Tabiatta Konuşma ( Cüneyt Uzunlar'ın Yazısıdır)





“Neyin perdeleri perdelerimizi yırttı”

Mevlâna

Yegâh/Tekmîli Aksak

Kıracın ortasında demgâhda iki derviş zihinlerindeki bir sarayı dolaşıyorlardır. Bir ellerinde marpuç, diğerinde otuz üçlük fikir tespihi, bulut olup kırağı kesiyor; biri açarı veriyor yekdiğeri periciği uyandırıyor; biri içeri girerken cankuşu dışardan eyitiyor; dem alıp den veriyorlardır. Boyunlarında teslim taşları, keşküller, nefirler tıngırdıyor; bir yanda kaşağıları öbür yanda asâları kıraat eyliyor; erbainin ardından köşeye dayadıkları muînleri, onları seyrediyor; önlerinde açıp açıp dökündükleri bir gülabdan, terli arakiyelerinin arasında güzelleşiyordur. Hulâsa, dü yek-yek dü ve esasen iki dubara derviş ak aksak usûl eyleşiyordur.

Çargâh

Önce biri sual eyledi dokuzyüzdoksandokuzluk tespihinden bir kehribar damlası çekerek. Dedi ki, “Tabiat ne öğretir?”

Anahtarı alan kapıyı açtı, “Kendini.” dedi. Eyvallah! “Ben sorayım,” dedi sonra, “tabiat ne düşündürür?”

“Her şeyi,” dedi cevabının eri “demine kurban!” Tespihlerden birer cereyanlı damla daha çekildi. Demgâhın ortasında meydan aynası parladı.

“Ya tabiatın nâmı nerden gelir?”

“Tereddütlüyüm,” dedi aksinin yüzünden farksız yüzüyle “doğmuşluktan mı, doğmaktan mı desem, tabiat bilmekten mi yok ya da doğurtabilmekten mi?”

Gül suyu döktü avucuna faraza karşısındaki, misk koktular. Gülle güzelleşenlerden biri sual eyledi, kendine der gibi “Tabiat kendini nasıl tanır?”

“Bize bakarak” diye kırağı kesti, bulut açtırdı, vakti sabah etti öbürü. Boyunlarındaki teslim taşları, keşküller, nefirler tıngırdadı âdetten.

Segâh

“Pekâlâ, tabiat bizi nasıl tanır?” anahtarı atıp aynısı, aynasına bakıp.

Öbürü güldü. Sarsıla sarsıla, göbeğini hoplata hoplata ve eyitti “Tanımaz.” Haydee!

“Peki, ne işimize yarar tabiat?” sarayın en geniş odasını aralayacaktı bu sualin karşılığı.

“Süratli, çok süratli koşmamıza.” dedi öbürü nefes nefese.

“Amma!..” dedi bulut oluban yekdiğeri. “Çoğu kere işlerimizi de bozar, niye?”

“O kadar da süratli koşmayalım diye.” buyurduktan sonra kaşağısını alıp sırtını kaşıdı. İkisi de erbainin ardından, sohbetin katığından tatlıya acıktı. Lâkin sohbetten caymadılar. Sanki biri onları dinliyordu da ona kıyamadılar.

Sekizinci taşıl damlayı çekti beriki, “Tabiat erişilmez bir güç müdür?”

“Erişilmez mi bilmem. Lâkin, güçsüzlüğün gücüdür.” Deyip kat etti sarayın en geniş odasını. Ve arkasına dönüp baktı canına, “Tabiatı zikredip durmaktayız durmasına da, sen söyle, tabiatı sever misin?”

“Hayır.” Dedi hemen öbürü. Eyvallah! Ve aldı açmazı açarı, “Tabiat deyince cahilin us gözüne kuş, börtü böcek, çayır, çiçek ve daha mühimi bir azamet gelir, niye?”

“Esasen tabiatı görmek istemeyiz. Nazarımızdır sebep.” dedi açıp da cahil alnını. İkisi de dönüp, kirişin üstündeki hilyeye bakakaldı.

“O vakit tabiat insanda tezat mı yaratır, mâna bu mu?”

“Haliyle.”

“Amenna. De öyleyse, tabiat bir saksıya sığar mı?” dedi hınzır.

“Hah hah ha! Ağzına bile sığar.” Güldüler. Bir oluncaya ve dahi birin içinde iki oluncaya dek.

Gülmenin peşine eyitti ki ay parçası, “Garp uleması iki alemle çatışırlarmış, ‘Tabiat zihnimizde midir yoksa zihnimizin dışında kendi başına mevcut mudur?’ diye. Hangisi?”

“İkisi dahi.” En zor sual en kolay geçildi. Bahsin uçlarına erişildi. Oda bitti merdivene gelindi.

Dik Hîsar

“Peki tabiatnın özünde ne vardır.”

“Dedik ya! Kendisi.”

“Peki tabiatı yaratan ne o zaman?”

“Düşün! Zaman zaman.” Destuuur! Anlaşıldı, tatlıya ziyadesiyle acıkıldı. Anahtarlar perilerini şaşırdı. Meydan aynası aylandı. Akıllar köpürdü mayalandı. Tez, aşure pişe. Keşküllere döküle. Tez boğaza can gele. Ye haydi!.. Ohh!.. De haydi!

Dedi ki “Tabiatı aşabilir miyiz?” devasına.

Dedi ki “Aştığımızı zannedebiliriz.” derdine.

“Yek vücut olabilir miyiz onla?”

“Dedik ki aynı şey.” Aman!

“Tabiat eyitir mi bizim gibi?”

“Bizim gibi dinleyene eyitmez. Kendine eyitir.” Sükût ettiler. İki aynı hem de ayrı san olarak. Boş keşküllerini yaladılar. Ayağa kalkıp asâlarını ellerine aldılar, arakıyelerini geçirdiler taçlarına. Boyunlarındakiler tıngırdadı âdetten. Gül suyu dökündüler ellerine yüzlerine, içlerine. Koktular misk-ü amber. Artık yola dökülme, seyir zamanı. Tespihler kuşağa gire. Adımlar damlaya ayaklardan.

Velhâsıl

Hangi köyde bir nefîr nefesi duyula, oraya hemmen bir demgâh kurula. Dilenir ki iki olsun, derviş oraya hep yek gele. Mâzi unutula, âna bakıla. Ezelde ebedde onda. Kudûm duyula. Yallah!

2 yorum:

Cüneyt Uzunlar dedi ki...

Dostlarımın ruhuna yakın tınıda söylemek, eylemek, yazmak hoşuma gider...

Sevdiğim kişileri, hayvanları ve her şeyi taklit etmek isterim...

Böylece taklit ettiğim şeye yakınlaştığımı sanırım...

"İnsani olan her şey..." beni mukallit ediyor...

Taklidini yaptığım şeyin aynı olamıyorum kuşkusuz...

Lakin bir parça yakınlaşıyorum...

Bir parça yakınlaşmak, yabancılaşmış 'modern ve seçkin kabalık'ta az sayılmasa gerek...

Yallah!

Enis Diker dedi ki...

Hakikatin peşinde, hakikatli iki derviş. Nakilden geçmiş , aklın anahtarıyla , hikmetle aşk kapısını kurcalar :) elnize sağlık