesel ve nihayetinde toplumsal deliliği zorunlu kılan bu yeni tür yaşam biçiminin yaratacağı zihinsel travmaların çokluğu suç oranındaki artışı da tetikler. Böyleyken, suçlular daha önce süregeldiği biçimde cezalandırılır ya da infaz edilirlerse, bu durum ceza ve infazlardaki artışın aleni bir biçimde halk tarafından fark edilmesine ve durumun iyiye değil, kötüye gittiği izleniminin yaygınlaşmasına sebep olacaktı. Bu ise iktidar için bariz bir tehlikeydi.

Ortaçağın engizisyon mahkemelerini eleştiren zihniyetin suç oranındaki artışla birlikte kalkıp ülkeyi mezbahaneye çevirmesi - bunu istemediğinden ötürü değil ama tamamen kullanışsız olduğundan ötürü - modern zihniyet için yıkım demekti. Vitrin daima temiz tutulmalıydı. İnsan doğasını bu kadar tahrip eden bir zihniyet, kitlesel travmaların neticesindeki suç patlamasına karşı hazırlıklı olmalıydı.

Neticede insanları tabiattan ve kendini anlayıp anlamlandırmaktan uzaklaştıran fabrikaya-oradan da evrimleşerek şirkete- odaklı yeni yaşam - şehirlerin ötesinde metropolleri doğuruyordu ve - beraberinde kökten bir değişimi getiriyordu. Bu değişime adapte olabilmek zor olacaktı. Yeni suç biçimlerinin de ortaya çıkmasıyla, suçtaki artış - ve bilhassa şehirlerin kalabalıklaşmasıyla birlikte mali suçlardaki artış - kaçınılmazdı. Ceza yasası değişmeliydi. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi geleneksel ceza caydırıcı olabilirdi fakat, modern sistemin işlemesi için uygun değildi. Uygun değildi çünkü sistem; hem suç kavramını genişleterek yeni tür suçlular yaratıyor, hem de suçu arttırıyordu.

İnsanların sadece kendi maddi refahlarını arttırmak maksadıyla bir araya toplandıkları modern şehirler, çıkar çatışmalarının odağı olmuştu. Sınıf çatışması, ağır iş koşulları, çevre kirliliği, otomatik yaşam, kalabalık ortam, küçük apartmanların arasına sıkışmış insanın ruhunu kemiriyordu. İnsanlardaki incelik, hissîlik, cana yakınlık betonun sertliğiyle öğütülmüştü artık.

Beton, endüstriyel üretimin, köleleri için seçtiği pratik ve kolay ve aynı zamanda olabildiğince ruhsuz bir inşaat malzemesidir. Modern medeniyetin, kendi kölelerine dönüştürmek istediği - ve bu isteğini çok iyi bir biçimde gerçekleştirerek dönüştürdüğü- insanları tıkacağı betondan apartmanlar da kölelerin hücreleri gibidir adeta. Bu apartmanlarda 60 metrekareye kadar düşen evlerde oturuyoruz artık. Bunlar geniş aileye imkân vermeyerek, aileyi çözüp eriten ve en sonunda bütün bireyleri kendine ve ötekine yabancılaştıran hücrelerdir. Şu halleriyle şehirler insanların yaşadığı mekânlar değil hapsedildikleri mekânlar olarak tasarlanmıştır. Neyin uğruna?

Çılgınca bir üretim, kazanç hırsı; kısacası öküz ortaklığı uğruna. Öküz öldüğünde karşılaşacağımız manzaranın vahametini şimdiden kestirmek mümkün.

Bir çizgi kahraman olup sonrasında sinemaya da aktarılan Batman karakteri, şehirdeki bu ağır ve kokuşmuş çıkar ortaklığının bozulmasıyla doğar. Batmana dönüşmeye karar veren *Bruce Wayne* trilyoner bir endüstricidir. Amerika’nın kuzeyinde Gotham isimli bir şehir bulunur. Bir zamanlar bir endüstri devi olan şehir, ‘Büyük Kriz‘ sonrasında çöker ve karanlık bir suç ve yozlaşma perdesi altında kalır. Şehri karanlıktan çıkarmak *Batman*’e düşecektir. Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri de şehri kurtarmaya ilk meyleden kişinin trilyoner bir endüstrici olmasıdır.

Modern çağ, suçu doğuran, kapsamını insafsızca genişleten endüstriyel edepsizliğin ve angarya işçiliğinin değil de, sistemce atık olmuş, kaosa sürüklenerek yoksulluk ve öz yoksunluğuyla kala kalmış ve bir takım para babalarının peşine takılarak suça bulaşmış olanların üzerine yürüyen kendi kahramanını yaratır: *Batman*. Tamam, düşmanlar -*Joker*, *Posion Ivy,* * Iceman*, *Penguin* ’sapıtmış’ kişilerdir. Fakat onları cezalandırmaya kalkan kişinin yarasa kılığı altında sergilediği mücadeleyle sağlıklı bir zihne sahip olduğu söylenebilir mi? (Hepsi “salt iktidar” oyununu oynar)

Aslında her şehir bir Gotham olma yolundadır. Ve bir gün öküz öldüğünde bu gerçekle daha yakından yüzleşeceğiz. Şimdilik şehirlerin üzerini örten bir maskeyle aldatılıyoruz. Sistemin suç üretmede, şimdiye değin en yetenekli sistem olduğunu gizleyecek maskeleri var. Bu maskelerden biri de modern ceza yöntemlerinden biri olan hapishanelerdir.

Eğer suça yönelik cezalar geleneksel biçimde -kırbaçlama, damgalama, vücuda eziyet vs.- tatbik edilirse, oklar sisteme çevrilebilirdi. *”İşte suçlar arttı, neden? Sistem ne yapmaya çalışıyor? Herkesi kesecek mi? Herkesin canına mı kast edecek? Herkese namussuz damgası mı vuracak?“* gibi sorular bir isyanı tetikleyebilirdi. O halde sistem acımasızlığını değil, merhametini vurgulamalıydı. Öbür taraftan kendisine zarar verecek adımların da önünü kesebilmeliydi. Bir anlamda; *”Bak, sen suç işledin, ama yine de sana o iğrenç ağır fiziksel cezayı vermedim. Sana doğru yolu göstermek istiyorum, seni eğiteceğim ve topluma kazandıracağım” *demeliydi.

Aynı zamanda özgür olmadıklarını iddia edenlerin, kısıtlandırılmış bir yaşam biçiminin ardından, özgür olduklarının farkındalığına erişip, bir daha böyle bir iddiada bulunmaktan kaçınacakları bir yeni ceza yasası şarttı. Demek ki hapishaneler, Foucault‘ un bizim için açtığı yoldan yola çıkarsak, sistemin kendi bünyesinden kaynaklanarak artan ve çeşitlenen suçların göze batmasına ustalıkla engel olan ve insanları özgür olduklarına ikna etmeye yarayan vasıtalardır; özellikle de şehirlerde kameralarla her şekilde denetlendiğimiz şu zamanlarda.

Kameralar hayatımızın özele dair olan alanını iğdiş ederken, hala tepeden inme bir tehdit şöyle söylemektedir: *Hala özgürsün! Merak etme! Bu kameralar seni rahatsız etmek için değil, korumak için! Gerçekten rahatsız edildiğinde, emin ol daha kötü durumda olacaksın. O zaman 24 saatini -sistem seni en kötü niyetlerle izlesin diye- kameralarla geçirmek zorunda kalacaksın, işte o zaman özgür olmamanın gerçekten ne olduğunu, kısacası hapishanede olduğunu anlayacaksın!*

Sistem hapishaneleri gizli bir işkence yuvasına dönüştürmekten de geri kalmıyor; bir yandan yıkmakla övündüğü Ortaçağcılığa ve Ortaçağa nazaran merhamet abideleri olarak sunduğu hapishaneleriyle kendini meşrulaştırıyor, öbür taraftan aynı hapishanelerde, sokakta uygulamaktan kaçındığı ve Ortaçağın yobazlığına bağlayıp güya yasadışı kıldığı türlü işkenceye illegal bir biçimde geçit veriyordu. (malum son zamanlarda özellikle ABD denetimindeki Irak Hapishanelerindeki ve Guantanamo hapishanesindeki müzikli işkence yöntemi bu konuda ne kadar yaratıcı bir sistemle karşı karşıya olduğumuzu açık seçik gösterdi)

Endüstriyel üretimin kaçınılmaz sonucu olan şehirleşmenin de ötesindeki ‘mega kentleşme‘ Sadece yeni tip suçları, şiddet suçlarını ve mali suçları değil, ruh hırsızlığını da teşvik ediyor. Tarihte bir zamanlar kentlerin oluşumuna karşı çıkanlar kentlerin suç ve günah dolu olduklarını iddia etmişlerdir. İşe günah doktrininden bakacak olursak pek de yanıldıklarını söyleyemeyeceğiz. * Engels* şehirler için “İnsan ırkının her birinin ayrı prensipleri ve ayrı amaçları olduğu zerrelere (monads) bölünmesi, en aşırı noktasına dek burada gerçekleşmiş” demişti. İnsanların kendi çıkarlarından başka öncelik tanımadıkları modern şehir yaşamı insanları birbirlerinden koparıyor. Böylece bu yaşam biçimi şiddeti arttırıyor.
Modern endüstriyel sistemin yol açtığı ruhsal krizler her ilişki biçiminde karşımıza çıkmaktadır artık. Nereye adım atsak ruh sağlığımızı riske ediyoruz. Bu makine uygarlığının, kitlesel deliliği kontrol altında tutmanın bir yöntemi de ‘endüstriyel psikoloji‘dir. Endüstriyel psikoloji; psikolojinin verilerini kullanarak, personel seçimi ve eğitimi, iş veriminin artırılması, iş kazalarının önlenmesi, işin çalışanı tatmin etmemesi gibi endüstri ortamının getirdiği problemlere çözüm arayan psikoloji disiplinidir. Demek ki amaç endüstriyel yaşam biçiminin devamını sağlamaktır. Aslında her ne kadar modern papağanlarca aksi iddia edilse de birincil amaç üretimi artırmak ve öncelikli olarak insanı değil, verimi arttırarak endüstriyi iyileştirmektir.

Artık iş yaşamı da, sadece endüstriyel iş alanını değil, neredeyse tüm alanlarını kapsar; mesela Üniversiteyi de. Örneğin, Ahmet Çelikkol kitabında şu argümanı ileri sürer*: “Üniversite ortamı niçin böyle bir çalışmanın  ilgi alanı dışında kalsın? Üniversite bir toplu iş yeri değil midir artık; burada da bir organizasyon, hiyerarşi yok mudur?” [3] *

Doğru! Kısacası burası da sistemin bir parçası değil midir? O halde burada da krize girmek, hasta olmak,çıldırmak olasıdır. Demek ki endüstriyel psikoloji burada da deliliği kontrol etmelidir. Dikkat edin, deliliğe son vermekten bahsetmiyoruz, deliliği kontrol etmekten bahsediyoruz.

Kontrol çabalarından anlaşılmaktadır ki, modern toplumun sonunu getirecek insan, ya kendi deliliğini gizlemesini iyi bilip, yarım akıllıların mantıksal dizgesinde rol yapan-sistem için kontrolsüz-DELİ olacaktır, ya da standart zekasını tepeden inme bu kontrol mekanizmasına kaptırmamış ve yine külliyen DELİ ya da SAPKIN olarak damgalanmış, sistemin üzerinde tam tahakküm kuramadığı insan olacaktır.


Bu yüzden-sistem için- George Orwell'in zikrettiği gibi denetlenen delilik gereklidir. Dünyada ve özellikle de ABD’de kitlelerin yaygın bir biçimde, psikolojik danışmanlara yönelmesi ve bunun gündelik hayatın sıradan bir parçası haline gelmesi denetlenen deliliğe işaret eder. Delilik artık bir yan üründür. Ama Öncelikle denetlenmiş, sistemin normlarıyla normalleştirilmiş ve olağanlaştırılmıştır. Sadece zihinsel müdahalelerle değil, Prozac gibi ilaçlarla da.

Sistem kendi akil adamlarını böyle yaratır.




[1] Oscar Wilde, Reading Hapishanesi Baladı, Bordo-Siyah yayınları, Ekim 2002 İstanbul s 55

[2] a.g.e…s 67

[3] Ahmet Çelikkol, Çağdaş İş Yaşamında Ruh Sağlığı, *Önsöz*

DUY BENİ AMERİKA!





ORASI “AMERİKA’NIN SESİ RADYOSU”

Küçük bir çocuktum henüz, hafızamı yeni kazandığım yıllardı. Beynimde büyük komünist televizyonumuzdan vahşete akan haberlerinin küçük bir kısmı akıyormuş, farkında değildim, çocuktum. Beynimde dolanan o üç kelime de üç ülkeymiş ve senle ilişkiliymiş oysaki: Panama, Honduras ve Nikaragua. Duy beni Birleşik Amerika!

Kendi varlığımın bir tehdit olduğunu sonradan öğrendiğim küçük güzel ülkemin[Narodna Republika Bılgariya yani Bulgaristan Halk Cumhuriyeti], daha 6’sında bir çocuğu dert edinip, ondan ismini çalmayı planladığı yıllardı. Sen okyanusun ötesinden de uzak gibiydin ve bir barış adası gibi büyüklerimizin hayalinde, oysa ezdiğin komünizmde ayıklamayı düşünmediğin kurtçuklardık bizler de. İki arada ve kendi köyümüzün deresinde kalmıştık tam da. Duy beni Birleşik Amerika!

Dünyanın neredeyse bütün dizginlerini eline aldığında henüz 9 yaşındaydım. O zamanlar umudu diriltebilirdin. Bütün ibreler seni gösterirken daha da kibirlendin ve gücünü kanırtarak göstermeyi seçtin sen, böldün, parçaladın, ezdin, sömürdün. Mahalle kabadayısından farksız bir delikanlı gibiydin, heybetli bedenine güvenerek, yumruklarını fırlattın insanlığa. Duy şimdi beni Birleşik Amerika!

Yıl 1989 O zamana dek yaptığın katliamları da sineye çekmeye hazırdık oysa! Yeter ki sen dönüp insanlığa adım atsaydın. Fakat geçmiş zalimliklerinin cezasını ödememiş olmanın pişkinliği ile gelecekte yapacaklarının da cezasız kalacağını hesaplamaktan başka hiçbir şeye yaramayan o birleşik aklınla Ay’ı atlattığın astronotlarına, basacak bir insanlık adası armağan etmedikten sonra pişkince “insanlık için büyük adımlar” atmakla övünüp durdun ve ahmaklığın, zalimliğin ortak us’u oldun.

Sonra satranç tahtası olarak gördün dünyayı ve hamlelerinle devirdiğin her piyon “can”dı. Fakat seviyordun bu oyunu adını da belirlemiştin; MEDENİYETLER ÇATIŞMASI: Savaş oyunundaki en büyük heyecandı.

Ve en sonunda oyunundan sıkıldın ve tarihin sonunu ilan ettin hışımla. Duy beni Zalimlikte Birleşmiş Amerika!

Sana Malcolm X, bir Kızılderili kabilesi, Ku Klux Klan tarafından yakılmış bir çocuk, Irak’ta kafasını kopardığın mazlum, Afganistan’da bir mücahit, Venezüella’da bir işçi, Küba devriminde içilmiş bir puronun sahibi, Hiroşima’ya atılmış bomba, Nagazaki’de kanser olmuş bir kız çocuğu, Vietnam’da taranmış bir anne, Guantanamo’da işkence ile intihar ettirilmiş bir baba, Gazze’de işini bitirdiğin bir delikanlı, Güney Amerika’da öldürülen faili meçhul bir muamma ceset, ya da katlettiğin doğanın ebedi ruhu olarak ansızın gelebilirim, O yüzden aç kulaklarını ve duy beni artık Birleşik Amerika! Ya da tıka kulaklarını sal kendini karanlığa!

BURASI “HAKİKATİN SESİ RADYOSU”

“Dün İsrail Kuvvetleri Birleşik Dünya Güçleri koordinasyonun gözetimi altında Filistin askerlerine teslim oldu. Birleşik Dünya Güçleri karşısında gerileyen Amerika’da savaş hükümeti ve kabinesinin düşmesi ve halk devriminin yapılması an meselesi”

Direniş


İçinde bulunduğumuz çağ, aynı zamanda iki kutuplu bir direniş dönemini kapsar. Birinci kutupta insanlığa karşı direnmek, ikinci kutupta ise insansızlaştırmaya ya da başka bir deyişle mekanizme, kolektivizme karşı direnmek söz konusudur.

İnsansızlaştırma eylemini başarıyla neticelendirmek üzere olan bir toplumsal düzende insansızlaştırmaya karşı direnmek, o toplumun gözünde en hafif anlamda saçmadır. Zira insansızlaştırılan toplum, insanın var oluşunun insanlık için yeterli olduğu kanaatindedir. Bu kanaat ile eğitilmiş ve yönlendirilmiştir. İnsan hala işinin başında, evinde, ibadetinde, toplumun içerisindedir. Bu yüzden insanlığa karşı direnmek söylemi oldukça hayalî yansır kulaklara. İnsansızlaştırmaya karşı direnmek de saçma olur bu yüzden. Hal bu ki, biraz daha yakından bakma imkânı bulduğumuzda, insan olmanın sadece insan olarak doğmakla, kişisel ihtiyaçları karşılamakla tamam olmayacağını anlarız.

İnsan olmak, her şeyden daha fazla ötekine karşı sorumlu olmaktır. Ancak modern toplumun en fazla bombardımanına hedef olmuş olan da, öteki ne karşı olan sorumluluktur. Bu sorumluluk artık amire karşıdır, kişiliğe değil kimliğe karşı bir sorumluluktur. İnsandan çok mekaniğe ve makineye karşı bir sorumluluktur. İnsana karşı gösterilmesi gereken sorumluluk ise günden güne parçalanmakta ve yok olmaya yaklaşmaktadır.

Sorumsuzluğun Nietzsche’nin ifade ettiği “hiçbir şey var değildir” , “gerçek dünya kavramından sonra görünen dünya kavramında da kurtulmuş oluyoruz”, biçimindeki fikrilerle bu denli örtüşmesi tesadüf müdür? Direneceğimiz şey insanlığımız oldukça, insanlığa ait değerlerimiz çeşitli acı gerçeklerin altında yok olacaktır.

Doğru olarak bildiklerimiz gerçeğin karşısında cılızlaşıyor ve eriyip gidiyor. Bu cümleden olarak mesela 1850’lerde ABD’de köle satın almak yasaldı. İnsanlık köleliğe karşı büyük bir savaş verdi ve bu savaşı kazandı. Bu vargı gerçekten oldukça acelecidir. Bugün modern toplumda böyle bir ilkellikten kurtulduğumuz için kimilerince sevinç duymamız gerektiği söylenecektir. Ama bu vargıyı 21. yüzyılın eşiğinden gördüklerimizle mukayese edersek işler değişecektir.

Karşılaşacağımız gerçek şu ki; İlkellik son bulmamış, artmıştır. 1850’lerde bir köle satın almanın bedeli 50 bin dolara eşitti. Bu rakam 21. yüzyılda 100 doların altına inmiş durumda. 27 milyon insan köle olarak alınıp satılıyor. Büyük boyutlara varmış kadın ve çocuk ticaretinden, milyarlarca dolara ulaşan organ ticaretinden bahsetmeye bile gerek yok. Dünyada her 6 çocuktan biri çalışmak zorunda kalıyor. 200 milyona yakın 8 yaş altı çocuk, en ağır sömürü koşullarında yaşıyor. 8 milyon çocuk, fuhuş sektöründe ve uyuşturucu ticaretinde kullanılıyor. Her gün 24 bin insan açlıktan ölüyor. 300 milyonu çocuk olmak üzere 800 milyon insan ise açlık çekiyor. Bu rakamlar her gün artıyor.

Tahribatın başka bir biçimi de çevreyle ilgili. Bu bağlamda, 1952’de Londra’da hava kirliliği sonucu bir hafta içinde 4.000 kişinin ölümü, çevre sorunlarını dünyaya tanıtan ilk örneklerden birisini oluşturmaktadır. Kıyımlar sadece insanlara yönelik değil, tüm canlılar yöneliktir. Dünyanın bugünkü görünümü hakkında daha birçok rakamdan veriden bahsedilebilir. İşte insanlığa karşı direnişin dünyası bu.

Modern hayatın derin insanlara, düşünen insanlara duyduğu alerjinin çok büyük olduğu ortada. Modern hayat derinleşmek isteyen herkese iki çıkış yolu sunar; intihar et ya da adapte ol!

Düşünen, yorumlayan ve derinliğe sahip insanlar üzerindeki intihar baskısı hiçbir devirde bu kadar şiddetli olmamıştı. Hem bu intihar baskısını üzerinde hissedenlerin bu baskı karşısında bir anlık boyun eğmeleri, onların yeterince "derin" kişiler olmadıkları anlamına da gelmiyor artık. Çünkü bir kişi belli bir derinliğe ulaştıktan sonra, yukarı çıkarıcı, yeni ilkelerle dünyaya dönücü bir hareketi, kendisine rehberlik edebilecek bir akide ve bu akideyi kendinde cisimleştirmiş şahsiyetler yardımıyla meydana getirebilir.

Modern dünya rehberlere karşıdır ve rehberlerden uzaklaştırdığı gençliği başıboşluğa sürükler. Bundandır ki modern yaşamda bocalayan gencin derinliği onun kendi mezar çukuruna dönüşmekte gecikmez. Bahsettiğimiz gibi, bu durumun bu hale gelmesi kişinin yeterince derin olmaması yüzünden değil, rehbersiz kalmasındandır.

Derinlik tek başına anlamsızdır ve yalnızca derine inebilmiş ve oradan kazandıklarıyla farklı biri olarak görünür âleme dönebilmiş kişi için anlam kazanmıştır. Derinlerden çıkabilmiş birinin misyonu, derine inmekte olan insanların yolculuklarına yoldaş olmaktır. Fakat şu yıkıntılar çağında ne de az deniz feneri var!

Modern hayat sığ olanların hükümdarlığıdır ve sığlıklar düzenidir. Basittir ve bu basitlik ona hemen uygulanabilir bir düzen armağan etmiştir. Teorisi çok çabuk pratike edilebilen bu düzenin sırrı nefsi temel almasıdır.

Modacılar, sanatçılar, şarkıcılar, türkücüler, sinemacılar, insan fıtratını en kötü yola sevk etmek için yarışıyorlar sanki! İşte modern hayatın neredeyse bütün unsurları aynı aldırmazlık ve başıboşlukta ittifak etmiyor mu? Hiçbir şeyin kıymet-i harbiyesi yokmuş intibaını veren modern hayat, avucunun içine aldığı insanları hissizlik kazanlarında cayır cayır yakıp, acımasızlık ateşinde pişirmiyor mu? Bütün bu mazlum insanları kendi hevesi ve menfaati için çalışan kodamanların keyfine altın tabakta sunar gibi sunmuyor mu ve sonra da işi bittiğinde bir tekmeyle başından def etmiyor mu? Modern hayatın bankerleri, sosyetesi, kodamanları, modacıları, televizyon yapımcıları, sinemacıları, şarkıcıları, türkücüleri, dansçıları, bilim adamları, politikacıları insanları elleriyle rezillik çukurlarına yuvarlıyor, o çukurlardan çıkmak için çırpınanlarla alay ediyor, insanların düşmüşlüğünden adeta zevk duyuyor, daha fazla insanı bu çukurlara yuvarlamak için adeta yarışıyorlar.

Neden başımıza bunlar geliyor? Hayatımızın omurgasını oluşturan hak bilirlik, vefa, sorumluluk gibi kavramlar hayatımızdan çıkarılalı beri, gammazlık, riya, hile ve sorumsuzluk bütün hayatı zehir etmeye başladı. Omurgasız bir insanlık ideali, amaçsız bir hürriyet telakkisi insanlık vasfımızı korumaya yeterlidir diyenler, insanın insana kul köle olduğu hıyanet ve yaltaklanmanın kol kola verdiği, ruhun bütün imkânlarının nefis tarafından rahatlıkla gasp edildiği bir düzen ve bu düzen içerisinden maddeye maneviyattan kat kat fazla önem veren ve neredeyse maneviyat nedir bilmeyen, daha da ötesi maddi olan şeylere tapınmaya varacak kadar soysuzlaşan omurgasız, ruhsuz bir insan dünyaya getirdiler.

Bu insan istediğinde seviyor, istediğinden nefret ediyor, canı isterse anlık vefa gösteriyor ve canı sıkılır sıkılmaz gammazlığın dizginlerine yapışıyor, isterse güya merhamet gösteriyor ve yine isterse istediğine istediğini yapmakta kendini hür sayıyor. Bazen sorumluluğu eline alırmış gibi hareket ediyor, bazen sorumsuzluğun hesapsızlığı içinde geziniyor. Öyle bir yaratık ki; yörüngesi yok, nereden nereye yol alacağı belirsiz, kendi akıbetinden meçhul, rüzgârın esişine göre hareket ediyor, haydan gelmiş huya gidiyor, yolu yok, yordamı yok, hayatın cevherinden bihaber, her vazifeyi kölelik, her vefayı bağımlılık, her dostluğu aldanmak sanıyor. Her hareketin ardında hıyanet ve her iyiliğin arkasında çıkar arıyor. Öyle bir insan ki, karakter ve kişilikten habersiz, şahsiyetsiz.

Bugün nereye baksak, Avrupa denilen yerden doğmuş zulüm çemberinin imbiğinden geçmemiş bir topluluk, millet ya da devlet gösteremeyiz. Geleneksel olarak addedilen bütün toplumlar bu imbikten süzdürülmüşlerdir. Mesela, bu imbikten geçmenin bir neticesi olarak bugün Hindistan’ın topyekûn İngiltere’den daha eski bir zihniyeti barındırdığını söyleyemeyiz. Aşağı yukarı 200 yıllık İngiliz sömürgeciliğinin ardından, binlerce senelik Hint kültürü, Hint insanının belleğinde anlamsız bir ifade kazanmıştır. İşte o zamandan beri İngiliz kültürü, Hint kültüründen daha eski hale gelmiştir. Aynı şey Batı kaynaklı Marksizm dalgasıyla boğulan Çin kültürü için de geçerlidir. Çin, her ne kadar 19. yüzyıla kadar Batının zihinsel egemenliğinden uzak durabilmiş bir ülke olduysa da, evvela afyonla daha sonra da Batı ideolojisiyle uyuşturulmuştu. 1839 yılında uyuşturucuya müptela olmadık Çinli yok gibiydi. Çinliler her ne kadar bu amansız mikropla mücadele edip ilk olarak 20 bin sandık afyonu imha etse de, Batı, Çin aklını uyuşturmaya engel olan bu adım karşısında derhal Birinci Afyon Savaşına girişti Çin’e karşı. Batı, uyuşturulmaya karşı direnen bir medeniyete savaş ilan ediyordu böylece. Nanking antlaşması Çinlilerin imha ettiği afyonun bedelini ödetti İngilizlere. İşte Hong Kong gibi bir limanı İngilizlere devrettirerek, afyon ticaretinin merkezi haline getiren süreç başladı böylece. İkinci Afyon Savaşında da yenildi Çin. Bu sefer Çin üzerinden işleyen afyon ticareti Tientsin antlaşmasıyla yasallaşmış oluyordu. Ama bu yenilgiler Çini daha büyük bir hata yapmaya yöneltti; Batıyı her yönden üstün görmek. Böylece Batı zihniyeti ithal edildi. Batı zihniyetiyle yoğrulmuş ithal bilim çok geçmeden bütün geleneksel öğeleri bir yana itiverdi. Akupunktur, şifalı bitkiler, çi teorisi alaya alınarak okul ve hastanelerden sürüldüler. Batı zihniyetinin barındırdığı her unsur, akla yatkın tek unsur olarak kabul edildi. Her ne kadar 1950’lerden sonra geleneksel tıp tekrar hastane kapısından içeri girip, üstünlüğünü kanıtladıysa da, bu süreç içerisinde yaşananlar tam bir kültür hengâmesine dönüşmüştü.

İstikrarsızlık artık son haddine varmıştır. Politik, ekonomik, kültürel, kısacası içtimai düzensizlik ve kargaşa her yerde görülmektedir. Bu yüzden de, tüm manevi otoritelerin bu dünyadan bir daha gelmemek üzere silineceği ve bundan böyle hiçbir istikrarlı ve meşru maddi iktidarın ortaya çıkmayacağı tespitleri doğru tespitler olabilirler mi? Bu vargılar bütün güçlerini bir şeyin karşısında kaybederler:

Direnişi ve dirilişi mümkün, hatta zorunlu kılan bir olgu vardır ki, o da maneviyatın gücüdür. Evet, belirsizlikler bizi kuşatmıştır, ancak onların içerisinden doğru kararlarla belirmemizi sağlayacak manevi kuvvet de içimizi kuşatmış ve kararlılığımızı beklemektedir. Batının yozlaştırma işlemine geleneksel toplumların bile maruz kalmasına rağmen, geleneksel öğeleri taşıyan taze bir zihniyet hala ayaktadır. Çünkü maneviyat zaman içerisinde gerçeklerin ve kavramların birikmesinden oluşmuş ve mekânla sınırlı bir gelişme biçimini ihtiva etmez. Maneviyat, her insanın özünde bulunan öncesiz ve sonrasız bir güçtür.

Batının yıkmaya koyulduğu şey, manevi bir zihinden doğmuş yaşam biçimiydi. Ama hiçbir zaman maneviyatın kendisi olamayacaktır. Batı manevi insanı yok etmeye yeltendi. Ancak maneviyatı yok edemez. Çünkü maneviyat, kendisini henüz idrak edememiş olsa da, her insanın öz benliğinde, bir potansiyel olarak tohumlarını barındırır.

O halde, insansızlaştırmaya karşı direniş mümkündür.