Ya Sonra..(Allah googleunuzu versin e mi? )



Siz o filmi gördünüz mü? Ben gördüm. Su katılmamış bir İzmir’liyim. Sek..Dimağımdaki kılcallarda her daim bir oksijen , nöronlarımda bir trafo etkisi. Kafam çalışır yani hemen her zaman. Merak doğuştan gelen bir özelliğim, kalıtsal. Diğerlerinden daha fazla. Neme lazım küçükken hep bu merakım yüzümden azarlanır dururdum, önemsemezdim elbette. Araştırmaya, öğrenmeye devam. Büyük, kocaman bir laboratuar gibi gelirdi gezegen bana. İçinde sonsuz olanaklarla yüklü bir bilgi kütüphanesi. İnsanlarda, durumlarda, olaylarda, hayatta. Bitmek bilmeyen iştahım doyma hissi olmayan balıklara benzerdi, fazla yemekten ölüverenler gibi. Neyse ki öğrenmeye duyduğum açlık ve öğrenmeler beni çatlatacak derece de, ölümle yüzleştirecek noktaya getirmedi. Sorularım bazen ilginç bazense derin olurdu, çoğu zaman saçma. Örnek istenirse çekinmem veririm. Mesela yurdum insanları neden yürümeyi bilmiyor beceremiyor? Yürüyüş şekillerinden onların kişilik analizleri yapılabilir mi? Bir yerlerde okumuştum oldukça da mantıklı gelmişti, cinayet zanlıları gavur memleketlerinde yürüyüşlerinden tespit edilebiliyormuş. Ayak izinin bıraktığı incelemeler ve analizler kesinlikle cinayet işleyen kişinin kişilik analiziyle örtüşüyor bir profil çıkarılabiliyormuş. Kişiliğimiz yürümemize varana kadar etkin demek ki,bir imza gibi...

Yürümek hakikaten de bisiklete binmeye benziyor. Pedalları doğru bir varyata ile ardışıklamazsan dengeni sağlayamıyorsun. Denge ki önemli. Bu dengeyi sağlamak için şizofrenilerin yahut ta içsel bir duygudurum bozukluğunu rahatlatmak için stereo tip hareketler dediğimiz salınım hareketleri bilimsel olarak kabul görüyor örneğin. Dengeyi, iç ile dış arasında bulup konumlamak için gereken bir salınım hareketi yapılabiliyor. Neden buna ihtiyaç var oysa?

Yazmanın ve okumanın da içsel ve dışsal olarak bir dengesi bir içten dışa, dıştan içe yürüme ahvali var mıdır acaba? Biri, yazan veya diğeri okuyan dengeyi bozarsa ne olur?


Yürümek kişiliğimizin uzantısı gibi bir anlam ihtiva ediyor mu? Yürümemizden ne tür açıklar verebiliriz karşımızdakilere? Bizimle ilgili içselliğimizle ilgili ne tür değerlendirmeler yapılabilir? Omuzlarını geriye atıp göğsümüzde bulunan enerji merkezini açarak yürüyenler ile omuzlarını öne doğru düşürüp enerji merkezini daraltarak yürüyenler arasındaki tipolojik farkları biliyoruz. Ya sekerek yürüyenler, basketbolcu adımlarıyla ? Ya Japonlar gibi kısa ve küçük seri adımlarla yürümek bizdeki ne tür özellikleri açık ediyor? Bütün bunların bir anlamı var mı? Yürümenin çeşitleri var mı? Eskiden atların yürüme şekillerine göre kullandığımız deyimlere dair- vız gelir tırıs gider, 4 nala gitmek vb gibi- yürümenin çeşitlerine göre gözlemlerimiz var mı? Dile giren "yengeç yengeç yürüme", "yürrüüü ense traşını görelim" vb deyimler çok mu klişe? Bunlar bizi nereye götürür? Siz nereye yürürsünüz, nasıl yürürsünüz yürütürsünüz yada? Ben yürürsem ense traşımı görürmüsünüz?

Siz o filmi seyrettiniz mi? Ben seyrettim. Katışıksız bir İzmir’liyim.

Meraklıyım, nezaketliyim, inceliğe düşkünüm. Anlama çabam her daim mevcut. Anlamaya güç yetiştiremediğim şeyler de var kuşkusuz. Nedenler ve sonuçlardan ziyade yapılan ve yapılmaya devam eden saçma sapan-anlamadığım şeylere yapıştırdığım yahut anlama uğraşımın, anlama inadımın ötesine "anlamsızlığın" dokunaklı soğukluğu kurulduğu ve bütün bu "anlama"lardan vazgeçtiğim vakitlerde kullandığım bir tür metafor- hatalar, yanlışlar, suçlar vb ya da yapılmayanlar da dahil diyelim bu saçma sapanlara. Kısaca anlamadığım, anlayamayacağıma kaanat getirdiğim için yazdığım bir yazı bu. Günce, hatıra defteri “daerii”, günlük yazmak başka şey, yaşantıladığı düşündüğü hissettiği kısaca kendisine dair olanı paylaşıma açmak ayrı şey.


Bloglardan söz ediyorum. Bizzat okunsun diye yazılan nette herhangi birinin erişebildiği yazılardan. Pek güzel bir paylaşım, pek güzel bir kendini ifade etme yeri. Takdire şayan. Lakin , paylaşan tarafın biri , okuyucu için oturup da kendisine dair olan “şey”leri pek güzel zaman ayırıp yazıyorken ve bu zahmetin karşılığında sadece paylaşmayı umuyorken, okuyan sadece okuduğuyla kalıyor. Öğreniyor, düşünüyor, yeni bağlantılar kuruyor ve belki de bu yeni okuduğu şeylerle hayatına bir şekilde yön veriyor. Elbet daha iyisi daha güzeli için. Yanılıyorsam biri beni düzeltsin. Peki karşılığında ne yapıyor? Söyleyeyim, şu satıra kadar okuma işlemini gerçekleştiren okuyucuya zahmet olmasın aman,koca bir “hiç!” Bazıları okumaktan sıkılıp da, yazılan onca şeye onca emeğe burun kıvırabiliyor bile. Bir küçük,”sağ olun”, bir “hayır katılmıyorum”, bir “iyi güzel ama bir de bu yanı var” diyemeyecek kadarlar. İyi peki. O noktada düşünüyorum bende, körlerle sağırlar birbirini ağırlar durumdayız. Kendim yazarım kendim okurum, oh ne ala. E peki o zaman ne “anlamı “ kalıyor onca yazmanın paylaşmanın düşünüp hissetmenin yaşartılanın yahut dışarıda bırakılanın? Söyleyeyim gene zahmet olmasın aman, koca bir “hiç”

Siz o filmi bildiniz mi? Ben, bildim. İzmir’liyim. Tepkiselim sıcak kanlıyım. Nezaketli olduğum kadar hesap sorucuyum, irdeleyenim. Dürtükleyip itip kakanım yeri geldiğinde. “Ananı al da git”çi olmasam da, “van minut”diyebilirim ben de. Kali ile yazdığımız bloga baktım. Kendimi es geçiyorum yazmış sağ olsun. Zaman ayırmış emek harcamış. Yazılarının çoğu da güzel. Bin küsur kişi de girmiş okumuş, hiç olmadı göz atmış. Yürümüş satırların üzerinde. Adım adım göz gezdirmiş. Peki buna karşılık ne yapmış? Söyleyeyim zahmete reva gelmesin, hemen hemen “hiç” bir şey. Kendi kendime dedim ki acaba bizi okuyanlar “mal “ mı? Evet, bildiğiniz “mal”. Hazırcı mı ? evet, bildiğiniz duyarsız, tepkisiz post modern hazcı, egosal mastürbasyoncunun kralı. O halde neden egosal mastürbasyonuna malzeme vereyim ki? O halde neden yazayım? O halde neden paylaşayım?

Açıkçası Kali ne düşünür bilmiyorum ama ben daha fazla yazmamaya böyle karar verdim. Kolay erişim olunca ve bedel ödenmeyince hakkı verilmiyormuş sanırım hiçbir şeyin. Çoook eskiden okumuştum. Yunanlıların hermes, Müslümanların İlyas peygamber a.s. dediği zatın öğretisinden 3 kelime kalmış. Bu 3 kelimeyi öğrenmek isteyenler 10 senede bir açılan sınava girerler, o öğretinin rahibi olmak için tam 40 yıl sürecek olan ağır eğitim ve sınamalardan geçerlermiş. O sınamalarda sırf o 3 kelimeyi öğrenmek için açlık susuzluk şehvet gibi aklınıza gelebilecek pek çok zorluğu atlatmaları gerekirmiş. 40. Yılın sonuna sağ sağlim varabilenler yine son bir en ağır sınamadan geçirilir ve eğer hala çıldırmamışlarsa ve ölmemişler ise baş rahip tarafından alınıp dağın tepesindeki tapınaktaki en kutsal ve gizli odaya götürülürlermiş. Baş rahip o 3 kelimeyi öğrenmeye hak kazanan; 40 yılını, hayatını, bu öğretiyi öğrenmeye veren kişiye fısıldarmış o 3 kelimeyi: Bil..Bul..Sus...

Bu kadar kolayca,sadece okuyarak bu 3 kelimeyi öğrendiğiniz için bu 3 kelimenin sizin için hemen hiç anlamı olmayacak biliyorum. Ama öğrenen kişiler için o 3 kelimenin anlam kapıları sonuna kadar açıktı, bunu da biliyorum. Bu öyküyü ilk okuduğumda Nazım” anladığını anlatmayan alçaktır” der acaba neden son kelime “sus”, diye sorgulamıştım kendimce. Şimdi bunun anlamını iyiden iyiye biliyorum. Her şeyin bilindiği arama motorları sayesinde artık bilginin de bilmenin de bir değeri yok. Allah google'unuzu versin e mi demekten başka söyleyebileceğim bir şey de yok. Değeri olmayan şeyin önemi de yok, harcanabilir kolayca, üzerine basılıp geçilebilir. İnanıyorum ki, eskiden teknoloji bu kadar gelişmeden önce insani anlamda belki zorluklarla göğüs geriliyordu, belki hayat hiç kolay değildi ama gerçekti. Samimiydi. Bakıyorum aşktan ölesiye söz edip aşktan sürgün sürülmüş bir nesil olarak sadece kelimeler ağzımızda geviş getiriyoruz sadece. Aşk artık yok maalesef çünkü aşkı yaşayacak yaşatacak teknolojik imkanların kalabalıklığından aşka yer yok, özlemeye ve samimiyete de. Değer atfedebileceğimiz, derinleştirip derinleşebileceğimiz kendi içselliğimiz ile kendimizi kavurup hamlığımızı pişirebileceğimiz bir “od” da yok maalesef.

Siz o filmi düşünedurun, ben en dengesiz halimle, arama motorlarının bile bulamayacağı bir sessizlikte, sizi o filmde yolunu kaybetmiş ve yürümeyi beceremeyen bir halde dönenip duruşunuzu seyretmeye devam edeceğim.



NOT:Yazılarımızı okuduğunda nezaketen bile olsa yazan dostlara selam olsun, üzerlerine alınmadıklarının rahatlığındayım. Selametle.

8 yorum:

Maryjade dedi ki...

evet artık bazı şeylere kolay ve zahmetsizce erişmek,hızlı bir şekilde de harcanmaya sebep oluyor.ama yazıların (/ız)için aynı şeyi söyleyemem evet kolayca erişiliyor ama kesinlikle harcanmıyor.üzerinde düşünüyor,kafa yoruyor belki yorum yapamıyorum ama kesinlikle ka'le alıyorum.bence devam etmelisin yazılarına...bilmelisin ki ben o filmi gördüm,seyrettim ve biliyorum ve de katışıksız İzmirliyim.

beenmaya dedi ki...

"teknoloji düşmanı sayılmazdım ama insan hayatını kolaylaştırmak için var olduğu söylenen teknoloji gelişip günlük yaşamın her alanına girdikçe insanlık daha zavallı, aşk daha imkansız, şiir daha yaralı, sözler daha yetersiz ve tenler daha soğuk olmaya başlıyordu" diyor ya uğur özakıncı siyah'ta onu gibi işte...

kolaylaşmaysa kolaylaşıyor belki yaşam ama bir o kadar değersizleşiyor sanki zaman, bilgi, değer ve her şeyiyle insan...

yazmak bile öylesine oluyor çoğu zaman, yazılana iyi kötü tepki vermek, al gülüm ver gülüm modelinden öteye gidemiyor ne yazıkki her şeyde bir karşılık bekleniyor artık hem istenilen senin, benim yazımızda geçen bir parça bilgi, birkaç kelime değil ki artık sadece pohpohlanmak, sadece okuduysan okuduğunun, yazdıysan yazdığının karşılığını almak vb vb...

izmir'i severim. yaşanacak, yaşlanamak şehir hayalinde başkahramanımdır kendisi...izmirlileri de severim. hani sana haklısın ama yine de yaz okuyan ve yazan var deme cüretinde buluınacak kadar hem de...

Cüneyt Uzunlar dedi ki...

Ukalıklar...

Elbette yürüyüşten kişilik çözümlemesi yapılabilir ama yanında şunlar da gereklidir:

Zaman
Kişisel geçmiş
Sosyal geçmiş
Amaçlar ,hedefler
Mekan
Yürüyüşe eşlik edenler
Yürüyüşü engelleyen ve destekleyenler...

...................

"...okuyan sadece okuduğuyla kalıyor. Öğreniyor, düşünüyor, yeni bağlantılar kuruyor ve belki de bu yeni okuduğu şeylerle hayatına bir şekilde yön veriyor..."

Bunun ender yapılabildiğini düşünüyorum...

Yok hayır bayaa bayaa yapılıyor bu diyorsan. Çok da karşılığa ihtiyacım yok. Ok hedefini buluyor demektir benim için...

Bu kadarına bile sevinirim...

Ayrıca hiç denilen şey de bayaa derin bi şey :-))

............

O üç kelimeye koşanlar ruhen veya bedenen aç olanlardı...

Tuzu kuruların o üç kelimeye ihtiyacı yoktur...

Onlar mıy mıy konuşurlar sadece...

Risk almazlar...

Bence bilgi edinme konusunda geçmişteki değerler korunuyor hâlâ... Çünkü Gugıl'da aratacağın kelimeyi bulman hâlâ bir mesele...

Hadi buldun diyelim dört işlemi bilmen ve sağlama yapabiliyor olman da şart...

Mesela üç kelime "Eşitlik, Özgürlük, Çeşitlilik" aratalım bakalım neler neler çıkacak?..

Çıkanları nasıl değerlendireceğiz?..

Pire kapitalizmden, feodaliteye, feodaliteden burjuva ulusçu toplumuna,ordan alt yapı üst yapı etkilşimine, altın çağa vs. vs. gideceğiz ki yine de bu üç kelimenin en keisn anlamına ulaşamayacağız...

Aynı şekilde Uygarlık kelimesi, Temaşa kelimesi...

Ve daha yüzlercesi...

...........

Ayrıca insanın yazının ve sayıların icadıyla doğrudan iletişimi yitirdiğini de idda edebilirim...

Zira yazı ve sayıların icadıyla bir insanın varı yoğu hakkındaki bilgiyi o insan yokken de saklama imkanı doğdu...

N'oldu peki?... O kişi olmadan biz onu tanır -tanıdığımızı sanar (sanal) olduk...

.........

Daha az yazmak bir seçim...

Ve bu seçime de saygı duymak düşer bana...

Öyledir...

Teknoloji devriminden önce de bazı yazar ve şairler daha az yazarlardı...

Daha az ve öz yazmaya inananlar vardı...

Tek bir kitapla edebiyat aleminden ayrılmış yazar ve şairler vardır...

Seçim yahut zorunluk...

Bilemem. Kişiseldir. Tahmin yürütebiliriz ancak...

....................

Küskün Büyücü'nün Çırağı diye bir şey yazdıydım...

İstersen sana gönderirim...

Perçin hesabı...

Sevgiler, hürmetler...

mali_k dedi ki...

Bir süredir blogunuzu takip ediyor ve çok minnetar ayrılıyorum sayfanızdan ama iki satır yazmak bu güne nasipmiş o kadar lafı işittikten sonra demi demiyin haklısınız teknoloji ve getirileri hakkında insan hakkında şu "İnanıyorum ki, eskiden teknoloji bu kadar gelişmeden önce insani anlamda belki zorluklarla göğüs geriliyordu, belki hayat hiç kolay değildi ama gerçekti. Samimiydi." düşüncenize de sonsuz katılıyorum.

Yazınızın tam ortalarında bir yerde aha bişeyler yazabileceğim diye sevinmiştim ama aşağılara indikçe çaktırmadan sesizce kaçsam mı diye de düşünmeden edemedim e malum bunca zaman oku oku kaç ama bir daha yazmıycaz demişsiniz lütfen böyle düşünmeyin ben yazılarınızdan büyük keyif ve bilgi ediniyorum söz bundan sonra iyi kötü mutlaka bir satır ekliycem bu arada heveslendiğim konu yürüyüşler hakkında evet ben biraz şizofrene yakın biri olarak bu sava katılyorum kişinin pisikolojisini etkiliyor ve kimliğinden bir iz bırkıyor bunu hem kendimden hemde gelmiş geçmiş büyük tüm usta oyuncularrın hareketlerinden okuya biliyorum iyi bir oyunculuğun temelidir adımlarda gizlidir. Ben çocukken satranç tahtasında yürüdüğünü düşünürdüm mesela şimdilerde yaptığımdaysa hep cimcik yedim koluma olum sen hastasın dediler. İşin şakası bir yana da kalinin yazılarınıda sizin yazılarınızıda çok beğeniyorum...

zeynep dedi ki...

Ben söylediklerini üstüme alınmadım Güneş. Bu yüzden de, "umarım burada da yazmaya hep devam edersin Güneş" deme hakkı buldum kendimde...

ali.deniz dedi ki...

bir pir-i mugan bulmak için dağlar,denizler aşan taliplerden bahsedilir.ya da sevdiği insan için başına alınmadık bela bırakmamış aşıklardan...tabiki geçmişte,tarihte.
çocuğun önüne 3-5 oyuncak bırakıldığında bile oyuncaklardan keyif alamaz hale geliyor ki biz modern hayatın içindeki insanlar olarak başımıza nerdeyse yağmur gibi yağan imkan ve kolaylıklar sebebiyle iyice mutsuzlaşıyoruz.
Bol imkan ve nimet ancak çok az insanı gerçekten keyifli kılabiliyor.
Her an ulaşılabilir bir sevgili(telefon,mesaj,e-posta vs) artık sadece bir tanıdığa dönüşüyor.
Her an ulaşılabilir bilgi ise magazinleşiyor,eğlencelik bir hal alıyor.
Kısaca nimetlerin bol olması aslında azlığına delalet ediyor.

efsa dedi ki...

Bende alınmıyorum. Okumayı seviyorum, okumamı pekiştirecek, ilgimi çekecek her yazıya açım, içimden yada dışımdan sonsuz minnetimi tüm evrene, çoğu zaman da yazan kişiye sunuyorum. Öğreniyorum, kaybetmiyorum, hiç e karışmıyorum.
Okuyorum ve yazıyorum. Birileri bunun için bana teşekkürü sununca seviniyorum. onlara katabildiğim her şey için.

Seni de, kali' yi de okumayı seviyorum. Dilerim devam edersin ve eğer olaki gözümden kaçmış bir şey kaldıysa da ve minnetimi iletemediysem özür dilerim.

gunes ener dedi ki...

Hepinize çok teşekkür etmek istiyorum. Kelimeler biliyorum çok büyük değiller, ama ilettikleri iç dünyalarımızı kavuşturan köprüler sonuçta. Sağ olun. Bu köprüyü kurduğumu görmeme izin verdiğiniz için...