Nerede 'Bu' Devlet?


1

Cumartesi Anneleri’nin haklı nümayişine katıldığım günün akşamında yazdığım ‘Ey Devlet’ adlı yazımda külli duygusal bir dil kullanmış olduğumu söylememe rağmen Kaçak kova’nın eleştirileri, yazının devleti olumlayıp olumlamadığı noktasında kilitlendi.

Eleştiri şu kıvamdaydı: Yazı, devletle ilgili bunca eleştirisine rağmen, devleti yine insanın üzerinde tutarak, olası devlet despotizmine öyle ya da böyle pirim vermiş oluyordu. Devlet ne ‘Ana’, ne ‘Baba’ olmalıydı. Rasyonel ele alınmalı, İnsanın en temel özelliklerine ihtiyaç verecek basit bir yapı olarak düşünülmeliydi. Bu anlamda benim yazım bunu yapmıyordu. Devleti eleştirse bile, ona bir çeşit kutsiyet atfetmeye devam ediyordu.

Elbette ki mevzuun ‘politik’liği su götürmüyor ama bu yazıyı o kadar duygusal bir mahiyette ele almıştım ki, -şimdi bu düşüncem bana dahi çok safça gelse de-onun yine külliyen politik bir platforma çekileceğini pek de düşünmemiştim. İçerisinde bulunduğum ruh halini entelektüel bir çabaya girmeden yansıtıvermiştim.
Ama bu ruh hali, devlet konusundaki düşüncelerimi ele mi vermişti?

Aslında pek de teorisini kurmadığım bu konu, gerek Cüneyt’in gerekse Kaçak Kova’nın yazı üzerindeki eleştirilerinin akabinde, gerçekten hangi tarafta yer aldığımı kapsamlı bir biçimde irdelememe, kendimi de eleştirmeme yol açtı.

Nedense Kaçak Kova’nın eleştirilerinin ardından aklıma ilkin şu geldi “ Platon’un özellikle Sokrates’i aşk konusunda konuşturduğu metinlerinden etkilenerek, tam bir Plâtoncu olup çıkmış mıydım? Onun Devlet anlayışını da mı savunur olmuştum?” Ardından ikincil olarak Farabi’nin El medinet’t-ül Fazıla adlı eseri aklımda uyanıverdi.

Sonra da John Lennon’un devletleri ve dinleri ortadan kaldıran ‘İmagine’ adlı parçası, diğer düşünceleri dağıtıverdi. Bir an, John Lennon’un şarkıyı söylerkenki dingin ifadesini aklıma getirdim. Eğer dinler ve devletler ortadan kalktığında herkes John Lennon gibi dingin olabilecekse, ne güzel olacaktı!

Herkesin dinsiz (vurguyu tanrıtanımaz manasında kullanmadım, tabi dileyen o manada da ele alabilir) ve devletsiz bir biçimde yaşadığı bir dönem, peygamberlere, liderlere ihtiyaç olmayan bir bilinç macerasının akabinde neden mümkün olmasın? Gerçekten de insan bilincini, kendi varlığını mümkün olabilecek en ileri seviyede idrak edebilecek bir noktaya getirir ve o noktaya varmayı kapsamlı bir tür eğitimle, hemen hemen herkese başartabilirsek, bu neden mümkün olmasın? Bir aralar elime geçen dini bir kitapta şu yazıyordu “ Bir zamanlar peygamberlere gerek yoktu çünkü herkes peygamberce yaşam sürüyordu.” Tabi bu tabiri illa dinsel anlamda ele almaya da gerek yok;

“En kalıcı ve yaygın söylencelerden birine göre, bir zamanlar, huzurun ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir Altın Çağ vardı; sonra bir şey oldu ve bu saf ve hoş yaşam ortadan kalkarak yerini sıkıntılara ve acılara bıraktı. İsmi Aden ve ya her ne olursa olsun, burası eski avcı-toplayıcı atalarımızın yaşadığı yerdi ve düş kırıklığına uğramış toprak işçilerinin yitik özgürlüklerine ve rahatlarına olan özlemini ifade etmektedir. ( John Zerzan, Gelecekteki İlkel, , Kaos yayınları, 2. Baskı, İstanbul, Ekim 2004, s. 25)”

Modern toplumumuzun beşiğinden bakınca avcı-toplayıcı atalarımızın hayatı gerçekten de ‘yeryüzü cenneti’ kavramını anımsatır:

“Tayland’ın batısındaki Andaman adası yerlileri lidersizdirler, sembolik temsil hakkında bir fikirleri yoktur ve herhangi bir hayvanı evcilleştirmemişlerdir. Ama aynı şekilde aralarında saldırganlık, şiddet ve hastalık da yoktur. Yaraları şaşırtıcı bir biçimde çabuk iyileşir, görme güçleri ve işitme duyuları özellikle keskindir. Avrupalıların 19. Yüzyılın ortalarında bölgelerine girmelerinin ardından bu özelliklerinin azaldığı söyleniyor. Ama hala da şu çarpıcı fiziksel özelliklerini koruyorlar; sıtmaya karşı doğal bağışıklık, doğum sonrası çatlakları ve yaşlılıkla gelen kırışıklıkları ortadan kaldırabilen deri esnekliği ve ‘inanılmaz’ bir diş kuvvetliliği: Cipriani dişleriyle çivi kıran 10 ila 15 yaş arası çocuklar gördüğünü söylemiştir. Ayrıca Andamanlıların hiçbir koruyucu giysi kullanmadan, bal toplama faaliyetlerine de tanık olmuştur; ‘Buna rağmen asla arılar tarafından sokulmuyorlardı ve onları seyrettikçe uygar dünyanın yitirdiği binlerce yıllık bir gizemin içine dalmış gibi hissediyordum kendimi’.(aynı kitap, s. 28)”

Peki, ne olmuştu da insanlığın büyük yekûnu bu cenneti yitirivermişti?

Cevabı J.J Rousseau’ya bırakıyorum:

“Bir parça araziyi çitle çevirip “Burası benimdir” demeyi akıl eden ve kendisine inanacak kadar saf insanlar bulan ilk insan Uygar toplumun ilk yaratıcısıdır. Bu insan ortaya çıktığında, kazıkları söken ya da tarlanın sınırlarını belirleyen hendeği tekrar toprakla dolduran ve ‘sakın bu düzenbaza kulak asmayın; meyvelerin herkese ait olduğunu, dünyanın ise kimseye ait olmadığını unutursanız mahvolursunuz’ diyen başka bir insan ortaya çıksaydı, insanlığı kim bilir kaç suç, savaş, cinayet, acı ve korkudan kurtaracaktı, kim bilir?( Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, kitabın ikinci Bölümünün başlangıcı)

İnsan tarım yapmaya başladığı andan itibaren benim ‘doğal hürriyet’ dediğim durumunu yitirivermiştir. Fakat yine de tarıma başlar başlamaz tabiattan kopmuş değildir. Öbür taraftan göçebe yaşantıdan verilen tavizin insanlık tarihinde bir uğursuz dönüm noktası olduğu da aşikar.

Kabil, rabbine ekip biçtiği ürünleri sunmuştur fakat onun sunusu kabul edilmemiştir. Demek ki tarım toplumunun, yerleşik toplumun ürünleri kâinatta olumsuzlanmıştır. Öbür taraftan sunusu kabul edilen Habil-ki rabbine göçebe toplumu ve hareketliliği simgeleyen koyun kurban etmiştir-Kabil tarafından öldürülmüştür.

Laneti üzerine alan Kabil’in ‘yerleşik’ çocuklarının ürünü olan bu medeniyet, kan üzerinde yükselmiştir. Fakat yine de Tanrısal yasa, bütün lanetliliğine rağmen, Kabil ile temsil edilen ‘medeniyet’e tamamen sırtını çevirmemiş, onun içerisine düştüğü aç gözlülük ve haset girdabından kurtarmak için hikmetini çeşitli biçimlerde yeryüzüne indirmiştir.

Elbette ki iyi olan şeyler, müesseseleşeceği gibi, kötülükler ve kötü alışkanlıklar da müesseseleşebilir:

…Ve rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt’i Haram’a yönelmiş kimselere (tecavüz) ve saygısızlık etmeyin… Mescidi Harama girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi tecavüze sevk etmesin! İyilikte ve sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın (Kur’an-I Kerim Maide 5/2).”

Bu meyanda İnsanlığa kötü bir kadere mahkûm etmekte muktedir olabilecek ‘Yerleşik Toplumun’ iş bölümü, ortaklaşması, yardımlaşması, din’in mazlumların yanında yer alan tavrıyla bütünleştiğinde mazlumların haklarını müdafaa edecek bir biçime de dönüşebilir. Nitekim kültürümüzün temelinde yer alan İslam’da ‘Devlet’ düşüncesi ezilenlere ve zulüm görenlere yardım etmek, onları zulümden kurtarmak üzerine yükseltilmiştir:

“Muhakkak ki Allah, idarecileri zayıflar için bir yardımcı, güçlüler için de bir engelleyici olarak tayin etmiştir. Onlar, güçlüyü zulümden alıkoyarlarken, güçsüze de hak üzere yardım ederler.” (İslam Peygamberinin, Yemen’deki valilerinden Amr b. Hazm’a gönderdiği yazı)

Anlaşılacağı üzere toplumumuzun ‘ Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ sözü- her ne kadar daha sonra, devletin meşruiyetinin nerede başlayıp nerede biteceği hiç düşünülmeden faşizanlığın düsturlarından birine dönüştürülmüş olsa da-, faşizan bir yekûnun andı olarak doğmamıştır.

Bütün bunlardan sonra ‘Kurumsal Din’in ve kurumsallaşmış ve örgütlenmiş bütün yapıların Kabil’in(ki sembolik anlamda kullanılmıştır) içerisine düştüğü durumun ‘zorunlu’ bir sonucu olarak görmek aşırılık olmasa gerek.

Din, bu meyanda despotların iktidarını sınırlayan bir içerikle doğmuştur ( Museviliğin, Hıristiyanlığın, İslam’ın, Budizm’in doğuşu vb.) Etkisini yitirdiğinde, yozlaştığında, adalet yerine zulüm saçmaya başladığında ve despotların elinde bir silaha dönüştüğünde ise bambaşka bir yoldan ve yine devrimci ilkelerle kendisini göstermiştir. Gösteremediği noktada da hurafe ve ‘boş inanca’ dönüşmüştür.

Bütün büyük dinlerin- daha sonra ne kadar yozlaştırılmış olurlarsa olsunlar- barış( İslam kelimesinin etimolojik kökenlerinden biridir. İslam, Esselam, Selam) ve sevgi temelli olması tesadüf olabilir mi?

“Çeşitli ilim ve kuruluşlara katkıda bulunmalarına rağmen eskiler, coğrafi ve siyasi milliyetçiliklerinin dar görüşünden ne yazık ki kurtulamamışlardır. Hatta eski dinler, tüm insanlık için evrensel bir boyut taşımaktan ziyade milliyetçi bir özellik arz ederlerdi. Bununla beraber, eski dinler başlangıçta yine de sevgiyi ve barışı telkin etmişlerdir. Afrika, Amerika ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde hala canlı olan renk ve üstün ırk duygusu, bence kabul ettikleri dinlerin emirlerinden değil, putperest ve dinsiz dönemlerdeki nesillerin düşünce kalıntılarından gelmektedir. ( Muhammed Hamidullah, İslamda Devlet İdaresi 8. Bölüm 78. Paragraf)”

Din üzerine bu kadar durmamın sebebi, Doğu toplumlarının, özelde ise ‘Kültür Dairesi’ içerisinde yer aldığımız İslam’ın, devleti algılama biçimimiz üzerindeki etkisini ortaya koymak içindir.

Dinin, devletin niteliğinin nasıl olması gerektiği konusundaki yönlendiriciliği kuşkusuz toplumumuzun ‘devlet’ anlayışını şekillendirmiştir.

Mesela Kur’an-ı Kerim; “Ey âmenû olanlar (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Muhakkak ki; ahbarlardan (yahud âlimlerden) ve ruhbanlardan (rahiplerden) çoğu, mutlaka insanların mallarını bâtılla (boş yere, haksız olarak) yerler ve Allah’ın yolundan engellerler (mani olurlar). Ve altın ve gümüşü biriktiren ve onu Allah yolunda infâk etmeyen kimseler; artık onlara elîm azabı haber ver(Tevbe Suresi 34).”diyerek servet biriktirmeye ve servetin bu şekilde belirli ellerde toplanıp tekelleşmesine açık seçik tavır almaktadır.

“Cehennem ateşinde üzerlerinde (demir) kızdırıldığı gün, böylece onunla, onların alınları, yanları, sırtları dağlanır. Bu, kendiniz (nefsiniz) için biriktirdiğiniz şeylerdir. Böylece biriktirmiş olduğunuz şeyleri tadın! (Tevbe Suresi 35)”

Demek ki İslam, öz itibari ile ‘kapitalizme’ karşıdır. Nitekim Halife Ömer şöyle dediği rivayet edilir; “Eğer hükmettiğim kadar iktidarda kalırsam, zenginlerin artma malını hep fakirlere veririm.”

İslam bu meyanda, zengin olma hırsını ve maddi varsıllık vasıtasıyla güç elde etme yöntemini insanın içerisine düşebildiği bir zaaf olarak görmekte, aç gözlü insanların örgütlenmesine engel olmak için, devleti, haksız kazanç biriktiren, kazancını sosyal yardımlaşmaya ya da dayanışmaya aktarmayan kişinin malını celp eden, haksızlıkları önleyen, mazlumları koruyan, zalimlerle savaşan bir araç olarak benimsemektedir.

Demek ki insanın yerleşik hayata geçtikten sonra, iş bölümünün insanlar arasında bir çeşit bağımlılığa yol açmasından ötürü üst bir örgüt kurması kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu örgütün ezenlerin dilini mi, yoksa ezilenlerin dilini mi benimseyeceği hususudur.

Eğer, ezilenler hiçbir biçimde bir örgütlenme içerisine girmezlerse, ‘Yerleşik Toplum’un doğal bir sonucu olarak ezenlerin örgütlenmesi ve devlet kurması kaçınılmazdır.

2


Gerçekten de içerisinde bulunduğumuz toplumun eski hükümdarlarına yazılmış nasihatnamelere baktığımızda, devlete atfedilen bütün olumlulukların hangi sebeplere dayandığını daha açık seçik görmekteyiz. Ne Kutadgu Bilig, ne de Siyasetname, Machiavelli’nin tüyler ürperten öğütlerinin zerresini içermez.

Her ne kadar şimdi-modernizmin sayesinde hepsi birbirine benzemiş olsa da- Doğu devlet geleneği ile Batı devlet geleneğinin vakti zamanında birbirinden çok farklı olduğunu kabul etmek gerekecektir. Batı Avrupa tarihinde devlet, külliyen despotik bir nitelikte şekillenmeye başlamış, bu bakımdan halk, devlete karşı örgütlenmiştir. Avrupa’da çok erken dönemlerde Magna Carta’ların ortaya çıkmış olmasının, halk ayaklanmalarının sık sık görülmesinin sebebi budur. Sivil toplum geleneğinin Avrupa’da bu kadar güçlü olmasını da -tamamıyla değil ama- bir bakımdan buna bağlamak gerekir.

Batıda Kilisenin devletle işbirliği içerisine girmesi ve devletlerin bir anlamda ‘Tanrısal’ bir rol üstlenerek hükmetmeye başlaması, ama hükmedenlerin kiliseyle kurdukları ortaklık neticesinde, her türlü vahşeti sergilemesi ve üstelik Papalığın, engizisyonuyla bu vahşetlere vahşet katması, bütün bunlar olurken de devletin, sürekli olarak kendi kutsiyetine vurgu yapması (Bazen aleni bir biçimde: Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nda olduğu gibi. ) Avrupa da birçok yerde hem kiliseye(Katolikliğe) hem de devlete karşı olan nefretin tohumlarını atmış, öte yandan devlet algısını tamamen sakatlamıştır.

İlk bakışta ‘Kültür Dairemizde’ oluşturduğumuz devletlerin durumu da Avrupa’da ortaya çıkmış ‘Ortaçağ’ devletlerini andırmaktadır. Her ne kadar eski Türklerde de yönetimde bir kutsama ve tanrısallık anlayışı mevcutsa da, Kut’u alan hakandı ve böylece devletin tamamı kutsal değildi ( Bununla birlikte dağlar, nehirler, gök kutsaldı. Fakat bu anlayış eşyanın tamamının Tanrı’nın lütfü olarak görülmesinden kaynaklanıyordu.)Nitekim Kut alametleri hakanın soyunun yanı sıra adaletine, halka hizmetine sıkı sıkıya dayanıyor, zalim hakanın kutsalla ilişiğinin kesildiğine inanılıyordu.

Türklerin Müslümanlığından sonra da bu durum Osmanlı Devletinde ‘Halifelik’ adı altında devam etmiştir. Osmanlı Devleti gerçekten de kendisine Devleti Aliye (yüce devlet) demiştir. Ancak İslam’ın ruhban sınıfına geçit vermez yapısı, bu devleti Batıya benzer bir teokratik kuruma dönüştürmediği gibi, meşruiyeti asla sorgulanamaz bir kutsiyete de yükseltmemiştir. Devlete, İslam geleneğinin kendisine biçtiği rol göz önünde bulundurularak (Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker) yüce denmiş, ama katiyen varlığıyla ‘keramet’ sergileyen bir konumda, kerim devlet olduğu iddia edilmemiştir. Devlet yöneticilerine halife denmiş ve bu kavram hiç olmadığı kadar çarpıtılmışsa da, İslami gerçek, hükümdarın değil, insanın kendisinin halife olduğunu haykırıyordu (Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve direkt sufi ekolüne bağlı olmayan bir çok Alevi, Şii ve Sünni bilgin). Derin sufi gelenek ve Anadolu’nun dört bir yanında konuşlanmış tekkeler, gerçek hilafeti ve sultanlığı bu şekilde anlatıyordu.

Ayrıca, çok erken tarihlerde devlet meselesi hakkında düşünmüş filozoflarıyla İslam Uygarlığı, yönetim konusundaki ilkelerinin temellerini Hıristiyan Avrupa’dan çok önce ve çok sağlam atmış olarak karşımıza çıkar. İslam Uygarlığının devlet meselesi hakkında kafa yoran düşünürlerinden biri olan Farabi(871-950), Kitabü Arai ehli’l-medinet’t-ül Fazıla da erdemli şehrin yöneticisinde bulunması gereken vasıfları şöyle sayar:

“Doğruluğu ve doğruları sevmeli, yalandan ve yalancılardan nefret etmelidir… İzzeti nefs sahibi ve cömertliği seven birisi olmalıdır… Altın gümüş ve diğer dünyevi şeyleri basit görmelidir… Tabiatı gereği adaleti ve adil kimseleri sevmeli, haksızlıktan, zulümden ve bunları işleyenlerden nefret etmelidir (Mahmut Kaya, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri, ,Klasik yayınları, İstanbul 2003,s146)”

Elbette ki Doğuda da çok bilinen despotik hükümdarlar ortaya çıkmıştır. Fakat burada anlatmaya çalıştığımız şey, (özellikle İslami kısmının) bu despot hükümdarların, geleneğin ‘çokça tekrar etmiş’ olan temel davranış şekline uymadığıdır.

Bu devlet geleneğinden ötürüdür ki, Osmanlı Devletinin milliyetçilik isyanları ile boğuştuğu, karıştığı son dönemlerinde dahi Osmanlı Devletine karşı ayaklanmış Z. Stoyanov gibi Bulgar Milliyetçileri bile şunu söylemekten çekinmemişlerdir:

“ Türk idaresi, tamamen demoralize olmasına rağmen, her zaman çeşitli zabitlerin, ayanların, çorbacıların ve hatta bağımlı knezlerin (prenslerin) zalimliğine karşı halkın tarafını tutmuştur. Din ve milliyet farkı gözetmeden, halkın en küçük bir şikâyetinde, birçok paşa ve kaymakam kovulmuş ve makamlarından indirilmiştir… Böylece beyaz sarıklı Türk halifeleri, Hıristiyan hükümdarlardan, incilin kurallarına çok daha iyi uymaktaydılar.(Dr. Leman Ergenç’in TTK yayınlarından 1989 yılında çıkmış Bulgar Yayınlarında Türkler adlı kitabında Z.Stoyanov’un, İz, Zapiski po Bılgarskite Vıstaniya adlı kitabının 235. Sayfasından alınan alıntı.)”

3

Diğer taraftan Batıdan filizlenmiş olan Modernizm, en sonunda-neyi temsil ederse etsin-devletin varlığına baş kaldıran düşünürler ve filozoflarla da karşımıza çıkar. Devletin tamamen ortadan kaldırılmasını savunan Max Stirner’e göre devlet erki, en despotun elinden en faziletlinin ya da tamamıyla halkın eline geçse de nihayetinde ‘efendiler değişikliğini’ içerir. Bu bağlamda devletin ekonomiden bağımsız bir taahküm aracı olduğunu vurgular. Deleuze’ye göreyse devlet, Marx’ın öne sürdüğü gibi tarımsal üretim tarzının bir sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Deleuze, tarımsal üretim tarzının çok öncesinde de devletin var olduğunu savunur. Hatta öncesiz ve sonrasız bir ‘Devletten’ bahseder Deleuze. Ona göre her zaman bir devlet var olmuştur.

Devletin Tarım toplumundan önce var olduğu tezi, bir şekilde göçebe ya da yarı göçebe toplumların (mesela bir zamanlar Türkler) devlet örgütlenmesine sahip oluşu ile doğrulanabilecek gibi gözükmektedir. Fakat kanımca tarımsal üretimin başladığı ilk anlardan itibaren, tarım toplumları ile göçebe toplumlar arasında bir takım çatışmaların yaşanmaya başlanması, örgütlenme fikrini göçebe toplumlara da yansıtmıştır. Günümüz devlet anlayışının tarımsal üretimle temellendiği konusunda Marks ile paralel düşündüğümü söyleyebilirim.

Devleti - böyle bir niyetleri yokmuşçasına-bütün kötülüklerin kaynağı olarak göstermeye uğraşan Deleuze ve Stirner, onu kutsallaştıranların karşısına -farkında ya da farkında olmaksızın- onu şeytanlaştırarak dikilmiş oluyorlardı. Oysa bu da bir çeşit ‘negatif’ kutsallaştırma değil miydi?

O halde, anarşist Deleuze’nin devleti olumsuzlayan algılayış biçimi ile devleti kutsayan ‘Nazi’ Schmitt’in algılayış biçiminin bir noktada çakışmasına şaşmamak gerek. Çünkü Schmitt’e göre de devlet, burjuvadan bağımsız, toplum öncesi, ezelî, otonom bir olgudur.

Schmitt’e göre siyaset ‘dost’ ve ‘düşman’ ayrımına dayanır. Devletin bekası da bu ayırımın iyi idrak edilmesine bağlıdır. Siyasetin amacı bertaraf etmektir; hem fizyolojik hem de psikolojik olarak.

Carl Schmitt gibi ideologlar devleti dokunulmazlığın zirvesine taşıyarak kutsallaştırmayı bir devlet fetişizmi mertebesine çıkarmışlardır. Carl Schmitt, Nazi dönemindeki faaliyetleri yüzünden, Nazi sonrası Almanya’nın üniversitelerinde ders verme hakkı elinden alınan nadir hukukçulardan ve bir kürsüye sahip olmayan ender profesörlerden biriydi. Schmitt, Nürnberg’de kalmış, daha sonra, 38 sene boyunca, vefat edene kadar memleketi Plettenberg’deki (Vestfalya) evinde yalnız yaşamış ve-kimin mirasçısı olduğunu bir daha belgelemek istercesine bu eve, Machiavelli’nin sürgün olarak gittiği yer olan “San Casciano” ismini vermiştir.

Bu kadar değerlendirmeden sonra şu sorunun zamanı gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, içerisinde yer aldığımız kültür dairesinin toplumumuzda yer edindirdiği ‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ sözünü besleyecek nitelikte bir devlet geleneğine tekabül etmekte midir?

Bu sorunun cevabını Güneş’in Kırmızı Benekli Pinpon Topu adlı çalışmasından verelim;

“Türkiye’de “devletin bekaası” kavramını devlet faaliyetlerinin nihai meşruluk referansı durumundadır, yasallık ancak bu referansa uygunluk içerdiği sürece mevcuttur. Şayet devletin bekasından kaygılanılırsa söz konusu tehdidin savuşturulması adına alınacak tedbirler de yasallık vazgeçilmez şart olarak değerlendirilmez…

Türkiye de böylesi bir durumun ortaya çıkması egemenliğin nihai taşıyıcısının sözü geçen organ olduğu ve Carl Shmitt’in egemenlik tanımına uygunluğunu ortaya koymaktadır…

Tehdit öngörüsüyle Milli Güvenlik Kurumu’nun aldığı karar doğrultusundaki sıkı yönetim, olağanüstü hal kararı, tıpkı Schmitt’te olduğu gibi “düzen” karşısında hukuk’un, nihai meşruluk referansı karşısında legalitenin , arka plana düşmesidir.

Normatif düzlemde tanımlanan, “legalite+insan hakları” formülüne dayanan “maddi hukuk devleti” modelinin geçerliliği, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2. Maddesinde net bir şekilde ifade edilmiştir.

Buna rağmen yaşamsal pratikte karşılaşıldığı üzere ve anayasanın bu taahhüdüne “alternatif” pek çok düzenleme mevcuttur. Bunlardan en dikkat çekici olan 2. Maddenin taahhüdünün samimiyetinin sorgulanmasına sebebiyet verebilecek “olağanüstülüğü olağanlaştıran(!)” bir düzenin istenci rahatlıkla gözlemlenebilmektedir.”

4

İçsel çelişkilerimiz, içsel savaşlarımız olmasaydı, o çelişkilerimizin yansıması olan dışsal savaşlar da olmayacaktı. Dünyanın bu kötü gidişatı, bizim içselliğimizden ayrı olarak düşünülemez. Fakat gerek Deleuze, gerek Stirner, dışsal koşulların tamamen değiştirilmesiyle içsel değişimin de ‘otomatik’ olarak meydana geleceği düşüncesini muhafaza ederek, bu noktada hiç de Marks’tan ayrılmış olmuyorlar. Onlar da tıpkı Marks gibi, dışsal koşulların değişmesinin, problemi çözmede tek başına yeteneksiz kaldığını idrak edememişlerdir.

Bu derece bir günah keçisi arayışı, ya da tam tersine bu derece bir kutsallaştırma, insan problemlerini, insan varlığının temel yapısından soyutlayarak dışarıda aramaya alışmış sakat bir maneviyat ve sakat bir materyalizm saplantısının bir ürünüdür. Oysa ‘ben neysem dünya da odur.’ Bu düstur, sorumluluğun içselleştirilmesinin ve problemin dışarıda bir yerde aranmamasının çözümün ta kendisini barındırdığını ortaya koyar.

Bütün bunlardan sonra devletten ‘ana’ olmasını istemek, ona bir çeşit kutsiyet atfetmek midir? Ben, devletten beklediğim analığı, annenin çocuğu ile kurduğu ilişkinin kadim niteliğine dayandırıyorum. Anne, içgüdüsel olarak koruyup, kollar. Benim fikri lügatime göre eğer devlet ‘ana’ olamıyorsa meşruiyetini kaybetmiş demektir. Devlet, babasal var oluşunu gizlemek için traş olup, ağda yapsa ve peruk taksa da, halkına davranış şekli ile hiç de anasal kucaklamayı yansıtamaz ve kendisinin ne olduğunu ele verir. Böyle bir devlete karşı halkın ve hakkın yanında durmak, kimi zaman yasal olmasa da insani bir sorumluluktur.

O halde Devlet’in meşruiyeti insanın üzerinde yükselmez. Devlet ne her şeydir, ne hiç bir şeydir. O, ancak zalimlerin zulmüne son verecek, adaleti dağıtacak bir araçtır ve varlığı o zaman anlamlıdır, nitelikseldir.

Ve ‘en adil’ denilen zamanlarda dahi Güneş’in dile getirdiği şu soruyu sorumluluk anlayışı içerisinde zihnimizin bir köşesinde bulundurmamız ‘iyi ‘gözüküyor;

“ …Herkesin bir defa geldiği ve yine herkesin “biricik” yaşantılama öznelliği dâhilindeki bu hayatta; kim ya da kimler, hayatı nasıl yaşamamız gerektiğine karar verebiliyor ve bu kararın, karara uyanlar için “iyi” olduğuna nasıl (!) hükmedebiliyorlar?”

Hiç yorum yok: