Vekalet

Dünyaya altı çocuk getiren bir kadın vardı. Kocası ve çocuklarıyla mesut ve bahtiyar yaşarlardı. Koca, ailesine lütuf ve ihsanda rahmet, izzet ve nimet deniziydi. Kadın, kocasına sevgiyle hürmet eder, kocası da, karısını aşkla severdi.

Günlerden bir gün, oturdukları ülkede bir savaş çıktı. Kadının kocası da, yaşı geçkin olmadığı için, padişahın savaşa katılma buyruğuna uydu, helâllik alıp yuvasından ayrıldı, evin reisliğini de 6 çocuktan en büyüğüne emanet etti.

Yıllar geçmiş ama kadının kocası, savaştan dönmemişti. Bunun üzerine ailenin en büyük evladı, babasının öldüğünü düşünerek, annesine ve beş kardeşine danışmayı kesmiş, evi bildiği gibi yönetmeye başlamıştı.

Öyle acımasız bir aile reisine dönüşmüştü ki, keyfi her kararını uygulatabilmek için kardeşlerini ve annesini hemen her gün dövmekten geri durmuyordu. Annesi ve kardeşleri ağızlarını açacak olsalar, “babamın vekâleti bendedir” diyor, onları babalarına ihanet etmekle suçluyordu.

Anneleri, babanın, vekâleti zorbalık için değil adaletle hüküm için verdiğini ileri sürse de, bu sözler büyük oğulda zerre kadar tesirli olmuyordu.

Büyük oğul iktidarın keyfine kapılmış, gücüne de güvenerek, kardeşlerine boyun eğdirmiş, gücü kullanırken kendini güce esir etmişti.

Lakin bir gün, bu zorba oğlun eli ayağa tutuldu. Ona öyle bir inme geldi ki, kılını bile kıpırdatamaz duruma düştü. Bunun üzerine en büyüklerin ikincisi vekâletin kendisine geçtiğini, büyük kardeşin en çok kendisini dövdüğünü, en büyük acıları da kendisinin çektiğine dillendirerek, hem bundan hem de ikinci büyük oğul olmaktan ötürü reisliğe layık olan oğlun kendisi olduğunu söyledi.

Kendisine azap ve lanet isabet eden, reisliği inilti ve nedamete dönüşen ağabeyleri dışında-ki o artık konuşamıyordu- diğer kardeşler ve anneleri ikinci büyük oğlun bu durumunu kınadı. Diğer kardeşler dediler ki; “işte ağabeyimiz zorbalığının eliyle haksızlığı adet edinmiş, bizim hiçbir derdimize çare aramadığı gibi, yaptıklarıyla derdimize dertler katmışken, şimdi sen de onun yolunda yürümeye mi heves ettin? Yazıklar olsun sana!” O da onlara dedi ki: “ Babamız ağabeyimizi vekil tayin etmekle, haksızlığın en büyünü başımıza kendi eliyle davet etmedi mi? Asıl lanet onadır! Beni kınamayın. Çektiğim acılardan sonra, iktidar bana iki türlü haktır: Hem en büyük ikinci oğul olduğum için, hem de ağabeyimizden intikam almaya yeminli tek oğul olduğum için.” Bu sözler üzerine ortalık karıştı, annenin acısı bir kat daha arttı.

En büyük ikinci oğul, intikam ve hırsla doluydu. İnme inen abisini de evden dışarı atmak için fırsat kolluyordu. Lakin bunu tek başına yaparsa, diğer kardeşlerin birleşip, kendisinin üzerine yürümesi ihtimalinin yüksek olduğunu biliyordu. Bu yüzden kardeşlerden en küçüğünü kendi yanına çekmeye karar vermişti. Bu işi başarabilmek için de, onu diğer işlerden kayırıyor, ona çeşitli ikramlarda bulunuyor, hediyeler sunuyordu ki, o da görüşlerinde onu kayırsın, onun yanında yer alsın.

Diğer kardeşler ise, ikinci büyük kardeşin, kendilerine, en büyük ağabeyleri gibi zorbalık edeceğini düşündüklerinden, ona bir ders vermek için anlaşmış, ona karşı birleşerek reisliğe ortak olmaya karar vermişlerdi.

Anne kederinden ölmek ve bu büyük belalar aileyi bölüp bitirmek üzereydi ki, evin ilk reisi, annelerinin kocası, kardeşlerin babası eve dönüverdi.

Oğulları bir korku ve vicdan azabı aldı götürdü. Babalarını unutmuş olmanın acısı yüreklerine düştü. En çok da en büyük ve ikinci büyük oğlu korku almıştı.

Anne, olup biteni babalarına anlatınca, baba; “düşmanı yendik diye sevinirken, meğer o, cenk meydanından sıçrayıp, ocağımıza atlamış” dedi ve bütün oğullarını yanına çağırdı.

Hepsi boyunları bükük, babalarının önüne çıkınca, babaları en büyük oğlun yanına gitti. Büyük oğul babasının gazabına uğrayacağını düşünürken, babası, onun başını okşadı ve onu kucaklayarak sevdi. Bunun üzerine oğlun inmesi iyileşti. Gözyaşları içinde babasına sarıldı. Sonra babaları, teker teker hepsini sevmeye çağırdı. Hepsi babalarına sarıldı, babaları hepsini öpüp kokladı ve onlara dedi ki:

“Söyleyin bana oğullarım; en büyüklerinize en ağır işleri koştuysam, bu, aranızdan büyüklere karşı zorbalık etmeyi istediğimden midir, yoksa küçüklerin, büyüklerin yapacakları işi yapamayacak kadar küçük olduğundan mıdır?” Oğullar “ ikincisindendir” dediler. O zaman babaları tekrar konuştu: “ Söyleyin bana oğullarım, hepinizin annesi bir olduğu halde ve annenizin aşkı yüreğimi kavurup dururken, annenizden olma hanginize daha az sevgi gösteririm?” Oğullar: “hiçbirimize baba” dediler. O zaman babaları: “Söyleyin bana oğullarım, en büyük ağabeyinizi vekil tayin etmem, onu hepinizden daha fazla sevdiğimden ötürü müdür, yoksa gücüyle sizi kötülüklerden korusun, himaye etsin, ağabeyliğin gereklerini, babasından öğrendikleriyle yerine getirsin diye midir?” dedi. Oğullar hep bir ağızdan “ikincisinden ötürüdür” dediler.

“O halde” dedi babaları “ Benim sizleri idare edişime, sizlere buyruklar verişime bakıp, ‘reislik sadece buyruk vermektir’ diye size öğreten ben miyim?” Hepsi: “Hayır baba” dediler. İçlerinden en büyük oğul ve ikinci büyük oğul babalarının ayaklarına kapanıp, gözyaşları içinde teker teker “affet beni baba” dediler. Baba, iki oğlunu ayağa kaldırdı ve oğullarının hepsine dönüp dedi ki: “ Şimdi hepinizi affettim ve siz de benim affettiğim gibi birbirinizi affedin ama annenize yaptığınız zulmün affını da annenizden dileyin ve benim af dilendiğim gibi siz de af dilenin. Ben de annenizden af dileniyorum çünkü aranızdan en büyüğünüzü vekil tayin ederken, hiçbirinizin annenizin hakkını ayaklar altına alabileceğini düşünemedim. Analık hakkını çiğneyerek reislik yapılamayacağını size söylemedim”.

Ve hepsi birden babalarından, birbirlerinden ve annelerinden af dilendi. Anne de evlatlarına ve kocasına sarılarak: “ailemi bana vererek beni sevindiren varlığınız baki kalsın, siz de ümitsizliğe düşen varlığımı affedin” dedi. Böylece pişmanlıkları yuvalarını onardı ve bundan böyle o aile huzurla şereflendi.

Hikayemi anlattıktan sonra, hikayemi dinleyen çocuk, iç burukluğuyla; ” demek, çocuklarını bu kadar seven, hele çocuklarının anasına bu derece değer veren böyle babalar da var” dedi. “Evet” dedim; “böyle babalar da var”.

4 yorum:

Aşk ve Zehir dedi ki...

Nasıl bir baba ki dağılmış,bölünmüş,bir anneyi bile çaresiz duruma düşmüş haldeyken, sadece birkaç cümle ile(gerçekten düşündürücü) tekrar toparlamış hatta bu sefer daha da sağlam hale getirerek birleştirmiştir.Eli ayağı öpülesi bir baba(sıfatını taşıyabilen)gerçekten.

Kali eline sağlık çok güzel bir hikaye idi,
Sevgilerimle

malikocas dedi ki...

bence kali bu hikayeni önce başkentte sonrada tüm illerde bilbordlara asmalı belki bir memleket büyüğü okurda feyz alır...

cache dedi ki...

"İnsanlar arasında hükmederken adaletle hükmediniz."
Adalet..
Hz.Ömerin Adalet mülkün temelidir sözünü adliye saraylarına asmakla bitmiyor iş..
Güç, iktidar,taşınması zor şeylerdir. Tıpkı para gibi ,güzellik gibi.. Allahın vererek yaptığı imtihanlar, yoklukla yağtıklarından daha çetindir.. yokluğa, sabır göstermek kafi gelirken, varlığı taşımak, taşıyabilmek yürek ister..
Her zamanki gibi çok güzel bir yazıydı.. Finalin bana anlattığı ise, herşeye rağmen yaratanın sonsuz rahmetiydi Ve bir de Mümin ümitsiz olmaz sözüydü.. Adalet bir gün gelir elbet, tecelli eder..
sevgiyle..

Kali Rind dedi ki...

Sevgili Aşk ve Zehir, yürekten sevmek... işin sırrı bu.

Sevgili malikocas, iyi bir noktaya değindin. İşin aslı, bu hikayeyi yazarken, katmanlı düşünmüştüm ve katmanlardan biri de memleket idi.

Sevgili cache, o kadar güzel bağladın ki...sevgilerimle...