İşaretler


“Geçmişinize dair bütün somut dayanakların kaybolduğunu varsayalım. İşte o zaman hayallerinizi ve geçmişinizi yan yana koyun ve söyleyin; hangisi gerçekten yaşandı? Artık anlamalısınız; ya ikisinin de gerçekliğini reddetmeli, ya da ikisini de yaşanmış olarak kabul etmelidir.”

Bu sözü, hikâyemi anlatmaya yüreklenmem için söyledi bana. Şüphesiz, başkalarının ağzından da işitmişti başımdan geçenleri. Daha önce hakkında hiçbir şey duymadım ama bana anlattığı kadarıyla, insanların başından geçmiş tuhaf hikâyeleri zevkle dinlemesinin ötesinde, onun, iyi bir hikâye koleksiyoncusu olduğunu artık öğrenmiş bulunuyorum. Sözüm ona, garip hikâyelerinden birkaçını bana da anlattı. Hatta içlerinde, bizzat kendi başından geçen bir olay bile vardı

Böyle bir adamın beni bulmasına şaşmamalı. Zaten insanların bu garip hikâyem yüzünden şöhretimi arttırdıkları bilinen bir gerçek. Öyleyse kötü şöhretimin ona kadar uzanmasına da şaşmamak gerek.

Az sonra size anlatacağım olayı, yılmaz bir hikâye koleksiyoncusu olan Kali Rind’in ısrarına bağlayın. O olmasaydı, başıma gelen bu hadiseyi tatlı bir dille yeniden anlatmam, benim için hiç de çekici olmazdı. Bana deliliğin gömleğini giydirmeye ramak kalmış -gerçeğin ta kendisi olan-bu hikâyeyi, şimdi, onun çabasıyladır ki, mutlu bir anı anlatırmış gibi anlatabilirim.

Evet, birçok kişi beni delilikle itham ediyor. Yine de, en azından fiziğin kat ettiği yol beni teskin ediyor; artık uzayın da zamanın da bir sezgi biçimi olduğunu, bunların büyüklük, küçüklük kavramları gibi bilinçten ayrılamayacağını söyleyebiliyor fizik.

İzafiyet teorisinden örnekler verip canınızı daha fazla sıkacak değilim. Hemen başımdan geçenleri anlatıyorum:

Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan geceydi. O zamanlar Bebek’te, boğaz manzaralı bir benzin istasyonunda, gececi tuvalet bekçisi olarak çalışıyordum. Saat gece 12’de işi devralmıştım ama yoğun bir uyku hali bakışlarımı, daha işi devraldığım ilk dakikalarda mayıştırmaya başlamıştı. Böyle bir uyku isteğiyle daha önce çalışırken hiç karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Üstelik o gün, işe gelmeden evvel, uykumu iyi de almıştım. Açıkçası, bu durumumu hoş gösterecek hiçbir bahanem yoktu.

Bu arada, tuvalet bekçiliği yaptığıma bakmayın. Oldukça entelektüel ilgilerim vardır; önümdeki masanın üzerinde, helâdan gelenlere verilen kolonya ve peçetenin haricinde, bir yığın şiir taslağı ve özellikle Schopenhauer’un aforizmaları eksik olmazdı. Benim için tuvalet bekçiliği, boş zamanı değerli kullanıp, aynı zamanda para kazanmanın en güzel yollarından biriydi.

Neyse, bu küçük açıklama bir kenarda dursun. Asıl olayımıza dönelim:
Uyuklama moduna girmemin bariz emareleri ile karşı karşıyaydım artık. Bu işin kaçarı yoktu; uyuyacaktım.

Tam gözlerimi kapatmıştım ki, o sesi duydum: “Kalk!” diyordu. “Kalk da bak, rabbin izzeti ne büyüktür!” Korkmuştum. Uyandım. Önümdeki duvara baktım. Arkamı döndüm. Ayağa kalkıp tuvaleti yokladım; hiç kimse yoktu. Ama sesin bizzat tuvaletin içinde yankılandığına emindim. Sonra dış kapıya uzandım, gecenin ışıkları altında dalgalanan boğazın gemileri sürükleyişine bakarken bir sigara yakmak geldi içimden. Çakmağımı çıkardım. Tam sigarayı yakacakken kendimi gökyüzünde asılı buldum. Sanki çakmağın ateşi, bir roketi havaya fırlatan mekanizmanın açılışıydı. Bu bir rüya- ya da düpedüz- kâbus olabilirdi. Kesinlikle başka bir şey olamazdı. Kendime çimdik atmalı, bir an önce uyanmalıydım. Panik içinde kolumu aradım; Yoktu! Bacağım(?); o da yoktu. Ne göğüsüm, ne kulağım, ne başım, hatta gözlerim bile yoktu. Beden değildim. Ama her şeyi görüyordum. Sonra o ses duyuldu; “gel” dedi. Ve yapacak hiçbir şeyi olmayan bir mazlum gibi sesin işaret etmek istediğinden emin olduğum bir yönü getirdim ayağımın altına. Sonra, ses yeniden duyuldu;

“Her işin bir hikmeti var

Görsün diye gözler ve duysun diye kulaklar

İşaretleri takib eden her kula bir lütuf akar.

Gel de gör;

Hayalinin gerçek olması için bir çiçeği koparıp koklamalısın kendinden emin bir biçimde

Seyahat etmelisin rabbinin emriyle ve olacakları göğüslenebilecek bir yiğitlik de

olmalı var oluşunda; er kişi olmalısın işaretlerin yolunda.

Gel, gel de gör; bir çiçeğin bir anahtar oluşunu

Deniz fenerindeki ışığın emilişini aç ruhlarca

Martılarda huzuru gören 3 çift gözü

Duy, şıngırtısı aşka çaldırılan kadehleri, aşka vurgunlarca.”

Sonra –olmayan- gözlerimin önünde bir manzara peyda oldu; sarıklı ve aksakallı bir adam Allah’ın iznine sığınıp, kahverengi bir kâğıda mürekkep damlatıyordu. Bir zaman sonra bu işi bitirdi. Ellerini semaya kaldırdı: “Gördüklerimi” dedi, “senin izninle bağladım. Sen dilediğine, dilediğince bu bağı elbette bir gün açarsın Rabbim” diyordu. Yazdıklarına baktım. Eski Türkçeydi lakin okuyabiliyordum. Günümüz diliyle geçecek olursam şöyle yazıyordu:

“Ben hikmetimi ve Allah’ın bana verdiği kerametimi, tam 300 yıl sonra, Yenikapı’nın surlarının önünde yetişecek olan çiçeği, Cuma gece yarısı koparıp koklayana, yanında, Allah’ın izniyle, onun yoluna koyulabilmeme vesile olan üç hale; eminliğe, ona rızaya ve yiğitliğe ve onunla ortaya çıkan huzura, sonra ışığın güzelliğini bir anda görebilen bu üç vasıftan herhangi birine sahip olan üç şahsa, aşksızlığın derdi ile kendinden geçen üç kederli başa ve bir mana dileğine o dilek gerçekleşmiş gibi boyun eğene ve dileğin sahibiyle, o dilekte yürüyenlere bağlıyorum Allah’ın emriyle.”

Bunları duyar duymaz içimden dedim ki; asla gerçekleşmeyecek bir keramet bu. Ama bir anda manzara yeniden değişiverdi.

İşte Yenikapı yolu karşımdaydı. Bir otomobil aniden yolun kenarında durmuş, şoförü, yolun kenarında, belediye işçilerince dikilmiş beyaz çiçeklerden birini dalından koparıp koklamıştı bile. Hızla mekânı yaklaştırdım olmayan gözlerime. Kanımca, bayağı bir sohbet içerisine düşmüş üç ahmaktan başkası değildi bunlar. Ezkaza, bir çiçek koparılmıştı işte. Fakat durum gittikçe garip bir hal alıyordu. Araba ilerledikçe, O sesin emrine yaklaşıyordu. Deniz fenerinin denizin üzerine çaldığı ışığa hayran bir biçimde bakabilmişler ve balıkçıların yanından geçerken çöpleri karıştıran martıların sesinden başka hiçbir sesi işitmek istememişlerdi üçü de. Bu hislerine ben de ortak ve tercüman olmuştum. Allah’ın rızklandırışının sesiydi martıların sesi. Düpedüz huzurdu bu. Sonra kendilerini Taksim’de bir bara attılar. Alkol kullanıyorlardı. “Ayyaşlar!” dedim içimden, nasıl olabilir de kerametin sahibinin kerameti bağladığı sıfatlara sahip olabilirler ki! Ama sonra fark ettim, o farkında lığın heyecanının açıklayacak bir kelime bulabileceğimi hiç sanmıyorum. Ey büyük Allah’ım, bugün bile bu durum aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor; üçlünün isimleri şöyleydi: Emin, Emrullah, Erkan.

En sonunda, bulunduğum benzin istasyonunun karşısında, biraz sağı tarafta kalan ve boğazın dibine yerleştirilmiş bankın üzerine oturdu üçü de ve aralarından Emin olan, ayağa kalktı ani bir hareketle boğaz suyuna atladı. Bacakları suya değer değmez, bütün boğaz buz kesti. Hatta grostonluk bir geminin önü, aniden, duvara toslamış bir bıçak gibi büküldü. Ardından diğer ikisi de boğaza atladılar. Buzun üstünde, sükût, hüzün ve huzurla yürüyorlardı. Onlardan başka orada yürüyen yoktu. İnsanlar hayret içerisinde kalmışlar, olan bitene akıl sır erdiremeyen ifadelerle, onlar da kaskatı kesilmiş, adeta donmuşlardı. Ama bu üçü haricinde, hiç kimse boğaza atlamak cüretinde bulunmadı. Sanki kerametin sadece onlara has olduğunu biliyor gibiydiler. Bunlar, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün altına kadar yürüdüler. Yürüyüşlerinde hiçbir şaşkınlık ifadesi eşlik etmiyordu onlara. 2 saat geçmeden geri döndüler ve boğazda yürümeden evvel oturdukları banka yaslandılar tekrar huzurla.

Ebette ki bir düşün içindeydim. Bunun gerçeğin zerresi bile olamayacağının farkındaydım. Kendi kendime telkin ediyordum; işler çığırından çıkmadan, bu olayların ucu sana dokunmadan uyanmalısın Hikmet!

Nihayet güçlükle uyandım… Terlemiştim. İçerisi kaynar kazanlarla ısıtılmış gibiydi. Hava almak için dışarı çıktım. Farkında olmaksızın, otomatik bir biçimde bir sigara yakmak için çakmağıma ve gömleğimin cebindeki sigara paketime uzandım. Tam sigarayı yakacaktım ki rüyamda gördüğüm bankın üzerinde üç kişi oturuyordu. Derhal kendimi çimdikleyip tokatladım. Hala uyanamamış mıydım(?)! Hayır, bu sefer kesinlikle bir düşün içerisinde değildim. Şu an gerçeğin ta kendisiydi. Çimdikleyebileceğim bir kolum vardı. Her şeyim, her yerim yerli yerindeydi ve üstelik çimdiklendiğim ve kendime tokadı bastığım zaman acı bile hissetmiştim.

Herhangi birileri o banka oturmuştu. Oturabilirdi. Merak işte! İçten içe kemiriliyordum. Ama yine de, birkaç dakika önce gördüğüm şeylerin gerçekle en ufak bir irtibatı olsun istemiyordum. Çıldırmaktan korkuyordum. Gerçi, bu rüyanın gerçekle irtibatı olabileceğini sanmıyordum.

Evet, en iyisi bu işi kurcalamamaktı.

Gecenin ilerlemiş bir saatiydi. Gözlerim şaşkınlığın doruklarındaydı. Tuvalete üç kişi girmişti ve bunlar maalesef onlardı! İşlerini bitirmelerini bekledim ve titrek bir halde karşılarında durup; Emin, Emrullah ve Erkan değil mi? dedim. Yüzlerini görmeliydiniz; hortlak mı görmüşlerdi? Ben bir hayalet miydim? Uçmuş ve dehşete düşmüş bakışlarıyla ismi Emin olan “evet” dedi “biziz”. Hemen atıldım: az önce boğazın buz kesmesine sebep olan kerametinizle, boğazın üzerinde yürürken, günlük bir işi gerçekleştirir gibiydiniz. Şimdi ise, sizin isminizi siz söylemeden ben bildiğim için mi dehşete düştünüz?

Allah’ım; bu nasıl bir andı? Üçü de yere çömeldi. Birinin şoktan gözleri kararmıştı, “göremiyorum” dedi. Olanlar açıklanabilir gibi değildi fakat benim için bu dehşet aşaması, burada düğümlenmemeliydi! Bu insanlar, boğazı dondurmuş ve üzerinde yürümüşlerdi. Onlar kutsanmışlardı! Ellerini öpmek istedim. Beni geri ittiler. Benden korkuyorlardı. Oysa ben çıldırmamak için zorlukla kendime mukayyet olabiliyordum. Neler oluyordu? Anlayamıyordum. Delirmiş miydim? Onlar aslında yok muydu?

Hayır, dostum… Hepsi gerçekti. Ya da hepsi ve ben dâhil külliyen bir hayaldim. Olanları öğrenince bunu söyleyebiliyorum sadece…

Boğazın buz tutması ve bu üç kişinin boğazda yürümeleri, sadece o an hayal ettikleri bir kurguymuş. Aralarından ismi Emin olan, bir zamanlar boğazın buz kestiğini hatırlatarak, "keşke şimdi 2 saatline bütün boğaz buz kesse de, sadece biz yürüsek boğazda ve ebette ve ezelde buna benzer bir hadise bir daha yaşanmasa" diyerek dalmıştı bu hayale.

Anlayabiliyor musun? Ben o hayalin gerçekleştiğini görmüştüm! Şimdi Allah’a, o anı bana unuttursun diye dua ediyorum. Çünkü artık-her ne kadar bu olayı size tatlı bir dille anlatmış olsam da- bu yükü taşıyamıyorum. O üç kişiye gelince; umarım benimle tanıştıkları o anı onlar da Allahın izniyle unutmuşlardır. Yoksa delilik, benim peşimi bırakmadığı gibi, onların da peşini bırakmayacak. Zaten Allah her şeye kadir değil mi?

O gece tam dört kişi, farklı benliklerden, hakikate bakmıştı. Onlar, kendilerinin kurduğu bir hayalden haberdar olmam karşısında afallayadursunlar, ben bizzat, onların ‘hayal’ dediği şeyi yaşayıvermiş ve onları da yaşarken görüvermiştim. Artık gördüğümün bir rüya olduğunu söyleyemezdim zira Emin, Emrullah ve Erkan rüyamdan kopup gelmemişlerdi. Evet, evet… Yoksa rüyamdan mı kopmuşlardı? Her Neyse…

1 yorum:

Aşk ve Zehir dedi ki...

Şu durumda Kali ya RED edeceksin olanları ya da KABUL!

Yahut deli sıfatı ile gezeceksin ortada ki akıllıyım diye geçinip boş gezen olmaktansa deli olup o akıllıları oynatmak sanırım daha keyifli olacaktır :-)