Ulusların İmtihanı ve Türkler


1






Amerika’daki Yunanistan Büyükelçisi 29 Ocak 1920 tarihli The New York Times’a demeç vermiş, şöyle deyivermişti; “Türkler kaderci insanlardır. Barış Konferansının bütün kararlarına boyun eğecek ve Mezopotamya, Arabistan, Filistin ve Suriye örneklerinde olduğu gibi kolunun kanadının kopartılmasına ses çıkartmayacaktır. Mustafa Kemal’in çeteleri kolaylıkla dağıtılabilecek durumda olduğu gibi, dışarıdan yardım görmedikleri sürece de, ciddi bir tehdit unsuru sayılamazlar.”




Kimdir bu Türkler? İngilizlerin ve Avrupalıların öngörülerini darmadağın etmiş ve kaderci tevekküllerinin bir sınırı olduğunu göstermiş bu Türk; şu ‘doğu sorunu’, şu ‘hasta adam’ın varisi, şu Avrupalının, bir zamanlar kendi üzerindeki ‘kutsal kırbacı’ kimdir? O bir Asya barbarı mıdır? Yoksa onlar, vahşi Moğol sürülerinin Avrupa’daki ve Küçük Asya’daki uzantısı mıdır?






Avrupalılar Türkler hakkında ne kadar az şey biliyorlar oysa! (Ama Türklerin trajik bir biçimde, kendileri hakkında bildiklerinden de daha az değil!) Onu Asya steplerindeki haliyle, barbarlığının içinde yaşarken görmeye pek meraklı bir üstten bakış kuşatmıştır Avrupa’yı. Doğudan gelen her şey zaten bir tehlike olarak gelmemiş miydi üzerine? Bir tek Hıristiyanlık- o da batılı salgıların bin bir çeşidiyle başkalaştırılarak-batılı midede sindiriliverdi.






Türk, Avrupalıdan önce kendine işkence etmişti oysa. Bu bilinmekte midir? ‘Etrak-ı bi –idrak’, o Toroslar’ın içindeki bir çoban kabilesi olarak, kendini idrak edememenin alametlerini sergileyip durdu. Etrak-ı bi-idrak’tı gerçekten; ama sade yönetici bir elitin, kendini bilmez tasavvurlarında böyle bir Türk yaşıyordu.






Ama Anadolu coğrafyasına adım attığından beri o bambaşka değil miydi? Asya steplerinde bıraktığı birçok şey vardı onun. Zaten bu örgütleyici kabile, şu etnik töz, halkların içine serpiştirdi kendisini; kültürü o kadar kuşatıcıydı ki, diğer kabileler kendilerini onun gücü karşısında sersemlemiş buldular. Hayranlıklarıyla onun karşısında eğildiler ve Avrupalı gözüyle bu hayranlık, sırf kılıçtan ibaret bir korku imparatorluğuna boyun eğiş olarak görülmeye meyilli oldu. Lakin Cengiz Han; vahşetiyle hayal edilemeyecek büyüklükteki bir coğrafyada kesilmiş başların üzerinde yükselen Moğol hâkimiyetinin çatırtılarını, ölüm döşeğindeyken duymuş olmalıdır. Kılıçlar fetihlerde yetersizdir.






İmkânsız değil bu; kılıçlar da birleştirir; Şu sefil Amerikan Tarihi gösteriyor bize bu gerçeği. Ama Tarih, burada sesini ‘inleyerek’ çıkartıyor. Oysa Türk’ün Devletleri dağıldığında tek bir dil, tek bir kültür, tek bir ırk çıkmadı ortaya( Ve ne yazık Türklük adına atılan bir adım; Türkiye Cumhuriyeti’ndeki etnik dil sürgünü, en vahimi ve tarihsel süreciyle uyuşmazı da- her ne kadar dönemin şartları içerisinde ‘gerekçelerle’ donatılmışsa da-Kürtçe yasağıydı). Şu koca Birleşik Krallık -güya-dağıldığında ise geride anadilleri İngilizceye dönüşmüş zenciler de bırakmıştı. Neden sorulmuyor; Cezayir’de Türklerinkinden az bir Fransız egemenliğinden sonra, neden Türkçe neredeyse hiç bilinmez de, Fransızca adeta anadil gibi itibar görür? Ve bu soruları çoğaltmak mümkündür.






Avrupalı işte! Kendi alışkanlıklarının zararlarını kapatmak için onları başkalarına da mal etmenin yollarını arayıp duran bir kabahatli çocuk gibi davranmayı seçmiş; toyluğun temsilcisi. Henüz büyümüş de değil; ona uzanan parmaklara hiç tahammülü yok; o ne derse doğru oluyor; bir tek filozofları ona ihanet ediyor; o da her zaman değil! Onu en çok sıkan da, aynı oyunu onun dışında, ‘öteki’ olarak gördüklerinin de oynamasıdır. Doğulu halklar daha da güzel oynayacaklardır bu oyunu; ellerindeki kartlar fazladır; “Bizim milletlere yaptığımız karşısında, sizin milletlere yaptırdığınız öğretiler ve dünyaya ettikleriniz var ellerimizde” denilebilir rahatlıkla.






Şüphesiz Türk’ün pek çok zavallılığı, kendisini savunmaktan, cevap verecek zamanının doğmamasından kaynaklandı. Sinir krizleri de geçirdi Türkler. Kıyımlarının içinde bu krizlerin rolü büyüktür. Şu medeni İngiliz; kendi menfaati ile estetik bir biçimde öldürmenin yollarını arayıp bulmuştur. Amerikalı bunu fantezilerle gerçekleştirmiştir. En romantik öldürme biçimini de Fransızlar gerçekleştirdi. İngilizlerin gizli zehirleri vardı, Fransızlar -giyotin bir kenara-, İnce, fazla kan göstermeyen kılıçlarını çektiler, Amerikalılar şırıngaları ve elektrikli sandalyeleri icad ettiler. Ama Türkler! Ah onlar; kabaca öldürüp durmuşlardı. Gizle-ye-memişlerdi. Akıttıkları kanlar ortadaydı. Barbar değiller miydi?






Evet, biz de gizlemenin yollarını araştırdık; Türkiye Cumhuriyet’i bir Avrupalı olacaktı. Onu taklit edecek ve hatta onu geçecekti. Biz de medeni olacaktık. Ama bu sefer de ‘medeni’ olma çabalarımızın bedelleri ödetildi bize. Mehmet Akif ona boşuna canavar demedi.






Ama kim iddia edebilir her şeyi unutturduğumuzu ve bir Avrupalı gibi başkalarının katliamlarını gündemde tutarak, kendi vahşetlerimizin üzerini örttüğümüzü?






Türklerin vahşetleri! Bu ne popüler ve ne haz alınan bir söyleyiştir! Türkler, İnsanlık dünyasından arî, bir melek prototipi olmadıklarına göre (onları böyle gösteren dalkavuklara sürpriz!); savaş onların da üzerine yazılıvermişti. Ama Türklerin vahşetleri, Marks özlemcilerinin, kapitalist eşkıyaların, Avrupa sevdalılarının, “İnsanlık” kelimesini beyinlerin içerisine sokmaya çalışan şu “çağdaşların” ekmeklerini yağladıkları en güzel yağlardan biri değil mi? Sesleri duyuyorum: “Gene unutturuyoruz; devam edin.”






Biz Türklerin de başlarını eğmesi gerek. Doğru; bunu yapmasını öğrenmeliyiz. Ama bizim başlarımızı ne eğdirebilir? “Tarihinizle Yüzleşin” deniyor bize. Gerçekten ne güzel söyleniyor! Çiçekli bahçemizin içerisindeki böcekleri görmemizi istiyorlar. Var elbet; vahşetlerimiz var. Güllerimizin üzerinde böcekler de gezindi bizim. Her milletin gezindiği gibi, (Ne yazık. Daha azı için çabalamalıydık); Ama dünyanın bütün vahşetlerinden sanki şu –Batıcılarca lanetli- Doğu sorumluymuş gibi davranmamız isteniyorsa; “orada durun!” diyoruz. Hepsi bu. Ve bu durun; faşizm olarak nitelendiriliyor. Avrupa’nın ideolojilerini, ‘müjde’ olarak kabul edenler de yapıyor bunu. Oysa-şimdi uyanma vakti- ‘kavmi seçkincilik’ de oradan neşet etti!






“Biz sizden öğreniyoruz beyler!” Ama sizin kadar da öğrenemedik!






Bir de başka bir şey öğreniyoruz sanırım; kültürümüzün DNA’larımıza nakşettiği kodlar, Avrupalıların kültürünü sindirmemizde -kimi yerlerde- çok zorluyor bizi ( Avrupa hayranı okuyucu bu cümleyi şöyle yorumlayacak elbette: Hep iyi yerlerde zorluyor). Eğer “güçlü olan kazanıyorsa” nihai gücün nazarında, şimdi güçlü olan henüz kazanmış da değildir. Güçlü olan, insanın en fazla aradığı ve onu en fazla barındıran şeydir; nihai durak ‘sevgi’dir. Ona en yakın kültürü inşa etmekle meşgul olan bütün kavimlerin gücü kazanacaktır. Buna iman ediyorum. Ve içimizdeki Türklük, birleştirici pek çok öğesiyle, kültüre ne çok şey katmıştır(bu cümleyi geçer geçmez siber ‘kahrolsun kattıkları!’ bağırışları yankılandı kulaklarımda). Avrupalıların çaldıklarının aksine, hissizliği geciktiren duruşuyla, kendisinden tiksinilecek kadar çok şey hem de.






Ve gene uyanın! Türkler tek bir ırk değildir. Türk Kürt’tür, Çerkez’dir, Laz’dır, Rum’dur, Pomak’tır, Boşnak’tır, Alevi’dir, Sünni’dir, Arap’tır, Ermeni’dir, Gürcü’dür, Rus’tur, Fars’tır, Çinlidir. Anadolu’da-ve Trakya’da- Türk olmak gerçekten-Avrupalının kendini Asyadan itinayla ayrı göstermesinin aksine- küçük bir Asya’yı yaşatmaktır; burası bu yüzden Küçük Asya’dır.






“Ama biz kesildik, kıyıldık, öldürüldük; kendilerine Türk diyenler ve bizi Türklüğe zorlayanlar tarafından. Artık onlarla birlikte yaşayamayız. Ya da, bunun bedeli olarak; Ayrı bir ırk olarak, devletin ikinci kurucusu olmak istiyoruz.”






Kürtlere söyletilmek istenenler bunlardır. “Sizi bize kıyanlar kıydı” dediğimizde; sorumluktan kaçmakla itham edileceğiz. İnce bir ip var; “Türklüğü ırk zannedenlere lanet olsun! Bu zannediş üzerinden kan kusturan herkese lanet olsun! Kendine Türk, demiş Kürt demiş, Boşnak demiş, Arnavut demiş fark etmez!” Aklımda dolanan lanet budur. “Hayır, her şeyi rahmet kuşatsın” diyorum sonra; ama laftan bir türlü anlamayanlar; en sonunda kendi acıları tarafından daha büyük acılar için rehin alınacaklarsa da bir şey yapamayız (Bir başka düşünce; Pomakları, Lazları, Çerkezleri, Arnavutları Türklük nasıl kucaklayabilmişse, Kürtlük de öyle kucaklayabilecekse, onda birleşelim hepimiz. “Ama bu kucaklama çabası niye? Ben tek başıma var olacağım, kimseyi de kucaklama gayretim yok!” denilecekse, sonuçlarına da katlanılsın. İsrail de böyle diyor; sonuçlarına katlanıyor nihayetinde).






Herkes birlikte ama ayrı olsun; yeni model budur. Aileler bile böyle artık. Hatta Aile, bildiğimiz anlamıyla kaybolmuştur. Fertler aynı evi paylaşır ama ortaklaşmaları zayıflamıştır. Kendilerini bir bütünün parçaları olarak görmekten sakınırlar. İyi midir kötü müdür? Değişiyoruz işte.






Haydi! Herkes ayrışsın, Herkes yeniden başlasın her şeye, fakat ey etnikçiler; ve Anadolu Türklüğünü bir etnik, seçkin kavimcilikten örülü olarak gösteren-kendilerine Türkçü diyen o pek anlayışı kıt insancıklar da dâhil-herkes, yıkın! Ama kuracağınız şeyi iyi kurun tekrar. Ayrıştırdığınız şey ne büyük! Bununla gurur duyun. Siz ırkı tekrar yaşatmak için sahnelerdesiniz; isminizin, ideolojinizin şu bu olması hiç bir şeyi değiştirmiyor.






Kimliğimizi keşfe çıkalım; ya da onu değiştirelim. Kendimize ne diyeceğiz? “Türk demeyelim, o lekelenmiştir.” Ah! Lekesiz ne kaldı? Marksist mi diyelim? O pek temiz öyle mi? Kürt, Pomak, Çerkez, Yahudi, Hıristiyan ve nihayet Müslüman olarak kalalım. Ama bunlar pek mi temiz kaldı? (Her birinin mensupları, inançlıları sinir krizleri geçiriyor bu cümlede. İnançlara hakaret, bir soya hakaret olduğunu düşünüyorlar. İşaret edileni göremiyorlar) Lekeli olan her şeyi çıkaralım; işte ‘insanlık’ da kulağı pek tırmalayan bir sese dönüşmedi mi?






Bana söyleyin; ayrıştırırken hiç lekeye bulaşmamış neyi inşa edeceksiniz?






Bana söyleyin, yeniden başlarken bizi lekesiz kalan ne birleştirecek?






“İnsanlığın onuru mu?” Acı acı gülüyorum.






Türklüğün sayfasını kapıyoruz. Ulus defteri dürülüyor; ama kavimler sırıtıyor ve Marksizm de bu kavimleri kucaklayamayacak kadar beceriksiz tecrübesiyle pusu kurmaya çalışıyor. Kapitalistler ellerini ovuşturuyor. Şirketlerin ağızları kulaklarında. Küçük küçük etnik yapılardan örülü, birlikte ama ayrı ırkların egemenliğindeki zayıf devletler; iştah açıyorlar. Toplumlar birbirleriyle korkutuluyor. Bir başkalaşım çağından gelen ses: “Aman ha, onu biliyorsun; bir vahşidir! Yanaşma ona.”






“Dünya barışı adına örgütlenelim o halde!” denecektir.






Sorarım; komşunuzla kaynaşmamış olduktan sonra; dünya barışı adına örgütlenme ‘Öteki’ tehlikesi karşısında bir ‘seçenek’ olarak karşımıza çıkacaksa, bu ne vahim bir örgütlenme olacaktır. Ama ya sonra? Evrensel kültür hepimizi birleştirecek işte. Evrensel kültür?






Her şeyin içini boşalttıktan sonra bir tılsımlı sözcüktür beklediğimiz; O pek lekesiz, pek manidar, içi boşaltılamayacak sözcük.






Getirin onu bana ki; Sende Ben, Bende Sen olayım.






2






“Gerçekte de, “Küreselleşme” ile “Yerelleşme” arasında yakın bir akrabalık, karşılıklı bir koşullama ve teşvik görünüyor. Küresel finans, ticaret ve enformasyon endüstirisi, kendi amaçlarını kovalama doğrultusunda gereken sınırsız özgürlük ve hareket serbestîleri için dünya sahnesinin siyasal parçalanmasına muhtaçtır. Yani, bunların çıkarları “zayıf” devletlerden yanadır: evet, hala ‘devlet’ olan ‘zayıf’ devletler. Böyle devletler kolaylıkla işlerin yürütülmesi için gereken minimum düzeni sağlayan fakat küresel şirketlerin özgürlükleri için etkin bir fren olmaktan uzak, (faydalı) yerel karakollara indirgenebilir.” ( Zygmunt Bauman, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, Ayrıntı yayınları, İstanbul 2000, s. 91-92)






Anlaşılabiliyor mu? Demek ki Irak 15 parçaya bölünebilir ya da 15 parçanın bir devlet görünümünde zuhur etmesiyle ‘yeniden yapılandırılır’. Irak’taki ‘diktatör el’ devrilir; ama bütün diktatörlük döneminde yapılanlardan daha büyük katliamlar bir iki seneye sığdırılır. Olsun, özgürlük ve demokrasi adına yapılıyordur ya! Bauman bunları göremiyor mudur yoksa?






Bir de tabi şu ‘Çakma’ Osmanlı modeli gündemdeyken Bauman’ın söylemleri ‘falso’ değil midir?






Belki de Türkiye daha da büyüyecektir (bu büyüme ne de iştah kabartır). Ama şu anlaşılmıyor: artık Türkiye diye bir şey (belki ismi hariç) kalmayacaktır ortada! Dönüştüğü şey ne olacaktır peki?






Devletleri zayıflatmak için birliklere sokarsınız ve sonra bu birlikleri zayıflatmak için de daha evrensel bir mekanizmanın içine dâhil edersiniz; alın size ‘bin devletli dünya’. Bütün devletler eyaletlere dönüştürülürler; özgürlük adına küresel güçlerin arka bahçesi olmaya mahkûmdurlar. Sartre’nin “özgürlüğe mahkûmuz” cümlesinin evcilleştirilmiş halidir bu. “Böyle özgürlük olmaz olsun” diyemezsiniz; etiketler sizi bekler.






Kaçınılmaz son mudur bu? Elbette değildir. Her şeyin planlandığı gibi gitmediğini gösteren tarihi vakalarımız var: Hiksoslar Aşağı Mısırı yerle bir ettiler, Roma barbarlarca ele geçirildi vs.






Ve ‘çağdaş’ dünya terörü de besleyiverdi. İşte, yenidünyanın yeni belası terör olacaktır. Şiddet her biçimiyle damgalanacaktır da. Ama şiddeti damgalayanların ellerinden hala kan damlıyorsa onlara aldanmamalıdır. Fakat temkinliliği elden bırakmayarak, vicdanlarımızın örtülmesine tamamıyla müsaade etmemek için İsa’nın söylediklerini de hatırlamalıyız; “Tökezlerden dolayı vay dünyanın başına! Zira Tökezlerin gelmesi gerekir; fakat vay o adama ki, tökez onun vasıtasıyla gelir!” (Matta, Bap 18/7)






“Terör devrim için vazgeçilmez bir silahtır!” diyen Carlos Marighella’nın söylemleri solculara cazip gelebilir. Yine de terör pür şiddettir. Sonuç anlamında, şiddetin karşısında olduğunu dile getirenlerce, bir düzenin temsilciliği iddia edilip durulurken, absürttür!






Bize nasıl kast ediliyorsa( eğer bu biz, kendi içerisinde ötekine tolerans üzerine, temel haklardan kurulu bir biz ise), biz de -bize kast edenlerin dünyasında yaşayanlara değil- bizzat bize kast edenlere, aynı cevabı verme hakkını daima elimizde bulundururuz. Kast edenleri yakalayamamışsak, onlara benzettiklerimiz üzerinden intikam alamayız.






Bunları tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor zira İdeoloji fanatikleri şunu hep unutuyor; insanoğlu bir sayı değerinden ibaret değildir.

3 yorum:

Enis Diker dedi ki...

Evrensel kültür, liberalizm, demokrasi söylemlerinin bir yumağı milliyetçilik fikrini epeyi aşındırdı zihinlerde.

Sınırlar kaltktıda bizim mi haberimiz yok ya da devletler artık birbinin kaynağına, toprağına göz mü dikmiyor? Dünyada barışın hakim olduğu herkesin hakkına razı olduğu bir düzen mi oluştu.

Miliyetçiliğin dayanakları ortak dil, tarih, kültür sorgulanıp kötülenirken yazdığınız gibi peki bu işin sonu ne olur diyen yok pek
Milliyetçiliğe ne kadar ihtiyacımız var dayanakları ne olmalı soruları bizim boyumuzdan büyük sorular. Ama gelecekte bu topraklarda yaşayan insanların hayatlarını kazanma çabasında kendi kaynaklarını başkalarının elinde görme ihtimalinide hesaba katmak lazım, günlük siyasi çekişmeler içersinde

feelozof dedi ki...

bir kitap ismi de ben eklemek istiyorum; zygmunt baumandan 'parçalanmış hayat', ismi bile yeterince şey anlatıyor...

Kali Rind dedi ki...

evet, o da okuduklarım arasına girivermiş ve hiç çıkamamıştı zaaten.