VAR OLUŞTA ERKEK ve KADIN FORMLARI


1

Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki irtibatın adı olan aşk, doğmak için aradığı nesneyi nihayet bulmuştur; Bu nesne, tanrısal tezahürlere olabilecek en geniş spektrumda yol açabilen insan bedenidir.

Bütün kasları –eğitilerek-ortaya çıkmış erkek bedeni ise, tanrısal gücün yeryüzündeki en doğrudan tezahürüdür. Böyle bir beden karşısında doğan ilgi, bu gücün ve güzelliğin aynı zamanda ‘erdem ve soyluluk’ barındırdığı yanılsamasıyla doludur. Böyle bir beden, insan gözüne en hoş gelen yüz hatlarıyla da donatılmaya görsün, işte o zaman aşk, bu bedenin cazibesine düşen kişinin gönlüne, o kişinin gönül bahçesini nasıl işlediğine, onun toprağını nasıl kullandığına bağlı olarak, tohumlarını da bırakır. Sırf bu yüzden, kadınlar için iffet, aşka ulaşmada engelleri kaldıran bir vasıtadır. Toprağın (bedenin) verimli kullanımı, aşkın ilahi veçhesiyle doğmasını sağlar; İffetsiz erkeği de, kadının temsil ettiği iffetin elinde, tanrısal güzelliğine uygun bir biçimde yoğurarak pişirir. Ham erkek böyle olgunlaşır.

Peki ya kadın? Onun güzelliği tanrısal olanın doğrudan tezahürü değil midir?

Kadın ve erkek, bedensel varlıklarıyla doğurdukları ilgiyi, bütün şartlar oluştuğunda, göksel bir irtibata aracı kılarlar. Bu aracılıkta kadının ve erkeğin aşka ulaştırıcı yolları farklıdır.

Potansiyel olarak kadın bedeni, mutlak gücün naif ve zarif yönünü yansıtarak göz doldurur. O, tanrısal olanın rahmetine tekabül edebilecek bir potansiyelle var olur. Bedensel narinliği, gücün işlenebilirliğine ve kaba formundan sıyrılarak, yumuşak görünen bir form içerisinde de en ihtişamlı bir biçimde var olabileceğine işaret eder.

Kadın, gücün işlenmiş halidir.

Diyebiliriz ki, kadın tümden gelir, erkek tüme gider.

Kadın, var oluşu ile erkeği gücün narin tarafına çekmeye çalışan bir öğretmeni andırmaktadır. Sanki onun beşeri varlığı, erkeğin bedeninde en doğrudan bir biçimde ortaya çıkan fiziksel gücün ve ham güzelliğin işlenerek nelere tekabül edebileceğini göstermek ister gibidir.

Ama öbür tarafta kadın formunun içerisinde var olan ruhun da erkek bedeninden öğrenecekleri vardır. Bunlardan biri, sahiplenme ve güç tutkusunun bencillikle harmanlanmasına mani olabilmektir. Şüphesiz burada bahsetmek istediğim şey erkekte de doğabilen fizyonomiyle ancak dolaylı bir ilgisi olan psikolojik bir kıskançlık durumu değil, bedensel yapıdan kaynaklanan genel bir statükodur. Yoksa erkek kıskançlığının da en az kadın kıskançlığı kadar etkin olabildiğine ve kimi zaman kadın kıskançlığını da aşabilecek ölçülere ulaşabildiğine şahit olabilmekteyiz. Fakat bu kıskançlık durumuna rağmen erkek, kadının aksine, eşini kolayca aldatabilecek eğilimler içerisine girebilir. İşte bu bedensel bir statükodur. Bir veçhesiyle penisseldir.

Kadın, her ne kadar doğurgansa da, bir kadının edinebileceği çocuk sayısı bir erkeğin edinebileceği çocuk sayısına asla erişemez. Sırf bu durum bile, kadın formunun –doğurganlığı ve çocuk edinmede erkeğe oranla daha sınırlı bir forma sahip olması-daha sahiplenici ve-potansiyel olarak-daha iffetli olabilen varlığına bir gönderme gibi durmaktadır.

Kadınlar arası dostluğun zorluğu, kadınların kendi aralarındaki haset ve kıskançlığın erkeklerle kıyaslanamayacak oranda zuhur etmesi, rahmani özelliklerle donatılmış kadının zamanla bu özelliğini çok kısıtlı bir çevreyle ve kandaşlık ilişkisi içerisinde devşirip, bencilleştirmesi ve kısıtlamasının sonucudur.

2

Dinsel metinleri mitsel birer öykü olarak kabul etsek bile, ilk insanın erkek formunda yaratıldığını ve bu şekliyle Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğunu dile getiren bütün bu öyküler, erkeği, tanrısal yansımanın ilk formu olarak kabul ederler.

Bu öyküler, feminist akımın birçok temsilcisinin iddia ettiği gibi, kadın düşmanı yahut kadını ikinci sınıf bir yaratık olarak gören toplumların kendi varlıklarını meşrulaştırmak için uydurdukları masallar mıdır? Yoksa bu ‘mitosların’ anlatmak istediği şey, özsel bir durumdan mı kaynaklanmaktadır?

Ben, bu çalışmamda düşüncelerimi kendi öznel deneyimlerimle harmanlayarak yansıtmak istiyorum. Bunu yaptığımda da, erkeğin, ham bir form olarak doğada var olduğu, beceri ve iradesini-iyi ya da kötü bir biçimde- kadının varlığı ile şekillendirebildiğini düşünmekten alı koyamıyorum kendimi.

Her erkek ilk şeklini bir kadının elinden alır. Ve kadın hiçbir zaman bir erkeğin elinde şekillenmez. Erkek ancak kadının önüne deneyimlerini döker ve kadın, bunlardan istediklerini seçer.

Erkek, katışıksız gücün temsilcisi olarak gerçekten tanrıya benzeyişte ilksel bir rol oynar. Ona baktığımda, çocuksu coşkunluğu yok edilememiş ham bir form görüyorum. Oysa kadın, ilk zamanlardan beri, savruk yaşayabilecek ve çocuksu coşkunluğunu olduğu gibi yansıtabilecek özelliklerini, büründüğü bedenin etkisiyle, içgüdüsel bir biçimde kontrol etme eğilimi içerisine girer. Muhakkak ki çocukluğunu yitirmez fakat o, hayatının, başıboş etkileri kontrol etmek ile iç içe olduğunu sezinleyen yapısı ile var oluşun halleri karşısında temkinli olmayı öğrenmiştir. O, koruyucu ve kollayıcıdır. Rahim sahibidir. İçe dönüktür. Vajinaldir.

Erkeğe gelince; başıboş etkilerin peşinden sürüklenmek onun kendine özgü doğasıdır. Penis dışarıya uzanmak isteyen bir çıkıntıdır. Önce dışsaldır ve ancak bu dışsallıktan sonra içsel olabilir. Erkek, büyük bir merak duygusuyla bu etkileri anlamak için onların içerisine girmekten çekinmez. Başıboş etkileri kontrol etmekten çok, onları gözlemlemek ve belki de onlara kapılmak doğasının belirgin yönüdür.

Ama tabiat ona, kapılacağı en büyük bedensel etki olarak- istisnalar bir kenara- kadın formunu seçmiştir. Demek ki, erkeğin dışsallığını içselleştirebilmek de, büyük ölçüde kadının elindedir.

Kadının içgüdüsel olarak bildiğini erkek deneyimlemek ister. Bu bakımdan o, ya mutlak bir biçimde mahvolur yahut mutlak bir biçimde kurtuluşa erer.

Ama mahvolan erkekler, kollayıcı özelliğini yitiren kadınların çoğalmasıyla çoğalır.

Onu tanrısal olanla bu kadar irtibat içerisine sokan durum da bu veçheden kaynaklanmaktadır. Kadın, içgüdüsel bilgilerini deneyimlemediği sürece, içgüdülerinin kenarında bir şüpheyi de barındıracak ve bu şüphe, onun içgüdülerini sakatlayacaktır. Oysa erkek, deneyimimin ortasına balıklama atlamakta hiçbir mahzur görmez ve eğer gerçekten deyimlerini biriktirir ve yüreğine kazırsa, onun için tanrısal öze yaklaşmak kolaylaşır.Bütün bu özellikler ona fizyolojisi ve fizyonomisi tarafından verilmiştir. Gücü fizyolojik bakımdan ham ya da ilksel olarak yansıtmakta kadın fizyolojisinden farklı olan erkek fizyolojisi, erkeğin, vücudunda tezahürlerini gördüğü güce de güvenerek, ergenlik döneminden itibaren, orta yaşına kadar ölümsüzlüğü yakalamışçasına hareket etmesini sağlamıştır. Bu durum onun cazibesini arttırır. Ve bu hareket tarzı, var oluşun hallerini deneyimlemekte, erkeğe, kadından daha fazla cesaret vermiştir.

Ama gök, kadına hiç de kapanmış değildir. Kadın erkeğin bütün deneyimlerini içselleştirebilmedeki marifetiyle, gök’ün aşkınlığına şaşırtıcı bir hızla yükselebilir. Onu gökle irtibatlandıracak şey, bir erkeğin bütün deneyimlerini içselleştirebilecek kadar-ki bu onun rahimsel bir özelliğidir-, kendisini ona verebilmesi ama öbür taraftan kadın fizyonomisinin ona sunduklarını bertaraf etmemesidir. Bu durumda kadın aşkı doğurabilecek kıvama gelir.

Aşk erkeğin başını döndürürken, kadını çoktan hakikat sofrasının ziyafetine taşımıştır. Aşk, erkeği hakikate ancak yaklaştırabilirken, kadını direkt göğe ulaştırır. Ve ancak göğe ulaşmış bir kadın, bir erkeği, deneyimin riskinden azat ederek kanatlandırabilir.

13 yorum:

cache dedi ki...

Kadın fikirdir.. Ufuk noktasıdır erkekte.. Bu yönüyle, erkekteki fetih arzusunun ortaya çıkaranıdır.. Başlangıçta gaye gibi görünsede, vasıtadır..
"Leylanın olmadığı yerde mecnuna ne gerek" sözünden kasıt da budur..

Jupiter dedi ki...

Kali, yazinin akademik dillini begendim ama içerik çok naif.

Bir kere o bahsettigin disil-eril(kadin ve erkek) spektrumu yazinin formuna gore dogruda olsa, ama piramidin tepesi yok.

Nedir bu?;tanrisal beden ve guzelligin insanda ette burunmesi!. iyi de biz insanlarin dilli oldugu için bunu soyluyoruz, ya inekler, kuslar,ordekler.....onlarda konussaydi tanri onlarin yazilarinda, siirlerinde...kendi sifatlarinda ete burunnurdu.

Yani insanmerkezli objektif olmayan bir analiz.

Bugünü Yaşama Arzu'su dedi ki...

Yazında yer yer katıldığım yerler olmakla birlikte katılmadığım çok yer var sevgili Kali. Bir erkek diliyle kadına dair hakkını teslim etme çabana eğiliyorum. Ama yine de kadınlar için bir kadın olarak tuzaklar görüyorum.

Her erkek ilk şeklini bir kadının elinden alır… Çünkü her erkeği bir kadın doğurur. Ama bahsettiğin kadın ve erkek formu dinlerin, sosyolojik, ekonomik yapıların belirlediği karmaşık bir form. Öyle ki kadında da ‘animus’ arayışı vardır. Animus eksik olduğunda kadın ciddi kimlik sorunları yaşar. Bu enerji kadını ayakta tutar. Sen burada buna sanırım içselleştirme demişsin ki aslında birebir aynı şey değil.
Günümüz kadın ve erkek ilişkileri üzerinden baktığımızda aslında kadınlığın ve erkekliğin ciddi anlamda iç içe geçtiğini, cinsiyetsizleşme yolunda ilerlediğini görüyoruz. Özetle kafası karışık erkekler ve kadınlar. Hatta kadın- erkek paradoksunda çelişkilerin (ki bu çelişkiler kadınlığın ve erkekliğin gelişimini sağlar) yerini kaosun aldığını bile söyleyebiliriz.
Tüm bunları düşündüğümde aslında aşk denilen olgunun göğe yükselebilmesi için önce dışarıdan edinilen kimliklerden soyut olması gerekmez mi, tüm formalardan yani... Erkek ya da kadın fark etmez. Erkeğin dölleyen olma yeteneği, kadının doğurganlığı tek başına artık kadın erkek ilişkilerini anlamak için yeterli mi? Çünkü bu içgüdülerin yerini dışarıdan belirlenen cinsellik merkezli, kadını metalaştıran, erkeği kadınlaştıran roller almışken.
Feministler erkek merkezli kadın tanımlamasına karşıdırlar ki evrimsel olarak erkeğin rekabetçi kadının dayanışmacı rolünü kanıtlamaya dayalı görüşler bile var. Erkeğin rekabeti doğasından gelirken, kadının ki tamamen dışarıdan dayatılmaktadır, denmektedir. Güzellik endüstrisini burada dışlamamak gerekir çünkü.
Erkeğin aşkı kasıklarında, kadının kalbinde taşıdığı inancı ise aslında bir deneyimleme kısıtıdır. Kadın her haliyle doğurandır, tek başına büyüyebilir ama formlara sokulmadığı sürece. Senin de dediğin gibi deneyimleme özgürlüğünün, toplumsal baskıların bir sonucu hepsi. Ama diyeceğim yine kadının yücelmesi erkeği terk edemediği roller mevcutken ürkütür, içe kapanıklığı ve pasifliği ise sıkar. Bu durumda kadının çapkınlığı erkek için çekici olsa da, bir süre sonra da kabul edemeyeceği bir hal alır. Son yine mutsuzluktur. Kısaca henüz kimsenin tanrı olabileceği koşullar pek mümkün değil ne dersin?. Çünkü aşk ruh ve beden bütünlüğü gerektirir. Biz kadınlar için tuzak, erkekler için de kısır döngü aslında kadının kurtarıcılığı, tüm yükü üstlenmesi. Çekip çeviren rolü. Erkeği her yönden doyurması. Çağlardır kadınların acılarının temelinde bu sorumluluk yok mudur? Erkeğin acılarında yuvaya bakmak, geçimi karşılama sorumluluğu olduğu gibi….
Aşk birlikte büyüdüğün, paylaşabildiğin zaman aşktır. Kabullenen, kabul eden ve yargılamadan çoğalabilen bir aşk. Forma sokmadan…
İnan bana mahvolan erkekler kollamayı unutan kadınlarla çoğalmazlar. Kadınlar da sahiplenilerek yücelmezler. Özgürleşen kadın ve erkekle gerçek aşk, ilişki ve mutluluk yakalanabilir. Bunun sanırım tek bir formu da sevmekten ve kendini bilmekten, ezberlerden arınmaktan geçer. Kendi doğanı reddetmeden, kadınlığı ve erkekliği birbirine karıştırmadan, uyumlu bir dans yakalayarak. Karşılıklı öğrenmeyi öğrendiğimiz günler diliyorum…

Emeğine sağlık, sadece bir kadın olarak okuduğumdaki hislerimi paylaştım. Her yanın aşk dolsun, sevgilerimle…

Kali Rind dedi ki...

Cache; söylediğine hiçbir ekleme yapmıyorum. Katılıyorum. Teşekkürler.

Kali Rind dedi ki...

Jupiter, yazı hakkındaki temel eleştiriniz ‘insanmerkezcilik’ (anthropocentrism), yani insanı evrenin merkezine yerleştiren, her şeyin ölçüsü olarak insanı öne süren bir anlayışın ürünü olma noktasında. Ancak dikkat edilirse, yazının bedensel yapının ruhsal yapıyı şekillendirmedeki etkisi üzerinde duruluyor. Ama ben, kendi âlemimizde -ki bundan kasıt insanlar âlemidir- Tanrı’nın bizimle rabıta kurması noktasında, onun bu âlemdeki tezahürü ile konuyu sınırlandırmış oldum. Belki kuşlar ve böcekler adına konuşsaydım kesif bir ‘insanmerkezciliğin’ içerisine düşerdim. Bu yazının temel mesajının ‘insan her şeyin ölçüsüdür’ anlayışını yerleştirmek olmadığını vurgulamam gerek. Zaten siz de, yazının kendi içerisinde doğru olduğunu söyleyerek bunu belirtmişsiniz. Ebetteki daha geniş bir spektrumdan da bakmak mümkün. Ama bu, yazının başlıkta belirttiği ‘çerçeveye’ sığmayıp taşmasına yol açardı. Objektifliğe gelince; yazının içerisinde kendi deneyimlerimden yola çıktığımı söyledim.

Yorumunuz ve hatırlatmanız için çok teşekkürler.

Kali Rind dedi ki...

Sevgili Arzu, en başta, bu uzun ve kapsamlı eleştirin için teşekkür ediyorum.

“Günümüz kadın ve erkek ilişkileri üzerinden baktığımızda aslında kadınlığın ve erkekliğin ciddi anlamda iç içe geçtiğini, cinsiyetsizleşme yolunda ilerlediğini görüyoruz. Özetle kafası karışık erkekler ve kadınlar. Hatta kadın- erkek paradoksunda çelişkilerin (ki bu çelişkiler kadınlığın ve erkekliğin gelişimini sağlar) yerini kaosun aldığını bile söyleyebiliriz.” demişsin.

Cinsiyetsizleşmeden değil, ‘cinsiyetsizleştirmeden’ bahsedilebileceğini düşünüyorum. Bunun da-doğal bir süreç değil- en başta piyasayla ilgili olduğunu açıkça görebiliriz. Daha fazla kar için, erkek merkezli ürünler kadınlara, kadın merkezli ürünler erkeklere pazarlanıyor böylece.
Şu husus doğrudur: erilde dişil bir alan, dişil de de eril bir alan mevcuttur. Ama piyasanın bu alanların varlığı ile kendi kar marjını yükseltmek için oynadığını düşünüyorum. Mesela: piyasa tarafından yaratılan ‘gay’ kimliği ‘kadınsılık’ ile piyasaya sürülüyor. Ama eşcinsellik illa efeminelikle ilişkili değildir. Fakat buradaki amaç nedir? Sorgulamak gerekli.

Öbür taraftan kadının içindeki eril, erkeğin de kendi içindeki dişil yanı açığa çıkarması gerektiğini, böylece bu iki cinsiyetin, bedensel formlarının dışına taşabileceklerini red etmiyorum. Ama bu herhalde, piyasanın bunları kullanarak, kendi hesabına uygun bir biçimde dışarı çıkarmasıyla olacak bir şey değildir. Böyle bir dışa çıkarma, ancak travmalara neden olabilir.

Şimdi bunları söylerken her şeyi piyasaya bağladığım da düşünülsün istemem. Sadece ‘denge’yi vurgulamak istiyorum.

“Kadın her haliyle doğurandır, tek başına büyüyebilir ama formlara sokulmadığı sürece.”

Bu cümlene tamamıyla katılıyorum. Yazı zaten kadını bir forma sokma gayretini içermiyor. Bulunduğu formun imkanları ile, sağlıklı bir biçimde-erkeğin erkekliğinden ve kadından, kadının da kadınlığından ve erkekten güç alarak- formun dışına nasıl çıkılabileceğine işaret etmek istiyor.

“kadınlar için tuzak, erkekler için de kısır döngü aslında kadının kurtarıcılığı, tüm yükü üstlenmesi. Çekip çeviren rolü. Erkeği her yönden doyurması. Çağlardır kadınların acılarının temelinde bu sorumluluk yok mudur? Erkeğin acılarında yuvaya bakmak, geçimi karşılama sorumluluğu olduğu gibi….”

Bu eleştiriye de katılmamak mümkün değil. Yazının kadına büyük bir sorumluluk ve misyon yüklediği algısı, yazının tabanında mevcuttur. Bu yüzden, bu eleştiriniz oldukça doyurucu. Ama yine de bu durum, yadsıyamayacağım bir gerçeği içeriyor. Fakat yazı kadının sorumluluğunu kadının erkeğin adeta bir hizmetkarı olması şeklindeki yoz geleneksel sorumlulukla mı bağdaştırıyor?

Bu algım “düzen bozulduysa kadının suçudur” önermesinin zerresini savunmuyor. Yazının bütünü Erkek ve Kadın’ın birbirlerini tamamlaması ve birbirlerinden alıp verebileceklerine işaret eder. Ama temel algımda; erkeğin kadından daha yıkıcı ve kadının erkekten daha yapıcı bir rol üstlenme potansiyeli olduğunu yadsımıyorum ve bunları elbette ki bedensel formlara bağlıyorum. Ve bedeni aşmak için, önce onu anlamak gerekmez mi?

Bu bakımdan algım ‘erkek egemen’ olarak eleştirilecekse bir şey diyemem.

Ve kesinlikle katılıyorum:

“Özgürleşen kadın ve erkekle gerçek aşk, ilişki ve mutluluk yakalanabilir. Bunun sanırım tek bir formu da sevmekten ve kendini bilmekten, ezberlerden arınmaktan geçer. Kendi doğanı reddetmeden, kadınlığı ve erkekliği birbirine karıştırmadan, uyumlu bir dans yakalayarak. Karşılıklı öğrenmeyi öğrendiğimiz günler diliyorum…”

Jupiter dedi ki...

Şimdi, senin yazının paradigması çok grifit ve helozonik.
‘Nasıl?‘ desen, kendimi bir kadın yerine koyarak bu yazılanları bir kadin-özne olarak asla kabul edemem, genelde bir denge ve tamamlama gibi görünse de altında derin bir hiyerarşi var. İşte bunları tam söylerken yazının o bahsettiğim helezonik nedeninden dolayı kendi kendime çelişiyorum. Çünkü kendimi ne kadar bir kadın yerine koysam da sonuçta erkek formun içinde olan erkek-öznel kurgumla bunu yaptım ve çıkarsamam doğal olarak yanlışlaşıyor.

Şimdi biz (gerek kadınlar gerekse de erkekler) bu yazının altından o sezgilerimizle algıladığımız 'yanlışlığı' hiçbir zaman açığa kavuşturamayız, çünkü yazının mantık örgüsü tüm sorgulama kapılarını kapatmış.

Sonuçta yazın edebi ve şiirsel olarak estetik kalıba alırım hatta masalımsı bir Şirinler köyünde iyi niyetle hayata da geçirilebilinir ama tarihteki gibi bunu mit, ayet, levha, hukuk, töre….gibi sosyolojik bir yapılanmaya uyarlanması Gilgameş'ten Hollywood'a kadar yapılan erkek aklin 'dişil narinliği'dir.

Diyeceksin 'sana ne be adam! bırak kadınları savunmayı' işte orada haklısın:)))

Bugünü Yaşama Arzu'su dedi ki...

Sevgili Kali,
yazının genelinde neyi anlatmak istediğini anladım. Ben eleştirmek değil, sadece yanlış anlaşılabilmesii muhtemel yerlere dikkat çekmek istedim ki niyetinden kuşkum yok. Ve o an ki hislerimi ve düşüncelerimi paylaştım. Asıl ben teşekkür ederim, kalemin susmasın...

Alev dedi ki...

Merhaba,bu yazı tamamen erkeklerin keyfini korumaya yönelik bir anlatım içinde.Hepimiz bal gibi biliyoruz ki bütün sorun güç.Kadınlar toplumsal normları belirleyecek güçte olsaydı ortaya çıkacak manzaraya gücün kaynağı olan Tanrı'nın bile itiraz edeceğini sanmıyorum.İnsan nesli korunsun diye güçlü tarafa sağlanan ayrıcalıkları iffet masallarını kullanarak sanki adaletmiş gibi göstermeye kalkmayın.Erkeklerin canı çeşitli kadın çektiği gibi kadınların canı da çeşitli erkek çeker.Siz insan doğası masallarının arkasına sığınıp keyfinizi yaparken "Ama ben erkeğim neslin devamı buna bağlı"derken kadınlar da "Yahu sıkıldım tek adamın çocuklarından renk renk çeşit çeşit çocuk doğurmak istiyorum"deyince bütün dünyada namus palavralarıyla öldürülen neden kadın oluyor acaba hiç düşündünüz mü?Gerçekte cinsel güç(tohum saçmak cinsel güç değildir)aynı zaman dilimi içerisinde defalarca ve çoklu orgazm gücü kadınlarda olduğu ,bir vkadın isterse günde yüz erkekle bile yatsa hiçbir performans kaybına uğramadığı halde erkekler neden gerçekler doğrultusunda adil olup kadının çokeşilik hakkını teslim etmiyorlar da fiziksel güçlerini kullanıp adaleti engelleme ve kadını ahlak palavralarıyla yok etme yoluna gidiyorlar?Sakın sorun varolma hakkının kendilerine ait olduğunu düşünmeleri kadınıysa emirlerine amade bir mal olarak algılamaları olmasın?Yani ta başından güçlünün haklıyı ezdiğini ve onu kendisine eşit tutmadığını görüyoruz.Gelelim ahlak palavralarına:Ahlak kavramının kökü dine yani Tanrı'ya bağlıdır.Bugün ahlak diye bize öğretilenler dinin adı ne olursa olsun en büyük gücün yani Tanrı'nın kabullerinden ibarettir.Ben örneğimi içinde doğduğum dinden yani İslam'dan vereceğim:İslam'ın yaratılış inancına göre Allah önce Adem'i ve dikkat edin bedeninden değil Adem'i yarattığı nefsten Havva'yı yaratmıştır.Buraya kadar bugün bize cinsel ahlak diye sunulan öğretilere ters birdurum yok değil mi?Asıl sorun bundan sonra başlıyor.İnsanlık Havva'nın her batında doğurduğu biri kız biri erkek ikiz çocukların çaprazlama evlendirilmesiyle çoğalıyor.Yani varlığımızı bildiğiniz enseste borçluyuz.Ama tabi enseste izin veren Allah olunca kimsenin sesi çıkmıyor.Bugünkü "Hepimiz kardeşiz" sloganının da temeli bu gerçektir.Bugün geldiğimiz noktada yaratılışını enseste borçlu bir varlığın hayatında namus,iffet,helal,haram,zina gibi kavramlar yeralıyorsa bunun tek nedeni gücünden korkulan Allah'ın din adı verilen kabullerine dünyada güçlünün belirlediği bir düzen oluşturulması için boyun eğilmesidir.Yoksa bugün çeşitli örneklerini gördüğümüz gibi gücü eline geçiren kadın her türlü cinsel etkinlikte erkeklere beş basar.Aslında gerçek bir üstün ahlak yoktur.Neyin üstün ahlak olduğunu en güçlü olan belirler.Ahiret inancı da insanların farkında olup çoğunun rahatsız olduğu ama düzeltecek gücü olmadığı için düzeltilmesini en güçlü olan Allah'tan bekledikleri bu adaletsiz düzenin hesabının görüleceği tesellisinden beslenir.Gerçek şu ki hepimiz gücün kullarıyız;her gün bize öğretilen binlerce aşk,sevgi,ahlak masallarının aksine Allah kendine aşık ve sevgili değil kul olmamızı yani bize azap etse bile gücüne ve isteklerine boyun eğmemizi emreder.Atamız Adem dünyanın cennet gibi bahçelerinden ölümsüzlük arzusuyla Allah'ın emirlerine karşı geldiği için kovulmuştur.Yani acizlikten ve güçsüzlükten kurtulup var kalma gerçek güce sahip olup bir çeşit Tanrı olma arzusuyla.Tabii bu da gücün gerçek sahibini kızdırmış ve atamızı ve eşini dünyanın kötü yerlerine şutlamıştır.Yani gerçekler bizim anlam bulma kaygısıyla saptırdığımız gibi pek hoş değildir.

mali_k dedi ki...

yazılarını her zaman büyük bir keyifle okuduğumdan mıdır bilemem fakat bundan da çok keyif aldım düşündüm taşındım ve sana yine hak verdim arkadaşım eleştirileride ve yorumları da okudum elbette onlara da hak verdim kısmen, fakat son söylediklerinin zatenn yoruma pekde açık kapı bırakmamış aslında onlara sonsuz katılıyorum. E birşey eklemiyeceksen yazılanlara neden eleştiriyorsun deme lütfen eklenecek ve söylenecek aslında pek bir şey yok da çok düşünce eklenince yazdıklarını altına bende iki kelam edeyim dedim yüreğine sağlık...

Aşk erkeğin başını döndürürken, kadını çoktan hakikat sofrasının ziyafetine taşımıştır. Aşk, erkeği hakikate ancak yaklaştırabilirken, kadını direkt göğe ulaştırır. Ve ancak göğe ulaşmış bir kadın, bir erkeği, deneyimin riskinden azat ederek kanatlandırabilir.

Kali Rind dedi ki...

mali_k, yazılanların altını doldurman güzel oldu. Teşekkürler.

Sevgili Alev, oldukça dolmuşsunuz. Uzun bir eleştiri olmuş. Göğe ulaşmış. Tatilde olduğum için, yazı sıklığım azaldı. Ama düşüncelerinizle ilgili cevapları, daha sonraki yazılarımda alabilirsiniz. Yorumunuz için de teşekkürler.

zönkiye dedi ki...

angel-a diye bi film var çok seviyorum. tavsiye ederim. o değil de evde durduk yerde kayboldu. :(
pür kadın olmak ya da pür erkek olmak (zorunda olmak / oldurulmak) hissi kadar ruhumu daraltan bişi yok neyse ki. öyle bi düşünceye girdiğimde doğru veya dayatılmış veya her neyse ne olduğunu düşünmek zorunda bile kalmadan ruhum daralıyor hop kurtuluyorum. diyelim ki kurtulamadım, zaten üstüme giydirmeye çalışsam da başarısız oluyor. ki zaten, başkasının tanımları olduğunu düşünüp de biraz rahatlayabiliyorum. ama bir cins karşıtımın olması düşüncesi rahatlatıcı, tam çözemesem de, neden. ve sadece biyolojik bile olsa, diyelim.

Kali Rind dedi ki...

Toplumsal cinsiyet dediğimiz bir olgu var. Bu, kesinlikle biyolojik cinsiyetin üzerine giydirilen bir kültür katmanıdır ve onun tamamen biyolojik cinsiyete uyup uymadığı konusu tartışmalı bir konudur. Zaaten günümüzde, toplumsal cinsiyet ekonomik beklentiler üzerine inşa edilmektedir ki, bu da durumun vehametini yeterince açıklamaktadır. Yine de biyolojik cinsiyetten yola çıkarak, kadın ve erkeke ilişkilerini en sağlıklı bir biçimde sürdürülebilecek bir kültür geliştirilebilir mi? Bu soruyu önemli buluyorum. Çünkü, çağımızın cinsiyeti o kadar manipüle ediliyor ki, onun kendi başına, kendi kendini kültür olarak da inşaa etmesi neredeyse imkansız gibi gözüküyor. "Tek cinscilik" diyebileceğim bir "cinsiyetsizleştirme" akımının da var olduğunu inkar etmiyorum. Ancak bu akımın, erkeğin ve kadının önce biyolojisinden gelen ve ister istemez davranışlarına yansıyan farklı algılama biçimlerini köreltebileceğinden de endişe duymuyor değilim. "Cinsiyetsizlik"ten kasıt "eşitlik vurgusu"ysa, bu vurgunun daha sağlıklı bir zemine oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Aksi taktirde eşitlik vurgusu, köretici bir vurgu da olabilir. Doğadan gelen Farklılıkların, -davranışlara- eşit imkanlarla dışavurulabilmesinden bahsedilmesi gerekir bence. Öbür türlü bu "cinsiyetsizleştirme" süreci insanı farkında olmadan "erkekegemen algı" biçimi içine de yerleştirebilir. Ya da tamamen tüketen bir hayvan olma yönünde cinsiyetsizleşiyor olabiliriz.

Yorumun için teşekkürler. sevgilerle...