Sömürgeciliğin 2. Adımı: Coğrafi Keşifler [1]



-1-

Fransa'da, geçmişte uygulanan sömürgecilik politikasının okul müfredatında olumlu gösterilmesini savunan yasanın değiştirilmesi yönünde muhalefetin verdiği teklif reddedildi. [2]


Evvelâ, Haçlı seferleri vasıtasıyla Doğunun dillere destan zenginliklerine uzanmaya çabalayan Hıristiyan Katolik Avrupa’ya, Türkler aracılığı ile İslam dünyası adına münasip cevap verilince, bu sefer de farklı vasıtalarla Doğuya ulaşmak hevesi Avrupalının kafasında ağırlık kazandı. Türklerden kaçarcasına sömürülecek yerler araştıran Avrupalı Katolik Hıristiyanlar en sonunda hayallerini süsleyen Doğuya ulaşmak için-bu emellerini gerçekleştirmede Türklerin kendilerine musallat olma ihtimalinin zayıf olduğu- deniz aşırı seferlere çıkmaya karar verdiler. [3] Gerçekte inançgelenek yine bir maske olarak kullanılıyor ve yeniden sömürüye alet ediliyordu. Demek ki Batıda Dini İnanç sadece anlamsız değildir. Dini İnanç aynı zamanda haksızlıklara vasıta edilmektedir. Bu durum Doğu ile manevi irtibatını koparmış bir medeniyetin nasıl bir mecraya yöneleceğini ortaya koyar. Bu yüzden Batıya yön veren saf Hıristiyan değerleri değil, ondan daha fazla çıkar ve kibirdir. Hal böyle olunca da, Batı, keyfi değerlere göre yönlendirilir. Bundan ötürüdür ki kendini attığı haz denizinde boğulma ihtimali yüksektir. Batı öyle bir şekilde keyfi yönetilmiştir ki İngiliz Kralı sırf yeniden evlenmek için yeni bir Kilise kurdurmuştur:


1509 da 8.Henry İngiltere tahtına geçince, meşhur Ütopya’nın yazarı Thomas More, Kral tarafından yargıçlığa atandı. 1521 senesinde ‘Sir’ unvanını alan More, durmadan yükselmekteydi. Nihayet Ekim 1529 da Başyargıç sıfatıyla tüm adalet mekanizmasını denetimi altına aldı. Ne var ki kısa bir süre sonra 8. Henry siyasi nedenlerle ağabeyinin dul eşiyle evlenecek, ancak yine kısa bir süre sonra başka bir kadına, Anne Boleyn’e âşık olacak, böylece kendi eşini boşayıp, onla evlenmeyi kafasına koyacaktır. Fakat bu o kadar da kolay değildir. Çünkü Katoliklerin boşanması ancak Papa’nın nikâhı bozmasıyla gerçekleşebilirdi. Ancak Papa bu yetkisini kullanmaya yanaşmadı, çünkü Kralın evli olduğu yengesi Chaterine, İspanya ve Almanyayı elinde tutan 5. Şarlken’in yeğeniydi. 8. Henry eninde sonunda karısından kurtulmaya kararlıydı ve bu uğurda Oxford, Cambridge, Paris, Bruges, Bolonya, Padua Üniversitelerinden boşanmayı meşrulaştıracak fermanlar kopardı. Bunu Parlamentoda okuttu. Aynı zamanda Kilise’nin mallarına da göz dikmiş ve en sonunda kendisini İngiltere Kilisesi’nin Başı ilan ettirmişti. İngiltere’deki din adamlarının birçoğu Kral’ın gazabından çekindiklerinden hiç ses çıkarmadılar. Ancak Thomas More, Kralın boşanmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Bu yüzden sağlık durumunu mazeret göstererek Başyargıçlık görevinden çekildi. Fakat 8. Henry ülkenin ileri gelenlerinin, kendisini İngiltere Kilisesi’nin Başı ( böylece Anglikanizm’in temeli atılmıştı) yapan yasaya açıkça ant içmesini istiyordu. Fakat Thomas More vicdanının sesini dinleyerek bu andı içmeyecekti. Neticede bu itaatsizliği canına mal oldu ve idam edildi. Ne kadar düşündürücüdür ki, ne Papa’nın ne de İngiltere Kralı’nın bu evlilik hadisesi karşısındaki tutumu salt anlamda dini değildir. Papa siyasi nedenlerle boşanmaya izin vermezken, Kral, tamamen Keyfiyetle hareket edip kendisini İngiliz Kilise’sinin Başı ilan eder. İki taraf da çıkar ve keyfiyete geçit vermiştir.


İşte, tıpkı bu hadisede görüldüğü gibi, her ne kadar Hıristiyanlık için gerçekleştirildiği bahanesiyle bulanmış olsa da, ilk coğrafi keşiflerin, aslında Portekizlilerin ve İspanyolların keyfi tutumları neticesinde katliamlarla süslenmesi gerçeği bu yüzden karşımıza çıkmaktadır. Bu katliamların arkasında olsa olsa çarpıtılmış bir dini inanç vardır. Avrupalı çoktan kibir ve çıkarına esir olmuş ve inancını da bunlara alet etmiştir. Bu noktadan sonra, samimiyet, içtenlik, hoşgörü gibi erdemlere yabancılaşmış, gözü sadece alıp, satmaya odaklanmış, dini inancını dahi alıp satmış, böylece en büyük tanrısı alım satımı kolaylaştıran ‘makine’ olmuştur:


“İnançlara bağlılık, yasalara saygı, iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince, bunların bizde onlardakinden(Kızılderililerdekinden) daha az olması işimize pek yaradı. Bu üstünlükleri yüzünden(onlar) mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp çiğnettirmişlerdir.


Bizim çeliğimizi delebilmek için ne yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma İmparatorluğunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan kalkanlar; sözde dostluğumuza iyi niyetimize güvenip acayip şeyler görme merakıyla faka basan insanlar… İki dünya arasındaki bu ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer olmaktan çıkıyor.


Kim ne zaman bezirgânlığı alış verişi böylesine bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor, dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin? İnciler, biberler alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar! Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları böylesi korkunç bir kinle birbirine düşürmemiş, bu kadar yürekler acısı kıyımlara yol açmamıştır.


Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli, güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu gibi orada da kendilerini yerlilere övüyorlar. Barışsever insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış; yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pekiyi davranacaklarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.”[4]


İşte İspanyol Fatihlerin asıl gayesinin altın ve para olduğunu ne güzel ifade eder Montaigne. Hem de öteki olarak gördüklerine hiç acımadan, onlara, yani ötekilerine ait ne varsa yağmalamayı ve yok etmeyi meşru bulduklarını ne güzel açıklar. 2003 senesinde, ABD askerlerinin Bağdat’ı ele geçirmesinden sonra meydana gelen yağma olaylarının akabinde, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “yağmanın bir özgürlük olduğunu” söyleyerek, Monaigne gibi vicdana sahip Avrupalıların değil, soykırımlara alkış tutan İspanyol Fatihlerinin yolundan gittiğini ispatlamış oldu. Kendi kibrinin bu kadar esiri olmuş bir Avrupa, kendi insanlarına vahşetle muamele etmişken, nasıl olur da diğerlerine öyle davranmazdı ki?


“..... Kıtlık durumunda, onun için kente göç etmekten, orada olabildiğince yığılmaktan, sokaklarda dilenmekten, tıpkı Venedik veya Amiens’de XVI. yüzyılda bile olduğu gibi orada ölmekten başka bir çözüm yoktur. Kentler bir süre sonra, yalnızca yakın çevrelerinin ihtiyaç içindeki insanlarının olayı olmayıp, aynı zamanda da bazen çok uzaklardan gelen gerçek fakir ordularını harekete geçiren bu istilâlara karşı kendilerini korumak zorunda kalmışlardır. Troyes kenti 1573’te, kırsal alanında ve kendi sokaklarında, paçavralar içinde, bit ve pireyle kaplı, aç “estrangers”, yabancıların zuhur ettiğini görmüştür. Bunlara buralarda ancak 24 saat ikamet izni verilmiştir. Fakat burjuvalar kısa bir süre sonra, bizzat kentteki ve yakınlardaki kırsal alanlardaki sefiller arasında bir halk ayaklanması tehlikesinden kaygılanmışlar, adı geçen Troyes kentinin zenginleri ve yöneticileri bu durumdan kurtulmak için toplantı yapmışlardır. Bu toplantının kararı, bunları kent dışına atmak yönünde olmuştur. Bunu yapabilmek için, oldukça bol miktarda ekmek pişirtmek, bunları dağıtmak üzere fakirleri kapılardan birinin önüne toplamak gerekecektir. Onlara sır vermeden, her birine ekmeğini ve bir miktar parayı dağıtırken, bunlar bu kapıdan dışarı çıkarılacaklardır, sonra en sonuncusu da çıkınca, kapı kapatılacak ve surların üstünden onlara hayatlarını kazanmak üzere başka bir yerde gitmeleri ve Troyes’a gelecek hasattan önce dönmemeleri söylenecektir. Yapılan iş de bu olmuştur. Dağıtımdan sonra Troyes kentinden kovulan fakirler iyice korkuya kapılmışlardır...


Burjuva vahşeti XVI. yüzyılın sonuyla birlikte, ondan da fazlası XVII. yüzyılda ölçüsüz bir şekilde ağırlaşacaktır. Sorun: fakirleri zarar veremez duruma getirmek. Paris’te ezelden beri hasta ve sakatlar hastanelere sevk edilmekte, sağlamlar ise, ikişer ikişer zincire vurulmuş olarak ağır ve iğrenç bir iş olan, kentin çukurlarının temizlenmesine yollanmaktadırlar. İngiltere’de kraliçe Elizabeth’in saltanatının sonundan itibaren poor laws ortaya çıkmaktadır, bunlar fiilî olarak fakirlere karşı yasalardır....” [5]


1492 de Amerika kıtasının keşfi ile yeni zenginliklere uzanan Avrupalılar, yeni bir para politikasının ortaya çıkışını ve bankacılığın gelişmesini de içeren bir döneme adım atmış oldular. Bu yeni sisteme merkantilizm denir. Merkantilistler altına, gümüşe, paranın sonsuzluğuna ve serbest ticarete vurgu yaparlarken, aynı zamanda dünyayı yağmalayacak olan yeni sitemin de temelini kuruyorlardı. Bu sistem hammadde kaynaklarının sınırsızlığı varsayımı üzerine kurulacaktı. Artık sermaye stokçuluğu bankacılığı geliştirecek ve faiz önem kazanacaktı. İspanyollar için Fransa’dan tahıl, tuz, kâğıt ve mobilya, İngiltere’den bez, Baltık ülkelerinden de gemiler için kereste getirtiliyordu. İspanyollar, Cenovalılar ile Almanlara faizle borç para veriyor, altın her şeyin teminatı oluyordu.[6] Bu yüzden altına ulaşmak önemliydi. Colomb’un tayfalarının, yerlilerin burun ve dudaklarında bir süs eşyası olan altının farkına varmaları ve dağ ve tepelerdeki ırmaklardan yerlilerin altın parçaları topladıklarını görmeleri gecikmedi. Bunun akabinde Cortez’in gaspettiği Montezuma’nın (1519) hazinesinden tutun da -ki kendisi Aztek İmparatorluğunu yıkmıştır. Cortez, 1519'da yanında 11 gemi, 508 asker, 100 dolayında gemici ve 16 at ile ‘yenidünya’ya ayak basacaktır. İnançlarına bağlı Aztekler, "yıllar önce uzak diyarlara gitmiş sakallı bir tanrının, gün gelip yeniden döneceğine" ilişkin kehanete inanmaktadır. Bu yüzden de sakallı Cortez'i adeta bir "tanrı" gibi karşılarlar. Peki, Cortez onları nasıl karşılar? Aztek medeniyetini iki yıl içinde yerle bir eder. En iyimser tahminle 250 bin Aztek yerlisini korkunç işkenceler altında bağırta bağırta öldürür.-, Pizarro’nun yağmaladığı Atahualpa’nın hazinesine (1533) kadar ve sonrasında devam edecek olan tahayyül sınırlarını aşan miktardaki altının Amerika’dan araklanıp Avrupa’ya kaçırılması önlenemez olmuştu. Bu durum Fatih Sultan Mehmet’le başlayan İslam Rönesans’ının önünü tıkamış, Avrupa Rönesans’ının önünü açmıştı. Böylece İslam’ın Doruk Noktasına tam ulaşılacakken, Coğrafi Keşifler bu miladı İslam’ın aleyhine, Avrupa’nın lehine çevirdi.


-2-


Papaz Bartolome de Las Casas 1542'de İspanya Prensi II. Philip'e anılarını takdim etti. Dominiken Tarikatına mensup olan Las Casas tarihin tanık olduğu en büyük katliamlardan birinin nasıl işlendiğini ayrıntıları ile apaçık bir şekilde anlatıyor ve Tanrı adına yola çıkılan bu seferlerde, Tanrı adına hareket edenlerin nasıl vahşileştiğini gözler önüne seriyordu:


"İspanyollar atlarıyla, kılıçlarıyla ve mızraklarıyla yerlileri kolayca savuşturup öldürdüler ve onlara karşı her türden vahşeti sergilediler.


Yerli yerleşim bölgelerine zorla girerek, küçük çocuklar, yaşlı erkekler, hamile kadınlar, hatta yeni doğum yapmış kadınlar dâhil karşılarına çıkan herkesi katlettiler.


Şiddetle vurarak parça parça kestiler, sürüler halinde ağıla toplanmış koyunlar gibi karınlarını yardılar. Bir adamı tek bir darbede ikiye bölüp bölemeyeceklerine veya bir kişinin başını gövdesinden ayırıp ayıramayacaklarına ya da tek bir balta darbesiyle bağırsaklarını çıkarıp çıkaramayacaklarına dair bahislere bile girdiler.


Yerli liderler, yavaş yavaş ölürken çaresizlik içinde inliyorlardı. Zavallıcıkların inlemeleri İspanyol komutanın uykusunu bölmüştü. Hemen esirlerin boğulması için talimat verdi. Ancak, ortalama sıradan bir cellâttan daha kana susamış olan infaz müfrezesinin başındaki iki adam (bu adamın kimliğini biliyorum, hatta Sevilla'da bazı akrabalarıyla görüştüm), onları boğarak eğlencesini yarıda kesmek istemiyordu. Bu yüzden gürültü yapmalarını engellemek için bizzat kendi elleriyle ağızlarına tahta tıpa yerleştirdi ve kendi canı istediği zaman ölmeleri için ateşi artırdı.


Bütün bu olanları ve başka olayları kendi gözlerimle gördüm. Yerlilerin bir kısmı, bu merhametsiz ve insafsız katillerin pençesinden kurtulmak için tepelere ve dağlara kaçınca, insan türünün bu amansız düşmanları, izlerini bulmak için av köpeklerini eğittiler.


Bir yerliyi görür görmez saldırıp ısıran, parçalara ayırıp adeta bir avı yer gibi etlerini silip süpüren bu vahşi köpekler, yerlilere çok zarar verdi; katliama ortak oldular. Ara sıra da olsa yerliler bir Avrupalıyı öldürdüğünde (ki kendilerine karşı işlenen suçların
büyüklüğü göz önüne alınırsa buna hakları da vardı), İspanyollar kendi aralarında gayri resmî bir anlaşma yaparak öldürülen her Avrupalı için yüz yerlinin idam edilmesine karar veriyorlardı.” [7]


Yerliler vahşice katledilir ve değerli madenler Avrupalı tarafından gasp edilirken önemli bir ahlaki ve felsefi sorun ortaya çıkıyordu: ‘ötekinin önemsizliği’ anlayışı. Vahşete ve hırsızlığa uydurulan kılıf medeniyetti ve bu güçlü Avrupa medeniyetine boyun eğmek gerekiyordu. Vahşet ve hırsızlık meşrulaştırılıyordu zira coğrafi keşiflerin Tanrı’nın lütuf olarak bağışlandığına inanılıyordu. Eğer Tanrı Hıristiyanlara bu toprakları lütfetmişse[8], o halde onlardan memnun kalmış olmalıydı. Demek ki şimdiye değin Hıristiyanların ötekilerine karşı sergilediği muamele meşruuydu:


2005 senesinde Amerikan NBC televizyonunun kaydettiği görüntülerde, Irak’taki Felluce kentinin güneyindeki bir camiye düzenlenen saldırıda yaralanan bir Iraklı esir, ABD askerlerince kafasından vurularak öldürülüyor. Kayıtta, Amerikan deniz piyadeleri bir gün önce şiddetli çatışmanın yaşandığı camiye giriyor. Kan gölünü andıran camide ceset torbaları ve 5 yaralının hala acı içinde yerde yattığı görülüyor. Bir ABD askeri yaralılardan birinin kafasına yakın mesafeden otomatik tüfekle birkaç el ateş ediyor. Ancak infazın gerçekleştiği sırada görüntü kararıyor. Görüntü yeniden geldiğinde ise bu kez askerlerin silahlarını yerde yatan bir başka yaralıya doğrulttukları görülüyor.


Yukarıda aktardığımız hadise Bencil bir dünyanın parçası. Öteki’ni insan olarak kabul edemeyecek kadar Bencil bir dünya. Bu dünya daha en başından, Doğunun maneviyatından uzaklaşan inancın, Batıda anlamsızlaşmasından kaynaklanıyor. Bu sadece basit bir Amerikan askerinin dünyası değil, aynı zamanda bir ABD Başkanının da dünyası. Öyle ki ABD Başkanı Roosevelt Küba meselesi patlak verince Öteki’yi, tıpkı camide infazı gerçekleştiren asker ve kendinden sonra gelecek birçok ABD Başkanı gibi es geçmişti; Herry White'a yazdığı bir mektubunda ABD Başkanı Theodore Roosevelt, “Şu anda o rezil küçük Küba Cumhuriyeti'ne o kadar kızgınım ki, bütün Küba halkını dünya yüzünden silip süpürmek isterdim. Onlardan bütün istediğimiz kendi kendilerine idare edip mutlu olmalarıydı; böylece müdahale etmek zorunda kalmayacaktık. Oysa şimdi, işe bakın, mazur görülemeyecek anlamsız bir devrim başlattılar. Ve işler o derece sarpa sarabilir ki, müdahale etmekten başka çaremiz kalmayabilir. Bu da Güney Amerika'daki pimpirikli aptalları müdahale etmeye zaten hevesli olduğumuz konusunda ikna etmeye yetecektir” diye haykırıyordu... Zaten bu kapitalist medeniyetin müdahaleci bir özelliğe sahip olduğunu biliyoruz. Ama aynı zamanda insanlığı tehdit edecek kadar bencil bir yapılanmaya sahip olduğunu da unutmamalıyız.


Bir ülkeyi haritadan tamamen silmeye ya da sömürmeye varacak sebepler-sadece en basit maddi hırslarla beslendikleri için- o kadar basittir ki, bunlar, Batı insanının ruh halinin hiç de sağlıklı olmadığının göstergesidir. Bu bakımdan Rudyard Kipling’in[9] şiiri ne kadar da anlamlıdır; sanki sadece bireylere değil, bizzat -ama biraz da alaylı bir biçimde- Amerika Birleşik Devletlerinin ve onun nezdinde Batı’nın Kendisine ders verir gibidir bu şiir:


Eğer


Bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
Ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
Eğer sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen,
Eğer sana kimse güvenmezken, sen kendine güvenir
Ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
Veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla is görmezsen
Ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
Bütün bunlarla beraber ne çok iyi, ne de çok akıllı görünmezsen,
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen,
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
Ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen
Ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
Ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
Ve bir yazı tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen
Ve kaybedip yeniden başlayabilir
Ve kaybın hakkında bir kelimecik olsun bir şey
Söylemezsen
Eğer kalp sinir ve kaslarını eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
Ve kendinde "dayan " diyen bir iradeden başka bir güç
kalmadığı zaman dayanabilirsen
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen
Ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen,
Eğer ne düşmanların, nede sevgili dostların seni
İncitemezse,
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen,
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı altmış
saniyede koşarak doldurabilirsen,
yeryüzü ve üstündekiler senindir.
Ve dahası, sen bir İNSAN olursun oğlum/kızım.


[1] Cristoph Colomb’dan çok önce Amerika keşfedilmişti. Ama Batı, Amerika’yı, gerçekten de Cristoph Colomb ile yeniden keşfediyordu.


[2] SABAH gazetesi - 29–11–2005


[3] Artık bu aşamada Katolik Hıristiyanların tamamıyla yalnız olmadıklarını, içlerinde Katolik Hıristiyan’mış gibi gözüken birçok Yahudi’nin-mesela Cristoph Colomb- Altın ülkesi için rota çizdiğini biliyoruz.


[4] Montaigne, Denemeler, Amerika’nın Bulunuşu bölümü, ( Cem yayınevi, Eylül 1995 )s 102–104


[5] Fernand Braudel, Maddi Uygarlık, Ekonomi ve Kapitalizm, XV-XVIII. Yüzyıllar, Gündelik Hayatın Yapıları, C.1, ( Çev. M.A. KILIÇBAY, Ank, 1993) s. 55–56


[6] Görüldüğü gibi faiz, Avrupalı Katoliklerin dahi ellerini bulaştırmak zorunda kaldıkları bir kirdi artık. Bu yüzden de bu kiri kir olarak göstermeyecek acil bir çıkış yoluna ihtiyaç vardı. O da Protestanlık olacaktır. Ama yine de İspanyada yayılma alanı bulamayacaktır.


[7] Bartolome de Las Casas, Kızılderililer Nasıl Yok edildi? (Şule yayınları 1999)


[8] Ama Yahudilerin nazarında Hıristiyanlardan daha fazla Yahudilere lütfetmişti.


[9] Rudyard Kipling, Batı’nın kendini beğenmişliğinin perçinleyici aydınlarından biridir.

2 yorum:

efsa dedi ki...

güzel yazıydı teşekkürler.

Kali Rind dedi ki...

Teşekkürüne Çok Teşekkürler.