Sosyalizmin Halleri


Sosyalizm elbette tüm mevcut devletlerin ortadan kaldırılması için çalışmaktadır, ancak orada burada, en uç terörizme başvurarak, kısa zaman dilimleri için varlığını korumayı umabilir. Bu yüzden sosyalizm, gizlice bir terör yöntemi olmaya hazırlanmaktadır. Bu yüzden onların anlayışını tamamen gasp etmek ve oynayacakları kötü oyun için onlarda iyi bir vicdan yaratmak üzere, ‘adalet’ sözcüğünü tıpkı bir çivi gibi-yarı eğitimli kişilerin kafalarına çakmaktadır. (Friedrich Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca, s 299-300 Say Yayınları, 1.Baskı İstanbul 2003)

‘Ya sosyalizm ya barbarlık’ sloganını düstur edinmiş Marksistler için kırılgan bir başlık seçmiş olduğuma şüphe yok. Üstelik yazıya Friedrich Nietzsche’nin sosyalistler için talihsiz bir değerlendirmesiyle başlamam, işleri daha iyiye de götürmüyor. Fakat bir ara gözüme ilişen bir makaleden yola çıkarak, bahsettiğim sloganın, başlı başına bir barbarlığı baş tacı etme olasılığını gündeme getirecek kadar önemli bir ayrıntıya dönüşebileceğini söylemeliyim.

İşler iyi gitmiyor şüphesiz. Ara çağın neresindeyiz bilinmez. Fakat işleri düzeltme ümidini de çıkmaz sokaklarda kıstırmaya çalışıyoruz. Ya bu…ya şu…yoksa iğfal ederiz seni.

Yazılarımda-birileri için çoktan kabak tadı veren- otomatlara kafayı takmış olmamın sebepleri her daim yine filiz veriyor işte. Ben de kendi kendini tekrarlayan bir yazara dönüşme ihtimaline gülümseyerek bakmaya devam ediyorum inatla.

Ama kalbimin derinliklerine bir acı da saplanıveriyor; Popüler yazıları gördükçe, ümitsizliğin cilvelenişini de görüyorum. Kati sınırları olan ve tek yönlü bakış açıları putlaştıran bütün yazıların bir reytingi ve albenisi var (zaman zaman kışkırtıcılık da gerekli ama neden her zaman?). İtidal ise sinikliğe benzetilip, sessizce görmezden geliniyor. İnsanoğlu uçları seviyor. Yalnız onlar için kavga edip, onlar için ölebiliyor. İtidalli yol da her zaman nasibini alıyor; oportünist misin sen? Liboş bu! Daha kötüsü; ideolojisi sönük tanımlamalar oldukça detaycı ve muktedir ideolojilere bile yakıştırılabiliyor ve insanlar cephelere dâhil ettiriliyor: Pis Faşist-sanırım burada en zor durumda olanlar bu nitelemeye tabi olanlar zira milliyetçilikleri açıkça ırkçılık olarak görülüyor, en nihayetinde de faşizme itiliyorlar, itenler ise bunu kendilerinin asla yapmadıklarını dillendiriyor itinayla-, Sonra bir başka yafta; Komünist!-hatta komünist kelimesini, onu olumsuz olarak algılayabilecekler için bile burada kullanmış olmam başlı başına bir rahatsızlık yaratıyor- Vs.

Modernizm, kapitalizm ve faşizm tenkitleriyle hemhal olmuş, buna rağmen modern/postmodern emareleri fazlasıyla üzerinde taşımış biri olarak, sosyalizmin kendine dönük bakış açısındaki yavanlığını ve yüzeyselliği görünce, onun bu derece eleştirilere kulak tıkayan ve ket vurucu savunma sistemi karşısında, belki de faşizme yüklediği bütün anlamları ve kullandığı teknikleri itibarıyla barbarlığın kendisini bünyesinde taşımaya ne kadar yatkın olduğunu göstermem gerekliydi (sonuçta o da modernizmin çocuğudur). Sırf bunu ifşa etmiş olmam bile, çoğu sosyalistin(komünistleri saymıyorum bile), ya da sosyalizme sıcak bakan insanların, yazının geri kalanını takip etme konusunda büyük bir isteksizlikle baş başa kalmış olmalarına sebep olacağının farkındayım. Ama duyarlılığın azınlığına yazmaktan vazgeçmeyeceğimi de vurgulamalıyım. Özellikle sosyalizme yakın bir kulvarda, belki de ihtiyacımız olan şey tam da bu.

Friedrich Nietzsche, şüphesiz yankılarını bugün dahi rahatlıkla işittiğimiz felsefesiyle, gözden kaçırılamayacak kadar göz önündedir. Ama Marksistler için, söyledikleriyle gözlerden ırak tutulması gereken bir kâbus ihtimalidir o. Fakat sosyalizm çocuğunun en kritik anında vurguladıkları ve daha sonra meydana gelen gelişmeler, onun söylediklerine kulak tıkamamızı trajik hale getirir. Elbette, ne dediğiyse doğru demiş değildir. Ancak, onun dilinden, Marksistler için sinir bozucu bir gerçeklik açığa çıkmıştır işte. Bu gerçeklik, Marksistlerin gözünde, hasıraltı edilmesi gereken bir pislik gibi duruyor olabilir. Ama söylenenlerin korkunçluğu, söylemin basit bir iftiraya dayanmama ihtimalinden kaynaklanır. Nietzsche Marksistler için bu noktada tehlikeye de dönüşür; Nazi Almanya’sının teorisyeni olarak ortaya sürülmesinin sebebi Hitler’in kendisine olan hayranlığından daha fazla buralara dayanır.

Beni burada oldukça meşgul eden şey ise sosyalizmin araçları ve Nietzsche’nin bu araçlar konusundaki isabetli bakış açısıdır. Bu bakış açısını salt kehanete bağlayamayacağımıza göre, o zamanlar serpilmeye başlayan sosyalist hareketin niteliği ve yapısı üzerinde filozofun derin bir gözlem yapmış olduğu ortaya çıkar. Filozof saf kâhin-tamam filozofta bir parça kehaneti kabul edebiliriz- olmadığına ve söylenenler ile yapılanlar arasındaki uyum da ortada olduğuna göre, sosyalizm, ona verdiği donelerle, tam da Nietzsche’nin eleştirdiği araçları sahiplenerek yola koyulmuş olsa gerek. Zaten Nietzsche, tarihsel deneyimler üzerinden duyularını keskinleştirdiğini söyler durur yazılarında: “İnsanlığın zayıf düştüğü bir zamanda, bir devrimin kesinlikle bir enerji kaynağı olabileceğini, ama asla bir düzenleyici, mimar, sanatçı, insan doğasının kusursuzlaştırıcısı olamayacağını tarihsel deneyimlerden biliyoruz” der mesela (aynı eser s 292). Onun için de geleceğin filozofu, zaten bir tarihçi, bir arkeolog niteliğine sahip olacaktır.

Tam da burada sosyalistlerin tarihle olan ilgi biçimi açığa çıkar. Marksizm yeni bir yol önerir; artık dünya bambaşkadır ve tarihsel tecrübeler yepyeni olan bir olgu karşısında, mevcut halleriyle Marksistlere yol gösterecek değildir. Devrim, pek ala bir düzenleyici olabilir. Onu tetiklemek için de yıkıcı güçleri mümkün olduğunca harekete geçirmek gereklidir. En dibin içindeyken kaygıya gerek yoktur. Devrim gelecekse, her türlü aşırılığın sonucunda gelecektir ve bu bakımdan, ‘kargaşa’ olarak görülen her türlü eylem, yakın devrimin işareti de sayılmalıdır ( Bütün bu söylenenler kişinin iç dünyası üzerinden söylenseydi her şey bambaşka olabilirdi ama kastedilenler en dışsal koşullardır). Bu Mesihçi bakış açısı (ki bu bakış açısı sadece dindarlıkta makul görülebilir. Ama sorulabilir; bilhassa Marksizm bir anlamda ters yüz edilmiş dindarlık değil midir?) kötülüklerin-geçici- zorunluluğunu kabul ettirir. Terör bu yüzden, meşruiyet zeminini bulmuş gibidir. Zaten başka çıkış yolu var mıdır? Ne yapılıyorsa insanların daha iyi, daha güzel bir dünyada yaşaması için yapılmıyor mudur? Ya sosyalizm, ya barbarlıktır! (Bunlar, SSCB’nin cürümlerine hiç bakılmadan ya da Kamboçya’nın Marksist Pol Pot’unun halkın üçte birini katlederek Hitler’e rahmet okutmak için yarıştığı zamanlar yaşandıktan sonra nasıl gönül rahatlığıyla söylenebiliyorsa!)

Savaşların kaçınılmazlığı şimdilik bir vaka, ama insanlığın kendi bilincini içten değiştirmeden, bütün enerjisini dıştan değiştirmeye yöneltmesi de savaşların yol açtığı acıları giderecek merhem değildir. Sosyalist yanılgının temel niteliği bu konudaki kaypaklığıdır. Oysa hiçbir şey -içsel olarak olmadıkça- devrimle değişmeyecektir (Rusya’daki komünist devrim bunun – yeniden-teyididir). Her şey-içsel olarak- değiştiğinde devrim, kapıyı kırarak değil, bizi selamlayarak belki de –sessizce- içimize, yüreğimize gelecektir:

“Sosyalistler günümüz insanlığı arasındaki mülkiyet dağılımının sayısız adaletsizlik ve şiddet eğiliminin bir sonucu olduğunu kanıtlarken ve böylesine adaletsiz bir temele dayalı bir şey karşısındaki her türlü yükümlülüğü in summa(tümüyle)reddederken yalnızca yalıtılmış tek bir şeyi görmektedirler…

Adaletsiz duygular, mülkiyet sahibi olmayanların ruhlarında da yerleşiktir; onlar hiç de mülk sahiplerinden daha iyi değillerdir ve hiçbir ahlaki ayrıcalıkları yoktur, çünkü bir noktada, onların ataları da mülk sahipleriydi.

Gerekli olan mülkiyetin, zor yoluyla yeniden bölüştürülmesi değil, bunun yerine duyarlılığın aşamalı dönüşümüdür; adalet anlayışı herkeste daha büyümeli, şiddet içgüdüsü ise daha zayıflamalıdır.”
(aynı eser s 287)

İnsanlığı-hiç görülmemiş- bahara sevk etmek isteyenlerin de ellerinde silah vardır oysa ve bu, sırf kendi ideolojilerinin iktidarıyla kurtuluşa erişilebileceğini savunanların silahıdır, otomatın silahıdır;

“Şiddet ve terörizmi ilke olarak asla reddetmeksizin, kitlelerin doğrudan katılışını sağlayabilecek ve bu katılışı teminat altına alabilecek şiddet biçimlerinin hazırlanması için çalışılmasını istedik…” (V.İ.Lenin, Örgütlenme kitabında, devrimci maceracılık adlı makale, Kaynak yayınları 3. Basım İstanbul 1996, s 52)

Benim tarafından yapıldığında meşrulaşan, ama senin tarafından yapıldığında yozlaşan terörizme hoş geldiniz! Yukarıdaki cümlenin yer aldığı bu makale sosyalist psikolojiyi ortaya sermesi bakımından da bu hal ile ilgili temel metinlerden biri olarak görülebilir; Lenin burada, bireysel terör eylemlerini savunmayı pek seven sosyalist yoldaşlarının kulağını çeker. Sosyalistler arasındaki terör düşkünlüğünü bir ölçüye kadar o da anlar ama metotlarındaki yersizliği gözler önüne sermekten de geri durmaz. En sonunda da yukarıdaki cümleyle işi bitirir.

Sosyalistlerin güya şiddete bu kadar karşı oldukları, feminist hareketlerle bir bağ kurmak için çırpındıkları eylemleri, sosyalizmin temel niteliği ile katastrof yapmıştır. “Gelecekte bir gün, savaşsız, çatışmasız, kardeşlik içerisinde yaşayacağız” derken şimdindin imkânsızlığı ile silaha sarılmanın meşruluğuna vurgu yapmak, o çok sevilen oportünizmi bayraklaştırıp dalgalandırmak değil midir? (sormak gerekir; devlet şiddeti içselleştirmiş yönüyle bir samimiyeti de temsil eder ama ya sosyalizm?) Birçok sosyalist tarafından savaşa bulanmış olarak görülen İslam dini, bu konuda en samimi yaklaşımı ortaya koyar oysa; savaş, insanoğlunun yazgısıdır; Müslüman tarafından içselleştirilmelidir; insan, içindeki şiddeti bastırmadan, görebilmelidir. O yüzden, İslam, bir kılıç dini olarak damgayı yiye dursun; ahlaki bir savaşın kıstaslarını getiren -ilk örnek- sistematik olarak, savaşa rağmen yozlaşmamanın kriterlerini insan ahlakına nakşetmiştir. Hıristiyanlığa bir bakın! O, bugünkü haliyle, en barışçıl müjdeyi getirmiştir. İncil bir hoşgörü ve barış iklimini müjdeler ama onun inanlıları en vahşi savaşların müsebbipleri olmuşlar, sömürgeciliği sistemleştirmişlerdir. Zira insan, kendi doğasını yadsıyarak, görünür olanı görmezden gelmekten başka neyi başaracaktır?Ama içten bir dönüşüm kimin umurunda! “Özgürlük, hemen şimdi, dışarıdan, bir siyaset kılığında istenmelidir” deniyor; Cehaletle pazarlık da edilebilir bu yüzden.

Parlamenter rejimlerde de sosyalist talepler, köklerinden kopmuyor. Parti halkı inandırmak için en bayağı yolları deniyor, sonuçta rakipleri de bu yolları denememiş midir? Mertçe bir çarpışmanın ardında, bir durumu, kuvvetin, güç gösterisinin gücüyle çözmek fikri yatıyor. Üstelik savunma da değil bu; direkt saldırı. “Çok küçük bir kitleyle, çok büyük bir topluluğun ajite edilmesi için zorunluluktur” bütün bunlar deniyor. Peki, toplum neyin uğuruna ajite ediliyor? Dökülen kanlar, hangi değerler uğurunadır? “Adalet!” “Molotoflu bir saldırıda insanların hayatlarını kaybetmesi, devlet gücüyle katliamlara girişilmiş olması karşısında bir tepkidir” deniyor. Hiç sanmam. Çoğu zaman, bir yerde terörist eylemlerde bulunanlar, bir başka yerde çekilen acıların büyümüş hali değil, kanırtılmış ve büyütülmüş, ajitasyon malzemesi haline getirilmiş-bir grubun ya da bir ideolojinin tekelindeki- tepkilerdir. Doğal tepkiler, milyonları ansızın sokağa dökecek, doğal kıvılcımların ürünüdürler ama -genelde-sosyalist liderler; yerli ya da yersiz, orada burada topluluğu alevlendirmek için ‘kıvılcım’ tutmaya meraklı ajitatörler olmayı seçerler. Bunları Lenin’in kitaplarından ve hayatından öğreniyoruz. Ve karşılarında bu tür kıvılcımların –başarısız devrim girişimlerinden sonra-en sonunda bir ateşe dönüştüğü o mübarek 1917 yılı var. Lev Troçki 1911’de şöyle diyordu:

“Sınıf düşmanlarımız, bizim terörizmimizden yakınmayı alışkanlık haline getirdiler. Bununla neyi kastettikleri pek açık değil. Onlar proletaryanın, sınıf düşmanlarının çıkarlarına karşı yöneltilmiş olan tüm etkinliklerini terörizm olarak yaftalamak istiyorlar. Onların gözünde grev, terörizmin başlıca yöntemidir. Bir grev tehdidi, grev gözcülerinin örgütlenmesi, köle çalıştırıcısı patrona karşı ekonomik boykot, kendi saflarımızdan çıkan bir haine karşı ahlâki boykot; bunların tümünü ve daha birçok şeyi, terörizm olarak adlandırıyorlar. Eğer terörizm, bu şekilde düşmanda korku uyandıran veya ona zarar veren her türlü eylem olarak anlaşılırsa, doğal olarak tüm sınıf mücadelesi terörizmden başka bir şey değildir. Ve geriye kalan tek sorun, yasalarıyla, polisiyle ve ordusuyla burjuvazinin tüm devlet aygıtı kapitalist terör aygıtından başka bir şey değilken, burjuva politikacıların proletarya terörizmine yönelik ahlâki öfkelerini kusma hakları olup olmadığıdır!” (Lev Troçki’nin Marksistler Bireysel Terörizme Neden Karşıdırlar adlı makalesi. Troçki bu makaleyi Der Kampf’ın editörü Friedrich Adler’in isteği üzerine, Avusturya işçi sınıfı içinde yaygınlaşan terörist ruh haline yanıt olarak 1911 Kasımında kaleme almıştır.)

Gel gelelim ki, bütün devlet aygıtı Sovyetlere geçtiğinde bu kez aynı söylemi devam ettirip, benzer soruları sormak mümkün olmuyordu. Troçki de Sovyetlerden kovulmuş, en sonunda da öldürülmüştü; attığı taş ona geri dönmüştü. Ama iyimser şeyler de söylemişti:

“Bir patronun öldürülmesi, bir fabrikanın ateşe verilme teşebbüsü, birinin ölümle tehdidi, bir hükümet bakanına karşı silahlı suikast teşebbüsü; tüm bunlar kelimenin tam ve gerçek anlamı ile terörist eylemlerdir. Ancak, uluslararası Sosyal Demokrasinin gerçek doğasına ilişkin bir fikre sahip olan herkes bilmelidir ki, o, bu tip eylemlerin tümüne her zaman uzlaşmaz biçimde karşıdır.” (aynı eser)

Yine de bunları söyleme gereği barizdi: , Avusturya işçi sınıfı içinde yaygınlaşan terörist ruh hali.

Dünyanın dört bir tarafında sosyalistler o yıkmak istedikleri devletleri ele geçirdiler ve neden tek bir tanesinin aklına devleti mevcut anlamıyla alaşağı etmek gelmedi? Tabi hazır cevap; şartlar uygun değildi. Peki, neden hemen hepsinde, o çok özledikleri çiçek toplumu düşlerine rağmen ordular hazırda bekledi? Cevap: Devrimi korumak için. Neden ele geçirdikleri aygıtla,-o çok yadırgadıkları- aynı işkenceler ve baskılar zuhur etti? Yine aynı cevap. Bence sosyalistler uyanmalı, kendilerini baştan aşağıya sorgulamalıdırlar. İstedikleri nedir? Devrim iktidar güçlerinin değişen yüzleri, bu sefer yeni maskelerin takılması, polise milis gücü, devlete ploreterya diktatörlüğü ya da ‘halkların kardeşliği’, askere devrim işçileri denmesi midir?

Bütün bunlar ikiyüzlülüğün doruğudur. Bir iktidar oyunu sadece el değiştirmektedir. Üstelik bu çeşit utanılası yöntemlerle. Muktedir olamayan iktidar olmak istediğinde şiddete meyilli olur. Ama onun özünde asla muktedir olamayacağı gerçeği varsa, bu şiddet bir keşmekeşten başka bir şey yaratmaz; devlete dönüşse bile.

Bugün devletler bu durumdadırlar. Ama onlar üzerinde muktedir olmak isteyenlerin de durumları farklı değildir. Devletler muktedir değildir; bu yüzden bir devlet vahşeti vardır. Halkları ideolojileri adına ortaya sürenler de muktedir olamamaktadırlar; bu yüzden bir ideolojiler vahşeti vardır. Muktedir olan ise şirketlerdir ama onların da iktidarları insan doğasına aykırı bir sömürü biçimini barındırdığından ruh kıyıcıdır. Görünürdeki düzenleri, içsel bir düzensizliğin alametidir. Bu yüzden böyle iktidarlar, ele geçirdikleri ruhlara, bir futbolcunun, birçok ülkede binlerce insanın aylık maaşına tekabül eden bir aylık maaşını sorgulatmazlar. Trajik bir biçimde onları, sermayelerini çalan bu tür oyunlara müptela ederler.

Peki, çözüm nedir? Ya sosyalizm ya barbarlık mıdır? Düalitenin yaşatılması mıdır? Belki de çıkış’ın birçok yolu var ama biz onu hep dışarıda arıyoruz. Bir sevgi örgütlenmesini dışlıyoruz. Üzerinde kanımızca yaftalarını gördüğümüz insanlarla savaşıp duruyoruz yaftalar yerine. Sonra da alkış bekliyoruz. Oysa her hareketin içinde, bu yaftayı yeme ihtimalini de göze alarak, her şeye rağmen sevgi iklimini getirebilecek şahsiyetlere ihtiyacımız var. Devrim işte böyle başlayacaktır. Musa, firavunun sarayına bu yüzden girmiştir.

Marksist bir örgütte gönüldeşimin olması dehşet verici değildir. Faşist denilen bir yapılanmada gönüldeşimin olması dehşet verici değildir. Hatta benim -şiddeti barındıran-bir oluşumun içerisinde bulunmam da dehşet verici olmayabilir; ta ki o örgütün içinde, -kesinlikle o örgüt adına değil, insanın güzel yanını gösterme adına-sevgi paratonerine dönüşebileyim. Ama şiddetin yok etmekteki ısrarı karşısında, ona kapılıp, benim sevgimi de yok etmek üzere olan oluşumlardan, yara almadan kurtulmam da gereklidir. Bu yüzden vakti zamanı geldiğinde, sevgi o yerde hükümdar olmak bir kenara, o yer sizin içinizdeki sevgiyi de yok etmeye başlıyorsa, oradan uzaklaşmak sizin için iyi bir tercih olarak görünmektedir.

Çözüm “ya o ya bu” demekte değildir. Çözüm, “o da olabilir/olmayabilir bu da, ama belki de burada daha iyisi vardır” demektedir. İşte o zaman İnsanın çözümü olacaktır, ideolojinin değil!

Hiç yorum yok: