Bilginin İstenci Nedir?


1

Bilginin yakalanamaz uçuculuğu; işte en sonunda karşılaşacağımız Gerçek. Nesnel olanın tosladığı asıl realite işte bu. Yaşamsal kurallarımızı koyarken dikkat etmediğimiz bu durum, hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük illetine yakalanmakta bize yardımcı olmuyor muydu?

Rasyonel doğruların irasyonalitesini keşfettiğimiz bu çağda, içimizi oyan belirsizlik karşısındaki çaresizliğimiz eşlik etmekte şimdi bize.


Ne yazık! Elimize aldığımız hemen hemen her şey bir müddet sonra buharlaşıveriyormuş!

Oysa 18. Ve 19. yüzyılın bilgi teorilerinde, aşınmaz olduğu iddia edilen keskin sınırlar vaad edilmişti bize. Hepsi de şimdi gazımsı bir nitelikte gözden kayboluverdi. Postmodernizm, bilimin çelişkili ifadeleri, ‘Doğa Bilimleri’nin sadece inşa etmediğini, imha da edebildiğini tecrübe etmemiz sonucunda yükseldikçe yükseldi karşımızda.


“Nietzsche haklıymış!” Duymadığımız bir vargı değil bu. Akıl, en sonunda kendisini de inkâr etmeliydi! Peki, şimdi ne olacak?

Hakikat hiçbir zaman gözlerimizle görüp, ellerimizle dokunulamayacak kadar uçucuysa, ne olacak? Evrensel bir ahlak yasasını aramaktan çoktan vaz mı geçmeliydik zaten? Her şey aynı zamanda doğru ve aynı zamanda yanlışsa, ne tanrıyı ne şeytanı, ne karmaşığı, ne basiti olduğu gibi algılayamıyorsak, hakikati ebediyen kaybetmiş bir var oluş şeklimiz varsa, Foucault’un dediği gibi aslında zaten her şey yorumsa, ne olacak?

2

Şimdi kısa süreliğine bu soruları bir kenarda tutmak istiyorum. Çünkü yaşam beni çağırıyor yine. Hakikatin kavranılmazlığı ya da kavranılabilirliği meselesini göz ardı ettiğim bir “an”a doğru ilerliyorum. Yaşamak istiyorum. Derinden bir istenç beni bu yaşıma kadar yaşattı. Bu yaşıma kadar yemeyi, içmeyi ve daha birçok edimi yineledim. Ölümün kaçınılmaz içiciliğine karşın, uçucu hayatım ölümün kasesine düşecek bir damla olmadan, henüz gaz halindeyken, bir çok âleme dalmak istedim. Oysa ölümün önünde çoktan ölmüş bir yazar için kısacık yaşam arzusundan bahsetmek ve ona yapışmak ne trajik. Ama Gerçek. Nedir öyleyse bizi yaşatan?

Anlamsızlıkla yoğrulduğumuz anlarda dahi bizi toprağın üstünde tutacak kadar yoğun olan içimizde, nedir?

Onu kokladım ben. Kendi üzerimde hem de; İSTENÇ; Ben olmayan BEN o. Kâinatı bir arada tutan öz.

Hayatımı madem her halükarda ele almış durumdalar, bu ikili üzerine kurmak istiyorum; BİLGİ ve İSTENÇ.

Hiçbir zaman kendini bilmek istemeyen ve bilinmek istemeyen bilginin istenci. İşte Evrenim bundan ibaret. Peki, bu yalnız benim evrenim mi? Bilemiyorum. Fakat Evrenin Sırrını aklı aşan bir Bilinmezliğin üstüne kuracağından içsel olarak eminim.

Tasarım evrensel olabilir. Olmaya da bilir. Ama bütün kati tasarımların, bir başka paradigmada eritildiği göz önünde bulundurulacak olursa, tasarımım sadece benim tasarım olması ya da evrensel olmasının ne önemi var? Önemli olan onu içsel olarak doğrulamak. Ben doğrulayabiliyorum. Hepsi bu.

3

Gözlerimin önünde bilginin kendisini bilmemesi canlanıp duruyor. Bu ne anlama geliyor? Bilgi, kendisini işaret eden bütün parmakları yadsıyor. O sadece keşfedilebilir ama kendisini keşfetmez. Bu yüzden de sonsuz defa keşfedilse bile gerçekte asla keşfedilemez. Demek ki amaç değil. O, nihayet değil. Bilgi, var olan ve var olmayan göz önünde bulundurulursa, anlayacağız ki Bilinmez olmaya mecbur kalacaktır. O yüzden asla nihayet değildir. Parçada her şeyi bildiğimizi iddia edebiliyorken, bütünselde bilinmezliğe tosluyoruz. Demek ki ‘hakikat’ bilmenin ötesinde.

Ama bir de Gerçek var. Yaşamın kuralı olan Gerçek. Gerçek, bütün değişkenliğine rağmen, onun üzerinden edindiğimiz bulgulardan dünyada istifade edebildiğimiz materyaller sunar bize. Gerçek, dünyasal varlığımıza uygun koşullarda yaşamamız için bir fırsat olarak vardır.


Nihayetinde o da değişkendir ama ondan edindiklerimiz sayesinde hakikate yaklaşma ya da hakikatten uzaklaşma adımını attırabilir bize.

Eğer Gerçek[ler] bizi evrensel bilinmezliği ve ‘bütünsel bilgi’yi daha fazla göz önünde bulundurmaya sürükleyecek mahiyetteyse, aydınlatıyor, aksi durumda ise gözümüzü gönlümüzü karartıyor.

4

Dinler de bu Gerçek doğrultusunda parlıyor ve yine bu Gerçek doğrultusunda yozlaşıyor. Hakikat, somuta indirgenebilecek bir Gerçek olarak algılanmaya başladığı andan itibaren o dinin özünden uçup gidiyor. Onu bir nehir olarak düşlersek bu durumda, kuruyor yani. Bizler de nehrin kupkuru, taşlı topraklı yatağını kutsuyoruz zavallılığımızla hakikat diye.

5

Peki, bilginin -insan üzerinden- istenci nedir?

6

Küresel dünyamızda karesel ideolojilerimizle yönetiliyoruz. Yıkımlar karşısında çare olarak öne sürdüğümüz bütün ideolojiler, yıkımı da kendi içerisinde barındırır oysa. Bu gerçek kadim zamanlardan beri bilinir. Yine de kendimizi belirsizliğin tedirginliğinde var etmektense, kati sınırların uyandırdığı güven duygusunun içinde var etmeyi yeğleriz. Sınırlar ne zaman gözümüzün seçemeyeceği derecede belirsizleşmeye başlasa, o zamanlar yeni sınır taşlarını belirlemek isteyen bir fikir de doğum sancılarını çektirmeye başlar onu doğuracaklara. Bu çok doğaldır ve insan doğasının yaratısıdır aynı zamanda. Sorun, yeni sınırları tarif etmek için beynimizde üremeye başlayan fikirler değildir. Sorun, bu fikirlerin öncülüğünde bir yapılanmaya da girişmek değildir, sorun, bu fikirlerin çareyi arayan dünyada, alelacele bir nihayet olarak kabul görmesi; izm’e dönüşmesidir.

O zaman, bir taassubu yıkmak adına doğan fikrin kendisi-materyalist olsun, metafizik olsun- dokunulmaz bir kutsiyete bürünür. İstibdat yıkılır ama sadece yeni fikrin istibdada dönüşmesi süresince: Çarlık rejiminin bir anda yıkılıp, devletin Sovyetler Birliği’ne dönüşmesi ve bu isyanın Rus Devrimi adını alması karşısında, Ukrayna’da, Kronştad’ta yeni iktidara kara bayrak açan on binlerce anarşistin kıyıma uğramasında görülebileceği gibi, yeni fikir, iktidar koltuğuna oturur oturmaz, -duruma göre- kendisini ağır ya da hızlı bir biçimde ele geçirecek istibdat hastalığına yakalanır.

7

İstibdat gerçeğine rağmen, bir kural işlemeye devam ede durur: Zamanı geldiğinde, Marx'ın vakti zamanında söylediği gibi; katı olan her şey buharlaşır (kendi adına yaratılan izme bir gönderme daha). Fakat bu durum, katı hiçbir şey inşa etmememizi mi salık verir? İnsanoğlunun inşa edeceği her şeyde bir katılık olacaktır. Bu gerçekten kaçamayız. Fakat bu gerçekle birlikte katı olan her şeyin buharlaştığını da göz önünde bulundurursak, inşa edeciğimiz yapıların, buharlaşma etkenini göz önünde bulundurarak inşa edilmesinin, bir şeyi hangi şartlar altında ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olarak kabul ettiğimizin de açıklıkla dile getirilmesinin zeminini oluşturacağından, daha işlevsel olacağını rahatlıkla öngörebiliriz.

8

O yüzden, kas katı görünen her fikrimin, bilginin istencini yoklaya durmuş varlığımın bir parçası olduğunu unutmanızı istemem. Katı fikirlerimin, şimdiki modern düzene -ve onun postişini moderne- baş kaldıran bir kılıç olduğunu düşünmenizi isterim ki bu kılıç, vazifesini tamamlandığında ya da amacını aştığında-insani zaaflarımdan ötürü sık sık aşabilir- kırılabilsin.

9

Elbette ki Bilginin yakalanamazlığı karşısında, küskün başların nihilizmi yayılabilir. Gerçekler hakikati yakalamaya yetmiyorsa, insanoğlu bütün gerçeklere sırtını çevirip, hakikatin tamamını yadsıyabilir, bütün bunlar onun gözünde cilveli bir oyuna dönüşüp, bilgisizlik bilgiye, cehalet erdeme tercih edilebilir.

İşin aslı, insanoğlu bu tercihi farkında olmadan da gerçekleştirmiş olabilir.

Öte yandan bilinçli bir bilgi istencinden sonra da var oluşun doğası gereği cehalet peşimizi mutlak olarak bırakmayacaktır.

Dünyanın bugünkü hali bu durumdan çok mu farksız? Erdem ve cehalet, bilgi ve bilgisizlik, akıl ve akıl dışılık o kadar iç içe girmiş ki, bütün akılcı söylemlerin altından akıldışının alaycı tebessümü, bilginin yolunda bilgisizliğin temelleri belirebiliyor. Haklı olan kim? Suçlu olan kim? Belirsiz.

Oysa yadsınamaz belirsizliğin de bir amacı vardır. Bu amaç doğrultusunda ona yaklaşıldığında o, anlamsızlığı doğurmaktan vazgeçecektir. Mutlak bilgiye dünyasal bir materyalle ulaşamayacağımızı kabul etmemiz demek, neden bütün temellerin yadsınması, her şeyin anlamsızlaşmasını doğursun ki? İstenç, insanoğlunu onun kendi var oluşundan beri bilgiyi aramaya sevk etmiş, bu macera, -iyi olsun kötü olsun-insana muktedir olduğu potansiyel vasıflarını açımlama imkânını sunmuştur. Bilgi her zaman eksik kalmış, fakat o haliyle bile, insan kavrayışına ve dimağsına algı alanını genişletecek tohumlarını da atmıştır.

İnsan, bugün aklının sınırlarında dolaşmaktaysa, akıl dışına bu kadar yaklaşmış bulunmaktaysa,-varlığını en uğursuz bir biçimde gerçekleştirerek-doğal değil, denetlenen modern deliliğin- çok isabetli kullanımıyla ‘ruh hastalığının’- vadisinde bir modern akıl hastanesini kurduktan sonra kendisini oraya tıkıp yaşatmaktaysa, bu şüphesiz bilginin niteliği üzerindeki tartışmalardan da kaynaklanmaktadır. Fakat bilgi vardır. Soyut gerçekliğinin somut birkaç parçası ile var oluşumuza yansımış olarak vardır. Ay’ın dünyadan görebildiğimiz yüzü olarak vardır. Bu ilişki biçimi onun algılanışını karmaşıklaştırır. O, eksik algılanışı ile hatayı, cehaleti de yanında taşır.

O halde Bilgi, dünyaya değen ama kendisini tamamıyla dünyaya bırakmayan uzuvları ile neye işaret eder? Yeniden sorumuza geri dönüyoruz o zaman:

Bilginin istenci nedir?

3 yorum:

Enis Diker dedi ki...

Güzel bir yazı, bir insani istekten doğmuş akılla yolla çıkmış bir düşünce bile gün geliyor bir baskı için dayanak olabilyor. Geriye aklı, insanlığı test edebileceğimiz ne kalıyor, vicdan, vicdanı peki nasıl ayakta tutacağız :) gittikçe çetrefil bir hale geliyor sorular en iyisi şimdilik susmalı :)

elinize sağlık

Oelbin dedi ki...

iş sanki artık giderek daha karmaşık içinden çıkılmaz bır hal almaya başladı sanki yoğrulmk gerek iyice bunun içinde...
ama şu var bide artık giderek cahillik erdem haline dönüşmeye başladı yada öyle olması isteniyoor kişilerce.

eline sağlık kali.

Kali Rind dedi ki...

alın size bir başka soru: "Maddi yapılanma neyi temel almalıdır?"

Sayın Enis Diker ve sevgili Oelbin. yorumlarınız için teşekkürler.