Ara[F] Çağ[I] ve Felsefe


‘Ara(f) Çağ(ı)’ adını verdiğim ve içerisinde bulunduğum zamanımın tasvirini şöyle yapıyorum: Monolojik bir kaosun içinden yetkin bir –alternatif-sesin ihtiyacı yükseliyor. Herkes her şeyi anlatıyor anlatmasına ama hiç kimse hiçbir şeyi dinlemek istemiyor, yine de herkes hemen her şeyi dinlemek zorunda kalıyor; neticede dinliyormuş gibi yapıyor. Zira karşısındakini dinliyormuş gibi yapmak, biraz sonra kendi anlatacaklarının dinlenilme olasılığını arttıracak bir fırsat yaratmaktır artık.

Bütün bu monolojik karmaşada şu an için en yetkin ses, paranın sesi. Sermayenin- makinenin iktidarıyla- doğrudan egemenliğidir söz konusu olan. Paranın dinlerin, imparatorlukların, milletlerin danışmanlığını yapmaktan vazgeçtiği ve bunların her birinin hükümdarlığına son verdiği çağımızda, sermayenin krallığı; farklılıkları, kendisini besleyen ve ayakta tutan kar unsuruna dönüştürebildiği için bol bol, özgürlük ve demokrasi vaad ediyor.

Kuşkusuz; artık, -neredeyse-bütün değerler yıkılıyor-ama öbür taraftan alelacele başka değerler, makine değerleri inşa ediliyor. Etrafı, yıkıntıların kalıntılarından yükselen bir toz bulutunun, bir duman kümesinin kapladığı anın belirsizliği vardır; önünüzü göremezsiniz ve bu öngörülmezlik karşısında, ‘her şey mümkün’müş gibi gelir.

Böyle bir ortamda, temelleri zayıflatılmış doğrulardan biri, gezindiğiniz felsefe patikasının hemen köşesinde ayakta durmaya çalışıyor olabilir; bu bir tehlikedir. Az sonra koca bir doğrunun toz olacak yıkıntılarının altında kalmamak ‘talih’ meselesi gibi gözükmektedir.

Bu çağa her şey denebilir, her şey yakıştırılabilir; sis perdesinin ardından, bol oksijenli bir ‘tabiat çağı’nın- ki bu hem insanın kendiyle ve hem de çevresiyle barışık yaşayabileceği bir çağdır- egemen olabileceği düşü kurulabileceği gibi, eskiye rahmet okutacak bir ‘vahşet çağı’nın kâbusu da canlanabilir gözlerimizin önünde. O yüzden, gelecek adına, bu çağdan ümitvar olmak da, korku duymak da mümkün gözükmektedir.

Ama yaşananların dehşeti, yaşanabileceklerin pembe tablolarla süslü, güzel günler olacağını fısıldamıyor. Demek ki, gelecek adına ümitvar olmak, şimdi içerisinde bulunduğumuz kötülükleri referans aldığımızdan ötürü değildir. Gelecek adına ümitvar olmak, insanın yıkıcılık potansiyelini olduğu kadar, yapıcılık potansiyelini de harekete geçirebileceğimizi bilmemizden kaynaklanır.

Dolayısıyla ‘Ara(f) Çağ(ı)’, zaten insan olma durumumuzun bizi şahsi varlığımızda gezdirdiği, içsel bir çağ olmamış mıdır her zaman?

O bugün, dışsal dünyamızın da çağına dönüşmüş olabilir, ama onu dönüştürebileceğimize dair ümit, tek tek, şahsiyetler olarak, içselliğimizde onunla her zaman mücadele etmiş ve birçok kere onun karşısında zafer kazanmış olmamızdan kaynaklanır.

Zamanımızda, her iki olasılığı(pozitif ve negatif olasılığı) dillendirip, ‘her şey olacağına varsın’ düsturuyla düşüncelerini yoğuranlar, belirsizlikten aldıkları güçle felsefenin duayenleri olarak alkışlanıyorlar. Oysa arkalarına sığındıkları belirsizlik, metafiziğin belirsizliğinden hayli hayli uzaklaştığı gibi, çoğunlukla başıboşluğun sözcülüğünü yapmaktadır.

“İnsan yoktur, durum vardır ve durumlar değişkendir” vargısı, çağın ruhunu yansıtan filozofların ağzından düşmez.

Bu vargı nedense spekülasyonları bağrına basmış ve değerlerin sayılar tarafından yenilip yutulduğu borsayı aklıma getirip durur. Ekonomik verilerin ve değerlendirmelerin, dini ritüellerden daha fazla rağbet gördüğü çağımızda, insanı ekonominin çokça sevdiği kelimelerden biri olan “durum” ile izah etme çabası, tamamıyla rastlantısal olabilir mi?

Tüm varlığımız, bir takım durumların üzerimizde parlayıp sönmesinden mi oluşmaktadır? İnsan, evrenin bir nevi deney tüpü müdür? İlkeler, doğrular, yanlışlar, iyilik, kötülük, hakikat, her biri de kendi üzerimizde etkin olan şeylerin sonuçları mıdır? Kendimiz haricinde her şey tarafından kontrol edilmemiz doğal ve mubah olan mıdır? Zaten kendimiz olmadığı için, varlığımız sadece yansıtmacı bir varlık mıdır?

Bu soruların hepsini kabul edelim, hepsine evet diyelim. Ne değişecek? İyiliğin ne olduğunu minimum olarak deneyimleyebilmiş insan varlığı karşısında, bütün bu ‘durum’lar, şu biricik durum; insanın bir başka insan ile ‘sevgi’ denen ilişki biçimiyle yaklaşması durumunu, ‘ilke durum’ olarak seçmemize engel olamayacaktır. Bütün ayrışmalara rağmen, insan, bu ilke durumla, yaşamını – o çok kaçtığı-acıların iktidarından çekip, acıyı anlamın kucağında sallayacağını öğrendi artık. Çünkü o, bir kez denenmiş , insana en iyi gelenin o olduğu bu denemeyle anlaşılmış, hiçbir şey gerçekte onun üzerine çıkamamış, her şey onun yokluğunda silikleşmiş,donuklaşmış ve hatta gaddarlaşmış.

İnsanın ortak algısından kelimelere, çeşit çeşit dillere dökülmüş olan sevgi, kendisini ‘ilke durum’ olarak ispatlamıştır.

“Öyleyse dünyada neden bu kadar kötülük var?” denilecektir. Sevgiyi bir kez deneyimleyen biri, kötülüğün kaynağında, onsuzluk olduğunu bilir. Ama bu kadar aranıp durulan şeyden hala neden yoksunuz?

Eğer otomatların işleyişine kendimizi kaptırdıysak, bir otomat gibi hareket etmeye başlarız. Alışkanlık zihnimizde ve yüreğimizde yağ bağlar. Kendi derinimize inebileceğimiz ipi kestiğimizde de, bu ip sayesinde yüreğimize ve zihnimize ulaşıp, yağlarımızı eritme imkânını da kaçırmış oluruz. İşte bu ip, sevgiyi en yoğun bir biçimde deneyimlemiş insanların kuramları, getirdikleri dinler ve felsefeleridir.

İnsanoğlu acının üzerinde yürümek istemez fakat sevgiye ulaşmak için zorlu bir yoldan da geçmek gereklidir. İşte, yol tam da burada tıkanır. Çoğu kişi, ulaşılacak olan durumun, çekilecek olan acıya değeceğini algılayamaz. Sevgi yolunu bırakır, ondan kaçar. Daha zevkli ya da kendince daha kestirme yolları yol edinir. Ama bilmez ki, yaşamını en anlamsız acılara terk ederek hiçleştirmektedir. Oysa acılar sadece sevgide anlama bürünecektir.

Günümüzde bütün kötülüklerin hala iyilik, erdem, doğruluk, hakikat ve sevgi maskelerine ihtiyaç duyulup gerçekleştirilmesindeki sebep burada yatar. Demek ki, tüm bunlar, öncelerde birer rastlantısal durum olsalar bile, insanı en güzel bir biçimde geliştiren, onu sadece ekmekle yaşayan canlılardan ayrıştıran, bir maymundan ayıran dönüm noktaları oldular. Bütün bunlar artık insanın ilke durumlarıydı. Zira halkların şarlatanları, vahşetlerini gerçekleştirirken dahi, bu ilke durumlarını referans göstermekten geri duramadılar.

Peki, neden ilke durumları da yıkmak mümkün olmasın? Bambaşka ilkeler edinmiş bir varlık meydana getirmek mümkün olmasın? Elbette, bunların hepsi mümkün. Zaten –iyi ya da kötü-birçok değer yara aldı, birçoğu da yıkıldı. Şimdi ne olacak, bekleyip görecek miyiz? Bu bekleme, tahayyül bile edilmesi zor cinayetler karşısında sessiz kalmayı gerektirse, tabiatın midesini bulandırıp, üzerimize felaketlerin kusulmasına neden olsa bile, bir kayanın varoluş biçimini, insan formunun varoluş biçimine tercih edip bekleyecek miyiz?

Öte yandan, geçmişte umut vaad eden ideolojiler adına kıyılan canların çığlıkları hala kulaklarımızdayken, hakikat ya da erdem söylevlerini nutuklaştıran hangi ideoloji cezp edebilir bizi?

Modernizmin taahkümü karşısında, postmodernizmin bize daha özgürlükçü ve sıcak gelmesinin sebebi budur. Bunca kural canımızı çok fena acıttıktan sonra tabiatıyla denecek olan da şudur:

"Ve şiddetin karşısına şiddetin çıkmasını sağlayan ve taahküm kuranlara bile diz çöktürecek bir başka taahkümün olmasını sağlayan şey, kuralın ta kendisidir. Kurallar kendi içlerinde boştur, şiddetlidir, ereklendirilmemiştir; şuna ya da buna hizmet etmek için yapılmışlardır; şunun ya da bunun keyfine boyun eğerler. Tarihin büyük oyunu, kurallara kimin sahip olacağı, bunları kullananların yerini kimin alacağı, kuralları bozmak için, ters yönde kullanmak için ve bunları dayatanlara karşı çevirmek için kimin kılık değiştireceğidir ." (Mıchel Foucault’un ‘Nietzsche, Soybilim, Tarih’ adlı çalışmasından)


Ama iktidarın her şekilde etkin olacağını söyleyen biri için, işin buraya kadar olan kısmını söylemek en hafif tabirle yetersizdir. Bunları söyledikten sonra şunları da söylemelidir;

"Küresel dünyamızda karesel ideolojilerimizle yönetiliyoruz. Yıkımlar karşısında çare olarak öne sürdüğümüz bütün ideolojiler, yıkımı da kendi içerisinde barındırır oysa. Bu gerçek, kadim zamanlardan beri bilinir. Yine de kendimizi belirsizliğin tedirginliğinde var etmektense, kati sınırların uyandırdığı güven duygusunun içinde var etmeyi yeğleriz. Sınırlar ne zaman gözümüzün seçemeyeceği derecede belirsizleşmeye başlasa, o zamanlar yeni sınır taşlarını belirlemek isteyen bir fikir de doğum sancılarını çektirmeye başlar onu doğuracaklara. Bu çok doğaldır ve insan doğasının yaratısıdır aynı zamanda. Sorun, yeni sınırları tarif etmek için beynimizde üremeye başlayan fikirler değildir. Sorun, bu fikirlerin öncülüğünde bir yapılanmaya da girişmek değildir, sorun, bu fikirlerin çareyi arayan dünyada, alelacele bir nihayet olarak kabul görmesi; izm’e dönüşmesidir." ( Bknz.Kali Rind, ’Bilginin İstenci Nedir?’ adlı makale)


Öte taraftan şunu da unutmamak gereklidir:


"Eğer, ezilenler hiçbir biçimde bir örgütlenme içerisine girmezlerse, ‘Yerleşik Toplum’un doğal bir sonucu olarak ezenlerin örgütlenmesi ve devlet kurması kaçınılmazdır." ( Bknz. Kali Rind “Nerede ‘Bu’ Devlet” adlı makale)

Kurallar taahkümü aşılar; doğru. Ama kuralsızlığın da taahkümü vardır ve bu genelde zorbalıktır. Oysa, bir kuralın, ‘nihayet’ olarak benimsenmeden oluşturulması, taahkümü söküp atma iddiasını sürdüremez belki ama, zorbalığın yollarına dikenler ve taşlar dikmesini becerecektir.

İşte felsefenin işlevi de burada şekillenecektir. Artık o, yeri belli bir grubun tekelinde, başkalarına yol gösteren fenere benzemiyor. Buna üzülmeli mi? Bazıları üzülüyor. Zira akademi duvarlarının ardından, kendi yetenekleriyle ve anlayışlarıyla burjuvalaştırdıkları felsefe can çekişiyor. Foucault bu noktada haklı olarak şöyle diyordu:

Bence günümüzde felsefe artık yoktur. Kaybolduğundan değil, büyük miktarda çeşitli faaliyetler içerisine daldığından böyledir.( Foucault’un R. Bellour ile ‘Tarihi Yazma Biçimleri Üzerine’ adlı söyleşisi)

Bu hal, bazı kişiler için dayanılmazdır. Felsefe nasıl olur da ayağa düşebilir ve saçmayla irtibatlandırılabilir? Felsefe hadım mı edilmiştir?

Korku ve iktidarlarını sağlama alma çabasıyla bu sorulara sarılanlar, felsefenin araçsallaştırılmasından bahsediyorlar. Ama insanoğlunu yüzyıllardır despotizmin kamçısıyla döven zihniyetin, felsefenin amaçsallaştırılması uğuruna insanın ve hemen her şeyin araçsallaştırılmasını savunduğunu göremiyorlar. Nihayetinde Nazilerin parti tüzüğü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin doktrinleri de bir felsefenin, hem de kesinlikle kendisinden taviz verilemez ve artık bir ‘izm’e dönüşmüş bir felsefenin ürünleri değil miydi? Dinlerin zorbalıklarını dillendirenlerin, felsefenin bahçesinden doğmuş bu izmler karşısında çok da ses çıkarmaması oldukça düşündürücüdür.

Batılı anlamda geleneksel felsefe ekolüne en büyük darbe, aslında kendilerine 1830 yılına kadar ‘doğa filozofları’ denen, ama kendi iktidarlarının gücünü daha da pekiştirmek adına, her şeyi bilen ve bütün sırları çözeceğini vaad eden bilimin yanılmaz( o dönem için iddia buydu) ışığını arkalarına aldıklarını göstermek için kendilerine ‘bilim adamı’ demeye başlayanların halefleri tarafından vuruldu. William Whewell 1830 yılında, ‘bilim adamı’ terimini ortaya attığında, bu terimin sahiplerinin, toplumun diğer üyelerinden daha kıdemli olduğunu ileri sürmüştü. Bu görüş günümüze dek etkisini sürdürse de, önce bilimin yanılmazlığı doktrini darbe aldı, sonra da kendilerine bir çeşit toplumsal özerklik verilen bu kesimin, ceplerini doldurmak için ya da özerkliklerini muhafaza etme adına kirli işlere bulaştıkları görüldü. Demek ki, bir şeyleri icad etmek ya da keşfetmek, saf ve insan sevgisiyle dolu bir tabiata sahip olmayı sağlayamadığı gibi, toplumun ve dünyanın sorunlarını düşünen bir aklı da çıkarmıyordu karşımıza. Öyle olsaydı, bu kadar bilimsel ilerleme laflarının karşılığı, aşırı karbon salınımı ve zehirli atık çöplüğü arasında sıkışıp kalmış, silah sanayinde ileri düzeylere ulaşmışken, kanserojen gıdalarda tavan yapmış, çürüyen bir dünya olamazdı herhalde.

Felsefenin tekelleşmesi ya da amaçsallaşması, bilindik, korkutucu, eski bir hikâye. Postmodernizmin yol açtığı buhrana rağmen vaad ettiği en güzel şey, felsefeyi bir grubun tekelinden alıkoymamızı sağlayacak yeni bir oluşuma, izme dönüşmemeyi ilke haline getirecek, fakat başıboşluğun yaratabileceği zorbalığa da geçit vermeyecek bir oluşuma imkân tanıyan bir zemini de getirmiş olmasıdır.

Felsefenin bütün meslekler ve sınıflarla kaynaşması ve artık akademik manada bir felsefenin kalmaması, onca üzüntü arasında, bir teselli ve ümittir. Felsefe, akademik ve elitlere özgü bir alan olarak kaybolmuştur belki ama, artık filozof her yerdedir.

1 yorum:

oyunkuran dedi ki...

Selamlar,
hakkaten guzel yaziyorsunuz, tesekkur ederim bu yazilar icin.

birkac yazinizdaki bu 'sevgi' vurgusunu cok degerli buluyorum. sanki sevgi, ulasmaya calistigimiz seyi ulasilmaya deger olana donusturebilen tek sey gibi. ortak olarak belirlenmesi gereken varlik alanina ulasmanin tek yolu birer taklitten ote olmayabilecek olan tum varoluslarin otesine yonelmektir. Bu da sadece sevgiyle mumkun gibi.

sevgilerle