KOD: ANKA [2. BÖLÜM]


“Biz yaptık.” dedi “bütün katliamları”. Ve bir bir her şeyi anlattı Musa Baran. Yapay hastalıkları ürettikleri laboratuarlardan, deprem tetikleme çalışmalarına, onun öncesinde bütün dünya devletlerine uyguladıkları çeşitli baskı türlerine değin her şeyi ağlayarak anlatmıştı.

Tabi BM yetkililerince hemen teşhisi konuldu Musa Baran’ın. ANNE virüsü kapmış dendi. Bu durum içerisinde kişi kendisini kaybederek, hayal dünyasının içerisine girip yapmadığı şeyleri yapmış gibi görebiliyormuş. Kaçınılmaz bir sonu vardı bize “hastalık” olarak anlatılan bu durumun. Hastalığa yakalanmış kişinin -ağır vakalarda- çoğunlukla bir hafta içerisinde iç organları eriyor ve bu kişi çeşitli vizyonlar görerek acı içerisinde ölüyordu.

Beklendiği gibi Musa Baran aynen bu şekilde öldü. Ama söyledikleri bir fitili ateşlemişti. Uyanış fitilini!

Protestolar başladı. “Gerçek ortaya çıksın!” çığlıkları sokaklarda yankılanıyordu. İlk başta ufak müdahaleler gerçekleşti. Fakat günler geçtikçe protestocuların sayısı artıyor ve bunların arasına yetkin insanlar dâhil oluyordu. Şüphesiz insanlık bu noktadan itibaren Eşikteydi. Beşikten Eşiğe diyorum bu durum için ben.

Çeşitli bilim adamları özel araştırmalarıyla şu bilgileri halka deklare ediyorlardı:

1. Anne virüsü denilen virüs mutlak manada ölümcül değildi ve bu virüsü kaptığı söylenen birçok kişide virüsün değiştirdiği fizik bilinç dışında hiçbir izi kalmamıştı.

2. Anne virüsünü kapan kişilerin bilinç durumu değişmişti. Beyinsel aktivitelerinde sağ lobun işlevi sol lobun işlevine ulaşmıştı. Sol ve sağ loblar inanılmaz bir biçimde aktivite gösteriyordu.

3. Virüs insandan insana bulaşmıyordu.

Birbirinden bağımsız bilim adamlarının ilk açıklamaları bunlardı. Bu durumun nasıl meydana geldiği konusunda henüz hiçbir fikir yoktu. Ama durum kesinlikle olağanüstüydü. Zira Anne’yi bir dönem taşımış olanlar cesaretleri, özgünlükleri, sevgi ve samimiyet dolu halleri ile protestoları yönetiyor, insanları aydınlatıyor ve insanlarda muazzam bir güven hissi oluşturuyorlardı.

İşte o zaman BM yetkilileri hayatlarının en büyük hatalarını yaptılar. Bu insanları [ Anne Hastalığından geçmiş insanları]bir bir yakalayıp toplama kamplarına götürme hatasını yaptılar. Amaçları uzun sürede onların işini bitirmekti. Bunu kamuoyunun baskısı olduğundan ötürü hemen yapamazlardı. Hadiselerin yatışmasını beklemeli ve arada bu işi sessiz sedasız halletmeliydiler. Fakat işte mucizeye, kendi elleriyle sebep olmuşlardı.

Önce İstanbul’daki toplama kampında başladı her şey…

Kampı korumakla ve kamptakileri denetlemekle görevli olanların kendiliğinden silah bıraktığı ve kamptakilere katıldığı haberleri yayılmaya başladı.

Sonra daha fazla silahlı adam kampa gönderildi ve hepsinde yine aynı şey oldu. Hepsi silahı bıraktı ve kamptakilere katıldı. Ardından son aşama olarak kampı uzaktan imha etmeyi düşündü BM güçleri, fakat halk çoktan harekete geçmiş, kampın önünde birikmişti.

Duyduk ki benzeri olaylar dünyanın dört bir tarafındaki kamplarda da gerçekleşmiş. Hatta Kore’deki bir kampa füze fırlatılmış ve kamp yerle bir olmuş. Ama devamında ne olmuş? Füzeyi fırlatan ve kampı imha etmekle görevli her personel aniden ölüvermiş. Hepsi ölüvermiş. Her biri. Nasıl olmuş bu? Meçhuldü o zamanlar. Ama oluvermesi dünyayı sarstı. Devrim tetiklendi. Ordular işlevsiz kalmıştı.

Bu arada bağımsız bilim adamları şaşırtıcı bir keşfi ifşa ediyordu:

Evcil Grip’ten etkilenen ve daha sonra MX gazı ile tedavi edilen bazı kişilerin DNA’larında ilginç bir biçimde bir kod değişikliği meydana geliyordu. Bu kod değişikliğini kaldıramayan bünyelerin hücreleri bir biçimde zayıflıyor ve hızla ölüyordu. Kaldırabilenler ise dönüşüyordu. Fakat neden bazı hücrelerin bu kod değişikliği karşısında ölmeye başladığı, bazılarının ise dönüşebildiği henüz açıklanamıyordu.

Garip şeyler oluyordu, hem de çok garip…

Her ülkede özgün liderler ortaya çıkıyordu ve hepsi de şunları istiyordu: Adalet ve hak.

BM güçleri kesin zaferi kazanmak üzere oldukları bir anda kendi ürettikleri şer güçlerin tetiklediği olayların akabinde dara düşmüştü. BM mekanizması felç olmuştu. Ordular dağılmış, insanların büyük çoğunluğu 1968 kuşağının gençleri gibi sevgide ittifak etmişti.

Gözlerimize inanamıyorduk! İnsanlar ne kadar narin, ne kadar güzeller, ne kadar İnsandılar! O zamanlarda günlerce ağladım, bu güzellik karşısında ağladım… Bu enginlik karşısında ağladım.

Tanklar, Savaş uçakları imha ediliyordu, silahlar kırılıyordu. 12’likler firar etmişti. Kaçmışlardı… BM dağılmıştı.

Fakat bir Birleşmiş Sevgi oluşmuştu!

İnanılmazdı!

Ama olmuştu! Hem de en onulmaz sanılan zamanlarda olmuştu bu!

Yıllar geçti…

Dünyanın bütün renklerinin temsil edildiği bir yeni dünya için yeni yönetimler kurduk özünde göstermelik değil, gerçek barış olan.

12’likler yani Zion grubunun üyeleri birer birer yakalandı.

Bu arada bilim adamları keşiflerine devam etti:

DNA kodlarında meydana gelen değişiklik vicdani duyarlılığı tamamıyla harekete geçiriyordu; son sınırına dek. Ölenler, hayatları boyunca vicdanlarını örtmüş ya da henüz bu vicdan açılımına hazırlıklı olmayan kişilerdi.

Üstelik bilim adamları vicdan açılımını sağlayacak dışarıdan müdahale yöntemini de bulduklarını açıkladılar. Bunun olumlu görünen yanı şuydu: Uygun olan kişilerde DNA’sındaki belirli kodlar değiştirilerek, fiziksel evriminde ve bilhassa bilinç evriminde bir sıçrama meydana geliyordu. Ama olumsuz yanı da, kimin bu açılıma hazırlıklı olup olmadığı bilinmiyordu. Yani dışarıdan bir müdahale, buna hazırlıklı olmayan kişinin geçmişinde vicdanını örtmesinden pişmanlık duyduğu olayların vizyonu ile kişiyi baş başa bırakıyor ve kişi acılar içerisinde, bu vizyonları görerek ölüyordu.

Şu da keşfedilmişti: DNA’sı değişmiş ve bütün hücreleri bu değişikliğe adapte olabilmiş insanların çocukları yüzde doksan beş ihtimalle bu DNA değişikliği ile doğuyordu.

Böylece yeni dünya güçleri, Kod ANKA adı verilen bu dışarıdan müdahale tekniğini uygulamaktan kaçınmak gerektiği konusunda ittifak ettiler. Fakat istisnai durumlar bırakarak bunu yaptılar; İnsanlığa ve dünyanın dengesine kast etmiş ve milyonlarca insanın hayatıyla oynamış kişilere mahkeme kararıyla Kod: ANKA uygulanabilecekti.

Demek ki kişi idam edilmeyecek, kendi vicdanına terk edilecekti.

Kod ANKA, toplu insan katliamlarına girişenlere uygulanabilecekti sadece.

Her şey özetle böyle gelişmişti.

Gelelim mahkemeye, Bay Henry’e

Bay Henry, yapay hastalıkları üreten ve yayan mekanizmanın gizli başkanıydı. Belgeler ve deliller bunu gösteriyordu. Kendisi zaten suçunu kabul ediyor ve idamını istiyordu.

Mahkemenin istişare için verdiği ara bitince hükmü Kod: ANKA olarak verdi. Çünkü en büyük adalet kişinin vicdanını uyandırmak ve ondan sonra onu kendi vicdanına bırakmakla sağlanır.

Henry vicdanına terk edildi. Öldü.

Küllerinden yeniden doğacak bir insanlık için…

4 yorum:

feelozof dedi ki...

bir insana verilecek en büyük ders affetmektir,,,
insan olmuşsa sorun yok, insan olamamışsa yine sorun yok,,,
ama bu dersi verecek olanın dersine iyi çalışması şart,,, zordur çünkü,,,

Boş Arsa dedi ki...

Şunu:

http://cuneytuzunlar.blogspot.com/2009/04/utopya.html

okumuş muydun dostum?

Kali Rind dedi ki...

link verildikten sonra okunmuştur dostum. Anka, ikimizin yazısında da karakteristik olmuş.

Boş Arsa dedi ki...

Anka=Yenidendoğuş (rönesans/küllerinden doğuş) gibi mi aceba karakteristik?