Sömürgeciliğin İlk Adımı: Haçlı Seferleri





Doğuya gıptayla bakan Avrupa, en kapsamlı çapulculuk girişimine Haçlı Seferleriyle başlamıştır. Batı dünyasına hizmet aşkıyla-bir kısım Batılı- Haçlı hareketinin asıl sebebinin ‘dini’ olduğu konusunda ısrarını korumaya meyillidir. Artık çok daha iyi biliniyor ki; buradaki dini motif sadece itici olmuş, ondan öteye geçmemiştir. İlginçtir ki, 15 ağustos 1096 tarihinde başlayan Birinci Haçlı Seferinden 905 yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, New York Ticaret Merkezinin bulunduğu İkiz Kulelere düzenlenen11 Eylül 2001 saldırılarından hemen sonra “Bizimle ya da Bize Karşı; bu Gerçekten Bir Haçlı Seferi” deyiverdi. Böylece çağlar geçse de Batı’nın yönetici elit’inin, Batı zihniyetinin karanlık dehlizlerinin, o meşhur Aydınlanmadan nasipsiz kaldığını açığa vurdu. Ya da Aydınlanmanın aslında Haçlı zihniyetine hizmet ettiğini doğruladı. Demek ki Batı, George W. Bush‘un diliyle, dini kisveye bürünen ama temelinde doğunun zenginliğini ele geçirmek-ki günümüzde de aynı emel Doğu’nun hammaddelerini ve bu hammaddeler ve de jeostratejik, jeopolitik konum vasıtasıyla dünya egemenliğini ele geçirmek isteğiyle devam ediyor- yatan Haçlı Seferlerinin yolundan gittiğini itiraf edivermiş oldu. Hem de Huntington‘un farklı inançlara mensup olan medeniyetlerin birbirleri ile çarpışacağını iddia ettiği, Medeniyetler Çatışması adlı çalışmasında, Doğu-Batı husumetini ballandıra ballandıra yaydığı bir dönemde söyleyiverdi bunu. Böylece Batının kimi yönetici akıllıları(!) Huntington‘un o meşhur tezinin, hiç de sadece bir tez olarak kalmayacağını vurgulamış oldu.

Temelinde açlık, yoksulluk, topraksızlık ve ücretli askerlik anlayışının yattığı Haçlı Seferleri, Kilise tarafından günahların affı ve uhrevi mükâfat ile bulanarak cazip hale getiriliyor, böylece Kilise, hem Avrupa’daki düzen bozukluğunu gidermek, hem de artan egemenliğini Doğuya da yaymak siyasetini dini kisveye bürüyerek gizlemiş oluyordu. Papa II. Urban, kutsal bir savaş için çağrı yaparak gitgide Türkler tarafından sindirilmekte olan Bizans’ı destekledi. 1095′deki Klermont Konsili’nde Avrupalı Hıristiyan “bütün rütbelerden erkeklere, şövalyelere, piyadelere, zenginler ve fakirlere bu aşağılık ırkın(Türkler kastediliyordu) din kardeşlerinizin topraklarından temizlenmesini hızlandırmak için” çağrıda bulundu. Ancak 1202–1204 IV Haçlı Seferinin mecrası İstanbul’a yönelince, Katoliklerin hiç de kardeşlerini(Ortodoksları) düşünmedikleri, onları kurtarmak gibi bir gayeleri olmadığını ortaya koydu. Bu seferin sonucunda İstanbul, tarihinin en büyük yağmalanma hareketine sahne olmuştu. 1097′de Haçlılar yolları üzerindeki Slovenlerle savaşırken din kardeşliğine hiç de aldırmadıklarını göstermişlerdi aslında. Bu yüzden de Kudüs’ü Temmuz 1099′da ele geçirdiklerinde, neredeyse şehirdeki herkesi yaş ya da cinsiyetine bakmaksızın kesmeleri şaşılacak bir hareket değildir. Haçlılardan biri, Raymund of Aguiles, bu vahşeti “övünerek” şöyle anlatıyordu:

“Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları -ki bunlar en merhametlileriydi- düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki, yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı’nda yapılanların yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem, buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı’nda akan kanların yüksekliği, adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.” [1]

Haksızlıklara engel olmak bir tarafa, Avrupa’daki mevcut feodal sistemi meydana getirmeye çabalamış ve bundan büyük fayda elde etmiş olan Kilise, feodal sistemin eşitsizliğini çeşit çeşit dogmalarla süsleyip destekleyerek, “Tanrı’nın Kendisinin işlerin bu yönde gitmesini istediğini” “Yoksulluğun büyük bir ruhani değerinin olduğunu” her fırsatta dile getirmiştir. Öbür taraftan da, bu söylemlerindeki inandırıcılığın yitmeye başlamasından ötürü Kilise, hem Kendisine karşı çıkabilecek bir isyana engel olmak, hem de mevzi alanını genişletmek ve Ortodoks mezhebini yok etmek için iyi bir plan olarak ‘Haçlı seferleri’ni İcad edecektir. Neticede Kökten bir Çözüm olarak Haçlı Seferleri İcad edildi.

Mademki tarihi Haçlı Seferleri, var olan bir bozukluğu görmezden gelmeye yardımcı olarak, asıl suçluyu gizleme ve suçu başkasına atma amacına da hizmet etmiş, acaba bu yeni Haçlı Seferi Amerikan İmparatorluğunun içindeki sıkıntıları, Amerikan halkının dikkatini bir başka yöne kaydırarak gizlenmeye çalışılıyor olmasın? Lider ülke Amerika’da 1960 tan sonra nüfus sadece %41 artarken, şiddete dayalı suç oranı % 560 artmıştır.[2]

Ancak temel bir soru daha var: Neden hedef bir ticaret merkezi? Hedef olarak Kapitalizmin rant elde etmedeki en büyük yolu ve faaliyeti olan ‘ticaret’ seçilerek, sanki Kapitalist kodamanlara ve Kapitalist medeniyete, “Neden hala uyuyorsun? Can damarların tehlikede! Düşmanlarını fark et! Yoksa inşa ettiğin o büyük medeniyet bu kulelerin akıbetini paylaşmak zorunda kalacak!” Diyor.

Birinci Haçlı seferlerinde de Kilise tehdit altındaydı. Halk çok fakirdi ve zengin katedrallerin altınları yoksul halkın açlığını giderebilecek tek kaynaktı. Bu yüzden papazlar yoksul halkın Kiliseye doğru değil, ama Doğuya doğru patlamasına vasıta olmak için hemen girişimlerde bulundular ve bir çırpıda yüzlerce senedir unuttukları Kudüs‘ü birden bire hatırlayıverdiler. 11 Eylülde 2001den sonra olanlar da buna benzerdir. Amerika Doğuda bir şeyi unutmuştu ve unuttuğu şey, iki uçağın Dünya Ticaret Merkezinin İkiz Kulelerine saplanmasıyla birden bire, alelacele kendisine hatırlatıverildi. Hemen ardından da ‘Büyük Ortadoğu Projesi‘ denilen bebek doğuverdi. Peki, neyi unutmuştu ABD? Kuruluş amacını mı? Neydi ABD’nin kuruluş amacı? ABD’nin kurucu atalarının mensup oldukları inanca-ki ekseri bu inanç Protestanlıktır ve bu mezhep kapitalizmle neredeyse eş zamanlı doğmuştur- ya da kuruluşlara bakınca hemen anlayıveriyoruz bu amacı: Amerika Birleşik Devletlerinin kurucu atalarının ve Başkanlarının büyük bir kısmı Protestan masondur. Bu bağlamda ABD’nin bir Protestan ve de bilhassa “Mason cumhuriyeti” olarak kurulmuş olma düşüncesi-ki bir istisna olmak üzere ABD’nin tek Katolik Başkanı Kennedy‘di ve o da bir suikasta kurban gitti- yeni bir düşünce değildir. Bu düşünce ilk kez 1897 de Charles Totten tarafından belirtilmişti. Zaten 18 Eylül 1793 günü ABD Başkanı George Washington, Washington D.C.’deki Kongre Binası Capitol’ün temel atma törenine kendi ‘mason önlüğü‘ ile katılmıştı. O halde masonluğun temel amacı ABD’nin temel amacı ile paralel olmalı, uyuşmalıdır. O zaman can alıcı soru şudur: Masonluğun temel gayesi nedir? Masonlara göre masonluk bir ‘kardeşlik cemiyeti’dir ve tamamen dünyaya ‘barış’ı hâkim kılmakla ilgilidir.[3]

Fakat tarihi veriler hiç de öyle dememektedir. Masonluğun ortaya çıkışı bir ‘intikam yemini‘ ile başlar. Ancak intikam yeminin öncesi de vardır; o da Tapınak Şövalyeliğidir. Peki, Tapınak Şövalyelerinin 1717 yılında Londra’da ‘Büyük Loca’nın açılışıyla ortaya çıkan masonlukla özdeşleştirilmelerinin sebebi nedir? Bir kere masonluk içerisindeki kurallar ve ritüeller, mesela, kılıç doğrultmak, kılıç kuşanmak, kılıçların yeni mason olacak kişilere doğrultularak yemin edilmesi gibi uygulamalar Tapınakçılığın masonluğun içerisinde yaşadığını gösteren birkaç delildir. Özellikle İskoç Riti‘nin tamamıyla Tapınakçılık ile alakası olmalıdır. Zaten Fransız Kralı IV. Filip’in katliamından kaçabilen Tapınakçıların çoğu İskoççaya sığınmışlardır. İskoç Riti’nin Tapınakçılarla ilişkili olduğu iddiası ilk olarak Fransa’da, Andrew Michael Ramsey adlı bir İskoç göçmeni tarafından ortaya atıldı. Ramsey Masonluğun Haçlılardan ve Tapınak Şövalyelerinden geldiğini belirtmiştir.

İntikam yemininden bahsetmiştik. İntikam yemini nedir? Haçlı Seferleriyle birlikte Kudüs ve çevresindeki topraklar bir süreliğine Hıristiyanların eline geçince, bu toprakları canları pahasına müdafaa eden Haçlı şövalyelerinin bir teşkilat meydana getirdiklerini ve kendilerine, Kudüs’te, yıkılmış olan Hz. Süleyman Mabedinin bekçileri anlamında ‘Tapınak Şövalyeleri’ dediklerini biliyoruz. Hikâyeyi burada uzun uzadıya anlatacak değiliz. Ancak önemli bir nokta var ki, bu konuyu aydınlatmadan geçemeyeceğiz; Tapınak şövalyeleri ilk başta Papa’lar tarafından destek gören bir oluşumken, Kudüs’ün Müslümanlar tarafından tekrar geri alınmasından itibaren ‘tehlikeli’ olarak görülmeye başlamışlardır. Fransa’ya yerleşen Şövalyelerin birçoğu, Papa’nın ve Fransa Kralının otoritesini sarsacak kadar saygınlığa ve zenginliğe sahip olduklarından, Papalığın onayı ve fetvası alındıktan sonra[4], Fransa Kralı IV Filip tarafından sapkınlık suçları ile 1307 senesinde tutuklanmıştır ve Şövalyelerin lideri Jacques de Molay, Hıristiyanlığa olan bağlılığının bedelini, Papa’nın kendisine ve tarikata ihaneti sonucunda, kazığa bağlanıp yakılarak ödemiştir. Kaçmayı başaran Şövalyeler, bu ihanetin bedelini intikam yemininde bulunarak ödettirmeye and içmiş oldular.[5] Böylece Şövalyeler en başta Katolik kilisesine karşı olmak üzere, bütün kurumsallaşmış dini inançlara savaş ilan etmiş oluyorlardı. Bu yüzden hem Kiliseye hem de Devlete sızmak çok önemliydi. Çünkü kendilerine zararı dokunan kurumlar bunlardı. Düşkünler düşkünleri bulur misali, Şövalyeler de Avrupa’da kendileri gibi sapkın ilan edilmiş, horlanan ve ezilen bir kavimle ittifak etti; Yahudiler.[6] Bu kavimle Tapınakçıların ilişkisinden masonluk doğdu. Şimdi Bush’un neden ‘Haçlı Seferleri’ deyip İslam’ın Merkezi topraklarını ve tabi ki İslam’ı Hedef olarak gösterdiği daha iyi anlaşılmıyor mu? Orada, o ‘Seferlerin‘ hedefinde biri dost, öbürü düşman iki unsur var; biri menfaat dostu İsrail, ikincisi menfaat düşmanı İslam. Biri ‘uluslararası masonluğun’ kurucu kavimlerinden Yahudilik, öbürü onun yıkıcı unsurlarından İslam. Biri tüccarlık, tefecilik ve faizcilikle ön plana çıkmış kapitalizmin omurgasında yer alırken, öbürü yine ticarete ehemmiyet vermekle birlikte, faizsiz ticaretin biricik dayanak noktası. Biri Protestanlığın ekmeğine yağ sürerken, öbürü bu yağın kaynağının nereden geldiğinin hesabını soran, sorgulayan yegâne unsur. İşte bunlardan biri dost olan İsrail, öbürü düşman olan İslam.

Haçlı seferlerine dayanak oluşturan ve Kilisece klişeleştirilen “Kutsal toprakları kurtarmak” sloganı Haçlı seferlerinin gerçek amacını ne kadar ört bas ediyorsa, Bush’un “Özgürlük ve Demokrasiyi yaymak” sloganı da gerçeği bir o kadar örtbas ediyor.

Bush‘un çağdaş Haçlı Seferi, Müslümanlara kendi geleceklerini istedikleri gibi tasarlayamayacaklarını, kendi istedikleri gibi düşünemeyeceklerini söylüyor. Çünkü güya (Hz) İsa, Bush aracılığıyla değişmelerini emrediyor, böylece de Amerikalı çocukları korkutamayacaklarını söylüyor. Amerikan ordusu Afganistan, Irak’ ya da kendi ülkeleri ve -tabi ki İngiltere ve İsrail hariç- dünyanın herhangi bir yerindeki sivil ölülerin miktarını önemsemezken, ABD Savunma Bakanlığı müsteşar yardımcısı Korgeneral William G. Boykin şunu söylüyor: “Biz Hıristiyan bir milletiz ve düşman Şeytan olarak adlandırılan biridir.” Bush‘un dini rehberi Franklin Graham, İslâm’ı “habis ve şer” din olarak adlandırıyor. Bush Afganistan ve Irak’a düzenlediği Haçlı Seferlerinden sonra ne kadar ahlakçı olduğunu vurgulamaktan geri durmuyor ve sanki Seferini meşrulaştırmak istercesine; aile kurumunun kutsallığının korunması için anayasal düzenleme yapılmasını isteyeceğini açıklıyor. Oldukça dikkat çekicidir ki, Birinci Haçlı Seferinin propagandasını yapan Papa II. Urbanus da Haçlı çağırısında bulunurken ailevi terimleri bol bol kullanmıştı: “Babalara, oğullara, yeğenlere sesleniyorum; eğer biri sizin akrabalarınızdan birini vursa kendi kanınızdan olanın intikamını almaz mıydınız? Efendilerimizin ve din kardeşlerimizin intikamını almanız daha da gerekli değil mi?” Diyordu.[7]

Bush bu çağrıyı yineledi. Böylece 11 Eylül 2001 deki terör eyleminin bütün suçunu İslam’ın yeşerdiği topraklara attı. Tıpkı Papa II Urbanus‘un, Avrupa’nın açlığını ve sefilliğinin suçunu, Avrupalı Hıristiyanların, (Hz.)İsa‘nın intikamını almaktan geri durmasına ve Müslümanların katliamlarına-ki böyle bir şey asla olmadı-attığı gibi.

İtiraf edelim ki Birinci Haçlı Seferi ile II. Bush‘un Başkanlık ettiği Haçlı Seferi arasında bariz bir fark da var; Birinci Haçlı Seferi ile başlayan süreç Musevilere karşı ilk büyük ölçekli kitle vahşetinin başlangıç tarihidir. Birinci Haçlı Seferi, 1096–1099 sırasında Kudüs Müslümanlardan alındı, şehirdeki Müslüman ve Yahudi halk kılıçtan geçirildi ve Haçlı yönetimi altında Kudüs Latin Krallığı kuruldu. Tarihi sürecin aksine, ilk defa bir Haçlı Seferi Yahudilere karşı değil, onlara taraf olarak gerçekleştiriliyor sanki. Üzücü olan şudur ki, II Bush‘un Haçlı Seferlerine yol verip, yön göstermek için ABD devletinin Yahudi danışmanlarından birçoğu sıraya girmiştir. Bu insanlar Müslüman tarihçi İbn El Kalanisi‘nin gözler önüne serdiği Haçlı zihniyetinin, Musevileri bir sinagoga bulup, sinagogu ateşe vererek ve hepsini diri diri yakarak kendilerine neler ettiğini nasıl görmezden gelirler?

2.Dönem Başkanlığı için ettiği 1 dakikalık yeminin ardından yaklaşık 20 dakika konuşan II. Bush, “özgürlükleri korumak için yıldızların ötesinden gelen bir çağrı var” diyerek, dünyayı kan revan içerisinde bırakırken, Tanrıyı referans göstermekten de geri durmadı. Ama Ebu Garib‘deki, Guantanamo‘daki işkence ve tecavüzlerin, Felluce’deki katliamın emrinin de yıldızların ötesinden gelip gelmediği konusunda bir şey söylemedi! Dünyayı demokrasiye gark eden II. Bush ülkelere ve halklara “özgürlük ve demokrasi(!)” getirmeye devam edeceğine söz verdi.

Her ne kadar II. Bush, Modern Haçlı Seferlerinin liderliğine soyunsa da, bir zamanlar Sultan Selahaddin Galile Denizi’nin kuzeybatısında yer alan Hattin’de, Haçlıları tarihin en önemli savaşlarından birinde yendi: 4 Temmuz 1187‘de tükenmiş ve susuzluktan bitkin düşmüş bir Haçlı ordusunu, Kuzey Filistin’de Taberiye yakınındaki Hattin‘de sıkıştırdı ve bir hamlede yok etti. Haçlılar Doğu Akdeniz’de ancak güvensiz bir toprak parçasına tutunabildiler. Haçlı seferlerine katılmış Kral Richard Ekim 1192′de dönüş için yelken açtığında savaş sona ermişti. Bir arslan olarak geldiği bu kutsal topraklardan bir kedi olarak ayrılıyordu.

Bush‘un ve onun nezdinde ABD yönetici elitinin de Kral Richard‘a özenip ‘Arslan Yürekli’ lakabını almaya meraklı olduğu bariz ortada. Fakat Haçlı Seferleri Batıya Çapulculuktan başka hiçbir şey kazandırmadı. Batının Arslan Yürekli dediği Richard sadece Vahşette böyleydi. Sultan Selahaddin ile bir esir değişimi anlaşması yaptığı ve Selahaddin‘in kendi elindeki esirleri bıraktığı halde, Richard, elindeki 3000 esirin tamamını Selahaddin‘in ordusunun gözü önünde kılıçtan geçirdi. Ama en sonunda yenilen ve esir düşen kendisi oldu. Sonuçta Bush vahşette Richard’ı aştı. Ama adaletin nezdinde sadece süt dökmüş bir kedidir o.
____________________________________

[1] August C. Krey, The First Crusade: The Accounts of Eye-Witnesses and Participants, Pinceton & London, (1921) s. 261

[2] Tarih ve Düşünce, sayı 2001/11

[3] Birilerinin ABD’ye mason kardeşliğinin ve bu kardeşliğin neye hizmet ettiğinin hatırlatılmasında fayda var diyerek, İkiz Kuleler tezgâhını meydana getirdiği alenen ortada.

[4] İlk başta Papa, Fransa kralının Tapınakçılar üzerindeki hışmını onaylamamıştır ama IV. Filip’in, Tapınakçıların hazinesini Kiliseyle paylaşma teklifi üzerine ses çıkarmamıştır.

[5] Bu yemini de sığındıkları İskoçya’da yaptılar.

[6] dönemde Yahudilik Musevilikle ilişkiliydi. Ama kökü Talmud’da olan siyonizmin örgütlü bir biçimde canlandırıldığı 19. yüzyılın sonunda işler değişecek, Yahudi kavramı uhrevilikten uzaklaşma meyliyle siyonlaşacaktır.

[7] Işın Demirkent, Haçlı Seferleri, (1997) s 6

2 yorum:

gunes ener dedi ki...

senin dostun ve ortağın olmaktan son derece mutluyum. zekanın ışığında güneşlenmek hoş..tin'ime iyi geliyor ;)

Kali Rind dedi ki...

Çok sağol. Valla Bu yazıyı yayınlıyayım artık dedim. Arşivimde çürümesin dedim.