KOD: ANKA [1. BÖLÜM]


“Hikmete muktedir mahkeme! İnsanlığa ve dünyaya karşı işlediği suçlardan ötürü aranan sanık, Eşik’ten 2 yıl 18 gün sonra, yani bundan 1 ay önce yakalanmıştı. 1 aydır devam eden mahkememizde sanığın son kez kendini savunma hakkını kullanması aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Değerli yargı mensupları, bana ve bu davada birlikte çalıştığım diğer arkadaşlarıma verilen savcılık yetkisiyle ele geçmiş bulunan bütün delilleri ortaya koymuş bulunmaktayız. Bu bakımdan mahkeme hikmete ulaşsın demekten daha başka şey diyeceğimiz yoktur. Teşekkür ederim.”

Başsavcı arkadaşlarının bulunduğu kısma doğru yürüyüp, arkadaşlarının yanındaki yerine oturdu. Mahkeme başkanı kibar sesiyle “ sayın sanık, son savunmanız için konuşma alanına gelebilirsiniz” dedi.


Bugün gibi aklımda, o anı nasıl unutabilirim ki?
İnsanlığın “Adalet! Adalet!” diye mahkeme binasının dışında çığlık attığı o unutulmaz an! Bütün dünyanın temsilcileri oradaydı, bu iş artık bitecekti. Dünyanın bütün cinayetlerinin baş azmettiricilerinden, Zion grubunun yakalanan son üyesiydi o. Ve ben oradaydım. Onun yargı giydiği mahkemede. Nasıl unutabilirim ki o olağanüstü günü! O vakur adam, ABD denilen devlette birkaç Başkana ‘Baş Danışmanlık’ yapmış o kibirli herif gitmiş, yerine çökmüş, çöken varlığında tanınmamak için yüzünü de ismini de değiştirmiş Bay Henry gelmişti. Yeni adı buydu. Adaletten kaçmak için kullandığı maske adı buydu.

Ne kadar acizdi şimdi. Oturduğu sandalyeden kalktı, gözleri iriydi. Büyümüştü. Kaşları ilk defa merhamet pozisyonuna bürünmüştü. Fakat yine de vakur olmaya çalışıyordu. Donuk bir ifadeye bürünmek istiyordu. Çoğu zaman bürünebiliyordu da.
Onu gördüm, ayağa kalkıp, son savunmasını yapmak için konuşma alanına gittiğinde onu gördüm. Ümit istiyordu, korkuyordu.

Anlattığım gibiydi. Sonra konuşma alanına vardığında son maskesini de takındı. Beton görünümüyle şunları söyledi:
“ Değerli Mahkeme, bugün burada vereceğiniz karar, insancıl değerleri savunan bir dönemin kararı olacaktır. Şüphesiz daha evvel de kararlar verdiniz. Fakat benim üzerimde vereceğiniz kararın ehemmiyetinin bambaşka olacağını sanırım hepiniz takdir edersiniz.”


Elleri titriyordu. Eline aldığı ve kırışıklıktan eğri büğrü olmuş kâğıda daha da yaklaştırdı kafasını. Cümleleri karıştırır gibi oldu. Kendi kendine gevelendi ve okumaya devam etti:


“ Yaptığımız her şey, dünya içindi. Dünyada iyilikten başka bir şey istemiyorduk. Fakat takdir edersiniz ki insanlar iyi olanı, kötü bir durumla karşı karşıya kalmadan fark edemiyorlardı. Bizim suçumuz neydi?”


O an başını kaldırdı ve mahkeme heyetine döndü, tekrarladı “ Bizim suçumuz neydi? Biz de evrensel iradeyi temsil etmiyor muyduk? Rabbin eli değil miydik?” sonra bize döndü “öyle değil miydi?” dedi. Ardından kâğıdı okumaya devam etti:
“ Bazıları bizi şeytani bir planın bekçileri olarak gösterdi. Savcı beyin sunduğu şeyler özellikle. Ben şahsım adına Tanrı sayar bir adamım, Tanrıya inanırım. ‘Şeytan ayinleri olarak, kayıtlı görüntülerde kendi ağzınızla bahsettiğiniz şeyler de ne o zaman?’ diye sormuştunuz bana, o zaman da dediğim gibi, yine diyorum: Bunlar, dünyanın daha güzel bir yer olması için negatif yıkımı hızlandırıp, pozitif bir dünyaya erkenden adım atmak istememizin seanslarıydı. Şahsen ben bir satanist olduğumu reddediyorum. Biz şeytanı kullandık. Yaptığımız buydu. Ama şeytanlar değiliz.

Milyonlarca insan öldü, üzgünüm. Ama ölmesi gerekmiyor muydu? Zaten ölmeyecekler miydi? Bugün bütün dünya Eşiği geçmedi mi? Bilinç değişimi gerçekleşmedi mi? İktidarımız yıkılmadı mı? Barışçıllığımız artmadı mı? İşte bunda bizim de payımız var. Şimdi çoğunun habis ve çirkin ve şerir gördüğü planımız bu dönüşümü tetiklemiştir. Adil mahkemeniz bunları da göz önünde bulundurursa en adil kararı verecektir. Kendi adıma istediğim şey elbette ki kısasa kısastır. Artık bundan kaçamayacağımı biliyorum.
Kan dökenin kanı dökülmelidir. İnandığım şey bu. Yaptıklarımın sorumluluğunu bu şekilde üstlenirim. Sayın mahkeme, kararınızın bu yönde olacağına inanıyorum. İdamımı talep ediyorum. Sözlerim bitmiştir” dedi ve iki elini de yan taraflarına sarkıttı. ,

Yılların etkisi ve bakımsızlıkla aşınmış bir heykeli andırmıştı.
Mahkeme başkanı “ peki, yerinize geçebilirsiniz sayın sanık.” dedi. Sonra da mahkeme heyetinin kendi arasındaki istişaresi için bir buçuk saatlik bir ara verildi.


Aklım zehir gibiydi, o arada olanları düşündüm. Bu adamların yıllar önce yaptıkları planları düşündüm. Dünyadaki zorbalıkları, vahşetleri, sinsi kurguları varlığımın içinden akıp geçiyordu.
Bunlar beşeri hatalarıyla mürekkep varlıklarıyla, iyi ideallerin peşinden koşan insanlardan ayrılıyordu. Bunların niyetleri kendi egolarına yapışmıştı. Kendilerinden başka kimseyi görememişlerdi. Kendilerini de ego olarak gördükleri için egodan başka hiçbir şeyi görememiş oluyorlardı.

Nasıl muamele göreceklerdi? Mahkemenin kararı ne olacaktı? Sanık, apaçıktı ki düalist bir algının gücü ile konuşuyordu. Hal bu ki insanlığın azımsanamayacak bir kısmı düalist algıyı aşmıştı. Eşiği geçmişti. Yargıçlar arasında Eşiği geçmiş olanlar da vardı, geçmemiş olanlar da. Eşiği geçmeyenler, henüz düalist algının basamağındaydılar.


Ah o Eşik! İnsanoğlunun bilinç evrimini fiziksel varlığına yansıttığı o günler! Ne muazzam günlerdi! Hatta şimdi mahkemede gördüğüm bu davayı da gölgede bırakıyordu o günler ama mahkeme, kişisel deneyimim için önemliydi. Bizzat o mahkemede, bütün dünyadan temsilcilerin izlediği bir mahkemede şahittim ben. O yüzden mahkeme benim için daha başka bir anlama bürünmüş vaziyette.
Ama şüphesiz Eşiğin ortaya çıktığı günler, daha inanılmazdı. Zaten bütün değişim o günlerde başlamadı mı?

Eşik! İnsanlığın bilinç evriminin, fiziksel varlığını da dönüştürdüğü o günlerin sonucu.
Çok iyi hatırlıyorum, Zion’un son çıkarabildiği ve yayabildiği hastalıktı, üstüne bir de deprem tetiklenmişti. Yine Zion tarafından. Üç unsur bir araya getirilmişti: ekonomik yıkım, salgın hastalık, güney Asya’dan tetiklenen ve ‘Ortadoğu’ya kadar ulaşan şiddetli zelzeleler. Tabi bunun üstüne de terör boca edildi. Kaos, ancak Avrupa’daki Ortaçağ döneminin perişanlığını tasvir eden kitaplarda okuyabileceğimiz vebalı dönemlerin kaosuyla mukayese edilebilirdi.

Evcil Grip dünyanın her tarafını sarmıştı. Kedi ve köpeklerden insana bulaşan bir türdü.
Hayvan kıyımı inanılmaz boyutlardaydı. Sokaklar kedi ve köpek ölüleriyle doluydu. Mahallelinin korku içerisinde öldürdüğü hayvanlar, orta yerlerde kalmıştı. Daha büyük hastalıklara da davetiye çıkardılar. Karantina uygulamaları semtlerde rutinleşmişti. Bu grip nasıl ortaya çıkmıştı? Birçok bilim adamı muayyen konuşmalar yapıyordu. Daha önce görülen Domuz Gribinin gelişerek bu seviyeye ulaştığını, gribin artık ölümcül bir hastalık olduğunun kabul edilmesinin kaçınılmaz olduğunu, grip aşılarının belli bir dönemde salgının şiddetini azaltacağını ama salgının daha dehşetli ve virüsün bağışıklık kazanmış bir biçimde geri gelmesinin kaçınılmazlığını yayıp duruyorlardı. Her birimiz korku içerisindeydik. Can kaybı inanılmaz boyutlardaydı. Gripli kişiyle karşılıklı konuşma bile hastalığı kapmanıza yetiyordu. Evcil Gribin Türkiye’de görülmesinden 2 yıl sonra ölü oranı 1.200.000 kişiydi. Şehirler kriz içerisindeydi. Ölümlerin yüzde doksanı şehirlerde görülüyordu. Dünya şehirli ve medeni insan için cehenneme dönüvermişti. Kırsala gidemez olmuştuk. Şehir içi seyahat bile ağır kontroller yüzünden azap haline gelmişti.

Hele o iki ülke! Çin ve Hindistan, resmen bitmişlerdi. Grip resmen katliama girişmişti. Ve bütün bunların üzerine depremler geldi. Yer sarsıntıları. Her şey kontrolden çıkmıştı. Kimi ilçeler çetelerin kontrolüne geçmişti. Dünya orman kanunlarından daha beter kanunlarla baş başa kalmıştı. Bölgesel savaşlar büyük çaplı savaşlara dönüşmeye başlamıştı.


O sırada, BM güçleri dünya barışı adına o zamanın büyük dediğimiz ülkelerin ordu mensuplarını kendi çatıları altında birleştirmek için bir proje geliştirmişti. Adı da ‘Güvercin’ di. Bu proje kapsamında BM genel sekretaryası 12 kişilik bir üst kurulun yönetiminde dünya hükümeti gibi davranıp, merkezi bir koordinasyonla kaosa son vermek için tedbirler alacaktı. İnsanlar bu durumu sevinçle karşıladı. Çok geçmeden BM orduları her ülkeye sıkı kurallarla girdi. Kurallara karşı gelenler genellikle anında, olay mahallinde yargılanıp infaz ediliyordu. Şehirlerdeki çeteler bastırılmıştı.

Sonra birden bire garip bir durum ortaya çıktı. Salgın azımsanamayacak oranda geriliyordu. Gerileme o kadar ileri boyuttaydı ki, tıp otoriteleri bile bu durum karşısında şaşkındı.


Uzun zaman almadı, BM’nin havaya saldığı bir gazın Virüsü kuruttuğu açıklandı. BM tıp birliği, hastalığın yeniden ortaya çıkmasına bile mani olabilecek bu MX ilacını bulmuşlardı.


Kaos yerini kozmosa bırakıyordu sanki. Dünya felaketin eşiğinden kurtulmuştu gözümüzde. O zamana kadar ‘Eşik’ bizim tarafımızdan bu anlamda kullanılıyordu sadece.


İşte bütün bu olanlardan yaklaşık bir ay sonra, ilk başlarda garip dediğimiz vakalar ortaya çıktı. Hastalık son bulmuştu ama bazı insanların fiziksel varlıkları apaçık değişmişti. Birçok kişinin yüzündeki bakış bugün “Anne bakışı” dediğimiz bakışa bürünmüştü. Duraklarda parklarda, sık sık ağlayan insanlar görülüyordu. Neler oluyordu, neler olmuştu?


Herkes bu değişimin nasıl bir değişim olduğunu sorgularken 12’liklerden[ BM Genel Sekretaryasında yer alan 12 kişiden biri] Musa Baran, TV’ye çıktı. Söyledikleri inanılmaz itiraflardı:

Hiç yorum yok: